<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hakdinislam.com  &#124; İslami site, islamiyet, Kuran, Din, Meal, Tefsir, Hadis, İlmihal, Elifba, Namaz, Ahlak, Tecvid, Sureler, Dualar</title>
	<atom:link href="http://www.hakdinislam.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hakdinislam.com</link>
	<description>İslami site</description>
	<lastBuildDate>Sat, 04 Feb 2012 09:26:12 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>O Kul Türkiye</title>
		<link>http://www.hakdinislam.com/islami-konular/edep-ve-ahlak/o-kul-turkiye.html</link>
		<comments>http://www.hakdinislam.com/islami-konular/edep-ve-ahlak/o-kul-turkiye.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Feb 2012 09:26:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sehadet</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edep ve Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[kul]]></category>
		<category><![CDATA[müslüman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hakdinislam.com/?p=450</guid>
		<description><![CDATA[Günümüzde artık her kanal da farklı farklı yarışmalar yapılıyor. Herkes bir şeylerin peşinde artık. Son zamanlar da popüler olarak yarışmalardan birisi de ‘O Ses Türkiye’ isimli ses ve müzik yarışması. Yarışmacılar hem şov hem de seslerini en mükemmel şekilde sergilemek için kıyasıya yarışıyorlar. Tek bir amaç var; Türkiye’nin o aranan sesi olmak için. Yarışmaya tabi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="aligncenter size-medium wp-image-451" title="kul" src="http://www.hakdinislam.com/wp-content/uploads/2012/02/kul-300x216.jpg" alt="kul 300x216 O Kul Türkiye" width="300" height="216" /></p>
<p>Günümüzde artık her kanal da farklı farklı yarışmalar yapılıyor. Herkes bir şeylerin peşinde artık. Son zamanlar da popüler olarak yarışmalardan birisi de ‘O Ses Türkiye’ isimli ses ve müzik yarışması. Yarışmacılar hem şov hem de seslerini en mükemmel şekilde sergilemek için kıyasıya yarışıyorlar. Tek bir amaç var; Türkiye’nin o aranan sesi olmak için. Yarışmaya tabi ki sözümüz yok. Ama bu tür yarışmalar her zaman derin anlamlar taşımaktadır. Geçici Dünyevi bir şeyler için jürinin karşısında kendini beğendirmek için adeta kendilerini parçalıyorlar, Asıl beğendirmemiz gereken yaratıcımız Allah(c.c.) olduğunu unutuyoruz.</p>
<p>Mesela kendini gerçekten ‘Kul’ gören kişileri bir yarışmada toplasalar da ‘O Kul Türkiye’ olmak için Allah(c.c.) yolunda çalışsa, hayr yapsalar. Bütün hünerlerini hayır hasenat işlerine yönlendirseler, insalık için faydalı değerler üretseler de Kur’an-ı Kerim’de ki Ayetlerinde ki gibi örnek birer ‘Kul’ olsalar;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong></strong><strong>Onlar ki, Rablerine saygıdan titrerler. Onlar ki, Rablerinin ayetlerine iman ederler, Onlar ki, Rablerine ortak koşmazlar. Onlar ki, verdiklerini, Rablerine dönecekleri için kalpleri ürpererek verirler. İşte bunlar, hayırlarda yarışırlar. Ve hayırlarda önde gidenler de onlardır.</strong><strong> </strong></p>
<p><strong>(23 Müminun Suresi Ayet 57-61)</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hakdinislam.com/islami-konular/edep-ve-ahlak/o-kul-turkiye.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İman&#8217;ı Tazeleme Duası</title>
		<link>http://www.hakdinislam.com/kuran-i-kerim/dualar/imani-tazeleme-duasi.html</link>
		<comments>http://www.hakdinislam.com/kuran-i-kerim/dualar/imani-tazeleme-duasi.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 22:03:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sehadet</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dua'lar]]></category>
		<category><![CDATA[amentu]]></category>
		<category><![CDATA[amentu duası]]></category>
		<category><![CDATA[iman duası]]></category>
		<category><![CDATA[imanı tazeleme duası]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hakdinislam.com/?p=443</guid>
		<description><![CDATA[İman Tazeleme Duası; &#160; &#160; hayırlı, bereketli, en önemlisi İman&#8217;lı ömürler inşallah..]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İman Tazeleme Duası;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img class="size-full wp-image-444" title="amentu-billahi" src="http://www.hakdinislam.com/wp-content/uploads/2012/02/amentu-billahi.jpg" alt="amentu billahi İmanı Tazeleme Duası" width="535" height="434" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>hayırlı, bereketli, en önemlisi İman&#8217;lı ömürler inşallah..</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hakdinislam.com/kuran-i-kerim/dualar/imani-tazeleme-duasi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Allah&#8217;a(c.c.) karşı edep anlayışı</title>
		<link>http://www.hakdinislam.com/islami-konular/edep-ve-ahlak/allahac-c-karsi-edep-anlayisi.html</link>
		<comments>http://www.hakdinislam.com/islami-konular/edep-ve-ahlak/allahac-c-karsi-edep-anlayisi.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 21:54:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sehadet</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edep ve Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'a(c.c.) karşı edep]]></category>
		<category><![CDATA[Allah(c.c.)]]></category>
		<category><![CDATA[edep]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hakdinislam.com/?p=439</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Allah’a hâlisane ve layıkı veçhile ibadet etmekdir. Allaha karşı edeb amele ve kavle göre ikiye ayrılır. Allah’a karşı olan edebin amele ait olan kısımları: 1. Allahın emirlerine ve nehiylerine ittibâ, ibadet ve taatda ihlas 2. Allah’a yaklaşmanın sebeb ve vesilelerini bilmek 3. Nefsi emmareye karşı cihad. Allah’a karşı edeb, kulun amellerini murakabe ve nefsini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="aligncenter size-medium wp-image-440" title="edep" src="http://www.hakdinislam.com/wp-content/uploads/2012/02/edep1-300x200.jpg" alt="edep1 300x200 Allaha(c.c.) karşı edep anlayışı" width="300" height="200" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Allah’a hâlisane ve layıkı veçhile ibadet etmekdir.</p>
<p>Allaha karşı edeb amele ve kavle göre ikiye ayrılır.</p>
<p><strong>Allah’a karşı olan edebin amele ait olan kısımları:</strong></p>
<p>1. Allahın emirlerine ve nehiylerine ittibâ, ibadet ve taatda ihlas</p>
<p>2. Allah’a yaklaşmanın sebeb ve vesilelerini bilmek</p>
<p>3. Nefsi emmareye karşı cihad.</p>
<p>Allah’a karşı edeb, kulun amellerini murakabe ve nefsini muhasebe etmesidir. Nitekim âyet-i kerimede, mü’minlerin kıyamet gününde muhasebeye çekilmeden önce henüz</p>
<p>dünyada iken kendilerini nefis muhasebesine tabi tutmaları emir ve tavsiye olunur.</p>
<p>Halıka karşı olan edebin kavle ait olan kısmı ise, akl-ı selim, kalb-i halim sahibinin yani müslümanların, Cenab-ı Hakk’a karşı olan hitaplarında daima güzel tabir ve sözleri</p>
<p>kullanmalarıdır.</p>
<p><strong>İbadet</strong>: Allah’ın emirlerini tam bir teslimiyetle, harfiyen yerine getirmek ve kulluk vazîfesini îfâ edip şükrünü edâ etmek.</p>
<p><strong>İhsan</strong>: Herkese iyilik yapmak ve Allah’ı görür gibi ibâdet etmektir. Hidayet-i hakikiye nail olmak; bu duygu ve sûrur içinde bulunmaktır. Bütün hayatını bu inanca göre</p>
<p>tanzim etmek, her an Allah ile beraber olup surûra ermektir.</p>
<p><strong>İhlas</strong>: Samimi ve halis bir niyetle Allah’ın rızâsını istemek ve buna hiçbir şeyi karıştırmamaktır. Daima ihlas üzere ol. Her an sana halkın değil Hâlikin nazar etmekte</p>
<p>olduğunu düşün.</p>
<p>Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor:</p>
<p>…..“Ancak içlerinde ihlas sahibi kullarım müstesna” Peygamber-i Zîşan Efendimiz (s.a.v.) buyurdular:</p>
<p>“Dininde ihlâs üzere ol, az amel seni ihyâ eder.”  Hasan-ı Basrî Hazretlerinden rivayet ediliyor ki: Allah’ın Rasûlü buyurmuştur ki: Cenâb-ı Hakk ferman ediyor: “İhlas, benim sırlarımdan bir esrardır, onu kullarımdan sevdiklerimin kalblerine koyarım.”   İlim okumak tohum, amel etmek ziraat, bunların suyu ise ihlastır. Tahdis-i nimet: Cenâb-ı Hakk’a karşı, vermiş olduğu nîmetlerin şükrünü edâ edebilmek için, kul âzamî derecede ubûdiyyet vazifesini îfâ etmekle mükelleftir.</p>
<p><strong>Takva</strong>: Allah’tan en çok korkan, takva sahibidir.</p>
<p><strong>Kader</strong>: Kula ezelde takdir edilen şeylerin Allah’tan geldiğine inanıp, teslim olması.</p>
<p><strong> Tevhid</strong>: Lisanen ikrar ve kalben tasdîk ile İslâm’ı tesis eden iki cümle-i şerîfedir. Lâilâhe illallah İslâmın etemmi; Muhammedürrasûlüllah mütemmimidir. Biri ikrarı vahdet diğeri ise tasdik-i risalettir.</p>
<p><strong> Hakk</strong>: Doğru, gerçek. Vâcib ve lâzım olan. Mutlak Hak, kendi zât-ı ile var olan hakiki mevcuttur ki, her hak olan mevcûd da hakikatini O’ndan alır.</p>
<p>Buna göre sözlerin en doğrusu ve en hak olanı “Lâilâhe illallah, Allah’tan başka ilah yoktur.” sözüdür. Çünkü gayr-ı için değil Allah’ın zâtı için bu söz ezelî ve ebedî olarak doğrudur ve haktır. Sıddîkler ise O’ndan başka hiçbir şeyi görmezler. Bunun için O’nun varlığına ve kudretine yine O’nu şahit ve delil gösterirler.</p>
<p><strong>Teslim ve itikat</strong>: Allah’ın takdîrine teslîmiyetle râm olmak, sıdk ve ihlasla gönülden tasdîk ederek Cenâb-ı Hakka inanmak ve iman etmektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hakdinislam.com/islami-konular/edep-ve-ahlak/allahac-c-karsi-edep-anlayisi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mevlit Kandilinde (Gecesinde) neler yapmalıyız?</title>
		<link>http://www.hakdinislam.com/islami-konular/dini-gunler-ve-geceler/mevlit-kandilinde-gecesinde-neler-yapmaliyiz.html</link>
		<comments>http://www.hakdinislam.com/islami-konular/dini-gunler-ve-geceler/mevlit-kandilinde-gecesinde-neler-yapmaliyiz.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 16:31:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sehadet</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dini Günler ve Geceler]]></category>
		<category><![CDATA[kandilde ne yapmalı]]></category>
		<category><![CDATA[mevlit kandilinde ne yapmalı]]></category>
		<category><![CDATA[tesbih namazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hakdinislam.com/?p=432</guid>
		<description><![CDATA[Allah’ın (c.c.), ihsan ettiği bütün nimetlere bolca şükür edilmeli, yapılan yanlışlar, günahlar için bolca tövbe edilmeli, istiğfar edilmeli ve cehennem azabından kurtulmayı dilemeyliyiz. Kaza namazları kılmalıyız. Mübarek gecelerde yine normalden fazla Kur’an-ı Kerim okunmalı Efendimize(s.a.v) bolca Salavat getirmeliyiz. Fakirlere, yetimlere sadaka dağıtmalıyız. Tesbih, tekbir, tahmid, tehlil benzeri zikir ve şükürlerle meşgul olmalıyız. Yine Allah’a(c.c.), münacat, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="aligncenter size-medium wp-image-433" title="mevlidkandili" src="http://www.hakdinislam.com/wp-content/uploads/2012/02/mevlidkandili-300x198.jpg" alt="mevlidkandili 300x198 Mevlit Kandilinde (Gecesinde) neler yapmalıyız?" width="300" height="198" /><strong>Allah’ın (c.c.)</strong>, ihsan ettiği bütün nimetlere bolca şükür edilmeli, yapılan yanlışlar, günahlar için bolca tövbe edilmeli, istiğfar edilmeli ve cehennem azabından kurtulmayı dilemeyliyiz. Kaza namazları kılmalıyız.</p>
<p>Mübarek gecelerde yine normalden fazla Kur’an-ı Kerim okunmalı <strong>Efendimize(s.a.v)</strong> bolca Salavat getirmeliyiz. Fakirlere, yetimlere sadaka dağıtmalıyız.</p>
<p>Tesbih, tekbir, tahmid, tehlil benzeri zikir ve şükürlerle meşgul olmalıyız. Yine Allah’a(c.c.), münacat, iltica ve niyazda bulunup günahlarımızın bağışlanması için yalvarmalıyız.</p>
<p>Yine bu gece mümkünse Tesbih namazları kılınmalıdır..</p>
<p>Hayırlı, bereketli Kandiller efendim..</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hakdinislam.com/islami-konular/dini-gunler-ve-geceler/mevlit-kandilinde-gecesinde-neler-yapmaliyiz.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mevlid Kandilimiz Mübarek olsun</title>
		<link>http://www.hakdinislam.com/islami-konular/dini-gunler-ve-geceler/mevlid-kandilimiz-mubarek-olsun.html</link>
		<comments>http://www.hakdinislam.com/islami-konular/dini-gunler-ve-geceler/mevlid-kandilimiz-mubarek-olsun.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 09:04:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sehadet</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dini Günler ve Geceler]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlid Kandili]]></category>
		<category><![CDATA[mevlid kandili 2012]]></category>
		<category><![CDATA[mevlid kandili nedir]]></category>
		<category><![CDATA[mevlid kandilinde ne yapmak gerek]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hakdinislam.com/?p=425</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.&#8221; (Enbiyâ-107) Alemlere rahmet olarak gönderilen en büyük ve son peygamber olan İnsanlığın İftihar Tablosu Hz.Muhammed(s.a.v) 571 yılında Kameri ayında Rebiü’l-evvel ayında 12.gecesinde dünyaya  şeref vermiştir. Milad’i takvim de ise 571 yılının Nisan ayına rast gelmektedir. Bu mübarek güne ‘Mevlid Kandili’ adı verilmektedir. O’nun(s.a.v) doğduğu yıllarda dünya da cehalet, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="aligncenter size-medium wp-image-426" title="mevlid-kandili" src="http://www.hakdinislam.com/wp-content/uploads/2012/02/mevlid-kandili-300x228.png" alt="mevlid kandili 300x228 Mevlid Kandilimiz Mübarek olsun" width="300" height="228" />&#8220;Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.&#8221; (Enbiyâ-107)</p>
<p>Alemlere rahmet olarak gönderilen en büyük ve son peygamber olan İnsanlığın İftihar Tablosu Hz.Muhammed(s.a.v) <strong>571 yılında</strong> Kameri ayında Rebiü’l-evvel ayında 12.gecesinde dünyaya  şeref vermiştir. Milad’i takvim de ise 571 yılının Nisan ayına rast gelmektedir. Bu mübarek güne ‘<strong>Mevlid Kandili</strong>’ adı verilmektedir. O’nun(s.a.v) doğduğu yıllarda dünya da cehalet, ahlaksızlık, edepsizlik ve zulüm zirve noktalara ulaşmıştı. Allah’a(c.c.) olan inanç tamamen ortadan kalkmış, insanlık korkunç bir sona doğru ilerlemekteydi.</p>
<p>O’nun(s.a.v) doğduğu gece ve sabah çok feyzliydi. İnsanlık için yeni bir güneş doğmuş, karanlık devir yerini aydınlık bir devire bırakmıştı. <strong>Hz.Muhammed(s.a.v)</strong>, <strong>Allah(c.c.)</strong> tarafından insanlara gönderilen en büyük nimetlerinden birisidir. Kur’an-ı Kerim’de Şanı Yüce Allah(c.c.) şöyle buyurmuştur;</p>
<p>&#8220;Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah&#8217;ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.&#8221;<br />
(Âl-i İmrân, 164)</p>
<p><strong>Süleyman Çelebi</strong>, tarafından yazılan asıl adı ‘Vesiletün’necat’ olan Mevlid kasidesini bu gecenin feyzi üzerine yazmıştır.</p>
<p><strong>Peki bu geceyi nasıl ihya etmeliyiz?</strong></p>
<p>Bu gece Tesbih namazları kılmalı ve Hatm-i Enbiya yapılmalıdır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hakdinislam.com/islami-konular/dini-gunler-ve-geceler/mevlid-kandilimiz-mubarek-olsun.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>NİSA</title>
		<link>http://www.hakdinislam.com/kuran-i-kerim/nisa.html</link>
		<comments>http://www.hakdinislam.com/kuran-i-kerim/nisa.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Feb 2012 20:19:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sehadet</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[NİSA]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hakdinislam.com/?p=398</guid>
		<description><![CDATA[Bu sûre de birçok şer&#8217;î hükümleri ve teklifleri kapsamaktadır. Baş tarafında Allah&#8217;ın hakları, bütün insanlığın kardeşliği, çocuklara, kadınlara, yetimlere acıma, şefkat gösterme ve haklarının verilmesi, mallarının korunması, evlenme ve miras gibi hususlarla ilgili emirler ve hükümler ile başlamış, sûrenin sonu da bu konularla bitmiştir. Orta kısmında da aile terbiyesinden başlaması lazım gelen temizlik, namaz, cihad, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-medium wp-image-403" title="kurani-kerim" src="http://www.hakdinislam.com/wp-content/uploads/2012/02/kurani-kerim-300x220.jpg" alt="kurani kerim 300x220 NİSA" width="300" height="220" />Bu sûre de birçok şer&#8217;î hükümleri ve teklifleri kapsamaktadır. Baş tarafında Allah&#8217;ın hakları, bütün insanlığın kardeşliği, çocuklara, kadınlara, yetimlere acıma, şefkat gösterme ve haklarının verilmesi, mallarının korunması, evlenme ve miras gibi hususlarla ilgili emirler ve hükümler ile başlamış, sûrenin sonu da bu konularla bitmiştir. Orta kısmında da aile terbiyesinden başlaması lazım gelen temizlik, namaz, cihad, amirlere itaat gibi emirleri ve yükümlülükleri kapsamıştır. Bütün bunlar, insanın yaratılışı ile ilgili ve terbiye esasına dayalı bulunduğundan dolayı sûre: &#8220;Ey insanlar! Rabbinize karşı</p>
<p>gelmekten sakının&#8230;&#8221; hitabı ile başlamış ve bu konularda kadının ve kadınlığın pek önemli bir yeri bulunmasından dolayı da ilk âyetinden itibaren kadının yaratılışına ve şerefine dikkat çekilmiş, ismine de &#8220;Kadınlar Sûresi&#8221; denilmiştir.</p>
<p>İnsanlık unvanıyla başlayan bu genel hitap, Bakara sûresinin başındaki ilk genel hitabı hatırlatıyor. O genel hitap günahlardan sakınmak gayesiyle &#8220;Rabbinize ibadet ediniz&#8221; (Bakara, 2/21) emrini vermiş ve bunu insanların yaratılış delilleri ile aydınlatarak şimdiki zamandan başlangıca doğru götürmüş ve özellikle Hz. Ademin yaratılış bahsini hatırlatmıştı. Burada ise bu hitabı doğrudan doğruya günahlardan sakınma emri takip ediyor. Bunu da özellikle kadınların yaratılışı ile beraber yaratılış delili takip ediyor ki; bunda &#8220;Ey insanlar! Artık büsbütün sakınma dönemine girmeniz ve aşağıda gelecek tarzda tekliflerin (yükümlülüklerin) zevk ve hikmetinin manevi hazzını anlamanızın sırası geldi ve sakınma konularının en önemlilerinden birisi de kadınlar konusudur.&#8221; gibi düzgün ve edebî bir anlatım vardır. Dikkat etmeye değerdir ki, Kur&#8217;ân&#8217;da ey insanlar! hitabıyla başlayan iki sûre vardır; birisi bu sûre, diğeri Hacc sûresidir. Bu sûre, Kur&#8217;ân&#8217;ın ilk yarısından dördüncü sûre olduğu gibi, Hacc sûresi de Kur&#8217;ân&#8217;ın ikinci yarısından dördüncü sûredir. Bu sûrenin başında sakınmanın sebebi, yaratılışın başlangıcına dikkat çekmekle belirtilmiş olduğu gibi, o sûrede de yaratılışın sonu ve dönülecek yerin tanıtılmasıyla belirtilmiş, &#8220;Çünkü kıyametin sarsıntısı büyük bir şeydir.&#8221; (Hacc, 22/1) buyurulmuştur. Bu şekilde iki sûrenin başları tertipli olarak başlangıç ve dönülüp gidilecek yeri (ahireti) tanıtmış ve bununla her bir sûrede hakim olan şer&#8217;î hükümlerin kayıt yönlerini de göstermiştir. Fahreddin er-Razî der ki: &#8220;Bu konunun altında bir çok sırlar vardır&#8230;&#8221; Rabbinizin terbiye ile ilgili emri ve koruması altına giriniz, emrine karşı çıkmaktan sakınıp genellikle asayişe uyunuz, O&#8217;nun şiddetli cezasından korununuz. O Rabbiniz ki sizi tek bir candan, bir şahıstan yarattı. Bundan dolayı, aslında hepiniz bir babadan gelme kardeşlersiniz ve hepiniz insansınız ve bir yaratıcının yaratıklarısınız. Bu prensipler üzerinde, hukukla ilgili esasları insanlık gerçeğine ve terbiye esasına dayandırarak kardeşlik haklarına riayet etmeli ve Rabbinizin emrine aykırı hareket etmekten sakınmalısınız. Evet Rabbiniz bir can yarattı ve &#8220;O bir candan eşini de yarattı&#8221; (Nisâ, 4/1). Böyle bir nimet ihsân etti. Biri diğerinin canından kopmuş bir çift meydana getirdi. &#8220;Bütün çiftleri yaratan Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir&#8221;. (Yâsin, 36/36) Ondan dolayı bu nimet ve gücün değerini ve</p>
<p>büyüklüğünü takdir etmeli ve yaratılışın, eşyanın tabiatının eseri değil, eşyanın yaratıcısı olan Allah&#8217;ın kuvvetinin eseri olduğunu bilmeli, ona itâat etmeli ve azabından korkmalıdır.</p>
<p>Gözlem ve deneyle biliniyor ki, bir babadan erkek çocuk olabildiği gibi dişi de olabilir. Halbuki yaratıcı kuvvet, eşyanın tabiatında olsaydı; ne topraktan insan meydana çıkabilirdi, ne de bir erkekten bir kız çocuk olabilirdi. Çünkü tabiat, düzenli ve uyumlu demek değil ise hiçbir şey değildir. Halbuki ne erkek dişinin bir uyumu, ne de dişi erkeğin bir uyumudur. Hiç kimse erkeğe dişi, dişiye erkek diyemez. Bunlar, iki çenekliler gibi bir kökten yarılmış, özellikleri ayrı, vazifeleri birbirini tamamlayıcı değişik tabiatlı bir çifttirler. Ve aynı zamanda bir kökün değişik çeşitleridirler. Bundan dolayı, diğer arızalardan soyutlanarak, yalnız fen ve ilim tabiatı adına düşünen ve konuşan tabiat ilimleri bilginleri de tam olarak itiraf ediyorlar ki; her şeyi sırf tabiata isnad etmek iddiası ile eşyanın çeşitliliğinin sebebini açıklamak mümkün değildir. Ve yaratıcı kuvvet, tabiatın üstünde terbiye ile ilgili bir etki yapan ve eserlerini yaratmak ve seçmekle meydana getiren yüce bir Rabb&#8217;dir. O halde tam manasıyla tabiat yoktur. Ve tabiat fikri, ilmî bir prensip olamaz. Çünkü bugün kabul edilen bir tabiat, yarın değişik şekillere girebilir. Ve onun içindir ki, sırf ilmî bir mukayese her zaman için ilmin ölçüsü olamıyor. Olayların meydana gelişi akılları durduruyor. Çünkü İblis de &#8220;Ben ondan (Hz. Adem&#8217;den) daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın. Onu ise balçıktan yarattın.&#8221; (Sâd, 38/76) diye ateşin tabiatına göre yaptığı mukayese ile aldanmıştır. Gerçekten iş tabiatta olsaydı, akla göre tabiat hiçbir zaman erkekten dişi, dişiden erkek çıkma sonucuna varmazdı. Gerçek durum ise böyle değildir. Bütün insanlığın yaratılışının başlangıcına çıkıldığı zaman ise mesele daha fazla açığa çıkmaktadır. Akıllar, etkinin başlangıç noktasını ne kendilerinde ne de eşyanın tabiatında görmemelidir. Hepsinin üstünde yaratıcı Allah Teâlâ&#8217;da görmelidir. O Yüce yaratıcı ki bir kişiden eşini de yaratmak şeklinde ilâhî kuvvetini gösterdi ve bu ikisinden bir çok erkekler ve kadınları yeryüzüne yaydı. Ve bugün var olan insanlar böyle meydana geldi. Bundan dolayı hiç yokken topraktan seçmek suretiyle insan yaratan ve o insandan eşini yaratan ve iki insandan, birbirlerinden doğmaları suretiyle erkek dişi birçok çocuklar ve torunlar yaratıp dünyaya yayan yüce yaratıcının ilâhlığının, bir şahıstan ordular, milletler yetiştirebildiğini bilmeli ve ona göre tam bir iman ile vazifesini yerine getirmeli, Allah yolunda hiç bir fedakarlıktan çekinmemeli ve evlenme kuralına uymakla nüfusun çoğalmasına önem vermeli ve bunların ilâhî bir terbiye ile yetişmesine çok dikkat etmeli ve evlenmeye sevk eden, yaratılıştan gelen meyilleri, kötüye</p>
<p>kullanmaktan sakınmalıdır. İşte bu şekilde bu günkü bir kaç insan yarın dünyaları fetheden ve İslâmiyeti yükselten büyük bir ümmet olabilir. Ve ahirette en büyük mutluluğu elde eder. Bu gerçekten dolayıdır ki, Allah&#8217;ın elçisi şöyle buyurmuştur: &#8220;Evleniniz ki üreyip çoğalasınız. Çünkü ben kıyamet günü düşük çocuk bile olsa diğer ümmetlere karşı sizinle iftihar ederim.&#8221;</p>
<p>Bu bir kişiden maksat, Hz. Âdem, eşinden maksat da Hz. Havva olduğunda fikir ve görüş birliği vardır. Hz. Âdem &#8220;Şüphesiz Allah Âdem&#8217;i seçerek üstün kıldı&#8221; (Âli İmran, 3/33). Ve &#8220;Allah Âdemi topraktan yarattı. Sonra ona &#8216;ol&#8217; dedi ve o da oluverdi&#8221; (Âli imran, 3/59) ayetlerinden anlaşıldığı üzere, topraktan seçilerek yaratılmıştır. Hz. Havva da, Âdem&#8217;in kendisinden ayrılarak yaratılmıştır. Bu mânâ hadislerde &#8220;Havva, Âdem&#8217;in bir kaburga kemiğinden yaratıldı&#8221;. diye nakledilmiştir ki, bir yarılma mânâsına gelir. Ve bu mânâ eşlik ilişkisinin temeli demektir. Bir sahih hadiste, &#8220;Kadın bir kaburga kemiği gibidir. Kadın bir kaburga kemiğinden, bir eğri kaburga kemiğinden yaratıldı, onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın, kırılması da boşanmasıdır.&#8221; buyurulmuştur.</p>
<p>Burada eğri kaburga kemiği, bu yarılmaya işaret etmekle beraber erkekle kadın arasındaki tabiat uyumsuzluğuna ve kadınların erkekleştirilmeye kalkışılması, onları kırıp atmak demek olduğuna dair uyarıyı içeren bir misaldir. Bundan başka bu kısımlara ayrılmanın, cennetteki yaratılış başlangıcında meydana geldiği de hadislerde yer almıştır. &#8220;Ey Âdem! Sen ve eşin cennette kalın.&#8221; (Bakara, 2/35; A&#8217;raf, 7/19) âyeti de buna delalet etmekte bulunmuş olduğundan cennetten yeryüzüne atılmaları, yani dünyaya gelişleri, bu dallanmadan sonra demek olur. Bununla birlikte şunu da hatırlatalım ki bir can Âdem, eşi de Havva olduğunda şüphe olmamakla âyet bunu genel bir mânâ ile anlatmıştır. Çünkü âyet, bu anlamı, sırf haber olarak değil, Allah&#8217;ın kuvvetinin delili olmak üzere şimdiki zamanda bilinen ve görünen yaratılışın meydana gelişini delil göstererek anlattığına göre işin başında şöyle ilmî bir tanıtımı kapsamaktadır: Görülüyor ki bugün var olan insanların hepsinin yaratılışı önce birer babadan başlıyor. Anneler, aşılamayı babalardan alıyor. Fakat hayret edilecek şey odur ki erkek olan babadan gelen çocuklar hep erkek olmuyor. Bunda tabiatın</p>
<p>uyum kuralı vuku bulmuyor. Bilakis erkek cinsinin eşi olan dişi cinsi de tabiata aykırı olarak erkekten yaratılıyor. Ve erkekle dişinin evlenmesinden bu sayede erkek ve kadın bir çok çocuklar meydana geliyor. Ve bu şekilde dünkü bir Âdem, bir müddet sonra büyük bir ailenin, bir kabilenin, bir ırkın babası oluyor, babalar kadınsız çocuk yapamıyorlar. Fakat bu hususta aşılamayı yapan erkek ve alan kadın olmasından dolayı erkek önce, kadın sonra geliyor. Bundan dolayı erkeklerin kadınlardan dallanması (ayrılması)da beklenilmeyen bir iş olmakla beraber daha önce hepsi erkekten dallanıyor, türemenin başlangıcı erkek oluyor. Şu halde genel olarak erkek cinsi ile, genel olarak kadın cinsi karşılaştırılarak üzerinde düşünüldüğü zaman; insanlığın yaratılışının her kuşağındaki başlangıcına göre erkek birinci, kadın ikinci temel bulunduğundan dolayı, herşeyden önce kadının her zaman erkekten ayrılmış olduğu bir analiz şeklinde meydana çıkıyor. Bundan dolayı şimdiki zamandan başlangıca göz atıldığı zaman, türemenin ikiden dört ve dörtten sekiz gibi bir matematiksel oran takip etmesinden dolayı bugünkü milyarlarca insanların kökü ele alınınca matematiksel bir şekilde sabit olur ki, insanlığın başlangıcı, Âdem ve Havva diye anılan bir çifte, yani bir erkekle bir kadına döner. Ve bunlar arasında kök birliğini ifade eden bir nefis ilişkisi vardır. Ve bu ilişkide erkek öncedir, kadın ondan sonradır. Ve bundan dolayı o kadın, erkeğin canından ayrılmıştır, onun ruhundan kopmuştur. Ancak bu dallanmada hayret uyandıran durum, daha fazladır. Çünkü artık zaruri olarak onlardan önce anne ve babaları yoktur ve o kadının o erkekten ayrılması da bir evlad ayrılması gibi değildir. İki cinsi taşıyan bir kök dalından çatallanan ve ileride birbirleriyle karşılaşmak üzere karşılıklı bir çekim besleyen ve tek bir gayeye hizmet eden değişik özellikli etkileyici ve bu etkiyi kabul edici bir çift küçük yaprakçığın ayrılması gibidir. Bu ise topraktan insanı seçmek gibi bizzat Allah&#8217;ın yaratması ile açıklanır. Gösterilen bu delilin tamam olması için, dünyanın sonradan yaratılmış olduğu düşüncesini unutmamak gerekir ki, bu konu daha önce açıklanmıştı. İşte âyet-i kerime, Adem ve Havva&#8217;nın yaratılışını haber verirken şimdiki zamandan geçmişe giden böyle bir delil ile sonuca varmayı da kapsayan bir beyan uslubu ile anlatmıştır. Bundan dolayı âyetin mânâsı hem nakle, hem akle dayanır.</p>
<p>&#8221; Minhâ&#8221; (o nefisten) kaydı ile erkeğin kadından önde bulunduğunu anlatırken aynı zamanda &#8221; eşini&#8221; ifadesiyle de kadının yaratılışının, erkeği yalnızlıktan ve kısırlıktan kurtaran büyük bir nimet olduğunu ve bu nimetin kötüye kullanılmamasının ve şükrünün yerine getirilmesinin gerekli olduğunu da bildirir. Nitekim bir hadiste Resulullah (s.a.v.), &#8220;Dünya bir</p>
<p>eşyadır. Ve dünya eşyasının en hayırlısı saliha kadındır.&#8221; buyurmuştur. İnsanlar, bu nimeti kötüye kullanmaya hazır bulunduklarından dolayı ilk önce sakınmaları emredilmiş ve bu sakınma şu şekilde pekiştirilmiştir: &#8220;&#8221; Asım ve Hamza ve Kisâî kırâetlerinde şeddesiz, diğer kırâetlerde şeddeli okunur. Mânâ birdir. Hamza kırâetinde esre, diğerlerinde üstün okunur. Bundan dolayı, bunda iki ayrı tefsir şekli vardır. Birine göre, &#8220;Birbirinizden bir şey rica ederken Allah aşkına, Allah için senden şunu rica ederim, diye adına yemin verdiğimiz Allah&#8217;a isyan etmekten ve o akrabaların haklarını ve itibarlarını gözetmemekten korkunuz&#8221; demektir. Diğeri de, &#8220;O Allah&#8217;a isyan etmekten korkunuz. Öyle ilâhî ve rahmânî bir ahlâk ile hareket ediniz, ki siz o Allah&#8217;a ve akrabalara and vererek birbirinizden karşılıklı dilekleşmede bulunursunuz.&#8221; demek olur. Araplar, akrabalıktan dolayı önemli bir yalvarmada bulunacakları zaman derlermiş ki, &#8220;Allah ve akrabalık hakkı için rica ederim&#8221; mânâsınadır. Bu ikinci mânâ her iki kırâete göre de mümkündür. Fakat birinci mânâ, Hamza kırâeti dışındaki diğer kırâetlerdedir. Birincisinde hukuk yönü açıkça, ahlâk yönü kapalı olarak bildirilmiştir. İkincisi de bunun tam aksinedir.</p>
<p>ERHÂM: Rahimin çoğulu, rahim nın kesresi ile bilindiği gibi kadında çocuk yatağı olan özel organıdır. Fakat yakınlık ve akrabalık sebeplerine de denilir. Nitekim sıla-i rahim, arkabaya iyilik; kat&#8217;-i rahim, yakınlık ilişkisini kesmek demektir. Burada da yakınlık sebepleri mânâsınadır. Her zaman rahim kelimesinin sevgi, merhamet, şefkat ve acıma mânâsını anlattığı ve bunlar, kadınlığın yaratılışının gereği bulunduğundan dolayı kadınlara acımak ve şefkat ile muamele etmek, şeref ve haysiyetlerini yaratılışları gereğince korumak, tecavüzden ve kötüye kullanmaktan ve evlenme gayesini bozacak yakışıksız şeylerden korumak ve aile fertleri, çoluk çocukları, genel olarak akraba ve hısımlar hakkında da akrabalık inceliğine yaraşan nazik ve çekici bir sevgi beslemek ve bütün bunlarda Allah sevgisi ile Allah korkusunun özü demek olan Allah korkusu esas kabul edilip iyi ve kötüyü bu açıdan düşünmek ve bundan dolayı bu ilişkilerde ne erkeğin ne kadının yaratılış hikmetine ve türeme gayesine aykırı olan hırs ve nefse ait kibri, ne de akrabaların Allahın emrine aykırı arzu ve meyilleri gözönüne alınmayıp, her hususta Allah&#8217;ın hükmünün yerine getirilmesi lüzumu gösterilmiştir. Bu konuda birçok hadis-i şerifler de vardır. Bazıları şunlardır:</p>
<p>1- &#8220;Rahim (akrabalarla</p>
<p>ilişkiyi sürdürmek) Arşa asılıp şöyle der: Beni gözeteni Allah gözetsin, beni terkedeni Allah terketsin. &#8221;</p>
<p>2- &#8220;Allah Teâlâ şöyle buyurur: &#8216;Ben, Rahmanım, o rahimdir. Ben, ona ismimden bir isim türettim. Bundan dolayı onunla ilgilenen, akrabalarla ilişki sürdüren ve iyilik yapana ihsanda bulunurum, akrabalarla ilişkisini keseni de mahrum ederim.&#8221;</p>
<p>3- &#8220;Allah&#8217;a itaat edilen şeylerde akrabalık ilişkilerini sürdürmekten daha çabuk sevabı verilen hiç bir şey yoktur. Allah&#8217;a isyan edilen amellerde de cezası, zinadan ve yalan yere yeminden daha çabuk verilen hiçbir amel yoktur.&#8221;</p>
<p>4- &#8220;Sadaka ve akrabalık ilişkilerini sürdürmek, Allah bunlarla ömrü uzatır. Ve kötü ölümü defeder. Sakıncalı ve tiksindirici şeyleri de defeder.&#8221;</p>
<p>5- &#8220;Sadakanın en faziletlisi, düşman olan akrabalara verilendir.&#8221;</p>
<p>Özetle &#8220;Rabbinizden korkan&#8221; ifadesi, genel olarak insanlar arasındaki umumi kardeşliğin bozulmasından ve erkekle kadın arasındaki cinsel meyillerin kötüye kullanılmasından, &#8220;Allah&#8217;tan korkun&#8221; ifadesi de aile ve akraba haklarının ve ilişkilerinin bozulmasından sakınmayı kapsamaktadır.</p>
<p>Yani gerek genel ilişkilerde ve gerekse özel ilişkilerinizde Allah&#8217;a isyan etmekten korkunuz. Çünkü her zaman Allah üzerinizde gözcüdür. Bütün hareketleriniz Allah&#8217;ın kontrolü altındadır. Fiillerinizden, sözlerinizden, niyetlerinizden hiç biri O&#8217;ndan gizli kalamaz. Görülüyor ki, bu âyet-i kerime, derin bir belagatla sûrenin esas muhtevasına işaret etmiş ve Âl-i İmran sûresinden sonra gelmesinden dolayı da savaş kayıplarını telafi etme vasıtalarına dikkati çekmiştir.</p>
<p>2-Şimdi emr olunan sakınmanın tatbik yerlerinin açıklanmasına başlanıyor. Ve ilk önce akrabalara acıma ile en çok ilgisi bulunmak üzere yetimlerin haklarından başlanıyor. Şöyle ki: Akrabaları gözetiniz ve yetimlere mallarını veriniz. Rivâyet ediliyor ki, Gatafan oğullarından bir adamın yanında yetim bir kardeş oğlunun (yeğeninin) çokça bir</p>
<p>malı varmış, buluğ çağına erince malını istemiş, amcası engel olmuş. Bunun üzerine bu âyet inmiş. O da Allah ve Resulüne itaat eder ve büyük günahtan Allah&#8217;a sığınırız demiş ve malı teslim etmiştir. Hz. Peygamber de, &#8220;Böyle nefsin cimriliğinden sakınıp Rabbine itaat eden, onun cennetine girer.&#8221; buyurmuştur. Çocuk da malını alınca Allah yolunda harcamış. Resulullah da, &#8220;Sevab sabit oldu, fakat günah ebedî kaldı.&#8221; buyurmuş. &#8220;Ey Allah&#8217;ın Resulü! Sevabın sabit olduğunu anladık, günah nasıl ebedî kaldı? Allah yolunda harcıyor.&#8221; dediklerinde, &#8220;Çocuğun sevabı sabit, fakat babasının günahı ebedî (kaldı).&#8221; buyurdu. Bilindiği gibi âyetin iniş sebebinin özel olması, hükmün genel olmasına engel değildir. Ve birkaç âyet sonra da bunun ne zaman verileceği açıklanacaktır. Bundan dolayı burada &#8220;veriniz&#8221; demek &#8220;onlara göz dikmeyiniz ve sırası gelince hiç zorluk çıkarmadan tam olarak veriniz ve vermek için iyi koruyunuz&#8221; demek olur. Bunun için buyuruluyor ki &#8220;Hem de pisi temiz ile değiştirmeye kalkmayınız&#8221;. Bundan şu mânâlar anlaşılır:</p>
<p>1- Ey veliler veya vasiler! Elinizde bulunan yetimin temiz, hoş bir malını kendinizin aşağılık kötü bir malınızla değişmeye kalkışmayınız.</p>
<p>2- Yetim malı size haram ve pistir. Kendi malınız ise helal ve hoştur. Bundan dolayı kendi helal olan malınızla, yetimin haram olan malından bir değiştirme, bir alışveriş yapmaya kalkmayınız. Yetimin mallarını olduğu gibi koruyunuz. Korunması için satılması gerekli olanları bile değerlerine satınız ki töhmet (suç) altında kalmayasınız, bu noktada yetimin taşınmaz malları ile taşınır malları ve taşınır mallarından çabuk bozulan ve çabuk bozulmayan malları hakkındaki hükümler içinde bulunmaktadır.</p>
<p>3- Kendi mallarınıza güzel güzel bakıp da yetimin malını kötü bir durumda bırakmayın, ona kendi malınıza bakar gibi ve hatta ondan daha fazla bir özenle bakın.</p>
<p>4- Yetimin malına saldırarak almayınız ki, elinizde güzel mallarınızın ona karşılık yok olmasına sebep olup da felakete düşmeyin.</p>
<p>5- Nihâyet kendi helal rızkınızı beklemeyerek sabırsızlanıp yetimin malını haram haram yemek için pis boğazlığa kalkışmayınız.</p>
<p>Gerçekten bu mânâlardan her birini müfessirler anlatmışlardır.</p>
<p>Kısacası her şekilde yetimlerin mallarını koruyunuz.</p>
<p>Ve onların mallarını kendi mallarınıza katıp ekleyerek yemeyiniz, yani boş yere harcamayınız ve ondan faydalanmayınız. Çünkü bunların her biri büyük bir günah olmuştur.</p>
<p>YETÂMÂ: &#8220;Nedîm ve nedâmâ&#8221; gibi yetîmin çoğuludur. Veya çoğulunun çoğuludur. &#8220;Yetîm&#8221; yalnız kalma mânâsına &#8220;yetem&#8221; den alınmıştır. Nitekim eşsiz inciye &#8220;dürr-i yetim&#8221; (sedefinde tek olan inci) denilir. İşte bu yalnız kalma mânâsı düşüncesi ile babası vefat etmiş olana yetim denilmiştir ki böyle yetim kalmağa da nın ötresi ile &#8220;yütm&#8221; denilir. Bundan dolayı, lugat bakımından bu ismin hakkı gerek küçüğe ve gerek büyüğe denilebilmesidir. Çünkü babadan yalnız kalma mânâsı kalıcıdır. Fakat örfe göre henüz kendini kurtaracak çağa ermemiş bulunanlara aittir. Bu yönden &#8220;yetim&#8221; kelimesi bir zayıflık ve özellikle akıl zayıflığı ve fikir noksanlığı mânâsı ile de ilgilidir. Ve bundan dolayı erginlikten sonra bile rüşdünü bulamayanlar üzerinde yetim ismi, lügat ve örf açısından kalıcı olabileceği gibi, kocasından yalnız kalan kadınlara da yetim denilir. Nitekim Resulullah bu mânâda &#8220;Yetim kadın (dul kadın)dan kendi nefsi için izin istenir.&#8221; buyurmuştur ki, bu izin istemenin küçük çocuğa ait olamıyacağı bellidir. Diğer bir hadis-i şerifte de &#8220;Yetim ve kadın, bu iki zayıf hakkında Allah&#8217;dan korkunuz.&#8221; buyurulmakla yetimin zayıflık mânâsı gösterilmiştir. Bununla beraber yaşlılık ve olgunluk devrinde bulunan erkek, aklı zayıf ve noksan fikirli dahi olsa ona yetim denilmediği de bilindiğinden dolayı erkeğe yetim denilmesi, ancak çocukluk durumunda veya henüz ona yakın bir çağda bulunması itibarıyla olduğu halde, kadına babasından ayrılması itibarıyla aynı mânâda ve kocasından ayrılması itibarıyla büyük iken bile kendisine yetim denilmiştir. &#8220;İhtilamdan (ergenlikten) sonra yetimlik yoktur.&#8221; hadis-i şerifiyle de yetimin sözlük ve örfteki mânâsının değil, şer&#8217;î hükmün, yani ergenlikten itibaren yetimlik hükmünün kalkabildiğinin açıklandığı anlaşılıyor ki, bununla da yetimin şer&#8217;î mânâsı yerleşmiş olur. Şu halde sözlük örfü bakımından ve yetimler denilince babaları vefat etmiş oğlan veya kız, küçükler ve çocuklar anlaşılabileceği gibi, kocasız kalmış kadınlar da anlaşılabilecektir. Ve bunların hepsi acımaya değer ve haklarında Allah&#8217;tan korkulmalıdır.</p>
<p>Genellikle yetimlerin mallarından başka, nefisleri ve ırzları ve özellikle her</p>
<p>iki mânâdan biri ile yetim olan kadınların nefisleri ve ırzları da en fazla korunması lazım gelen sakınma yerlerindendir.</p>
<p>3-Bunun için ve eğer yetimler hakkında onların haklarını gözetmeyeceğinizden korkarsanız, yani gerek canları, gerek ırzları ve gerek malları itibarıyla her yönden adalete ve doğruluğa riâyet edemiyeceğinizden korkarsanız -ki böyle büyük günahtan elbette korkarsınız ve korkmanız gerekir o halde durumunuza göre kadınlardan ikişer, üçer, dörder size helal ve hoşunuza gidenler ile evleniniz. Hem onları zarar ve tehlikeden korumada, hem de kendinizi zulüm ve tecavüzden korumaya vesile olur. Genellikle kadınlar kimsesizlikten ve ortaya düşmekten kurtulur. Siz de zina ve diğer günahlara, haksızlıklara düşmezsiniz. Ancak bunda da birden fazla kadınlar arasında adaleti korumak, birine diğerinden fazla muamele etmemek gerekir. Bunun için ve eğer birden fazla kadınlar arasında da adalet yapamayacağınızdan korkarsanız -ki bundan da korkmalısınız o halde ancak bir kadınla evleniniz.- Ca&#8217;fer kırâetinde ötre ile okunduğuna göre &#8211; bir kadın yeter. Yahut da sahip olacağınız cariyeler alırsınız. O, yani bir kadınla evlenme adaletsizlik yapmamanız ve haksızlık etmemenize daha elverişlidir. Yalnız bir kadının hakkını gözetmek elbette daha kolaydır. Bunda sıkıntıya düşmemek ihtimali daha yakındır. Bu cümleden fakirlik ve çaresizliğe düşmemenize, yani iktisadınıza daha elverişlidir mânâsı da anlaşılmıştır ki, bunda gibi düşünülmüş veya bu mânâ, konunun bir gereği olmak üzere gösterilmiştir. İlk önce görülüyor ki burada &#8220;Yetimler hakkında adalet yapamayacağınızdan korkarsanız&#8221; diye bir şart vardır. hitabı ile nikah (evlenme) emri buna bağlanmıştır. Bundan dolayı, bu şartın mânâsını ve bu emrin meydana geliş şeklini iyi anlamak için bu konuda rivâyet yoluyla gelen tefsir şekillerini bilmek gerekir. Şöyle ki:</p>
<p>1- Buhari ve Müslimde de rivâyet olunduğu üzere Urve b. Zübeyr (r.a.) demiştir ki: &#8220;Ben, Hz. Âişe (r.a.)den ilâhî kelâmının mânâsını sordum. Hz. Âişe dedi ki: &#8220;Kızkardeşimin oğlu! Bu o yetimdir ki velisinin gözetimi altında bulunur ve mal hususunda ortak da bulunurlar. Malı ve güzelliği velisinin hoşuna gider, mehrinde adalet yapmıyarak onunla evlenmek ister. Başkalarının vereceği mehir kadar mehir vermez. İşte bu âyette bu gibi velilerin hakk ve adalete riâyet edip, mehirlerini özellikle en yüksek miktarına eriştirmedikçe gözetimleri altında bulunan yetim kızlarla evlenmeleri yasaklanmış ve hoşlarına giden diğer kadınlarla evlenmeleri emredilmiştir. &#8220;Hz. Âişe</p>
<p>devamla şöyle demiştir: Bu âyetten sonra insanlar bunlar hakkında Resulullah&#8217;tan fetva sordular, Aziz ve Celil olan Allah Teâlâ da: &#8220;Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: O kadınlar hakkında size fetvayı Allah veriyor. Yazılan haklarını vermediğiniz ve kendileriyle evlenmek istediğiniz yetim kadınların, zayıf düşürülen çocukların hakkındaki ve yetimlere adaletli davranmanız hususundaki hükümleri, Kur&#8217;ân&#8217;da size okunan âyetler açıklar. Ne hayır işlerseniz, şüphesiz ki Allah onu bilir&#8221;. (Nisâ, 4/127) âyeti indirildi. Bu &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;da size okunan&#8221; önceki âyetidir. âyeti de herhangi birinizin, himayesi altında bulunan yetim kıza, mal ve güzelliği az olduğu zaman rağbet göstermemesidir. Bundan dolayı, bunlara rağbet edilmediğinden dolayı mal ve güzelliğine rağbet ettikleri yetim kızları hak ve adaleti gözetmedikçe onlarla evlenmekten men edildiler.&#8221;</p>
<p>Yine Sahih-i Müslim&#8217;de Hz. Âişe&#8217;den Urve, Urve&#8217;den oğlu Hişam yoluyla rivâyet edilmiştir. Hazreti Âişe demiştir ki: &#8221; âyeti şunun hakkında indi ki, bir erkeğin yanında yetim bir kız olur ve bu erkek onun velisi ve mirasçısı bulunur. Yetim kızın malı var, fakat o erkekten başka onu koruyacak ve evlenmesi için yol gösterecek bir velisi de yoktur. İşte biricik velisi olan bu erkek, malına tamah ederek, malına ortak olmak için onu kimse ile evlendirmez, evlenmesine engel olur, zarar verir ve birlikte yaşayıp hoş geçinmez. Bundan dolayı Allah Teâlâ buyurdu ki: &#8220;Size neler helal kıldım bak ve kendisine zarar vereceğin şu yetim kızı bırak&#8221; diyor.</p>
<p>&#8220;Yetimlerin mallarını veriniz ve malları dolayısıyla onlara zarar da vermeyiniz&#8221; mânâsıyla bu tefsirin bir önceki âyetle bağlantısı pek açıktır. Zuhrî ve Rebi de bu şekilde tefsir etmişlerdir. Ebu Bekir er-Razî de Ahkamu&#8217;l-Kur&#8217;ân&#8217;da bunu tercih etmiş ve bunun İbnü Abbas&#8217;tan da rivâyet edildiğini zikretmiştir. Böylece evlenmesi düşünülebilen velilerde amca çocukları gibi nikah düşen akrabalar olabilir.</p>
<p>2- İbnü Abbas hazretlerinden şu iki cümle rivâyet edilmiştir: &#8220;Erkekler, yetimlerin mallarından dolayı dört kadınla sınırlandırıldılar. Çünkü bir adam, yetimlerin malları ile dilediği kadar kadınla evlenebiliyordu, Allah Teâlâ bunu yasakladı.&#8221; Buna yakın olmak üzere tabiîn müfessirlerinden Hasan b. el-Hasan hazretleri de demiştir ki: Veliler, velâyetleri altında</p>
<p>bulunan yetim kızlardan nikahı halil olanlarla evlenirlerdi. Fakat kendilerine rağbetlerinden değil, mallarına rağbet ettiklerinden dolayı evlenirlerdi. Ve bundan dolayı onlarla iyi geçinmiyorlardı, miraslarını yemek için ölümlerini gözlerlerdi, bundan men edildiler.</p>
<p>3- Bundan önceki âyeti inince veliler, yetimlerin haklarında adalet yapamayıp günaha gireceklerinden korkarak onlara vasilikten çekinmeye başlamışlar. Ve halbuki o zaman nikahları altında on veya daha fazla veya daha az kadın bulunabiliyor ve bunların haklarını gözetemiyorlardı, adalet yapamıyorlardı. Bundan dolayı bu âyetle onlara şöyle denilmiş oluyor: &#8220;Eğer yetimlerin haklarında adalet yapamamaktan korkuyor ve bundan dolayı onlara velilikten çekiniyorsanız, genel olarak kadınlar hakkında da adaletsizlikten korkunuz da haklarını yerine getirebileceğiniz miktarda kadınlar alınız ki bu da en son dört tane olabilir.&#8221; İbnü Abbas&#8217;tan naklen Katâde ve Sûddi böyle söylemişlerdir. Fakat bu rivâyet şöyle şarta bağlanıyor: Buna göre önceki âyetin bundan önce inmiş ve yaygın olması gerekiyor. Halbuki onun hükmünün ortaya çıkması bundan sonraki (Nisâ, 4/5-6) âyetlerine bağlı bulunuyor. Bu ise beraber inmelerini gerektirir. Onun için bu mânâ açısından sebeb, zikredilen âyet değildir; cahiliyye devrinde bile Arapların yetimlerin işlerini günah sayıp da kadın işini günah saymamaları olduğu zikrolunuyor ki, İbnü Cerir Taberi de Süddi&#8217;den ve Katede&#8217;den bu şekilde rivâyet etmiştir. Sa&#8217;id b. Cübeyr hazretleri de demiştir ki: &#8220;İnsanlar o zaman bir emir veya yasak söylenmedikçe cahiliyle dönemi gelenekleri üzere bulunuyorlardı. Resulullah&#8217;a yetimler hakkında soru sordular. Allah Teâlâ&#8217;da bunu indirdi ki yetimler hakkında adaletsizlikten korktuğunuz gibi kadınlar hakkında da korkunuz da adalet yapabilecek kadar evleniniz.&#8221; demektir.</p>
<p>4- İkrime&#8217;den de şöyle rivâyet edilmiştir: &#8220;Kureyşten bir adamın bir çok kadınları bulunur, yanında yetimler de bulunurdu. Derken kendi malı tükenir, yetimlerin malına meylederdi. Bundan dolayı bu âyet indi: Bir adam dört, beş, altı ve on kadınla evlenirdi, diğer biri de ben de falan gibi niçin evlenmiyeyim der, yetimin malını alır, bu mal ile evlenirdi. Bundan dolayı dörtten fazla kadınla evlenmekten men edildi.&#8221; Fahreddin Razi de: Bu görüş, gerçeğe en yakın görüştür. Çok sayıda kadınla evlenilince o oranda çok harcama</p>
<p>ve masrafa ihtiyaç ortaya çıkacağından bu ihtiyacın sevkiyle (iticiliğiyle) yetim velilerinin, yetim malına tecavüz etmesinin gerçekleşmesi ihtimali üzerine Yüce Allah, fazla kadınla evlenmekten insanları korkutmuş gibidir.&#8221; diyerek bunu tercih etmiştir. Fakat bu tercih, tenkide değer. Çünkü yasak sebebinin yalnız yetimin malına tecavüz endişesine bağlanması ve gerek yetimlerin nefsinin ve gerek diğer taraftan kadınlara adaletli davranma meselesinin asıl sebepte düşünülmemesi ve bunların nihâyet bir delalet (yol gösterme) mevkiinde tutulmaları âyetin derin ve çeşitli olan iniş hikmetinin hakkını vermemektir. Sonra cariye meselesinde aynı sakıncanın söz konusu olmayacağı da kabul edilemez. Bundan başka âyetin burada bulunması doğrudan doğruya kadın sayısını azaltmayı hedef edindiği, ilk önce ve bizzat dörtten fazlasını yasaklamaya yönelik bulunduğu da herkes tarafından kabul edilmiş değildir. Gerçi bu âyet ile birden fazla kadınla evlenmenin en fazla dört kadınla sınırlandırılması vaki bir emir ve bundan dolayı fazlasının yasaklanması da ister istemez sabit ve bu şekilde cahiliye geleneğine göre sayının aşağı indirilmesi de kesin olmakla beraber Kur&#8217;ân âyetinin, dörde indirmesi tarzında bir azaltma mânâsı ile değil, birden dörde kadar müsaade ile yine bir çeşit çoğaltma üslubunda bulunduğu ve Hz. Aişe&#8217;nin dediği gibi, &#8220;Bakınız ben size neler helal ettim&#8221; mânâsını bildirdiği de apaçıkça anlaşılır. Bundan dolayı azaltma ve çoğaltmayı yasaklama, ibare ile değil, işaret iledir. Yukarda nakledilen İbnü Abbas&#8217;ın sözü de olsa olsa bu sayıyı azaltmanın ve fazlasını yasak etmenin ancak sabit olduğunu ifade eder.</p>
<p>5- Bazı müfessirler de demişlerdir ki, bir adam, mal sahibi ve güzel bir yetim kız buldu mu başkasından esirgeyip kıskanarak onunla hemen evleniyordu ve bu şekilde bazen yanında haklarını gözetemeyeceği kadar birçok yetim kızlar toplanırdı, âyeti bunlar hakkındadır ve şöyle demektir: &#8220;Ve eğer o yetim kızlar ve kadınlarla evlendiğiniz zaman haklarında adalet yapamamaktan korkarsanız, diğer kadınlardan hoşunuza gidenlerle evleniniz&#8221;. Kadı Beydâvî de bunu tercih etmiştir. Fakat Ebu&#8217;s-Suud&#8217;un haklı olarak tenkid ettiği şekilde buna nazım (Kur&#8217;ân&#8217;ın ibaresi) müsaid değildir.</p>
<p>Çünkü bu şekilde; &#8220;diğer kadınlarla evleniniz&#8221; diye emir ve teşvik anlamsız olur. yerine denilmesi gerekirdi.</p>
<p>6- Mücahid demiştir ki, bunun mânâsı: &#8220;Yetimler hakkında adalet yapamamaktan korkuyorsanız zinadan korkunuz da size helal ve hoşunuza giden kadınlardan ikişer, üçer, dörder alınız ki harama düşmek tehlikesine maruz olmayınız.&#8221;</p>
<p>Bu tefsir, büyük bir hakikatı kapsamaktadır ki, yetimlerin hakları ve kadınlara adaletle davranma mânâsı içinde zinadan sakınma mânâsının önemli bir esas teşkil ettiğini ve birden fazla kadınla evlenme müsaadesinin bu hikmet ile ilgili olduğunu ve bunda fuhuş ve zina sefaletlerine (aşağılıklarına) karşı köklü bir mücadele bulunduğunu gösterir. Bu şekilde görülüyor ki, bu rivâyetlerin bazıları âyetin iniş sebebini, bazıları da iniş hikmet ve faydalarını göstermektedir.</p>
<p>Buna göre her biri bir görüş açısından önem arzetmektedir. Ve bu rivâyetlerin toplamı, âyetin muhtemel olan veya içine aldığı mânâları da göstermektedir. İniş sebebini en açık olarak gösteren, Hz. Âişe rivâyetidir. Yetimlerin veliler tarafından mal veya güzelliğine tamah edilerek başkaları ile evlenmelerine engel olunup, uygun olmayan bir mehir ile kendilerine zorla nikah ve can ve mal açısından zarara uğratılmaları ve bu şekilde mal ve güzelliği az olan yetimlere hiç rağbet edilmeyerek tamamen sefilliğe düşürülmeleri âyetin inmesinin esas sebebi olmuş ve bunun için âyet, emirden önce yasağı kapsamış ve bütün kadınlara adaletle davranma gayesi de inmesinin hikmeti olmuştur. Ve işte birden fazla kadınla evlenmeyi sınırlandırma, bu hikmetlerin ve faydaların bazıları olduğu gibi, birden fazla kadınla evlenmeye müsaade etmek de kadınların sefaletine meydan vermemek ve tarlayı (çocuk verecek anaları) artırma hikmet ve faydasını kapsamıştır.</p>
<p>Yukarıda dul kadınlara bile yetim denildiğini açıklamıştık. Âyetin inme sebebi gerek yalnızca küçük yetimler olsun ve gerekse kayıtsız olarak kendileri ile evlenilmiş kadınlarla da ilgili bulunsun, her şekilde âyetin mutlak surette kadınlara adaletli davranma hikmet ve gayesi ile ilgili bulunduğu da açıkça bellidir. Bundan dolayı âyetin iniş sebebinin özel oluşu, mânâ ve hükmünün de özel olmasını gerektirmeyeceğinden, da yetimler, delalet yolu ile olsa bile, dul kadınları da kapsayan genel bir mânâ ile ele alınırsa, âyetin hükmü ve hikmeti daha fazla bir açıklık ile düşünülebilecektir. Demek ki, âyetin iniş sebebi bakımından velilerle ve kocalarla ve bir dereceye kadar özel menfaatlerle ilgili olan bu âyet, hüküm ve hikmet ve iniş gayesi açısından onlarla beraber kamuyu ve kamu yararını ilgilendiriyor. Ve bunun için evlenme ile ilgili meseleler, kul haklarından başka bir de Allah hakkını ve kamu hakkını kapsamaktadır. Bundan dolayıdır ki, evlenme, bir bakımdan hak ve bir bakımdan vazifedir. Hem muamele, hem de ibadettir. Allah Teâlâ, en açık şekilde acıma</p>
<p>ve şefkata müstahak olan yakınlara ve yetimlere dikkati çektikten sonra, her iki ince duygunun heyecanının etkisi altında adalet duygusunu tahrik ederek hayat ve insanlığın mutluluğunun gelişme kanunu olan ve malî meseleler ile de ilgisi bulunan evlenme işinin, hem hak ve hem vazife yönlerine sahip, bir bakımdan genişlemeyi ve bir bakımdan sınırlamayı kapsayan ve kadınla erkek arasındaki yaratılışta var olan ilişkinin bütün inceliklerini içerecek bir şekilde tesbit etmiş ve genel olarak erkekleri teşvik ile kadınları korumaya sevketmiş ve cefa ve haksızlıktan, ahlâksızlıktan, fuhuştan men etmiş ve iğrendirmiştir. Yetimlerin ve kadınların haklarının ve bu hakları korumanın genel vazifeler arasında bulunduğunu ve bu konuda evlenmenin önemli bir esas meydana getirdiğini ve akla uygun olan birden fazla kadınla evlenmenin, kadınların hakları ve kadın cinsinin şerefinin gereklerinden olduğunu ve fakat bunun kadınlara adaletle davranma gayesini bozmayacak bir adalet ve nöbet taksimi ile tatbik edilmesinin gerektiğini ve bu şekilde birden fazla kadınla evlenmenin erkeklere ağır yük ve vazifeler yüklediğinden dolayı hakka riâyet edemeyip adaletsizlikten korkanların bir kadınla veya cariyelerle yetinmeleri lazım geleceğini anlatmış ve siz Allah&#8217;ın sakındırma emirlerine karşı yetimlerin ve kadınların haklarını gözetmemekten korkan insanlarsınız, durumunuza göre bu etraflı açıklama çerçevesinde hareket etmeniz gerekir, buyurmuştur ki, işte &#8220;Yetimler hakkında adalet yapmamaktan korkarsanız.&#8221; şartının mânâsı bu oluyor. Burada önce şu soru akla gelebilir: Bu şart bulunmazsa ne olacak? Burada korkunun gerçek mânâsına göre böyle bir soru mümkün değildir. Çünkü yetimler hakkında adaletsizlikten korkmamak bir küfür demek olur. Bundan dolayı herhangi bir mümin için bu, şartının bulunmamasını düşünmek bir çelişki meydana getirir. Bu şart bulunmayınca cezasının küfür olacağı bellidir. Bu açıdan bu şart, emrini kayıt ve şarta bağlamaz, onu destekleme mânâsındadır. Fakat &#8220;korkarsanız&#8221; demek de olduğu gibi mecaz olarak &#8220;bilirseniz, bir haksızlık olacağını zannederseniz,&#8221; mânâsına olduğu takdirde durum böyle değildir. Bu şartın bulunmadığını farzetmek mümkündür. Bu şekilde yetimler hakkında haksızlık olmayacağı, onların ne mallarına, ne canlarına, ne ırzlarına bir tecavüz edilmeyeceği bilinir. Haksızlık düşünülmezse ne olacağını belirlemek âyetin mefhüm-ı muhalifine ait bir hüküm olacağından dolayı bunu belirtmek bir ictihad meselesi olur. Hz. Âişe de iniş sebebine göre bunun bir çözüm şeklini göstermiştir. Mantığa göre bir şart önermesinde önde bulunan cümlenin gerçekleşmemesinden, sonra gelen cümlenin gerçekleşmemesi lazım gelmeyeceğinden dolayı yukarıda zikredilen korku bulunmadığı takdirde de gerek bir ve gerek birden fazla kadınla evlenme akdi yapılamayacağı anlaşılmaz. Bunun</p>
<p>için müctehid imamlardan ve tefsircilerden hiç biri, bu şartın Hz. Âişe&#8217;nin söylediği küçük kızların mehrinden başka yargı açısından bir hükmü anlattığını söylememiştir. Her iki mânâ ile korku şartı, kalble ilgili işlerden olduğu için yargı açısından değil, ancak dindarlık açısından bir hüküm ifade eder. Çünkü adalet yapamayacağını bilen bir adam, birden fazla kadınla evlenirse haksızlıktan sakınmadığı için günahkar olur. Fakat evlenmede, dörtten fazla kadınla evlenmiş gibi bu evlenme hükümsüz ve bozulmuş olmaz. Nafaka, soy gibi yargı ile ilgili hükümler gerçekleşir. Ve evlenmeden sonra haksızlıktan sakınabilirse yine sevab kazanmış olur.</p>
<p>Şu halde emrinin anlamı nedir? Emir zahiren vacib mânâsına geldiği için, Zahiriyye (mezhebine mensup olanlar), bu emrin vacib mânâsına geldiğini ve bundan dolayı birleşmeye ve harcama yapmaya gücü yeten her kişi için evlenmenin farz-ı ayn olduğunu söylemişlerdir. Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu da nefsin coşması ve zina yapma korkusu durumunda, aile için harcama yapmaya gücü yetenler için farz-ı ayn olduğunda görüş birliği halinde iseler de genel olarak evlenmenin vacib olduğunu söylemiyorlar. Hanefîlere göre kişisel açıdan cinsel arzunun coşması halinde vacib, normal durumda &#8220;Nikah benim sünnetimdir. Kim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.&#8221; hadisi şerifi gereğince müekked bir sünnettir. Kadına haksızlık etme korkusu durumunda ise mekruhtur. Bundan başka yine Hanefilere göre farz-ı kifaye olduğunu açıkça belirtenler de vardır ki, her kişiye değil ise de ümmetin hepsine göre farzdır. Bütün ümmet, evlenmeyi terkederse günahkar olurlar, demek olur. Biz de âyetten bunu anlıyoruz. Gerçekten bütün ümmetin birden evlenmeyi terkettiği varsayımı karşısında hepsinin ibadetle meşgul olduğu bile düşünülse bütün ümmetin yok olacağı bir gerçektir. Ve hiç birinin İslâm&#8217;ın devam etmesine karşı kötü niyette bulunma cezasından kurtulamıyacağı apaçıktır. Bundan dolayı evlenenlere her yönden yardım etmek de bir vazifedir. Evlenme muameleleri de güçleştirilmeyip daima kolaylaştırılmalıdır. Çünkü evlenmeyi güçleştirmek, zinayı kolaylaştırmak demektir.</p>
<p>Sözün özü emri bağlı olduğu şartlara göre bazı durumlarda vaciblik, bazı durumlarda mendubluk delillerine yakın olduğundan en genel mânâsı mendub olmasıdır. Evlenme, nafile ibadet ile meşgul olmak için bekar kalmaktan daha iyidir. İmam Şafiî hazretleri ise nikahın mübah olduğunu söylemiş. İbadet için bekar kalmanın nikahtan daha faziletli ve hayırlı olduğuna hükmetmiştir ki,</p>
<p>bunların uzun uzadıya açıklaması fıkıh ilmine aittir.</p>
<p>Birden fazla kadınla evlenmeye gelince: Bu esas itibariyle yalnız bir müsade ve mübah kılmak olduğunda ve haksızlık etme endişesi bulunduğu takdirde mekruh olduğu hususunda söylenecek bir söz yoktur. Bununla beraber âyet, birden fazla kadınla evlenmenin bazı durumlarda mendub olduğunu ve hatta vacib olduğunu bildirmekten de uzak değildir ki, bunu da en fazla gerek erkekler ve gerek kadınlar için fuhuş ve zina tehlikesinin yüz göstereceği durumlarda aramak gerekir. ifadesi gereğince bu müsadenin en fazlası dört (kadın) olmuştur. Çünkü dile göre, &#8220;Şu elmaları şu cemaate ikişer ve üçer ve dörder paylaştır.&#8221; denildiği zaman bir kısmına yalnız iki, bir kısmına yalnız üç ve bir kısmına yalnız dört elma düşeceği anlaşılır. Fakat Zahiriyye mezhebinden bazıları bu sayıların üleştirme sayıları olduğunu i düşünmeyerek aradaki ye bakıp bundan bu sayıların bir şahısta toplanması gerektiği hayaline kapılmış ve toplamını iki, artı üç, artı dört gibi dokuz saymıştır. Bunlar (zahiriler), fikir yürütmeyi kabul etmedikleri gibi, icmaı da kabul etmediklerinden Hz. Peygamberin asrından beri gelen İslâm geleneğine, din imamlarına ve bütün müçtehid fakihlerin icmalarına (görüş birliğine) aykırı hareket etmişlerdir. Hz. Peygamber âyetin hitabına girmemekle beraber buradaki dokuz (kadın) kuruntusunu Hz. Peygamberin kendine ait bir özelliğine yorumlasalardı belki doğru bir görüş olurdu. Yoksa iki defa iki, iki defa üç, iki defa dört demek olduğundan bu hesaba göre dokuza değil, on sekize çıkmaları gerekirdi.</p>
<p>Diğer taraftan Râfızî şiîlerden bir kısmı bu sayıların hiçbir sınırlandırma anlatmadığını ve ifadesinin genel mânâsı üzere kaldığını, bu sayıların ikişer, üçer, dörder v.d. gibi bu genel mânâyı pekiştirmiş olduğunu iddia etmeye kadar varmışlar. Ve sırf nefsanî arzu ve heveslerine uymuşlardır. &#8220;Allah korusun.&#8221;</p>
<p>4-Âyetin iniş sebebi hakkında Hz. Âişe rivâyetinin doğruluğunu destekleyen bir nokta da şudur: Kadınlara mehirlerini de bir dindarlık farizası olarak -başka bir ifade ile- Allah&#8217;ın bir bağışı olarak veriniz, seve seve ve bütün gönül hoşluğu ile veriniz. Yani siz erkekler kadının malına göz dikmek ve evlenmek için kadından mal gözetmek şöyle dursun, mutlaka uygun bir mehir ile onlarla evleniniz ve mehirlerini kıskanarak değil, cömertlik ve el açıklığı ile seve seve veriniz. Bu size bir kanun olsun da. &#8220;Erkekler kadınlardan bir derece daha üstündür&#8221; (Bakara, 2/228) âyetinin sırrı tecelli etsin. ın üstünlü olması ve in ötreli olması ile, ın</p>
<p>ötreli ve in harekesiz olması ile cümle vezninde nin çoğuludur ki mehir mânâsınadır. Kelimesi, millet, şeriat ve dindarlık mânâsına, bir de bağış, armağan ve iyilik mânâsına gelir. Dilimizde &#8220;gıybet&#8221; denilen peşin ödenen mehir geleneğinin aslı da bu emirdir. Bu hitapta eşlerden başka (kadınların) velilerine de bir pay vardır. Eğer kadınların mehirlerini velileri, hepsini veya bir kısmını teslim almış olurlarsa, ondan faydalanma hakları yoktur. Kadınların ellerine teslim etmeleri gerekir.</p>
<p>Ey kocalar veya veliler! Siz böyle veriniz de o kadınlar gönül hoşluğu ile, kendi rızaları ile size o verilen mehirden bir şey bağışlarlarsa onu da boğazınızda durmadan afiyetle yeyiniz.</p>
<p>5-Fakat aklı zayıf olanlara da mallarınızı vermeyiniz.</p>
<p>SEFİH: Aklı veya dini noksan olan, akla aykırı veya dine aykırı hareketlerde bulunan ahmak veya günah işleyen kimse demektir ki, birinde Allah&#8217;a isyan etmek mânâsı var, birinde yoktur. Yani mallarınızı böyle eksik akıllı veya günah işleyen kimselere teslim edip te yok etmeyiniz ve günahkarlık ve sefahata geçerlilik vermeyiniz ki, bu da bir ahmaklık ve akılsızlıktır. O mallar ki Allah size yaşayışınızın sebebi kılmış, hayatınızı onunla devam ettirmiş, tedbir ve idaresine sizi görevli kılmıştır. Bundan dolayı o malları çoluk çocuklarınızdan bile olsa sefihlere (aklı zayıf olanlara) teslim etmeyiniz. Bunda iki mânâ vardır: Birisi kendi mülkünüz olan mallar demektir. Birisi de gerek mülkünüz olsun ve gerek olmasın, genel olarak velâyet ve idareniz altında bulunan mallar demektir ki, bunun en başlıcasını yetimlerin malları meydana getirir. Bu şekilde mallarınız buyurulması, şahsî malların korunmasının da kamu haklarını ilgilendirdiğini gösterir. Ve bundan dolayı âyet gerek kamu malları ve gerekse özel malların idaresine aklı zayıf olan kimselerin musallat edilmemesinin gerekli olduğunu bildirir. Bu mânâ itibarıyladır ki, bu âyette, büluğ çağına ermiş aklı zayıf olan kimsenin tasarruftan alıkonmasına da bir işaret olduğu anlaşılmıştır. Bununla beraber İmam-ı Âzam bu tasarruf kısıtlamasına izin vermemiştir.</p>
<p>Evet açıklandığı şekilde aklı zayıf olanlara mallarınızı vermeyiniz, fakat onları sefil (yoksul ve çok sıkıntı içinde) de bırakmayınız. O malların içinden rızıklarını veriniz ve onları giydiriniz. Ve onlara akla ve İslâm&#8217;a uygun güzel sözler söyleyiniz. Yukarda &#8220;Yetimlere mallarını veriniz.&#8221; buyurulmuştu. Şimdi de &#8220;Aklı zayıf olanlara vermeyiniz.&#8221; buyurulduğuna ve çocukların tam akıllı olmadıkları</p>
<p>ve bundan dolayı bu kavramın içine girdikleri de bilindiğine göre yetimler hakkında ne yapacağız derseniz</p>
<p>6- yetimleri de deneyiniz, tecrübe ile tâlim ve terbiye ediniz, güzel idare etmeye alıştırınız nihâyet evlenme çağına geldikleri, yani baliğ oldukları vakit kendilerinden rüşd hisseder, akıllarının ve dini terbiyelerinin tamam olduğunu ve kendilerini güzel şekilde idare edebileceklerini yakından anlarsanız derhal mallarını kendilerine teslim ediniz. Şu halde erginlik zamanında rüşdünü ortaya koymazsa biraz beklenecek demek olur. Fakat bu durum devam ederse ne olacak? Bunda âlimler ihtilaf etmişlerdir. İmam-ı Âzam, yirmi beş yaşına kadar beklenir. O zaman mutlaka malı teslim edilir. Çünkü yirmi beş yaşı bir insanın dede olması mümkün olan bir yaştır demiş ve ondan sonra tasarruftan alıkoymayı kabul etmemiştir. Ve bu malları büyüyecekler de elimizden alacaklar diye bol bol harcayıp israf ederek yemeyiniz. Zengin olan veli veya vasi tamamen sakınsın, kendi malıyla kanaat etsin. Fakir olan veli veya vasi de meşru şekilde çalışma ve hizmetinin ücreti ve zorunlu ihtiyacı kadar yesin. Bu meşru miktar &#8220;Birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin&#8221; (Bakara, 2/188), &#8220;Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler&#8230;&#8221; (Nisâ, 4/10), &#8220;&#8230; ve yetimlere adaletli davranmanız&#8230;&#8221; (Nisâ, 4/127) âyetleri ile belli olur. O yetimlerin mallarını kendilerine teslim ettiğiniz zaman da onlara karşı şahid tutunuz, şahid huzurunda veriniz. Allah da bütün hesaplarınızı görmeye yeter. Onun emirlerine, yasaklarına dikkat ederseniz başka muhasibin (hesap görücünün) sorumluluğundan korkmaya gerek kalmaz. Fakat Allah&#8217;ın emirlerine aykırı hareket ederseniz, başka hiçbir muhasip de sizi kurtaramaz. Rifâa vefat etmiş ve oğlu Sabit&#8217;i küçük olarak geride bırakmıştı. Velisi, &#8220;Gözetimim altında yeğenim (kardeşimin oğlu) var. Bunun malından bana ne kadar helal olur ve malını ne zaman teslim edeyim?&#8221; diye Resulullah&#8217;a (s.a.v.) sormuştu. Bu âyet de bunun üzerine inmiştir. Şimdi de mirasla ilgili hükümlere geçiliyor.</p>
<p>7- Anne ve babanın ve yakın akrabalarına miras olarak bıraktıklarında erkeklerin hissesi vardır. Kadınların da ana, baba ve akrabaların bıraktıklarında hisseleri vardır. Azında da vardır çoğunda da. Bu hisseler mefruz yani Allah tarafından farz edilmiş ve belirlenmiş, kesinlikle vacib bir pay ve hisse olarak sabittirler. Rivayet ediliyor ki, cahiliyye devrinde Araplar, &#8220;Mızrakları ile çarpışmayan ve yurdunu savunmayan mirasçı olamaz.&#8221;</p>
<p>derler ve bundan dolayı kadınları ve ister erkek, ister kız çocukları mirasçı olarak tanımazlarmış. Ensar&#8217;dan Evs b. Sabit (r.a.) vefat etmiş, hanımı Ümmü Kahle ile üç kızı kalmıştı. Vasileri olan amcazadeleri Süveyd ve Urfuta yahut Katude ve Arfece adında iki adam gelmişler. Cahiliyye âdeti üzere vefat eden şahsın mirasını kendilerine almışlar. Hanımına ve kızlarına hiçbir şey vermemişler. Bunun üzerine kadın Ümmü Kahle Resulullah (s.a.v.)&#8217;a şikâyet etmiş, Peygamberimiz (s.a.v.), &#8220;Haydi evine git! Bakayım Allah ne ortaya koyacak.&#8221; buyurmuş idi ki, işte bu âyet bunun üzerine indi. Bu âyet, mirasın yalnız erkeklere ait olmayıp ana ve babanın ve bütün akrabaların mirasından, bütün erkekler ve kadınların yakınlıklarına göre bir miras hakkının sabit bulunduğuna genel bir şekilde işaret etmiş ve bundan dolayı bundan gerek asabeler ve gerek zevi&#8217;l-erham hepsinin mirasçı olabileceği anlaşılmış olmakla beraber bunda henüz farz olan payın miktarı açıklanmamış. Bu yönü kapalı kalmıştı. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) vasilere haber gönderip: &#8220;Evs&#8217;in malından hiç bir şeye yaklaşmayınız.&#8221; buyurdu. Ondan sonra âyeti indi. Koca ve karının farzları (payları) ile ilgili âyet de indi. O zaman Hz. Peygamber (s.a.v.) vasilere hanımın sekizde bir payını vermelerini ve kızların paylarını da ayırmalarını emretti. Sonradan kızların paylarını da vermeleri için haber gönderdi, onlar da verdiler. Bu yönüyle bu olay, miras hükümlerinin ilk olarak inmesinin sebebi olmuş. Ve bununla bu konudaki eski hükümler ve gelenekler hükümsüz olup pek esaslı bir inkılab meydana gelmiş ve fakat bu hükümler bir defada inmemiştir. İlk önce kısaca, ikinci olarak etraflıca açıklanarak bir aşama takip etmiştir ki, bu gibi aşamaların sağlamlaştırma ve sakındırma açısından ruhlar üzerinde terbiyeyle alâkalı çok büyük etkileri vardır. Bu etkilerin bir kısmından olmak üzere mirasçı olmayan akrabalar da bulunabileceğine işaret edilerek önce şöyle bir dinî edeb telkin olunuyor.</p>
<p>8- Mal paylaşılırken miraşçı olmayan büyük küçük akrabalar ve akrabalardan olmayan yetimler ve fakirler de orada hazır bulundukları takdirde bunları da o paylaşılan maldan rızıklandırınız, biraz bir şey veriniz ve kendilerine gönül alacak söz söyleyiniz. Bu âyette ki emirler müstahaba yorumlanmıştır. Bazıları, bu emirlerin vaciblik ifade ettiğini söylemişlerdir.</p>
<p>9- Bir de o kimseler ki arkalarında zayıf zayıf, güçleri kuvvetleri yetmez, birtakım çocuklar bırakmış olsalardı üzerlerine korkup titreyeceklerdi, bunların</p>
<p>yürekleri sızlasın da Allah&#8217;tan korksunlar ve doğru söz söylesinler. Bu gibi işlerde kendilerine söz düşenler, kendilerini o vefat eden ölü ve onun yetim çocuklarını da kendi çocukları yerine koyup düşünsünler de sözlerini ona göre dosdoğru söylesinler. Yetimler hakkında kendi çocukları gibi hareket etsinler. Çünkü ölüm herkesin başına gelecek, herkesi bu köprüden geçirecektir. Ve bir hadis-i şerifte rivâyet edildiği üzere: &#8220;Kul kendisi için neyi seviyorsa kardeşi için de onu sevmedikçe mümin olamaz.&#8221;</p>
<p>10-Şurası muhakkak ki: Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına sadece ateş tıkamışlardır. Ve onlar ilerde alev alev yanan bir ateşe sokulacaklardır.</p>
<p>O ateş bilinen ateşlerden hiç birine benzemez ve şiddetinin derecesini Allah&#8217;tan başka kimse bilmez. Rivayet olunuyor ki, bu âyetin inmesi üzerine halk korkularından yetimler ile bir arada bulunmaktan kaçınmaya başlamışlar. Bundan dolayı vazifenin yetimlerden böyle kaçınmak olmadığını anlatmak için Bakara sûresindeki &#8220;De ki: Onların işlerini düzeltmek, kendileri için daha hayırlıdır. Eğer onları aranıza alırsanız onlar sizin din kardeşlerinizdir.&#8221; (Bakara, 2/220) âyeti inmiştir.</p>
<p>Kalblere, bu edeb ve terbiye, bu insaf, bu adalet ve hak duygusu, bu sakınma ruhu telkin edildikten sonra, şimdi yukarıda zikredilen farz hisselerin miktarını açıklama ve sahiplerini belirlemekle miras hükümlerinin etraflıca açıklamasına gelelim:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>11- Allah size evlatlarınızın miras taksimini şöyle emrediyor: Çocuklarınızda, erkeğe iki kadın payı kadar, eğer hepsi kadın olmak üzere ikiden de fazla iseler, bunlara mirasın üçte ikisi ve eğer bir tek kadın ise o zaman ona malın yarısı vardır. Eğer ölen, ana ve baba ile birlikte çocuklar da bırakmışsa ana babanın her birine ölenin terekesinden altıda bir; şâyet ölenin çocuğu yok da, mirasçı olarak ana ve babası kalmışsa, ananın payı üçte birdir. Eğer ölenin kardeşleri varsa terekenin altıda biri ananındır. Bu paylar, ölenin borçları ödenip, vasiyeti de yerine getirildikten sonra hak sahiplerine verilir. Baba ve çocuklardan, hangisinin size fayda bakımından daha yakın olduğunu, siz bilmezsiniz. Bütün bunlar Allah tarafından farz kılınmıştır. Şüphesiz Allah alîmdir, hakîmdir.</p>
<p>12- Eğer hanımlarınızın çocukları yoksa, bıraktıkları mirasın yarısı sizindir. Şâyet bir çocukları varsa o zaman mirasın dörtte biri sizindir. Bu paylar, ölenin vasiyeti yerine getirildikten ve varsa, borcu ödendikten sonra verilir. Eğer siz çocuk bırakmadan ölürseniz, geriye bıraktığınız mirasın dörtte biri hanımlarınızındır. Şâyet çocuklarınız varsa o zaman bıraktığınız mirasın sekizde biri hanımlarınızındır. Bu paylar, yaptığınız vasiyetler yerine getirilip ve varsa borcunuz ödendikten sonra verilir. Eğer ölen bir erkek veya kadının çocuğu ve babası bulunmadığı halde kelâle olarak (yan koldan) mirasına konuluyor ve kendisinin bir erkek veya kızkardeşi bulunuyorsa, bunlardan herbirinin miras payı terekenin altıda biridir. Eğer mevcut olan kardeşler bundan daha çok iseler, bu takdirde kardeşler mirasın üçte birini zarara uğratılmaksızın aralarında eşit olarak taksim ederler. Bu paylar ölenin vasiyeti yerine getirilip ve varsa borcu ödendikten sonra verilir. Bunlar, Allah tarafından bir emirdir. Allah her şeyi bilen ve yarattıklarına çok yumuşak davranandır.</p>
<p>11-Bu iki âyetten birincisi doğum ilişkileri üzerinde durup ölüden itibaren yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya doğru fürû ve usul denilen iki tarafı bulunan soy direği yakınlığına bağlıdır ki, çocuklar ve ebeveyn (ana ve baba) bu direğin ölüye vasıtasız bağlı olan başlangıçlarıdır. İkincisi, önce vasıtalı bağlantı ifade eden evlenme ilişkisine, ikinci olarak soyda, soy direğinin dışında olup onun etrafında bulunan ve ona göre zayıf olduğundan dolayı kelale (uzak akraba) denilen yakınlık yönü ile ilgilidir ki, ancak vasıtalı bağlantı ifade eder.</p>
<p>Fahreddin Razî burada şöyle bir tarihî özet yapmıştır. Cahiliyye halkı iki şey ile birbirinden miras alıyorlardı: Biri neseb, diğeri anlaşma. Neseb yönünden ne çocukları ne de kadınları mirasçı yapmazlardı. Ancak akrabalardan at üzerinde savaşmaya ve düşmana vurmaya ve ganimet almaya gücü yeten erkekleri mirasçı kılarlardı. Antlaşmaya gelince: Bu iki şekilde olurdu ki, birincisi</p>
<p>hilf (sözleşme) idi. Bir adam, diğerine: kanım senin kanın ve yıkılmam senin yıkılmandır. Sen bana mirasçı olursun, ben sana; sen benimle aranırsın ben de seninle der. Bu şekilde anlaşma yaptılar mı hangisi arkadaşından önce ölürse sağ kalanın, şart gereğince ölenin malında hakkı olurdu. İkincisi de evlat edinme idi. Bir adam başkasının oğlunu oğul edinir. Ondan sonra bu oğlanın nesebi babasına değil, bu adama nisbet edilir ve mirasçısı olurdu ki, bu evlat edinme de antlaşma çeşitlerinden bir çeşittir. Allah Teâlâ, Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretlerini peygamber olarak gönderdiği zaman her şeyden önce bunları cahiliyyedeki durum üzere bıraktı. Hatta bazı âlimler demişlerdir ki, hayır yalnız terk değil, onaylamıştır ki; &#8220;ana, baba ve akrabaların bıraktıkları her şey için bir mirasçı tayin ettik&#8230;&#8221; âyeti neseb ile mirasçı olmayı; &#8220;Yemin akdiyle (antlaşma ile) mirasçı kıldıklarınızın paylarını da verin.&#8221; (Nisâ, 4/33) âyeti, antlaşma ile mirasçı olmayı onaylamaktır. Cahiliyede mirasçı olmanın sebepleri böyle idi. İslâm&#8217;daki mirasçı olma sebeplerine gelince, anlatıldığı üzere antlaşma ve evlat edinme onaylanmış ve bunlara iki şey daha eklenmiş idi ki; biri hicret, diğeri kardeşlik bağları idi. Hicret, bir Muhacirin diğer Muhacir&#8217;le fazla düşüp kalkması ve birbirine içten dostluk bağlantısı bulunduğu zaman akrabalığı olmasa bile mirasçılığı sabit oluyor. Ve Muhacir olmayan kimse, akrabasından dahi olsa o Muhacir&#8217;e mirasçı olamıyordu. Kardeşlik edinme, Hz. Peygamber (s.a.v.) bunlardan her iki kişi arasında bir kardeşlik akdi yaptırıyor, bu da karşılıklı varis olma sebebi oluyordu. Sonra Yüce Allah, &#8220;Akraba olanlar, Allah&#8217;ın kitabına göre birbirlerine daha yakındırlar&#8230;&#8221; (Enfal, 8/75) âyetinin hükmü ile bunların hepsini hükümsüz kıldı ve İslâm&#8217;da yerleşen miras sebepleri şu üçü oldu: Neseb, evlenme, ve velâ (köle azadı veya anlaşma ile meydana gelen varislik).</p>
<p>Bu açıklamayı, miras âyetinin iniş sebebinde de Ata, şöyle rivâyet etmiştir: &#8220;Sâd b. Rabi&#8217; (r.a.) şehid olmuş, iki kızı, bir hanımı, bir de kardeşi kalmıştı. Kardeşi, malın hepsini alıverdi. Kadın da Hz. Peygambere gelip, &#8220;Ey Allah&#8217;ın Resulü! İşte Sâd&#8217;ın kızları, Sâd öldürüldü, bunların amcası da mallarını aldı.&#8221; diye durumu arz etti. Peygamber (s.a.v.) de, &#8220;Haydi şimdilik git, umarım ki, Allah bu konuda hükmünü yakında verecektir.&#8221; buyurmuştu. Bir süre sonra kadın yine geldi ve ağladı ve bunun üzerine bu âyet indi. Bundan dolayı Peygamberimiz kızın amcasını çağırdı, &#8220;Sâd&#8217;ın iki kızına üçte iki ve bunların annesine sekizde bir ver! Kalanı da senin.&#8221; buyurdu. Ve işte bu âyet gereğince İslâm&#8217;da ilk</p>
<p>paylaşılan miras bu oldu. Demek ki bu öbüründen önce sonuçlanmıştır. Demek ki âyetin iniş hikmetinin en önemli yönü, kadınların ve çocukların mirasçılığa hakkıyla katılması ve evlenmenin ister koca ve ister hanım için miras sebepleri içine konması büyük inkılabı ile nicelik ve niteliği mirasçılığın kesin bir şekilde belirlenmesi ve bundan önceki geleneklerin ve hükümlerin hükümsüz kılınması ve yürürlükten kaldırılmasıdır. &#8220;Haklı olmanız müstesna Allah&#8217;ın öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın. Allah aklınızı kullanasınız diye size bunları emretti.&#8221; (En&#8217;am, 6/151) gibi âyetlerden anlaşıldığı üzere &#8220;Allah&#8217;ın vasiyeti&#8221; deyimi, &#8220;emr&#8221; kelimesinden daha kuvvetli kesin bir vaciblik ifade eder. Bu, öyle beliğ bir emirdir ki bunda, bir hakkın bildirilmesi ile infazının gerekli olduğunu ve infaz edilmemesi durumunda sorumluluğun ağırlığını ve bu ağır sorumluluğun büsbütün emredilen kimseye yüklenmiş bulunduğuna dikkati çekmiş ve aynı zamanda kendisine emredilene sevgi ve güveni bildirerek bir velilik ve vekilliğin verilişini kapsayan bir sözleşme ve iyilikle gönül alma vardır. Çünkü vasiyyet, ölümden sonrası ile ilgili olup değiştirilmesi caiz olmayan ve geri alınması ihtimali kalmayan, yapılması gerekli olan bir emrin yerine getirilmesi için güven ve itimad ile başkası yerine veli olmayı içeren bir açıklama ve antlaşmadır. Bundan dolayı şöyle demek olur: Allah Teâlâ vefatınızdan sonra çocuklarınızın haklarını güven altına almak için, hak sahiplerine ulaştırılması gerekli olan farz paylarını açıklayarak size şöyle emrediyor ve söz veriyor: Erkeğin hakkı, iki kadının payı kadar, bir erkeğin hakkı iki dişi hissesi kadardır. İşte önce erkek ve kadının yaratılışının mahiyetinde bulunan bir esas kural vardır ki, mirasla ilgili hükümlerin bir çoğu bu esas üzerine halledilir(çözümlenir). Belli hisselerin değerlendirilmesinde de bu kuralın bir tatbiki hissedilir. Bu kuralın anlatılmasında erkek ve kadın denilmeyip de zeker (erkek) ve ünsa (dişi) denilmesi küçük ve büyüklerin hak etmede eşit olduğunu ve bu konuda erginlik ve büyüklüğün hiç etkisi olmadığını şer&#8217;î delile dayandırmak ve cahiliyyede yapıldığı gibi çocukların mirastan mahrum edilmesine meydan vermemek içindir ki, yetimler âyetinden hemen sonra gelmesi de özellikle bu noktaya dikkat çekmiştir. Bu şekilde başlangıçta miras, çocuklar ile, çocuklar içinde erkek ile başlamış ve bununla velâyet ilişkisinin diğer ilişkilerden kuvvetli bulunduğu anlatılmıştır. Demek ki, en fazla payı çocuklar, çocuklar içinde de erkek çocuklar alacaktır.</p>
<p>Burada şöyle bir soru pek tabii olarak hatıra gelebilir. Dişi, erkekten daha zayıf ve daha yufka yürekli daha muhtaç bir yaratılışta olduğuna göre mirastan</p>
<p>hissesi erkekten daha fazla olması, hiç olmazsa eşit gözetilmesi gerekmez mi? Bundan dolayı erkeğin payının iki kat olmasında hikmet nedir? Zamanımızdaki insanların kafalarını meşgul eden bu soruyu müfesirler ve fakihler söz konusu ederek hikmetini açıklamışlardır. Şöyleki:</p>
<p>İlk önce: Sûrenin başından beri de anlaşıldığı üzere genel olarak erkek ile dişinin aile hayatına girmeleri istenmektedir. Miras da buna göre düzenlenmiştir. Halbuki aile hayatında harcama sorumluluğu erkeğe yüklenmiştir. Erkek bir kendisi, bir de eşi olmak üzere en az iki kişiyi besleyecektir. Bundan dolayı erkeğin masrafı çok, kadının ki ondan az olacaktır, masrafın ise gelir ile orantılı olması gerekir. Masraf, erkeğe yüklenirken gelir dağıtımında kadına fazla veya eşit verilmesi hem iktisat kanununa, hem de adalet ve hakka aykırı bir zulüm olur. Ve aslında o zaman, hukuki eşitlik esası bozulmuş olur.</p>
<p>Bundan dolayı mirastaki bu fazlalık, kadınların faydası ve ihtiyaçlarına eşit olarak nafakalardaki yükümlülük farkının denkleştiricisi olmak üzere böyle bir hukuki ve iktisadi dengeyi temin ederek adalet ve eşitlik kanunlarının ince bir tatbikatını kapsamaktadır. Ganimet, herkesin yaptığı hizmete uygun verilir. &#8220;Erkeğe iki kadının payı kadar miras düşer&#8221; kuralı emri ile bir hukuki denkliktir ki, bunu bozmak &#8220;haddini tecavüz eden, zıddına dönüşür&#8221; kuralı gereğince devamlı kadınların zararına sonuçlanarak mirastan tamamen mahrum edilmesine veya aile hayatında masrafa katılmak ile beraber mallarında dilediği gibi tasarruf (harcama) hakkının kısıtlanmasına ve elinden alınmasına sebeb olmuştur.</p>
<p>İkinci olarak: Kadın, erkekte bulunmayan veya noksan olan bazı özelliklere sahip olduğu gibi, erkek de kadında bulunmayan veya noksan olan bazı özelliklere sahiptir. Bunun içindir ki dişi, erkeğin aynı veya benzeri değil, karşıtı, dengi ve eşidir. Öyle bir eş ki, yaratılış ve doğuştan olan vazifelerini yapmasında erkekten sonra gelir. Erkeğin verdiği sermaye (anapara) üzerinde çalışır, onu çoğaltır. İşte erkek ile dişi arasındaki doğuştan var olan bu farkın sonuçlarından biri de aralarında ki mali değer ve iktisadi güç farkı olmuştur. Özel şekilde kişiyi kişiye değil, genel bir şekilde dişi dişi, erkek erkek fıtratı üzere düşünülerek dişi türü erkek türü ile mukayese edildikleri zaman, dişinin kazanç ve malları idare etme hususundaki kuvvetinin, başka bir ifade ile mali yönden kuvvetinin, erkekten noksan olduğu kesin bir gerçek olarak görülür. Bu fark, İslâm hukukunda en azından üçte iki veya ikide bir olmak üzere tesbit edilmiştir. Denebilir ki, genel bir şekilde bir kadının gündeliği elli kuruş varsayılırsa erkeğin gündeliği en az yetmiş beş veya yüz kuruş olarak belirlenmesi</p>
<p>gerekir. Bir erkeğin diyetinin (kan bedelinin) iki kadın diyetine eşit tutulması da bu hikmete dayanır. Çünkü can ödenmez, yok olan mali değer ödenebilir. Ve ne zaman mali bir itibar ve hak söz konusu olursa bu esas düşünülmelidir. Bundan ise burada şu iki sonuç ortaya çıkar: Birincisi genel iktisat kuralları açısından hayatın devam etmesinin dayanağı olan malların, iktisadi gücü fazla olan erkeklerin eliyle idare edilmesi, hem kadın ve hem erkek olmak üzere genel menfaat ve hakların gereğidir.</p>
<p>Şu kadar var ki kadını tamamen iktisadi güçten mahrum sayarak hakkı olan mali itibardan tamamen düşürmek de umumun yararına aykırıdır. Çünkü yarım kuvvetin inkar edilmesi ve itibardan düşürülmesi hukuk ve iktisat açısından bir zarardır. Ve özellikle kadınlar için zarardır. Yarımın bir tama eklenmesi ile birbiriyle birleşen ve yardımlaşan bir şeyin imal edilmesi ise her iki taraf için faydanın ta kendisidir. Bundan dolayı esas sermayeyi meydana getiren mirasta erkek ve dişiden her birine iktisadi kuvvetlerine uygun mal taksim etmek, Allah&#8217;ın hakkı olan umumun (kamunun) menfaatleri ve haklarının gereklerindendir ki yukarıda âyetinde bu esasa bir işaret geçmişti. İkincisi de mali sorumluluğun kadınlardan daha fazla erkeğe yöneltilmesi ve ailenin sosyal hayatında harcama vazifelerinin özellikle erkeklere yüklenmesi gereğidir ki, hem bir insaflılık, hem de kadınların menfaatleri ve hakları ile beraber kamu menfaatının gereğindendir. Çünkü yükümlülüğün güç ve kuvvet ile orantılı olması gerekir. Kadın ise erkekten fazla muhtaç olmakla beraber mali ehliyeti aynı seviyede ortaklık etmeye dayanamaz. Bunun için kadının malı kendine kalmalı, erkek Allah&#8217;ın kendisine bağışladığı kuvvet üstünlüğünden harcama vazifesini almalıdır. Çünkü vergi, ganimet ile orantılıdır.</p>
<p>Üçüncü olarak: Rivâyet ediliyor ki Cafer-i Sadık hazretlerinden bu konu sorulduğu zaman, &#8220;Havva yasaklanmış ağaçtan bir avuç buğday aldı yedi, bir avuç daha aldı sakladı, sonra bir avuç daha aldı Âdem&#8217;e verdi. O kendi payını erkeğin iki katı yapmaya kalkıştığı için Allah Teâlâ bunu değiştirdi, kadının payını erkeğin yarısı kadar yaptı.&#8221; diye bir cevap vermiştir ki, anlayabilenler için işaret ve örnek şeklinde pek derin gerçekleri içermektedir. Bu açıklama tefsirlerin ve bunlardan biri olan Fahr-i Razî&#8217;nin açıklamasından alınmıştır. Ancak onların ilmî dilleri, bazı tasarruflarla (değişikliklerle) tarafımızdan açıklanmıştır. Bundan özellikle şu sonuca geliriz ki: &#8220;Erkeğe iki kadının payı</p>
<p>kadar miras düşer.&#8221; gerçeği ileride erkekleri harcama zahmetinden kurtarmak için erkekle dişi arasında miras eşitliğini hazırlamaya yönelik bir inkılabın başlangıcı olmak üzere değil, ortada yaratılış hikmetine aykırı olarak bulunan bir hukuki ve sosyal ihtilafı ortadan kaldırmakla adalet ve hak dengesini tesbit eden ve anlatan ezelî bir hak kanununun ifadesi olmak üzere indirilmiştir. &#8220;Zaman, Yüce Allah&#8217;ın yeri ve gökleri yarattığı gündeki şekliyle dönüp dolaşmaktadır.&#8221; Düsturu gereğince oğlan çocuk, yanında başka bir mirasçı bulunmazsa mirasın hepsini alabilecektir. Bir derecede akrabalık yön ve kuvvetleri aynı olan mirasçılarda da bu kural geçerli olacaktır. Fakat çocuklar, yalnız kadın veya kadınlar olduğu takdirde eğer çocuklar ikiden fazla dişiler iseler hepsinin hakkı mirasın üçte ikisidir. Ve eğer bir kız ise ona mirasın yarısı düşer. Acaba iki kız olursa ne olacak? Bu açıkça anlatılmamış görünüyorsa da bunun da üçte iki olduğu sözün mânâsından değişik yönlerle anlaşılıyor. Kuralının bir ile iki mukayesesindeki anlatma şekli, aynı şekilde bu iki şart cümlesinin tam karşılığı gibi anlatım ipuçları ile birinci şart cümlesi iki ve daha fazla dişiler iseler, demek olduğunu değişik yönler ile isbat etmişlerdir. Ancak burada İbnü Abbas hazretleri yalnız başına muhalif olarak kalmış iki dişinin payı da mirasın yarısı olmalıdır demiştir. Çocuk erkek olursa anne ve babasının herbirine altıda bir miras düşer. Geriye kalan mirasın tamamını erkek çocuk alır. Geride kalanlar erkek ve dişi karışık olursa &#8220;erkekler iki dişinin payı kadar alırlar.&#8221; İki veya daha fazla kız iseler kalan miras üçte ikiye denk olduğundan tamamını alırlar. Bir kız ise mirasın yarısını alacağından altıda bir pay geri kalır ki o da yine babaya ait alacaktır. Çünkü ileride göreceğiz ki baba hisselerden artan mirası alabilen asabelerdendir. Çocuğu bulunmadığı ve anne ve babası kaldığı takdirde hem baba ve hem annenin mirasçı oldukları zaman annenin hakkı üçte birdir. Bundan dolayı kalan kısmın babaya ait olduğu zaruri olarak bellidir. Ayrıca açıklamaya gerek yoktur. Şu halde baba yalnız kalacak olursa bütün malı alabilecektir. Ne zaman hisselerden artan bulunursa onu da alacaktır. Görülüyor ki, babaya karşı anneye üçte birinin belirlenmesi de kuralının bir uygulaması demektir. Çocuklar, bulunmayınca anne ile baba çocuklardan bir oğlan ile bir kız karşılığında bulunmuş oluyorlar. Buradan çocuklar bulunduğu zaman baba ile anne-babanın eşit olarak neden birer altıda bir aldıklarını çıkarabiliriz. Bilindiği gibi iki altıda bir üçte bire eşittir. Bir üçte bir ise babaya karşı bir annenin</p>
<p>payıdır. Demek oluyor ki çocukların yakınlık derecesine göre çocuklar karşısında anne-baba, baba karşısında bir anne hükmünde tutulmuş ve ona göre üçte bire eşit olmak üzere eşit olarak birer altıda bir verilmiş ve artık babanın anneye karşı erkekliği nazar-ı itibara alınmıştır. Ve bu nokta kıyâs-ı celiye (açık kıyasa) aykırı görünürse de kıyâs-ı hafiye (kapalı kıyasa) uygundur ki, erkeklik hakkının çocuklar tarafından bulunmasının gerekli bir sonucudur. Ve ikisine ortak olarak bir üçte bir takdir edilmeyip de birer altıda bir diye tahsis edilmesi de bu hikmetle ilgili olsa gerektir. Bunun için çocuk, bir kız olduğu taktirde çocuklar tarafındaki erkeklik hakkını tamamlayamadığından bunu baba tamamlar da, iki altıda birle bir yarımdan kalan kısmı yine baba doğrudan doğruya bir erkek olarak alır ki, buna asebelik ile birlikte hisse alma denilir. Bu şekil üzere koca ve karı kelale (akrabalığı uzaktan olma) miraslarında da kuralının uygulanması bellidir.</p>
<p>Ve eğer ölen kimsenin çocuğu bulunmadığı halde iki veya daha fazla kardeşleri bulunursa, işter anne baba bir veya baba bir veya anneleri bir nasıl kardeş olursa olsunlar bu durumda annenin hakkı altıda birdir. Kardeşler, annenin payını üçte birden altıda bire düşürürler. Gerçi kardeşlerin akrabalığı anneden uzaktır. Fakat iki veya daha fazla oldukları zaman erkeklikleri dolayısıyla anneye karşı bir çocuk etkisini yaparlar. Üçte bir, anne payının yarısını kendilerine çekmek için annenin payını altıda bire indirirler. Gerçi baba varsa bunları mirastan düşürüp ellerinden alacaksa da anneye de engel olmuş olurlar. Bir kardeş ise bunu yapamaz.</p>
<p>Bütün bu mirasla ilgili haklar, İslâm&#8217;a göre yapabileceği, yani yapması geçerli ve uygun olan bir vasiyetten veya borçtan sonra sabit olur. Terikeye miras hakkının etkisi derece itibarıyla vasiyetten veya borçtan sonradır. Mirasın vasiyetten sonra olması, borcun da vasiyetten sonra zikredilmesi, gösterir ki, öncelik sırasına göre başlayan tertip; önce borç, ikinci olarak vasiyyet, üçüncü olarak mirastır. Sıralamada mirasçı vasiyyeti, vasiyet de şâyet bulunursa borcu takip edecektir. Bunu hatırlatmak için Hz. Ali, &#8220;Allah, vasiyyeti önce zikretti. Fakat Allah&#8217;ın elçisi ilk önce borcun ödenmesine hükmetti.&#8221; demiştir. Bazı tefsirler bu tertibin Kur&#8217;ân&#8217;dan anlaşılmadığı zannında bulunarak bu konuda bir çok deliller ileri sürmüşlerse de hiçbirine lüzum yoktur. Çünkü kelimesinin mânâsına göre zikredilen şeyin tertibi sonuncudan başta bulunana doğru tabiî olarak cereyan ettiği düşünüldüğü zaman, sözde sonda bulunan kelimenin mânâ açısından önde geleceği apaçıktır. denilseydi o zaman vasiyyetin, borçtan önce olması lazım gelirdi. Tereddüdü</p>
<p>her terikede borç veya vasiyetin birleşmesi zaruri olmadığından ileri gelir. Bir de görülüyor ki, vasiyet &#8220;vasiyyet ettiği&#8221; diye kayıtlı, borç kayıtsızdır. Demek ki, her vasiyyet, mirastan önce değildir.</p>
<p>Vasiyet edebileceği geçerli bir vasiyyet veya İbnü Kesir, İbnü Âmir, Ebu Bekr kırâetlerinde ın üstün harekesi ile okunduğuna göre tavsiye olunur mendub bir vasiyyet önceliklidir. Bu ise kısa olduğundan Hz. Peygamberin açıklaması ile üçte bir olmak ve varislerinden birine olmamak üzere tefsir edilmiştir. Bundan başka kaydı, vasiyyetin mirastan önce gerçekleştirilme gereğini bildirdiği gibi, kaydı meşru bir vasiyyet yapmaya teşvik mânâsını da ifade eder. (Bakara sûresindeki, &#8220;Sizden birinize ölüm alâmetleri belirdiği zaman, eğer geriye mal bırakacaksa, babasına, anasına ve akrabasına malının üçte birinden çok olmayacak şekilde vasiyyet etmek farz kılındı.&#8221; (2/180 âyetine bkz.). Fakat borç, kayıtsız olduğundan ikrar etmekle veya şahit ile sabit olan herhangi bir borç bütün terekeyi kapsasa bile, yine miras ve vasiyetten önce verilmesi lazım gelir. Bununla beraber ikinci âyetinde bunun da bir kaydını göreceğiz.</p>
<p>Babalarınız ve oğullarınız, bunların hangisi fayda açısından size daha yakındır, bunu bilmezsiniz. Bu bölüm, bir taraftan yapılan vasiyyetin yerine getirilmesinin gerekli olduğunu, bir taraftan da varislerin bir kısmını üstün tutma ve tercih etme ve bir kısmını, kısmen veya tamamen mahrum edecek bir vasiyyet yapılmamasını hatırlatır ve aynı zamanda çocuklara göre anne ve babaya az pay verilmesinin, şanlarının noksanlığından meydana gelmediği ve bundan dolayı onlara saygı göstermede kusur edilmemesini tavsiye etmekle anne ve babayı taltiftir(ödüllendirmektir). İlk önce vasiyyetin yerine getirilmesini hatırlatır. Yani vefat eden anne ve babanız olsun, zürriyetiniz olsun, vasiyyet yapmayıp size fazla mal bırakanı mı, yoksa vasiyyet yapıp malı azaltmakla beraber sevaba sebep olanı mı? Hangisi hakkınızda size daha faydalıdır? Bunu siz belirleyemezsiniz, onu Allah bilir ve bildiği için vasiyyet yapanın faydasının, daha yakın olduğunu anlatıyor ve yerine getirilmesini tavsiye ediyor. İkinci olarak miras bırakanlara vasiyyet yapmalarını hatırlatmaktır. Yani ölüme aday olup miras bırakacak olanlar! Size varis olacak atalar ve çocuklarınızın hangisinin dünya ve ahirette size daha faydalı olacağını bilemezsiniz. Onun için varislerinizin bazısını tercih ve bazısını mahrum etmek için varise vasiyyet fikrinde bulunmayınız da Allah Teâlâ&#8217;nın tavsiye ettiği şekil üzere bırakınız. Ne bilirsiniz mahrum etmek istediğiniz kimse belki sonunda sizin</p>
<p>için daha faydalı olacaktır. Bu mânâ &#8220;Varise vasiyyet yoktur.&#8221; hadis-i şerifi ile açıklanmıştır ki, ikinci âyette ile gösterilecektir. Bütün bunlar Allah tarafından fariza olarak takdir ve tavsiye olunmuştur. Bu kayıt da başta fiiline bağlı olarak aradaki açıklamaların hepsini kapsar. Bununla farz oluşu bir defa daha pekiştirilmiştir. Miras taksimi ilmi, işte bu farizaların ilmidir. Şüphe yok ki bu farizaları belirleyen ve size tavsiye eden Allah, ta ezelden beri âlim ve hakimdir. Bundan dolayı bunların hepsini, Allah Teâlâ&#8217;nın, ilim ve hikmeti ile farz ve takdir buyurmuş olduğunda dünya ve ahiret fayda ve menfaatinize uygun bulunduğunda hiç şüphe etmeyiniz. Bu paylaşmanın doğru olduğunu, noksan aklınız kavramaz da &#8220;kadınlara hiç verilmeseydi veya eşit verilseydi, yahut şu yönü şöyle olsaydı&#8221; gibi düşüncelere saplanacak olursa, onu Allah&#8217;ın ilmine havale ediniz ve gereği ile amel ediniz.</p>
<p>12- &#8220;Sizin terekenizden o kadınlara sekizde bir hisse vardır&#8230;&#8221; Kocası vefat eden kadınlara bu şekilde terekeden miras ayırmakla Bakara sûresindeki &#8220;İçinizden ölüp de geride eşler bırakan erkekler, kadınlarının, evlerinden çıkarılmayarak, bir yıla kadar bakılmasını vasiyet etsinler&#8230; &#8221; (Bakara 2/240) âyetindeki iddet nafakasının hükmü kaldırılmıştır. (Bu âyetin tefsirine bkz.)</p>
<p>Eğer ölen bir erkek veya kadının usul ve furuû olmayıp, kendisine zayıf bir derece ile Kelale olarak varis olunuyor da kendisinin bir erkek veya kızkardeşi bulunuyorsa, bunlardan her birinin miras payı terekenin altıda biridir. Eğer mevcut olan kardeşler bundan daha çok iseler, bu durumda kardeşler mirasın üçte birini aralarında eşit olarak taksim ederler &#8220;erkeğe iki kadın payı kadar&#8221; değil, çünkü buradaki erkek ve kız kardeşten maksat, âlimlerin ittifakı ile anne bir kardeşlerdir. Bunun için vasıflarında erkeklik hükmü yoktur. En yüksek paylarının üçte bir olması da anne yerini tuttuklarını gösterir. Diğer kardeşlerle ilgili hükümler, sûrenin sonunda gelecektir. (Oraya bakınız)</p>
<p>KELÂLE: Baba, anne ve çocuk yönlerinden başka olan, yani ata ve çocuk zincirini oluşturan soy direğinin dışında bulunan akrabalık demektir. Bu kelime, aslında yorulup kuvvetten düşmek veya etraftan kuşatılmak mânâlarına bir masdar olup birincisinde kelal (zayıflık), ikincide iklil (taç) ile aralarında ilişki</p>
<p>vardır. Bu yakınlık baba ve çocuk yakınlığına oranla zayıf veya onun başını yahut etrafını sarmış bulunduğundan bu isim ile adlandırılmıştır. Karabet, yakınlık sahibi mânâsına geldiği gibi, kelale de kelale sahibi mânâsına olarak ne çocuk ne de baba ve anne bırakmamış olan mûrise (kendisine varis olunan kimseye); bir de ne çocuk, ne baba ve ne de anne olmayarak kalan mirasçıya da (kelale) denilir. Mesela: Kardeşlik bir kelale, usul ve fürûdan bir şey bırakmadan ölen kardeş bir kelale, onun arkasında kalan kardeş, amca, hala ve diğerleri de hep kelaledir. Bu âyetteki de birinci mânâ ile temyiz, kelâle sahibi mânâsına göre de hal veya nin haberi olur. Birincisinde miras yönünü, ikincide ise varis veya miras bırakanın durumunu gösterir ki, netice olarak hüküm birdir. Kelalenin tefsirinde sahabenin söylediği sözler ve münakaşaları çoktur. Hz. Ebu Bekir es-Sıddık (r.a.)&#8217;ın benimsediği görüşe göre kelale, anne ve baba ve çocuklardan başkasıdır. En seçkin ve sahih söz de budur. Hz. Ömer (r.a.) &#8220;Kelale, çocuklardan başkasıdır.&#8221; dermiş. Ve sorulduğu zaman: &#8220;Ben kelale, çocukları olmayandır görüşünde bulunuyorum, bu konuda Ebu Bekir&#8217;e karşı gelmekten utanıyorum. Kelale baba ve çocuklardan başkasıdır.&#8221; dediği de rivayet edilmiştir. Kelale, mirası bir burada, bir de sûrenin sonunda vardır. Hz. Ömer, oradaki &#8220;onun çocuğu yoktur&#8221; kaydını kelalenin tanımlamasına bir işaret gibi düşünürmüş.</p>
<p>Hem vasiyyetin ve hem borcun kaydıdır. Yani vasiyyet veya borç ki varislere zarar vermeye kalkışılmayarak yapılmış olsun. Bu bakımdan önce varislerden hiçbirine vasiyyet geçerli olmaz, zararlı olur. Bunun diğerlerine zarar olduğu ve hak ettikleri miras payını bozacağı açıktır. Demek ki bu kayıt ile bu miras âyetleri âyetindeki vasiyet hükmünü, kaldırmıştır. &#8220;Dikkat ediniz, hiçbir varise vasiyyet yoktur.&#8221; hadis-i şerifi de bu hükmün kaldırıldığını açıklamıştır. Aynı şekilde yabancıya veya varis olmayan akrabalara da malın üçte birinden fazla vasiyyet geçerli olmaz, varislerin müsadelerine bağlı olur. Çünkü peygamber tarafından yapılmış olan vasiyyet, malın üçte biri olarak açıklanmıştır. Fazlası, varislere zarar vermektir. Vasiyyet, ne kadar olmalıdır? Sorusuna karşı Hz. Peygamber (s.a.v.) bir meşhur hadiste: &#8220;Üçte bir, üçte bir de çoktur. Varislerini zengin olarak bırakman, onları fakirlik ve ihtiyaç içinde bırakmandan hayırlıdır.&#8221; Bundan dolayı malı az olanların üçte birini vasiyyet etmeleri</p>
<p>bile hoş karşılanmıyor. Vasiyyetin böyle malın üçte birinden geçerli olması da, ölüm hastalığındaki bir kimsenin varislerine karşı hukuki durumunun, miras açısından bir erkeğe karşı bir kadının durumuna benzediğini anlatır. kuralı hüküm açısından bunda da geçerlidir. Terekenin üçte bire ölü için vasiyyet hakkı, üçte ikisi varislere miras hakkı oluyor. Borcun varislere zarar verme kasdı ile olmasına gelince, bu da ölüm hastalığında yalan yere borç ikrar etmesi ile olur. Bunun için, ölüm yatağında yalnız ikrar ile sabit olan borç, mirastan önce ödenmez, varisin iznine bağlı olur. İşte bu zarar verme kaydının burada zikredilmesi, kelale varislerine zarar vermesi kasdı çoğunlukla mümkün olmasından ileri gelir.</p>
<p>Allah Teâlâ bunları, kendi tarafından bir vasiyyet olarak emir ve tavsiye ediyor. Bu da öbür âyetteki gibidir. Ve bununla hem mânâ bakımından iki durumun farklı olmasına uygun birer pekiştirme yapılmış, hem de bu âyetin sonundan, önceki âyetin başına bir &#8220;son tarafı baş tarafa geri çevirmek&#8221; güzel edebî sanatı gösterilmiştir. Allah her şeyi bilendir. Zarar verme kasdında bulunanları bilir, fakat hâlim (sabırlı) olduğundan ceza vermede acele etmez. Bundan dolayı bu hilme (yumuşak muameleye) aldanıp zarar vermeye kalkışmamalı, yapılacak olan vasiyyeti Allah rızası için yapmalı, Allah&#8217;ın vasiyyetlerine uygun hareket etmelidir.</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>13- İşte bütün bu hükümler, Allah&#8217;ın koyduğu hükümler ve çizdiği sınırlardır. Kim Allah&#8217;a ve Peygamberine itâat ederse Allah onu altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur.</p>
<p>14- Kim de Allah&#8217;a ve Peygamberine isyan eder ve Allah&#8217;ın koyduğu sınırları aşarsa Allah onu da ebedî kalacağı cehennem ateşine koyar. Onun için alçaltıcı bir azab vardır.</p>
<p>15- Kadınlarınızdan zina edenlere karşı, içinizden dört şahit getirin. Eğer onlar, şahitlik yaparlarsa, bu kadınları, ölüm alıp götürünceye kadar veya Allah onlara bir çıkış yolu açıncaya kadar evlerde hapsedin.</p>
<p>16- Sizlerden zina edenlerin her ikisine de eziyet edin. Eğer onlar tevbe edip kendilerini ıslah ederlerse onlardan vazgeçin. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve çok merhamet edendir.</p>
<p>17- Ancak Allah&#8217;ın kabul etmesini vaad buyurduğu tevbe, o kimseler içindir ki, bilmeyerek günah işleyip hemen tevbe edenlerin tevbesidir. İşte Allah bunların tevbelerini kabul eder. Allah alîmdir hakîmdir. (Her şeyi bilendir, hikmet sahibidir).</p>
<p>18- Yoksa günah işleyip de kendisine ölüm gelince: &#8220;İşte ben şimdi tevbe ettim.&#8221; diyen kimselerin tevbesi kabul edilmez. Kâfir olarak ölenlerin de tevbeleri kabul edilmez. İşte bunlara ahirette can yakıcı bir azap hazırlamışızdır.</p>
<p>13-14-15-FAHİŞE: Haddini aşmış, pek çirkin, aşırı edepsizlik demektir. &#8220;El-Fahişe&#8221; de zinanın bir ismidir.</p>
<p>Kadınlarınızdan yani müslüman kadınlarından zina yapanlar, Allah&#8217;ın çizdiği nikah hududunu aşıp onun zıddı olan, o bilinen çok kötü işi kendi isteği ile yapanlar oldu mu siz erkeklerden şahitlik etmeye ehil dört şahidin o kadınlara karşı şahitlik etmeleriyle ispatlamayı isteyiniz olaydan sonra zaman aşımı olmadan derhal şahitlik ederlerse -ki bunda zaman aşımı şehirlerde bir ay, biraz uzak köylerde dört ve en fazla altı ay olmak üzere belirlenmiştir.- Kadınların bu şekilde suçlulukları sabit olduktan sonra o kadınları, ölüm canlarını alıncaya veya Allah kendilerine bir yol açıncaya kadar evlerde hepsediniz. Bununla zina eden kadının cezası, Allah&#8217;ın diğer bir hükmü ininceye kadar bir müddet için &#8220;ölünceye kadar ebedî hapis cezası&#8221; olmak üzere belirlenmiştir. Bundan dolayı Nûr sûresindeki: &#8220;Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vurun.&#8221; (Nûr 24/2) âyetleri indirilince bu ebedî hapis cezası hükümsüz olmuştur ki kaydının gereği de budur. Şahitlik hakkındaki hüküm ise, zinanın tesbit edilmesi hususunda sağlam bir esas olarak kalmaktadır.</p>
<p>16- Erkeklerden zina edenlere gelince: Sizden onu (zinayı) yapanların ikisine de eziyet ediniz. Yani miktarı size bırakılmış olmak üzere sözlü veya fiili azarlama ile terbiye ediniz. Burada diye ikil kipi ile</p>
<p>ifade edilmesi karışıklığa sebep olmuştur. Müfessirlerin çoğu bundan kasdedilenin, zina eden erkek ile zina eden kadın olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu şekilde erkeğin cezasının, kadından hafif olması, kadının müebbet hapsinden başka diğer bir azarlama ile de cezalandırılması ve eziyetin hapsi de kapsadığı düşünüldüğü takdirde de anlatımda tekrar bulunması lazım geleceğinden dolayı uygulamasında âlimler ihtilaf da etmişlerdir. Bazıları, bu âyetin indirilmesi daha sonra olup önce kadın hakkında âyetinden anlaşılan mânâ üzere müebbed hapsin hükmünü kaldırmış ve daha sonra Nûr sûresindeki âyet ile de burada kapalı olarak anlatılan azarlama, açıklanarak şer&#8217;î cezaya çevrilmiş olduğunu söylemişlerdir ki, en uygun olan da bu olsa gerektir. Diğer taraftan Mücahid&#8217;den bu âyetin zina hakkında değil, erkekler arasındaki cinsel sapıklık hakkında olduğu ve bundan dolayı iki erkekten ibaret bulunduğunu nakletmiş. İsfahanlı Ebu Müslim de bunu tercih etmiştir.</p>
<p>17- Allah Teâlâ&#8217;nın kesin olarak kabul edilmesini söz verdiği ve taahhüd ettiği tevbe, ancak bir cahillikle bilmeyerek günah işleyip de</p>
<p>18- sonra çok geçmeden tevbe eden, günahında ısrar etmeyen kimselere aittir. Yoksa günahları işleyip işleyip de nihâyet her birine ölüm gelip çattığı zaman ben şimdi tevbe ettim, diyenlere bir de kâfir olarak ölenlere tevbe yoktur. Şu halde bu ikisi arasında bulunan, yani bilerek günah işleyen, çok geçmeden tevbe etmeyip günah işlemeyi alışkanlık haline getiren ve böyle iken can çekişme haline gelip hayattan ümidini kesmeden önce tevbe edenlerin tevbelerinin kabul edilmesi kesin değildir. Allah&#8217;ın iradesine kalmıştır. Bu konudaki araştırmanın sonucu şudur: Can çekişme durumundan önce henüz hayattan ümitsiz olmadığı halde küfürden tevbe ile iman etmek geçerlidir. Fakat can çekişme halinde hayattan ümit kesme durumunda küfürden tevbe etmek ve iman etmek geçerli değildir. İman ettikten sonra iyi amel yapabilecek bir zaman bulunmalıdır. Fakat günah işlemiş müminin son nefesindeki tevbesi de geçerli olabilir. &#8220;Allah&#8217;ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz&#8230;&#8221; (Zümer, 39/53) Şu kadar varki, tevbenin kabul edileceği de kesin olarak vaad edilmiş değildir. Bu âyetler işte bunu anlatmıştır. Günahların akibeti, böyle acıklı azab, tevbenin hükmü de öyle olduğu için, evlenmekle ilgili haramlara aşağıdaki şekilde çok dikkat etmek gerekir:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>19- Ey iman edenler! Kadınlara zorla varis olmanız size helal değildir. Verdiğiniz mehrin bir kısmını kurtaracaksınız diye, onları sıkıştırmanız da helal değildir. Ancak açık bir hayasızlık yapmış olurlarsa başka. Onlarla iyi geçinin. Eğer kendilerinden hoşlanmadınızsa, olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmasanız da Allah onda bir çok hayır takdir etmiş bulunur.</p>
<p>20- Eğer bir eşi bırakıp da yerine diğer bir eş almak isterseniz, öncekine yüklerle mehir vermiş de bulunsanız, ondan bir şey geri almayın. O malı bir iftira ve açık bir günah isnadı yaparak geri alır mısınız?</p>
<p>21- Birbirinizle kaynaşıp başbaşa kalmışken ve onlar sizden kuvvetli bir teminat almışken verdiğinizi nasıl geri alabilirsiniz?</p>
<p>22- Cahiliye devrinde geçenler müstesna, babalarınızın nikahladığı kadınlarla evlenmeyiniz. Şüphe yok ki o, pek çirkindi, iğrenç idi, o ne fena bir âdetti.</p>
<p>23- Size şunları nikahlamak haram kılındı: Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek ve kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kızkardeşleriniz ve karılarınızın anneleri, ve kendileri ile zifafa girdiğiniz kadınlarınızdan olan ve evlerinizde bulunan üvey kızlarınız. Eğer üvey kızlarınızın anneleri ile zifafa girmemişseniz onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Sulbünüzden gelen (öz) oğullarınızın hanımları ile evlenmeniz ve iki kız kardeşi birlikte nikahlamanız da haramdır. Ancak cahiliyyet devrinde geçen geçmiştir. Şüphesiz ki Allah gafur (çok bağışlayıcı) ve çok merhamet edicidir.</p>
<p>19- &#8220;istemedikleri halde kadınlara zorla varis olmanız size helal değildir.&#8221; Cahiliyyede bir gelenek varmış: Bir adam yakınlarından biri vefat ettiği zaman, kalan karısının veya çadırının üstüne elbisesini atıp, &#8220;kendisine varis olduğum gibi karısına da varis olacağım&#8221; dermiş ve böyle dedi mi, o kadına herkesten daha fazla hak sahibi olurmuş; dilerse onu eski mehirden başka bir mehir olmaksızın evlenirmiş, dilerse başkası ile evlendirir, mehrini alır ve kadına ondan bir şey vermezmiş. Ve isterse ölen kocasından alacağı olan mehirden vazgeçirmek için &#8221; = adıl&#8221; yapar, yani kendisi onunla evlenmez, başkası ile evlenmesine de engel olurmuş. Eğer kimse onun üzerine abayı (elbiseyi) atmadan kadın kendi akrabalarının yanına gidebilirse kendine sahip</p>
<p>olabilirmiş. Bazıları da hanımından hoşlanmaz ve bununla beraber kadının malı bulunduğundan dolayı, mirasına konmak için zorla onu yanında tutar, ölümünü gözler, iyi geçinmezlermiş. İşte bu âyet ya önceki sebep veya bu sebepten dolayı indirilmiştir. Şu halde önceki sebebe göre helal olmayan mirastan maksat, kadınların kendilerine mirasçı olmaktır. Kadın mirasçı olmaz. İkinciye göre de mallarına mirasçı olmaktır. Yani zorla kadını tutup malına konmak da helal olmaz. Diğer taraftan bazıları da kadına ihtiyacı bulunmadığı halde onunla evlenir, iyi geçinemez, bırakmak da ister. Fakat mehrini, nafakasını vermemek ve hulu&#8217; (belirli bir miktar para karşılığında kadını boşanmaya) mecbur etmek için kadını sıkıştırırdı. Bunlara karşı da şöyle buyurulmuştur: Kadınlara verdiğinizin bir kısmını bile almak için kendilerine baskı yapmayınız, evlilik haklarından men etmeyiniz, ancak pek açık bir şekilde, karı-koca arasını bozacak aşırı bir edepsizlik veya bir zina yapmış olurlarsa başka. Ancak o zaman ayrılmaya onlar sebep olacaklarından hulu&#8217; (boşamaya karşılık bir mal) isteğinde mazeretli olabilirsiniz, yoksa yapmayınız. Kadınlarınızla İslâm&#8217;ın inkar etmeyeceği uygun şekilde iyi geçininiz. Burada maruftan maksat, yatak ve harcama hususlarında insaflı, sözde, sohbette tatlı bulunmak gibi özelliklerdir. Eğer kadınlar hoşunuza gitmez ve sohbetlerinden bıkarsanız olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda bir çok hayırlar yaratmış bulunur. Bundan dolayı onları yukarda olduğu gibi, kadınlar tarafından bir gerek olmaksızın yalnız nefsinizin hoşlanmamasından dolayı onlardan ayrılmaya kalkışmayınız, geçimlerine sabrediniz</p>
<p>20- ve eğer bir hanımı boşayıp yerine diğer bir hanımla evlenmek isterseniz o hanımlardan birine yüklerle, yani çok miktarda mal da vermiş olsanız o verdiğiniz maldan hiçbir şey almayınız. Siz o malı kadına iftira ederek veya açık bir vebal yükleyerek mi alacaksınız? Ne çirkindir, hiç bu yapılır mı?</p>
<p>21- Hem nasıl alabilirsiniz ki siz bundan önce birbirinizle birleştiniz, başbaşa kaldınız. Bununla mehir kesinlik kazandı, karşılığı alındı, size hizmet hakları sabit oldu ve daha birçok şey yapıldı ve onlar sizden bundan önce pek kuvvetli bir söz ve anlaşma da aldılar. Bu anlaşma, Allah&#8217;ın emri ve Peygamberin sünneti üzere yapılan nikah akdi ve hükümleridir ki, bununla &#8221; Ondan sonra ya kadınları iyilikle tutmak, ya güzellikle salmak vardır.&#8221; (Bakara, 2/229) âyetinin mânâsına göre hayat devam ettiği müddetçe güzel bir şekilde arkadaşlık ve iyi geçinme olamadığı</p>
<p>takdirde güzellikle memnun ederek boşama sözü verilmiştir. Halbuki Allah&#8217;ın koyduğu sınırlara tecavüz edenler zâlimler, söz verdikten sonra anlaşmalarını bozanlar ise zarar edenlerdir. &#8220;Kim sünnetimi terkederse o benim ümmetimden değildir.&#8221; buyuran Hz. Peygamber de &#8220;Siz onları Allah&#8217;ın emanetiyle aldınız ve Allah&#8217;ın kelimesi ile helallandınız&#8221; yüksek açıklaması ile bu anlaşmanın ağırlığına işaret etmiştir.</p>
<p>22-Bundan sonra nikahı helal olmayıp haram olan kadınlarla helal olanların açıklanmasına başlanıyor, şöyle ki bir de atalarınızın, yani baba ve dedelerinizin nikah etmiş olduğu kadınların ölmüş gitmiş olanlardan başka hiç birini nikah etmeyiniz, atanızın el sürdüğü kadına el sürmeyiniz.Cahiliyye devrinde yaşayanlar, kadınlara varis olma meselesinden de anlaşıldığı üzere ölümünden sonra babalarının hanımları ile evlenirlermiş. Bu âyet ile bu kötü gelenek kayıtsız ve şartsız yasaklanmıştır. Ve yaygın bir cahiliye geleneği olduğundan dolayı haram kılınan diğer şeylerden önce özel bir şekilde yasaklanmıştır. Bundan dolayı İslâm dininde baba ve dedelerin sahih nikah ile yalnız evlenme akdini yaptıkları, el sürmedikleri veya fasit (geçersiz) nikah ile nikah akdini yapıp el sürdükleri, yahut nikah akdi olmadan sözleşme yaptıkları kadınlardan hiçbiri ile oğulları ve torunları evlenemezler. Çünkü nikah kelimesi, lügatta birleşme mânâsına olmasından ötürü, kucağa çekmek mânâsında kullanılabileceğinden nikahlı kadında bu da düşünülebilir.</p>
<p>İstisnası şu iki mânâyı gösteriyor: Birincisi, ölmüş gitmiş olan kadınların nikah edilmelerine imkan olmadığından dolayı &#8220;Deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar&#8221; (A&#8217;raf, 7/40) cinsinden imkansız bir şeye bağlı tutmak ile mübah olma kapısını tamamen kapamaktadır. İkincisi de her nasılsa geçmişte olan olmuş, geçen geçmiş, bundan sonra sakın yapmayınız; bir kerre olmuş oldu, artık vaz geçilmez, tevbe edilmez sanıp da ısrar etmeyiniz, hemen ayrılınız. Çünkü bu durum, yani oğulların, torunların atalarının nikahlı karıları ile evlenmeleri pek çirkin bir şey, bir fuhuş nefret edilen ve buğzedilen ve pek kötü bir yoldur. Geçmişte de böyle idi, bugün ve yarın da böyledir. Cahiliyye devrinde bile şeref ve itibarını bilenler bundan nefret ederlerdi.</p>
<p>23-Şimdi bundan başka diğer haram kılınmış hanımları dinleyiniz: Ey müminler! Size şunların nikahı haram kılındı:</p>
<p>1- Anneleriniz, kendi anneleriniz, babanızın ve annenizin anneleri ve onların anneleri, nineleriniz. Ataların hanımlarını nikah etmek kayıtsız şartsız haram olunca, annelerin ve ninelerin haram olduğu da öncelikle anlaşılmış ise de önemine binaen özellikle açıkça belirtilmiştir.</p>
<p>2- Kızlarınız ki ,gerek bizzat kendi çocuklarınız olan kızlar, gerek oğullarınız veya kızlarınızın kızları olan torunlarınız, gerekse torunların torunları kızlar&#8230;</p>
<p>3- Kız kardeşleriniz ki, gerek anne-baba bir, gerek baba bir, gerek anne bir bütün kızkardeşleriniz.</p>
<p>4- Halalarınız yani babalarınızın, dedelerinizin kızkardeşleri olan genel olarak bütün halalarınız, bibileriniz.</p>
<p>5- Teyzeleriniz, yani annelerinizin ve ninelerinizin kızkardeşleri olan büyük küçük bütün teyzeleriniz.</p>
<p>6- Ve kardeşinizin kızları, gerek çocukları ve gerek torunu olsun yeğenleriniz.</p>
<p>7- Ve kızkardeşlerinizin kızları, aynı şekilde bütün yeğenleriniz.</p>
<p>Buraya kadar açıklanan yedi mahrem (nikah düşmeyen yakın akraba) neseb yönünden yakın olan akrabalardır.</p>
<p>8- Sizi emzirmiş olan anneleriniz, yani süt anneleriniz ve nineleriniz&#8230;</p>
<p>9- Sütten kız kardeşleriniz, yani süt kızkardeşleriniz.</p>
<p>Çünkü süt emzirenlere anne, emenlere kardeş denilmiş olması, bunlarda neseb vasıfları ve hükümlerinin geçerliliğini gerektirir. Süt anneler, süt kızkardeşleri bulununca süt babalar, süt kızlar, süt halalar, süt teyzeler, süt kardeş ve kızları hep var demektir. Bundan dolayı süt emmeden dolayı haram olanların da bu kıyas üzere yukarda olduğu gibi yediye ulaşacağı ve bu ikisinin söylenmesi ile yetinilmiş olup geri kalanların zikredilmediği anlaşılır. Gerçi birşeyin bildirildiği yerde bazı şeyleri zikretmemek hasr (daraltma) ifade ederse de delalet-i iltizamiyye (Bir lafzın vaz olunduğu mânânın lazımına yani o mânâ ile beraber bulunması zaruri olan diğer bir mânâya delaleti) ile işaret bulununca diğer mânâların düşmesi söz konusu olamaz.</p>
<p>Gerçekten Hz. Peygamber (s.a.v.)bu işareti açıklamak veya bu kapalılığı açıklamak için &#8220;Nesebden haram olanların hepsi,</p>
<p>süt emmeden de haram olur.&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>10 &#8211; 14- Bundan dolayı burada &#8220;o ikisine mukayese et&#8221; meâlinde bir işaret ve icaz (kısaltma) bulunduğu ve bu şekilde buraya kadar neseb ile yedi,süt emmeden de yedi olmak üzere toplam olarak on dört nikahı düşmeyen kadın sayılmış olduğu unutulmamalıdır. Bundan sonra da evlenme ile meydana gelen akrabalıktan haram olanlara geliyoruz.</p>
<p>15- Kayıtsız şartsız kadınlarınızın, yani ister kendisiyle zifafa girmiş olduğunuz ve ister zifafa girmediğiniz nikahlı hanımlarınızın anneleri, kaynanalarınız.</p>
<p>16- Kendisiyle birleştiğiniz kadınlarınızdan doğmuş karılarınızdan olma umumiyetle himayenizdeki üvey kızlarınız. Eğer anneleri ile cinsi temasta bulunmamış iseniz üvey kızlarınızla evlenmenizde bir mahzur yoktur. Demek ki anneleriyle birleşmek kızları haram kılar. Kızları yalnız nikah etmek de annelerini haram kılar.</p>
<p>17- Sulbunüzden bizzat ve dolaylı olarak gelen oğullarınızın eşleri olan gelinleriniz ki, bütün torunların eşlerini de kapsar. &#8220;sülbünüzden&#8221; kaydı ile, üvey oğullar ve oğulluklar (evlatlıklar) bu hükümden çıkarılmıştır.</p>
<p>18- İki kızkardeşle bir arada evlenmeniz, aynı şekilde biri erkek sayıldığı takdirde diğeri ile evlenmesi caiz olmayan iki kadının, mesela bir kızla halasının veya teyzesinin birlikte nikah edilmesi de iki kızkardeşin bir arada nikah edilmesi gibi haramdır. Bunun için Hz. Peygamber (s.a.v.) meşhur bir hadisinde buyurmuştur ki: &#8220;Bir kadın ne halasının, ne teyzesinin ne kardeşin kızının ne kızkardeşinin kızının üzerine nikah olunmaz&#8221;, ancak eski devirlerde geçmiş olanlar başka. Onlardan dolayı sorumluluk yoktur. Çünkü bu şekilde evlenme Yakub (a.s.) şeriatında vardı. Şüphesiz ki Allah gafur (çok bağışlayan), rahim (çok merhamet eden)dir. Fakat şimdi ve gelecekte bunlar yasak ve haramdırlar.</p>
<p>19-</p>
<p>24- Evli hür kadınlar&#8230;</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>24- Bir de harb esiri olarak sahibi bulunduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlarla evlenmeniz de size haram kılındı. Bütün bunlar Allah&#8217;ın üzerinize farz kıldığı hükümlerdir. Bunların dışında kalanlar ise iffetli olarak zina etmeksizin mallarınızla mehir vermek suretiyle evlenmek istemeniz size helal kılındı. O halde onlardan nikah ile faydalanmanıza karşılık mehirlerini kendilerine verin ki, bu farzdır. O mehri takdir edip kesinleştirdikten sonra birbirinizi razı etmenizde bir mahzur yoktur. Şüphesiz ki Allah her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.</p>
<p>Harp esiri olarak sahip olduğunuz cariyeler müstesna olmak üzere bütün evli hür kadınların hepsi de size haram kılındı. Bununla dan buraya kadar özet olarak on beş, uzun uzadıya açıklandığında, yirmi, yirmi bir çeşit kadınla evlenmek haram edilmiş oldu. Demek ki gerek müslümanların, gerek zımmilerin ve gerek kendileri ile savaş halinde bulunulan kimselerin nikahı altında bulunan ve hür olan bütün</p>
<p>kadınların da genel olarak nikahları haramdır. Ancak savaşta esir olup hürriyetlerini kaybetmiş bulunan cariyelerin nikahı genel olarak haram değildir.</p>
<p>Buradaki on kırâetin hepsinde dın fethasiyle, bundan başka yerlerde ise gerek ve gerek Kisâî kırâetinde ın esresi ile, diğer kırâetlerde yine fetha ile okunur. Biri dan ism-i meful (edilgen ortaç), biri de ism-i fail (etken ortaç) kipidir. İhsan, lugatte sarplık ve sağlamlık demek olan &#8220;hasenet&#8221;ten türemiş olup bir yeri kale gibi sağlam yapmak ve kocanın karısını, nikahı düşen kimselerden korumak mânâlarına müteaddi (geçişli), ırzını koruyup iffetli olmak veya evlenmek mânâlarına lazım (geçişsiz) olur. Kur&#8217;ânda da evlenme, veya hürriyet veya İslâm veya iffet olmak üzere dört mânâ ile ilgili olup yerine göre kendisine uygun düşen mânâya yorumlanır. Bundan dolayı burada muhsanât evli yani kocası olan ve istisnası ipucu ile de hür olan kadınlar demek olduğu apaçıktır. Yemin, aslında sağ el mânâsına olduğundan milk-i yemininiz demek ellerinizle meşru bir şekilde hakkıyla kazandığınız mülkleriniz demektir ki, en fazla köle ve cariyelerde kullanılır. Burada söz konusu, kadınlar olduğu için bundan maksat hakkıyla sahip olduğunuz köle kadınlar demek olduğu da apaçık bellidir. Bunlar, kadınlardan istisna edilince geride yalnız hür olanlar kalır. Ve genel şekilde nikahları haram kılınan muhsanatın da hür olan kocalı kadınlar, demek olduğu anlaşılır. Demek olur ki, hür olmayan kadınlar evlenmiş olsalar da hür kadınlar gibi genel şekilde haram değildirler. Bunlar, özel hükümlere tabidirler. Bunların haram olanları bulunabileceği gibi helal olanları da bulunabilecektir. Çünkü dârü&#8217;l-harbdeki (İslâmın elinde olmayan, her zaman savaş yeri olabilecek yer) karılığın ilk tutsaklık sırasında hükmü kalkabilir de sahiplerine helal olurlar. Yoksa bundan, evlendirilmiş köle kadınlarla, nikah altında iken kayıtsız şartsız sahiplerine helal olacağı gibi bir mânâ anlaşılmamalıdır. Yani istisna, kayıtsız şartsız haram olmaktan değil, genel olarak haram olmaktan çıkarmaktır. Olumsuzluğun kapsamı yolu ile köle kadınların helal olduklarını genelleştirmek için değil, kapsamı olumsuz kılmak yolu ile haramlığın, hepsini içine almasını önlemek içindir. Diğer taraftan bu istisna bundan sonraki ikinci âyette açıklanacak mânâya bir çeşit işareti de içerir.</p>
<p>Bu ibare yukarıda ki &#8220;size haram kılındı&#8230;&#8221; hükmüne bağlıdır. Yani yukarıda olduğu gibi anlatılan kadınların haram kılınması üzerinize kesin şekilde yazılmış bir Allah yazısıdır. Bunların nikahının haram kılınması insana ait bir padişah buyruğu değil, bir Allah buyruğu gereğidir. Nikah bağı ve muamelesinin şahsa ait olan bir takım sosyal, hukuki</p>
<p>ve ahlâki gerekleri vardır. Bu şekli ile soydan ileri gelen evlenme yasağı, yakın akrabalıktan ileri gelen evlenme yasağı, sütten ileri gelen evlenme yasağı ve nikahla meydana gelen akrabalıktan ileri gelen evlenme yasağı ve evli olmaktan ileri gelen evlenme yasağı, evlenmenin ve aile meydana getirmenin mahiyetinin gereği ve ilâhî kanun ile çizilmiş sınırlar ve temel haklardır.</p>
<p>Bunlarla evlenmek haram kılındı ve bunların dışında kalan kadınlar size helal kılındı ki siz erkekler muhsin kendisini haramdan saklayıp zina yapmadan, yani iffetinizi koruyarak ve zinadan sakınarak mehir veya para olacak mallarınızla nikahlarını veya mülkiyyetlerini isteyesiniz. Muhsin olmak, iffetini korumaktır ki buna ihsan veya nefsi tahsin etmek (kale gibi sağlamlaştırmak) da denilir. Müsafaha, &#8220;sefh&#8221; kökünden türetilmiş müfaale babıdır. Sefh, aslında kan ve su kategorisi sıvıları döküp akıtmak demek olduğundan müsafeha veya sifah, sırf suyunu boşaltmak, yani her iki tarafın (kadın ve erkeğin) üreme ve türeme maksadında bulunmayıp yalnız su akıtarak cinsel arzularını gidermek mânâsını ifade eder. Ve bunun için zinaya sifah denilir. Demek olur ki, yukarıda olduğu gibi kadınların helal kılınmasından esas maksat, yani nikahın ve odalık almanın meşru olmasının hikmeti, nefsi tahsin (kale gibi sağlamlaştırmak) ve üremedir. Nefsani arzuları gidermek de buna bağlıdır. Yoksa yalnız şehveti gidermek maksadı ile nikah veya cariye edinmek caiz değildir. Bu maksat da ya gizli veya açıkça olur. Gizli olur, yani yalnız kalbde kalırsa nikah akdi görünürde sahih olsa da dini yönden helal olmaz. Fakat görünürde kapalı ve belirsiz olursa, mesela evlenme akdinin yalnız faydalanma maksadı ile olduğu açıkça söylenir veya geçici bir müddet ile sınırlandırılırsa, bu şekilde nikah hem dini açıdan, hem de hukuki açıdan geçersiz olur. Bundan dolayı kaydından tamamen anlarız ki, müt&#8217;a nikahı, başka bir ifade ile metres tutmak helal değildir, bir zinadır. Erkekle kadın arasındaki doğuştan var olan ilişkinin yaratılış hikmeti, hayatın akıcı suyunun, yalnız kısır bir zevk için yok edilmesi değil, &#8220;Ondan eşini yaratan ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın türetip yeryüzüne yayan.&#8221; (Nisâ, 4/1) hükmünün tecellisidir. Bakara sûresinde &#8220;Kadınlarınız sizin tarlanızdır.&#8221; (Bakara, 2/223) buyurulmuştur. Burada, &#8220;Kadınlarınız sizin eğlenceniz.&#8221; denilmemiştir. &#8220;Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın.&#8221; (Âli İmran 3/191), daha esasında &#8220;Yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan O&#8217;dur&#8221; (Bakara, 2/29) âyetinden anlaşıldığı üzere insanların nefislerinde ve ırzlarında aslolan mübah olmak değil, haram olmaktır. Ve bunun için</p>
<p>burada da önce haram kılınmış kadınlar sayılmış, daha sonra zina yapmaktan sakınmak ve evlenme gayesi üzerine ve mallar karşılığında evlenmek istemeye müsaade olunarak evlenmenin helal olduğu açıklanmıştır. Kısaca nikah, zinanın zıddıdır. Zina batıl olup meşru değildir. Yaratılış gayesini değiştirmeye çalışmaktan başka bir şey değildir. Nikahın, iyi niyetle ve geçici olmamak üzere akdedilmesi lazımdır. Bir de kaydı şunu gösteriyor ki, mehir nikahın gereklerindendir. Nikah denildi mi karşılığında bir mal söylenmemiş olsa bile mutlaka bir mehirden uzak olmayacaktır. Bundan dolayı bu şartlar altında o helâl kadınlardan herhangi birisinden faydalanmak isterseniz onların ücretlerini, yani namuslarının karşılığı olan mehirlerini bir farz olarak veriniz. Zifaf ile mehrin tamamı kocanın boynunun borcu olur. Bakara sûresinde zifaftan önce boşanma gerçekleşmiş ise &#8220;Belirlediğiniz mehrin yarısını kendilerine verin.&#8221; (Bakara, 2/237) buyurulmuştu. Öyle olmakla beraber mehir farz edilip belirlenip, adlandırıldıktan sonra her ikinizin karşılıklı rızası ile yaptığınız indirim veya borçtan kurtulmada günah yoktur. Çünkü yukarda &#8220;Kadınların mehirlerini gönül hoşluğu ile verin. Eğer kendi istekleriyle mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa onu afiyetle yeyin.&#8221; (Nisâ, 4/4) buyurulmuştu. Şüphesiz ki, bunları böyle emreden Allah alîm (çok iyi bilen) hakîm (hüküm ve hikmet sahibi)dir. Şimdi özellikle köle kadınların nikahına gelelim:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>25- Sizden her kim hür mümin kadınları nikah edecek bir zenginliğe gücü yetmiyorsa, ona da ellerinizin altındaki mümin cariyelerinizden efendilerinin rızası ile nikahlamak var. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Siz birbirinizdensiniz. O halde sahiplerinin izni ile ve mehirlerini örfe göre vermek suretiyle cariyelerden iffetli olan, zina etmeyen, dost da edinmeyenlerle evlenin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, o vakit hür kadınlar hakkında gerekli bulunan cezanın yarısı kendilerine lazım gelir. Bu hükümler, içinizden günah işlemekten korkanlaradır. Sabretmeniz ise, sizin için daha hayırlıdır. Allah Gafûrdur, Rahimdir (çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir).</p>
<p>25- Burada muhsenat, sahip olma karşılığı olduğundan hür kadınlar mânâsınadır. Yani içinizden her kim hür kadın ve imanlı olan kadınlarla evlenecek fazla bir mali güce sahip değil ise sahip olduğunuz genç ve imanlı cariyelerinizden nikah etsin. Hür bir kadını yoksa veya hür kadın almaya mali gücü yetmiyorsa mümin cariye ile evlensin. Çünkü cariyenin masrafı azdır. Fakat her zaman mümin kadını tercih etmelidir. Mümin kadın ve cariye nikahını mutlak surette bir alçaklık saymasın, çünkü Allah imanınızı en iyi bilendir siz birbirinizdensiniz; müminlerin hür olanları ile olmayanlarınız bir dinden, bir cinstensiniz. İyi niyetle onlarla evlenmek, gerektiğinde bir erkek için alçaklık değildir. Zina tehlikesi, daha büyük bir alçaklıktır. Şu kadar var ki, cariyeleri hür kadınlara tercih etmek de hür kadınların haklarına tecavüz etmektir. Bunun için nikahı altında bir hür mümin kadın bulunan bir adamın, onun üzerine cariye ile evlenmesi asla caiz olmayacağı gibi, bir mümin hür kadınla evlenebilme gücüne sahip hür bir erkeğin de cariye ile evlenmesi mekruh veya haramdır. Ve o zaman cariye nikahı bir aşağılıktır. İmam eş-Şafiî hazretleri</p>
<p>âyetin mefhum-i muhalifini göz önünde bulundurarak buna haram demiş ise de İmam-ı Âzam mekruh olduğunu söylemiş, haram olanın yalnız hür kadın üzerine köle kadınla evlenmeye kalkışmak olduğunu açıklamıştır.</p>
<p>Köle kadınla evlenmenin sahih olmasının şartına, hükmüne ve gayesine gelince cariyeleri sahiplerinin izni ile nikah ediniz ve mehirlerini veya nafakalarını kendilerine iyi şekilde güzelce veriniz ve bunları &#8220;Fuhuşta bulunmayarak, gizli dost da edinmeyerek namuslu yaşadıkları halde&#8230;&#8221; vasıfları ile vasıflanmış olmaları üzere, bu durumları yaşamaları maksadı ile onlarla evleniniz.</p>
<p>&#8220;Haden&#8221;in çoğuludur. Yani gizli dost tutmak demektir. Cahiliyye devrinde iki çeşit zina vardı. Birisi herkesin gözü önünde açıktan genelev işletmek, diğeri de birini dost tutarak özel bir şekilde gizlice zina etmekti. Ve bu şekildeki zinalar, çoğunlukla cariyelerle yapılırdı. İslâmda bunların ikisi de yasaklanmıştır. Dikkate değerdir ki, hür kadınlara aid olan âyette, erkeklerin zinası, burada da kadınların zinası açık olarak yasaklanmıştır. Bu ise büyük bir edeb ve belagati içermektedir.</p>
<p>İlk önce hür olan kadınların zinaya tenezzül etmeyecekleri ve onlar hakkında fuhuş ve zina ihtimalini düşünmek bile uygun olmadığını ve böyle bir ihtimal olsa olsa erkekler yüzünden ve erkeklerin iffetsizliği dolayısıyla tasarlanabileceği, cariyelere gelince bunların zarurete binaen zina aşağılığına düşebilmeleri pek düşünülebilen ve hatta cahiliyye devrinde âdet olduğu ve bununla beraber bunun da yine erkeklerin ahlâksızlığından meydana geldiği ve bu sefaleti (alçaklığı) kaldırmak da erkeklerin elinde bulunduğu, erkekler iyi niyetle hareket edip vazifelerini yerine getirdikleri takdirde bunların da bu sefaletten kurtulacağı ve bundan dolayı müslümanların hep bu iffet ve iyiliğinin gayesini takip etmelerinin gereği anlatılmıştır.</p>
<p>Bundan dolayı, cariyeler evlenmekle iffetleri güven altına alındıktan sonra fuhuş yoluna girerler ve zina yaparlarsa o vakit bunlara da hür kadınlara uygulanması vacib olan cezanın yarısı vacib olur. Çünkü bu şartlar altında mazeretleri kalmaz ve bununla beraber esir oldukları müddetçe hür kadınlar seviyesinde de tutulamazlar. Bunun için cariye ile evlenmek içinden şehvetin üstün gelmesi ile bozulmak, günaha girmek, zina tehlikesine düşmek korkusu bulunanlar hakkındadır. Yoksa sabretmeniz hakkınızda daha hayırlıdır. İmam eş-Şafiî hazretleri buradan ne hür kadın ne cariye, hiç</p>
<p>evlenmemeniz daha hayırlıdır, ibadet nikahtan daha faziletlidir, mânâsını anlamış ise de Hanefî imamlarının dediği gibi bunun cariye hakkında olduğu açıktır. Demek ki, mehir ve harcamaya gücü yetenler için şehvetin coşması durumunda nikah vacibdir. Ve böyle bir durumda hür kadının mehir ve nafakasına gücü yetmiyecek olanlara bir cariye ile olsun evlenmesi vacibdir ve mümin cariyeyi tercih etmesi de en azından mendubdur. Çünkü cariyelerin de sefaletten kurtulmaları istenen bir husustur. Buna ise mümin cariye hepsinden daha fazla layıktır. Bundan dolayı evlenmenin vacib olması da ancak zina korkusu bulunanlar hakkındadır. Bu korku olmadığı takdirde cariye ile evlenmek, vacib olmak şöyle dursun mendub bile değildir. Çünkü bu evlilikte bir taraftan hür kadınların (itibardan) düşmelerine sebebiyyet vermek, diğer taraftan neseb soyluluğunu ve çocukların seçimini bozmak gibi sakıncaları da vardır. Bunun için Hz. Ömer (r.a.) &#8220;Cariye ile evlenen her hangi bir hür, hürriyetinin yarısını kaybetmiş olur.&#8221; demiştir. Fakat bütün bu sakıncalar zina tehlikesine karşı hiçtir. Çünkü zina doğrudan doğruya spermasını yoketmek ve genel bir şekilde gerek erkek ve gerek kadınlar için pis bir alçaklık ve insan türü için pek büyük aşağılıktır. Ve insandan başka hayvanlar içinde hiçbiri dişisini yalnız suyunu telef etmek için takip etmez. İnsanlar, elinde hapsedilen erkek hayvanlar istisna edilirse kediler, köpekler bile dahil olmak üzere, hiçbir hayvan kösnümiyen dişisine zorla saldırmaz ve işini yalnız aşılama için yapar. Hatta develerin dişi sidiğini koklaması aşılanmış olup olmadığını farketmek için olduğu bilinmektedir. Özetle hayvanların bile hayvanca birleşmelerinde zina mahiyeti yoktur. Yaratılış ve fıtratları, başka bir ifade ile iç güdüleri buna fırsat vermez. Bu rezillik, bu kısırlık sevdası insanlığı hayvanlardan daha alçak bir duruma düşüren bir beladır. Bu musibete düşmektense cariye ile olsun evlenmelidir. Bununla birlikte bu korku yoksa sabır daha hayırlıdır. Her ne kadar evlenmemede de üreme ve türemeden mahrum olmak varsa da &#8220;Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.&#8221; Halbuki zina edenler için acıklı azab vardır. Bu açıklamadan sonra Allah&#8217;ın rahmeti gereğince kanun koyma hikmet ve maksadına bağlı olarak buyuruluyor ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>26- Allah, sizlere bilmediklerinizi bildirmek, sizden öncekilerin yollarını size göstermek ve tevbenizi kabul etmek istiyor. Allah, her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.</p>
<p>27- Allah sizin tevbenizi kabul etmek istiyor. Halbuki şehvetlerine uyanlar ise, sizin doğru yoldan büyük bir meyl ile sapmanızı istiyorlar.</p>
<p>28- Allah, din hususundaki ağır teklifleri sizden hafifletmek istiyor. Çünkü insan sabır ve tahammül bakımından zayıf yaratılmıştır.</p>
<p>26- Allah&#8217;ın bu kanunu koymasından maksadı, size helal ve haramı fark ettirip açıkça anlatmak, sizi sizden öncekilerin sünnetlerine, yani tutup nimet ve mutluluğa erdikleri yollara hidâyetle yol göstermek ve cahiliyye devrinde sizden şefkatle bakışını ve rahmetini çekmiş iken sizi İslâm ile böyle doğru yola çevirip günahlarınızdan tevbe ettirerek üzerinize rahmet ve nimetlerini ardarda vermektir. Yani burada, &#8220;Sen, bizi doğru yola ilet. Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna. Gazaba uğrayanların ve sapanlarınkine değil.&#8221; (Fatiha, 1/6-7) duasına özel bir cevap vardır. Bu açıklanan helal ve haram hükümleri tamamen yeni teşri olunmuş (kanun olarak vazedilmiş) ve hiç denenmemiş bir yol değil, aslında yaratılış ve fıtratın gereği olup sizden öncekilerin nimet ve mutluluğa ermelerine sebep olmuş denenmiş ve sağlam yollardır. Bundan önce nimetten faydalanan peygamberler ve salihlerin mutlulukları özellikle bu yolda olmuştur. Bundan</p>
<p>dolayı burada önceki şeriatların pek güzel bir gelişme ile yerleştirilmesi vardır. Bundan sapanların üzerinden Allah&#8217;ın gözetimi çekilir ve tekrar bu yola girenlere de Allah&#8217;ın gözetimi yeniden döner. Çünkü &#8220;Şüphesiz ki, bir millet, kendisini değiştirmedikçe Allah onu değiştirmez.&#8221; (R&#8217;ad, 13/11), &#8220;Sizden öncekilerin yollarını size göstermek (istiyor).&#8221; yüce âyeti önceki şeriatlardan bazı hükümlerin onaylanmasına delalet ettiği yönüyle usul ilmindeki &#8220;Allah ve Resulü anlattığı takdirde bizden öncekilerin şeriatı, bizim için de şeriattır.&#8221; kuralını açıkça belirtmiş olduğunda şüphe yoktur. Ve yine şüphe yoktur ki, burada bu onaylama yukarda olduğu gibi vahiy ve Allah&#8217;ın açıklaması ile olmuştur. Bununla beraber biz şunda da şüphe etmiyoruz ki, burada vahy ile onaylamadan başka; özellikle peygamberlik devrinden sonrası için, hükümlerin illetlerini (sebeplerini) çıkarmada tecrübenin de büyük bir önemi bulunduğuna özel bir işaret vardır. Mutlaka teşriî (kanun koyma) içtihatlarında yalnız kelimelerin delalet ettikleri mânâ ile yetinilmeyip tecrübe ile hayatın dış ve hikmete ait akışının da göz önünde bulundurulması lazım gelecektir. &#8220;Ey akıl sahipleri ibret alınız.&#8221; (Haşr, 59/2) emrinde bu nokta pek önemli bir yer işgal etmiştir. Şu şartla ki, her hususta olduğu gibi bunda da şehvetten ve hırsla istemeden iyice sakınmanın ve olaylara şehvet maksadı ile bakmamanın da bir şart olduğu şimdi anlaşılacaktır. &#8220;Allah, âlimdir, hakimdir.&#8221; Kanun koyma, bir irade eseri olmakla beraber Allah&#8217;ın kanun koyması ilim ve hikmet ile beraber bulunuyor. Allah&#8217;ın Rahmân olması, sebeplerden önce ise de Allah&#8217;ın Rahim olması, sebeplerin düzeni üzerinde olur.</p>
<p>27- O gafur (günahları bağışlayan) ve Rahim (merhamet eden) ve herşeyi bilen hikmet sahibi olan Allah, sizin tevbe ve durumunuzun düzelmesini görüp üzerinizden devamlı olarak rahmet gözüyle bakmak ve mutlu etmek istiyor. O şehvetler (arzular) arkasında koşup zevklerine tabi olanlar da büyük bir sapma ile doğru yoldan sapmanızı, kendilerine uyup haram, helal tanımıyarak kötülük yollarında dolaşmanızı ve uçurumlara sürüklenmenizi istiyorlar. Bundan dolayı siz böyle günah işleyenlerin isteklerine uymayınız.</p>
<p>28-İctihatlarınızda davranış ve hareketlerinizde şehvete değil, hikmete ve Allah&#8217;ın açıklamalarına ve önünüzde bulunan doğru yolda gidenlerin ahlâk ve davranışlarına uyunuz ve İslâmın teşrî ilminde (kanun koyma ilminde) pek büyük bir esas olan şu âyete bakınız: Allah Teâlâ sizden ağır yükümlülükleri kaldırıp sorumluluğunuzu hafifletmek ister. Çünkü insan zayıf olarak yaratılmıştır. Bundan dolayı kanun koyma konusunda nefsani arzulara uymak caiz olmadığı</p>
<p>gibi şiddet ve baskı da caiz değildir. Burada &#8220;Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme!&#8221; (Bakara, 2/286) dualarının bir kabul olma işareti vardır ki, &#8220;Onların üzerindeki ağır yükleri ve kendilerini bağlayan bağları kaldırır.&#8221; (A&#8217;raf, 7/157), &#8220;Allah size kolaylık diler, size zorluk dilemez.&#8221; (Bakara, 2/185) &#8220;Dinde size bir güçlük yüklemedi.&#8221; (Hac, 22/78) âyetleri, aynı şekilde &#8220;Ben size kolay ,toleranslı hanif dinini getirdim.&#8221; nebevî hadisi de hep bu kolaylaştırma ve hafifletme düsturunu ifade ediyor. İnsanlar, zannettikleri gibi kuvvetli bir yaratık değildirler. Şiddete dayanamazlar, hafifletmeye muhtaçtırlar ve İslâm dini, onlara bu hafifliği bağışlamak için gelmiştir. Bu esaslardan dolayı nikah hususunda da sertlik ve zorluklar gösterilmemeli, zinaya ve suistimale (kötüye kullanmaya) meydan vermemek için hükümler ve nikah muameleleri kolaylaştırılmalıdır. İbnü Abbas hazretlerinden rivâyet edilmiştir ki, o şöyle demiştir:</p>
<p>Nisa sûresinde sekiz âyet bu ümmet için güneşin üzerine doğduğu ve battığı şeylerin hepsinden hayırlıdır.</p>
<p>1- (Nisa, 4/26)</p>
<p>2- (Nisa, 4/27)</p>
<p>3- (Nisa, 4/28)</p>
<p>4- (Nisa, 4/31)</p>
<p>5- (Nisa, 4/48-116)</p>
<p>6- (Nisa, 4/40)</p>
<p>7- (Nisa, 4/110)</p>
<p>8- (Nisa, 4/147)</p>
<p>Kanun koymakla ilgili bu esaslar, anlaşıldıktan sonra, nikahın mali güç ile özel bir ilişkisi bulunmasından dolayı malların kazanılması ve tasarruf edilmesi ile ilgili olmak üzere ayrıca bir hitap ile buyuruluyor ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>29- Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Ancak kendi rızanızla yaptığınız ticaretle yemeniz helaldir. Birbirinizin canına kıymayın. Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir.</p>
<p>30- Kim, zulüm ve tecavüz yolu ile bu yasakları işlerse, yakında onu cehennem ateşine atacağız. Onu ateşe atmak da Allah&#8217;a pek kolaydır.</p>
<p>31- Eğer siz, yasaklandığınız büyük günahlardan sakınırsanız, diğer kusurlarınızı örter, sizi güzel bir makama koyarız.</p>
<p>32- Bir de Allah&#8217;ın bazınıza, diğerinden fazla verdiği şeyleri temenni etmeyin. Erkeklere hak ettiklerinden bir pay vardır. Kadınlara da kendi kazandıklarından bir pay vardır. İsteklerinizi Allah&#8217;ın fazlından ve kereminden isteyin. Gerçekten Allah her şeyi hakkıyla bilendir.</p>
<p>33- Anne, baba ve akrabaların bıraktıkları her şey için bir mirasçı tayin ettik. Yemin akdiyle mirasçı kıldıklarınızın paylarını da verin. Şüphesiz Allah, her şeye şahittir.</p>
<p>34- Erkekler, kadın üzerine idareci ve hakimdirler. Çünkü Allah birini (cihad, imamet, miras gibi işlerde) diğerinden üstün yaratmıştır. Bir de erkekler mallarından (aile fertlerine) harcamaktadırlar. İyi kadınlar, itaatkar olanlar ve Allah&#8217;ın korunmasını emrettiği şeyleri kocalarının bulunmadığı zamanlarda da koruyanlardır. Fenalık ve geçimsizliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince: Önce kendilerine öğüt verin, yataklarından ayrılın. Bunlar da fayda vermezse dövün. Eğer size itaat ederlerse kendilerini incitmeye başka bir bahane aramayın. Çünkü Allah çok yücedir, çok büyüktür.</p>
<p>35- Eğer karı-koca arasının açılmasından endişeye düşerseniz bir hakem erkeğin tarafından, bir hakem de kadının ailesinden kendilerine gönderin. Bu arabulucu hakemler gerçekten barıştırmak isterlerse, Allah karı-koca arasındaki dargınlık yerine geçim verir. Şüphesiz ki Allah hakkıyla bilendir, her şeyin aslından haberdardır.</p>
<p>36- Allah&#8217;a ibadet edin ve O&#8217;na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Sonra anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, yakın komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, sahip olduğunuz kölelere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez.</p>
<p>37- Onlar ki hem kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah&#8217;ın kendilerine lütfundan verdiği nimeti gizlerler. Biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırladık.</p>
<p>38- Bunlar, Allah&#8217;a ve ahiret gününe iman etmedikleri halde mallarını, insanlara gösteriş yapmak için harcarlar. Şeytan kimin arkadaşı olursa, o ne kötü arkadaştır!</p>
<p>39- Bunlar, Allah&#8217;a ve ahiret gününe iman etselerdi ve Allah&#8217;ın verdiği rızıktan gösterişsiz harcasalardı kendilerine ne zarar gelirdi? Allah onların söz ve işlerini çok iyi bilendir.</p>
<p>40- Şüphesiz ki Allah, hiç kimseye zerre kadar zulüm etmez. Eğer yapılan iyilik zerre kadar da olsa, onun sevabını kat kat artırır. Ve kendi katından büyük bir mükafat verir.</p>
<p>41- Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman bakalım kâfirlerin hali ne olacak!..</p>
<p>42- Allah&#8217;ı, inkar edip peygambere isyan edenler, o kıyamet günü yerle bir olmayı isterler. Allah&#8217;tan hiçbir sözü gizleyemezler.</p>
<p>29- Mallarınızı kendi aranızda -yani ister genel olarak ve ister karı-koca ve akraba arasında haksız, meşru olmayan bir şekilde boşu boşuna yemeyiniz. Ayrıca birbirinizin malını haklı ve meşru bir sebep olmaksızın almayınız. Hem de o malları boş yere harcamayınız. Bakara sûresindeki &#8220;Birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların bir kısım mallarını bile bile günaha girerek yemek için onları hakimlere aktarmayın.&#8221; (Bakara, 2/188) âyetine bakınız.</p>
<p>Batıl : Hırsızlık, hainlik, gasbetmek, kumar, faiz, geçersiz (haksız) değiştirmeler ve sefihlik, israf ve bütün meşru olmayan sebepler ve maksatların hepsini, yani hem kazanma sebebini ve hem harcama şeklini kapsar.</p>
<p>Ancak o malların aranızdaki karşılıklı rızadan elde edilen bir ticaret olması müstesna. Yahut Asım, Hamza, Kisâi, Halef-i Âşir kırâetlerinden başka kırâetlerde ötreli okunduğuna göre, ancak aranızda karşılıklı rızadan meydana gelen bir ticaretin bulunması başka, bundan ve bunu yemekten nehyedilmiş değilsiniz. Bu istisnanın kendinden önceki hükümsüz muamelelere mânâ açısından dahil olmadığından dolayı istisna-i</p>
<p>munkati (önceki cümle ile ilişisi olmayan istisna) olduğu ve bundan dolayı sınırlama mânâsına gelmediği ve şu ticaretten başka, bağış, sadaka, temlik (birine mülk kazandırma), mübah kılma ve miras gibi diğer meşru sebeplerin varlığına engel olmayacağı açıklanıyor. Ticaretin özellikle zikredilmesine gelince: Bunun hikmeti olarak deniliyor ki: Bununla ticaretin mülkiyet sebepleri içinde en önemli ve en fazla vuku bulan bir esas ve şeref sahipleri için en uygun bir kazanç yolu olduğu anlaşılmıştır. Biz buna şunu da ilave edeceğiz: Birincisi, bunlar yalnız hukuki açıdan anlaşılan hususlardır. Halbuki âyetin gelişi, evlenme ve harcama için mali hazırlıklarla da ilgili olduğundan daha fazla iktisadi yönü de vardır. Yani malların elde edilmesi, meşru vasıtalarla olsa dahi harcamalarında iktisatlı davranmak ve hazır mal yemek sevdasında bulunulmayıp eldeki malların çoğaltılması ve zaruri bir sebep olmadıkça sermayeye dokunmayıp gelirinden ve kârından yenilmesi, ve bu arada özellikle ticarete özen gösterme, ticaret esnasında da karşılıklı rıza esasına iyi riâyet etmek ve bu durumda başkalarının malları şöyle dursun, kendi mallarının bile boşu boşuna yenip yedirilmemesinin gerekli olduğu hatırlatılmıştır.</p>
<p>İkinci olarak, istisna-i münkati bu kuruntunun ortadan kaldırılması için önceki cümlenin hükmünden ayırmak yerinde bulunacağından burada hukuki ve şer&#8217;î açıdan önemli bir problemin halledilmesi de vardır. Çünkü yalnız akıl yoluyla yapılan mukayese ile düşünüldüğü zaman, ticaret kazanç maksadıyla mal değişimi demek olduğuna, mal değişiminin mânâsı ise tam bir eşitlik mânâsını kapsadığına göre, herhangi bir mal değişiminde bir tarafın bir kâr elde etmesi, bu mal değişimi ve eşitlik esasına aykırıdır. Bundan dolayı faiz gibi bir haksız ve haram kazanca benzemesi ihtimali celî kıyas (açık kıyas) ile devamlı söz konusu olur. Hatta mali muamelelerde mal değişimi (trampa) ve mübadele pek önemli bir esas olmakla beraber bu muamele bizzat açıkça uygun bile değildir.</p>
<p>Çünkü akla göre, bir malın diğer bir malın karşılığı olması akla uygun ise mal değişimi anlamsız, değil ise bir yalan demek olur. Zorunlu olan bazı ihtiyaçlardan dolayı &#8220;Allah alışverişi helal kıldı.&#8221; (Bakara, 2/275) diye karşılıklı mal değişimi esasına müsade buyurulmuş ise de bunun zaruretten ileri gelen bir müsade olmasından dolayı, buna ticaret kasdı eklendiği takdirde bu ticaretin bir çeşit haksızlığı kapsamış olması ve bundan dolayı takva duygusu ile hareket edecek olanların bunda bir haram şüphesi kuruntusuna düşebilmelerinin ihtimali gerçekten vardır. Yalnız ihtimalle kalmaz aksine bir gerçektir. İşte bu kuruntuyu ortadan kaldırmak için kıyasa aykırı görünen ticaretin, &#8221; Allah sizin sırtınızdaki (ağır yükleri) hafifletmek istiyor;</p>
<p>çünkü insan, zayıf ve güçsüz yaratılmıştır&#8221; âyetinin mânâsı gereğince insanların ihtiyaçlarından dolayı meşru kılınmış olduğu ve aslında karşılıklı mal değişimi mahiyetindeki adalet ve eşitlik konusunda alış-veriş akdini yapan iki tarafın karşılıklı olana ihtiyaçlarına ve onu değerlendirecek olan hoşnutluklarına göre düşünmenin lazım geldiği ve karşılıklı rıza olmayınca yalnız ticaretin değil, genel olarak mal değişmelerinden ve muamelelerinden hiçbirinin yapılamayacağını ve bu durumda karşılıklı rızayı bozan ticaretlerin de meşru olmayacağını anlatmak için buyurulmuş ve bu şekilde takva sahiplerinin ticaretten kaçınmaları şöyle dursun, aksine boşu boşuna mal yememek için ticaret ile meşgul olmalarının, en uygun bir iktisat yolu olduğu anlatılmış ve ondan sonra buyurulmuştur ki ve kendi nefislerinizi veya kendinizden sayılan nefislerinizi hiç bir şekilde öldürmeyiniz. Nefsi telef etmeye sebep olmayınız. Olumsuz edattan sonraki öldürme (yani öldürmemek), kasıtlı veya hata ederek, bizzat kendisinin veya sebep olacağı öldürmeyi kapsadığı gibi, kelimesi de kişisel nefsi ve milli nefsi kapsadığından dolayı bu yasak birçok mânâlara gelir:</p>
<p>1- İlk önce, doğrudan doğruya insanın kendini öldürmesini yani kasıtlı olarak intihar etmesini yasaklamıştır ki, bu mânâ açıkça anlaşılmakla beraber âyetin gelişine uygun değildir. İkincisi, insanın kendini öldürmesine sebep olmasını yasaklamaktır ki, bu husus başlıca üç yönden açıklanmıştır:</p>
<p>Birincisi, bazı cahillerin yaptığı gibi zühd ve ibadet adı altında devamlı sıkıntıya düşüp kendi nefsini son derece sıkıştırmakla ezmektir ki, Kâdı Beydâvî buna, &#8220;Hind cahillerinin yaptıkları gibi&#8221; diye misal vermiştir . Karşılıklı rıza ile yapılan ticareti, hileli bozuk muameleler gibi zühd ve takvaya muhalif sayarak bu yolda mal kazanmaktan sakınıp, kendi nefsini yok etmeye sebep olacak şekilde fakirlik ve zuraretle karşı karşıya bırakmak da bu türden olacağı için bu mânâ özellikle istisnanın gelişine uygundur. İkincisi, öldürmeye sebep olan cinâyetler işleyerek kendini öldürmeye sebep olmaktır ki, şunun bunun malına haksız yere musallat olmak da bu örneklerden biridir. Üçüncüsü, iyilik adına olsa dahi herhangi bir şekilde kendini boşuna tehlikeye atmaktır ki, ticaret yapacağım diye kendisini tehlikelere atmak da bu cinstendir. Rivâyet edildiğine göre, Amr b. Âs bu âyetten delil getirerek soğuktan sakınmak için soğuk su ile yıkanmaktan çekinip teyemmüm etmiş, Hz. Peygamber (s.a.v.) de bunu tenkid etmemiştir.</p>
<p>2- Kendi nefislerinizi, diğer bir ifade ile birbirinizi hiçbir şekilde öldürmeyiniz demek olur. Bunun da âyetin gelişine uygun olan yönü, haksız ve boş bir şekilde birbirinizin malını yemenin; aynı şekilde ticaret konusunda iyi şekilde karşılıklı rıza gözetilmeyip herkesi sıkıntıya sevketmek için karaborsacılık yollarına sapmanın, insanları öldürmeye ve yok etmeye sebep olmasıdır. Kısacası mallarınızı aranızda haksız ve boşu boşuna yemeyin, karşılıklı rıza ile ticaret yapın, böyle yapmazsanız yok olur ve birbirinizi yok edersiniz. Bundan dolayı hiçbir şekilde insanı öldürmeye ve insanları yoketmeye sebep olmayınız. Şüphe yok ki, Allah size karşı çok merhametlidir. Bunun için haramı yemeye ve canı yok etmeye müsaade etmez, karşılıklı rıza ile ticaret yapmaya müsaade eder. Ve birbirinizden karşılıklı razı olarak güzelce yaşamanızı ister.</p>
<p>30-Bunun için kim insanı öldürmeyi veya haram yemeyi veya surenin başından beri yasaklanan günahları işleyip haddini aşar, başkalarına zulmedip veya nefsine zulm ederek bunları kasıtlı olarak yaparsa biz onu ilerde muhakkak bir ateşe sokacağız. Gerçi bu nasıl olur diye bunu imkansız görenler bulunabilir. Fakat bunu yapmak da Allah&#8217;a göre çok kolaydır. &#8220;Haksızlık ve zulüm ederek&#8221; kayıtları gösteriyor ki, cehennem ateşini hak etmede en fazla göz önünde bulundurulacak yönler bunlardır.</p>
<p>31-Bununla beraber Allah&#8217;ın rahmetinin tecellilerine bakınız ki eğer size yasaklanan günahlardan, büyük günah denilen günahlardan sakınır, kasıtlı olarak haksızlık ve zulüm ile günah yapmaktan sakınırsanız küçük günahlar denilen diğer kusurlarınızı, tarafınızdan örteriz, bağışlarız. Ve sizi, saygı gösterilen yer olan hoş bir yere koyarız, Yahut -Nâfi&#8217; ve Ebu Cafer kırâetlerinde mimin üstün harekesi ile okunduğuna göre&#8221;sizi ikramla ağırlanacağınız hoş bir yere koyacağız.&#8221; Evlerinizin kapılarından ikram edilmiş olarak girer, mezarlarınıza ikram edilmiş olarak gider ve en son cennette ağırlanmış olarak kalırsınız, Fakat bu noktada ahlâkla ilgili pek önemli bir konu vardır ki, o da genel bir şekilde ve özellikle erkeklerle kadınlar arasında birbirinizin makamına göz dikerek hased ve kin taşımamak, yarışma ve rekabet davalarına girişmemektir. Çünkü haset ve kin, bir çok büyük günahlara sevk eden huylardır.</p>
<p>32- Bunun için Allah&#8217;ın bazınıza diğer bazınızdan fazla olarak bağışladığı şeyleri temenni etmeye de kalkışmayınız, birbirinizin malına, makamına ve sahip olduğu Allah tarafından verilmiş veya çalışmakla elde edilen nimetlerine göz dikmeyiniz. Çünkü bu gibi temenniler, ilkönce hased, kin ve düşmanlık uyandırır. İkinci olarak Allah&#8217;ın takdir</p>
<p>ve taksimine razı olmamayı bildirir. Üçüncü olarak, kendi hakkında takdir edilmeyen bir şeyi temenni etmek, kaderdeki hikmete karşı gelmek ve boş bir ızdıraptır. Başkasının hakkında çalışmakta takdir edileni, kuru kuru temenni etmek bir işsizlik ve avarelik ve zamanı boşa harcamaktır. Çalışmadan takdir edileni, temenni etmek de gerçekleşmesi imkansız olan boş bir temennidir. Erkekler için kendi kazandıkları şeylerden bir payları kadınlar için de kazandıkları şeylerden bir payları vardır. Hiç birinin çalışması ve kazancı boşa gitmez, mutlaka kendisine bir pay verilir. Fakat yaratılıştan birinin kabiliyeti, kazancı fazla, diğerinin eksik olması, aynı şekilde birine kazancına uygun olarak verildiği halde, diğer birine kazancından fazla verilmesi gibi yalnız Allah&#8217;ın vergisi olan özellikler, başlıbaşına Allah&#8217;ın iradesinin eseri olan bir ihsandır ki, bunda kimsenin etkisi ve müdahele hakkı yoktur. Bunun için gerek erkek ve gerek dişiye yakışan başkalarının payını temenni etmek değil, Allah&#8217;ın kendisine bağışladığı kabiliyet ve yeteneğe uygun olarak çalışmak ve Allah&#8217;tan istemektir. Bundan dolayı çalışınız, ve Allah&#8217;tan, Allah&#8217;ın lutuf ve ihsanından isteyiniz de herkesin elindeki şeyleri temenni etmeyiniz. Allah her şeyi bilendir, herkesin hak ettiğini bilir ve üstün kılmayı bilerek yapar. Demek ki yasağın esas hedefi hasedden, işsizlikten, Allah&#8217;ın hükümlerine ve takdir ettiği şeylere itiraz etmekten menedip, üstünlük ve ihsanın ve girilecek kıymetli yerin hased ve temenni ile değil, çalışma ile istenmesinin lazım geldiğini hatırlatmaktır.</p>
<p>Bu âyetin inmesi, miras âyetlerinden dolayı kadınlar tarafından ortaya konan bazı temenniler ile ilgilidir. Bu cümleden olarak Hz. Peygamberin hanımlarından Hz. Ümmü Seleme&#8217;nin, &#8220;Ey Allah&#8217;ın elçisi! Erkekler, din uğruna savaşıyorlar, biz savaşmıyoruz ve bizim mirastan hakkımız erkeğin yarısı oluyor. Ne olurdu biz de erkek olsaydık.&#8221; diye bir temennide bulunduğu ve bunun üzerine bu âyetin indirildiği rivâyet edilmiştir. Bunun için yukarıda &#8220;Erkeğe, iki kadının payı kadar miras verilir.&#8221; (Nisa, 4/11) kuralının hikmetlerine bağlı olmak üzere; yaratılıştan var olan, hukuki ve iktisadi açılardan zikredilmiş olan açıklamaların kaynaklarını burada ve bundan sonraki bir iki âyette bir ahlâki kuralı telkin etmek ve erkek, kadın çekememezliğinin düzeltilmesi ve ortadan kaldırılması ve aile hayatının takviye ve düzenlenmesi mahiyetinde tamamen göstermiş bulunuyoruz ki; üstün kılmak ve fazilet ve keremde yarışma, yaratılıştan var olan kabiliyetlere; kazanma ve kazanma payı, çalışma ve iktisatla ilgili değerlere; aşağıda gelecek olan harcama</p>
<p>eşitliğine işaret etmiştir.</p>
<p>33-Şimdi mirasın kazanma ile ilgili olmayıp yalnız Allah&#8217;ın lutuf ve ihsanı olduğunu ve bundan da gerek erkek ve gerek dişi her birine kazanma gibi derecelerine göre bir pay verilmiş bulunduğunu anlatmak için, miras hükümlerini bazı ilavelerle özetleyerek buyuruluyor ki: Erkeklere ve kadınlara kazançlarına göre birer pay verildikten başka bir de erkek ve dişiden her biri için anne baba ve akrabaların ve yeminlerinizle akit yapıp veyahut kırâetine göre yeminlerinizle karşılıklı anlaşma akdi yaptığınız kimselerin, yani nikah akdi ile koca veya karının veya koruma akdi ile kölenin efendisinin terekelerinden miras alır mirasçılar yaptık, herkesi yalnız kendi kazancıyla bırakmayıp mirası da hak yaptık ve bunu yalnız erkeklere veya kadınlara ait kılmayıp ikisine de verdik. Bir de yalnız anne, baba veya çocukların terekesinden değil, genel olarak bütün akrabaların terekelerinden derecelerine göre genelleştirdik. Akrabalıkla da kalmayıp akitlerle de miras verdik ki bütün bunlar yalnız Allah&#8217;ın lutuf ve ihsanıdır. Çünkü Allah vermezse kimsenin mirasa konması mümkün değildir. Bundan dolayı birbirinizin paylarına göz dikmeyiniz de bütün o mirasçılara paylarını veriniz. Ve aranızda mallarınızı bu şekilde de haksız olarak yemeyiniz. &#8220;Çünkü Allah, her şeye şahittir.&#8221;</p>
<p>34-Erkeklerin mirasta hak ettikleri paylarının fazla olmasının hikmeti erkekler ve özellikle tam erkek olan erkekler, kadınlar üzerinde hakimdirler, onların üstlerinde dururlar, işlerine bakarlar, dikkatle gözetir, muhafaza ederler; kahyaları, müdürleri, koruyucuları, amirleridirler. Küçükler de buna adaydırlar.</p>
<p>KAVVAM; &#8220;kâim&#8221;in mübalağası olup den alınmıştır. Bir kadının işine bakan ve korunmasına önem veren ve işlerini idare edene &#8220;Kayyimü&#8217;l-mer&#8217;eti&#8221; ve daha kuvvetli olarak &#8220;Kavvâmü&#8217;l-mer&#8217;eti&#8221; denilir. Bu deyim, erkeğin kadına hakimiyyetini ve fakat rastgele değil &#8220;Milletin efendisi, onlara hizmet edendir.&#8221; mânâsı üzere hizmetçilikle karışık bir hakimiyetini ifade eder. Bundan dolayı bir taraftan erkeğin üstünlüğünü anlatırken diğer taraftan da kadının değer ve üstünlüğünü bildirir. Ve bu ayırım içinde eşitlik iddiasını kaldırarak karşılıklı olarak farklı bir eşitlik metoduyla öyle bir birlik sağlar ki, bu durum sultan ile ümmet arasındaki karşılıklı haklara benzeyecek ve bu şekilde aile terbiyesi, toplum terbiyesi ve siyasi terbiyenin bir başlangıcı olacaktır. Bunun için Kadı Beydâvî un tefsirinde der ki, &#8220;Valiler, halkı idare ettikleri gibi onlar da kadınları öyle idare ederler.&#8221; Şimdi bu esas da biri Allah tarafından verilen,</p>
<p>diğeri çalışmakla kazanılan iki sebebe bağlanarak buyuruluyor ki: Çünkü erkekler ve kadınların bir kısmını diğerine yaratılış açısından üstün kılmıştır. zamirinin delalet ettiği mânâ ile bundan erkeklerin kadınlara üstünlüğü ve tercihleri anlaşılmakla beraber âyetin öyle güzel bir açıklaması vardır ki, bu üstünlük ve değeri, &#8220;Allah o erkekleri kadınlara üstün kılmıştır.&#8221; diye mutlak surette erkeklere tahsis etmemiş, kapalı olarak bazısının diğer bazısına üstünlüğünü ifade etmiştir. Bu ise, erkeğin kadında bulunmayan, yaratılıştan var olan bir takım üstünlüklere sahip olduğu gibi, aynı zamanda kadının da erkekte bulunmayan yaratılıştan var olan bazı üstün vasıflara sahip olduğunu ve bundan dolayı her ikisinin birbirine değişik yönlerden muhtaç olduklarını ve bu şekilde erkekle kadının yaratılıştan farklı ve karşılıklı olarak birbirlerinden üstünlükleri olduğu gibi, her erkeğin ve aynı şekilde her kadının da seviyelerinin bir olmadığını ve bundan dolayı her erkeğin, her kadın ile tek olarak mukayese edilemeyeceğini ve bununla birlikte bütün bunlar toptan karşılaştırılınca kadınların erkeklere ihtiyacının, erkeklerin kadınlara ihtiyacından daha fazla olduğunu ifade eder. Ve açıklandığı üzere esas üstünlük ölçüsü olan kazanma ve mal edinme açısından erkek, faaliyet gösterme yeteneğine sahip; kadın ise itaat duygusu ve kabiliyet yönünden ince ruhlu ve çekici bir yaratılışa sahip olup bunun için erkeklerin kuvveti ile korunmaya ve muhafaza edilmeye daha fazla muhtaçtır. Ve bundan dolayı sonuç olarak genel bir şekilde üstünlük ve faziletin erkek tarafında bulunduğunu, amirlik ve idarecilik yetkisinin, hakkıyla erkek olan erkeklere verilmesi ve kadınların onlara itaat etmesi, hem bir hak ve hem de kadınların menfaatlerinin gereği olduğunu pek beliğ özlü bir ifade ile anlatır. Ve işte erkeklerin peygamberlik, imamet (imamlık, devlet başkanlığı, valilik, şeair-i İslâm, yani İslâm&#8217;ın önemli prensiplerini gerçekleştirmek), kısas cezalarında şahitlik etmek, cihadın kendilerine vacib olması, cumanın vacib olması, ezan, hutbe, itikaf, asabelik (mirasın tamamını alan kimse), hata ile ve kasame öldürmelerinde kan bedelini yüklenmesi, ricat boşanmasında bağımsız hareket etmesi gibi bir takım özellikler, haklar ve vazifeler ile üstün olmaları da bu örneklerden bazılarıdır. &#8220;kadınlar üzerine hakimler.&#8221; olarak ailede başkanlık hakkına sahip olmalarının bir sebebi, bu yaratılıştan olan üstünlük; biri de erkeklerin mallarından bir kısmını mehir ve nafakaya harcamaları meselesidir.</p>
<p>Çalışılarak elde edilen bu sebeb de öncekine bağlıdır. Ve kadınların mirastan paylarının yarım olması özellikle bu sebeple ilgilidir. Ve bunda kadınların faydası, mirasta erkeklere eşit olmalarından çok fazladır. Şu halde hanımının</p>
<p>hakkını vermeyen, kadının malına göz diken ve aile için harcama vazifesini yapmayan ve ailesinin ırz ve namusunu korumayan erkekler erkeklerden sayılmazlar. Şüphesiz ki, bu vazifelerini yapan erkeklerin de kadınlar üzerinde hakimiyyet sahibi olmaları ve onlardan itaat ve bağlılık beklemeleri meşru bir haklarıdır. Bundan dolayı saliha olan kadınlar da Allah&#8217;a itaat ederler. Kocalarının huzurunda hazır olarak bekleyip haklarına riâyet ederler. Kocalarının gıyabında can, mal, namus, itibar (onur) ve aile sırları gibi korunması lazım gelen hususları Allah&#8217;ın korumasına dayanarak korurlar. Çünkü Allah bunun korunmasını emretmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)&#8217;den rivâyet edilmiştir ki: &#8220;Kadınların hayırlısı o kadındır ki, baktığın zaman seni sevindirir, emredersen itaat eder, gıyabında bulunduğun zaman da seni malında ve nefsinde korur.&#8221; buyurmuş ve bu âyeti okumuştur. Bu âyetin de yukarda açıklanan Hz. Ümmü Seleme&#8217;nin sözü üzerine indirildiği söylenmiş ise de bunun asıl iniş sebebi şu şekilde rivayet olunur: &#8220;Ensar&#8217;ın ileri gelenlerinden Sâd b. Rebia&#8217;ya karşı hanımı Habibe binti Zeyd b. Züheyr ve bir rivâyete göre Habibe binti Muhammed b. Seleme isyan etmiş, o da bir tokat vurmuş, bunun üzerine babası kızını almış, Hz. Peygambere gidip şikayet etmiş. Hz. Peygamber de &#8220;Mutlaka ondan kısasını (öcünü) alırız.&#8221; buyurmuştu. Bunun üzerine bu âyet indirildi. Peygamber (s.a.v.) de: &#8220;Biz bir şeyi yapmak istedik, Allah&#8217;da diğer bir şeyi irade etti ve şüphe yok ki, iyilik Allah&#8217;ın irade ettiği şeydedir.&#8221; dedi. Bu sebeple salih kadınları açıkladıktan sonra kocalarına karşı gelen kadınlar hakkında buyuruluyor ki: Ey hakim olan ve hanımlarının haklarını veren kocalar! Kafa tutup, itaatsizlik etmelerinden korktuğunuz, korkacak bir belirti hissettiğiniz karılara gelince:</p>
<p>NÜŞÛZ: Aslında lugatte yükseklik ve tümseklik mânâsından alınarak kadının kocasına kafa tutup baş kaldıracak bir durum almasıdır ki, sözde kendisini yüksek sayıp itaatını ortadan kaldırmış olur. Bunu açıklamak için büyük müfessirlerden şu açıklamalar yapılmıştır: Kadının nüşûzu kocasına isyan etmesi (İbnü Abbas), koku sürünmemesi, kocasını birleşmekten men etmesi, önceleri kocasına yaptığı muameleyi değiştirmesi (Ata), kocasından hoşlanmaması (Ebu Mensur), kocasının şer&#8217;î mesken olarak belirlediği konutta beraber oturmaktan kaçınıp onun istemediği bir yerde oturmasıdır (denilir) ki, bu mânâlar az çok birbirlerine yakındırlar.</p>
<p>Böyle bir durum karşısında önce bunlara vaaz ve nasihat ediniz. İkinci olarak onların yataklarından ayrılın. Üçüncü olarak onları hafifçe ve kusur bırakmayacak bir şekilde biraz dövünüz.&lt;D&gt;</p>
<p>Bunun üzerine size itaat ederlerse artık onlara saldırmak için aleyhlerine başka bir yol aramayınız, ve meydana gelmiş kusurlarını olmamış gibi sayınız. &#8220;Çünkü günahtan tevbe eden günahı olmayan gibidir.&#8221; Mutlaka şunu kesinlikle bilmeliyiz ki Allah Teâlâ pek yüksek ve pek büyüktür. Bundan dolayı Allah&#8217;tan korkunuz da kadınlara karşı size vermiş olduğu kuvveti kötüye kullanmayınız. Allah&#8217;ın size karşı gücü, sizin kadınlara karşı gücünüzden çok fazladır. Ve sizin Allah&#8217;a karşı günahlarınız, kadınların size karşı işledikleri suçlarından daha çok ve daha küstahçasına olduğu halde, Allah sizin tevbelerinizi kabul ve günahlarınızı affederken size itaat eden hanımlarınızın meydana gelen kusurlarını nasıl affetmezsiniz ve nasıl olur da onlara saldırmak için bahane arar durursunuz? Diğer bir mânâsı şöyledir: Allah zulümden ve haksızlıktan yüce bir ululuk sahibidir. Bundan dolayı onun şanının yüceliği ve ululuğu karşısında zulümden, haksızlıktan, sadakatsizlikten, terbiyesizlikten vazifelerinizi kötüye kullanmaktan son derece sakınmalısınız.</p>
<p>35- Kadın itaat etmezse ne olacak? O zaman iş yargılamaya (duruşmaya) düşer. Bundan dolayı ey müslümanlar topluluğu ve özellikle ey hakimler! Koca ile karı arasında bir geçimsizlikten endişe ederseniz. Şayet bunlar arasında bir geçimsizliğin meydana gelmesinden korkar, yani evlilik devam ettiği halde aralarının açıldığını anlarsanız biri kocanın</p>
<p>akrabasından, biri de karının akrabasından olmak üzere iki hakem gönderiniz. Çünkü akrabaları onların iç yüzlerini daha iyi bilirler ve faydalarını daha fazla arzu ederler. Bununla beraber akrabalardan olmaları müstahabdır. Yoksa yabancılardan da hakem tayin etmenin caiz olabileceği açıklanmıştır. Hakemi seçme hakkı, ilk önce koca ve karıya aittir. Ve bunun her iki taraftan akrabalarının istişaresiyle yapılmasının müstahab olacağı da ve kayıtlarının işaretlerinden anlaşılıyor. O halde akrabaları bulunmadığı veya yabancılardan olmaları kendilerince uygun bulunduğu takdirde şüphesiz caiz olması gerekir.</p>
<p>Bu hakemlerin yetki dereceleri ne olacaktır? Barıştırma veya birbirinden ayırmanın her ikisini de yapabilirler mi? Bu konuda müctehidler ihtilafa düşmüşlerdir. Bir kısmı eşleri birbirinden ayırabilirler ve bu durumda bir talak-ı bain ile kadın boşanmış olur demişler ki, bu görüş Hz. Ali&#8217;den rivâyet edilmiştir. Bir kısmı da bunlara eşleri barıştırmak emredilmiştir, onları birbirinden ayıramazlar demiştir. Bu da Hasan&#8217;dan rivâyet edilmiştir. Ve bu İmam-ı Âzam&#8217;ın görüşüdür. Gerçi eşleri birbirinden ayırma yetkisi açıkça ifade edildiği, koca da bunu kabul edip ve onlara bıraktığı takdirde bu konuda ihtilaf yoktur. Ancak koca, ayırma yetkisini vermediği takdirde mahkeme kendiliğinden zorla iki hakemi mutlak yetki ile seçebilir mi seçemez mi? Sözün kısası iki hakem karı-kocanın vekilleri yerinde midir? Yoksa mahkemenin hükmetmeye izin verdiği vekilleri makamında mıdırlar? Ve mahkemenin bizzat eşleri ayırma yetkisi var mıdır, yok mudur? İşte ihtilaf bu hususlardadır. Şüphe yok ki, âyetin gelişi, eşleri barıştırma üzerindedir. Onları birbirinden ayırmaktan bahsetmek uygun görülmeyip bu konuda açıklama yapılmamıştır. Ve bunun için bir içtihad konusu olmuştur.</p>
<p>Bu iki hakem gerçekten iyi niyetle arabuluculuk kasdederler, aralarını düzeltmek isterlerse Allah iki tarafın arasını bulur ve onları barıştırır. Koca ve karının kalblerine sevgi ve dostluk hislerini kor. Bunu nasıl yapar? Muhakkak Allah her şeyi hakkıyla bilendir, her şeyden haberdardır. Nasıl yapacağını bilir ve şüphe yok ki, alîm (çok bilen) ve habir (herşeyden haberdar olan) Allah&#8217;ın burada eşleri birbirinden ayırma yönünden bahsetmemesi de gâyet anlamlıdır. Demek ki Allah&#8217;ın rızası geçimsizlikte değil, arabuluculuktadır. Esas istenen iyi geçinmedir. Görülüyor ki bu hükümler, kadınların itaatsizliği üzerinde yürümüştür. Acaba erkekler tarafından itaatsizlik olmaz mı? Kadın ne olursa olsun itaat etmeye mecbur mudur, gibi bir soru akla gelebilir. Evet erkekler tarafından da itaatsizlik olabilir.</p>
<p>İleri de &#8220;Bir kadın eğer kocasının geçimsizliğinden yahut kendisinden yüz çevirmesinden korkarsa, karı kocanın aralarında anlaşarak sulh yapmalarında bir sakınca yoktur.&#8221; (Nisâ, 4/128) âyetinde bununla ilgili hükümler gelecek, ayrılmak konusu da orada zikredilecektir. Fakat burada söz konusu olan, erkeklerin hakimiyeti ve onun gereğince bütün vazifelerinin yapılması ve bundan dolayı erkek tarafından hiçbir kusur ve suç bulunmadığı varsayımı üzerine olduğundan, bu şartlar altında erkeğin geçimsizliğini düşünmek aslında geçmediği gibi, açıklama gayesi de aile hayatının yalnız düzelme ve terbiyesine bağlı bulunduğundan dolayı, burada kadınların itaatsizliğinden dolaylı olarak bahsedilmiş ve erkeklerin geçimsizliği konusu daha sonra başlıbaşına açıklanması için sonraya bırakılmıştır. Böylece aile hayatının iyiliği temin edildikten sonra, aile terbiyesinde herkesin bilmesi, genel ve temel bilgiler olarak öğrenilmesi ve uygulanması gerekli olan güzel ahlâklara geçilerek her şeyden önce şu on vazife emrediliyor:</p>
<p>36- Birincisi, Allah&#8217;a ibadet ve kulluk ve O&#8217;na hiçbir şeyi ortak koşmayıp samimiyet ile ibadet etmek. İkincisi, anneye babaya iyilikle muamele etmek. Üçüncüsü, akrabalara iyilik. Dördüncüsü, yetimlere iyilik. Beşincisi, yoksullara iyilik. Altıncısı, yakın komşuya iyilik ki evi yakın olan veya akrabadan olan komşu. Yedincisi, uzak komşuya iyilik ki ya evi uzak olan veya akrabadan olmayan komşu veya müslüman olmayan komşu. Hz. Peygamberin bir hadisinde buyurulmuştur ki: &#8220;Komşu üç kısma ayrılır. Birisinin üç hakkı vardır; komşuluk hakkı, yakınlık hakkı ve İslâmiyet hakkı. İkincisinin iki hakkı vardır; komşuluk hakkı ve İslâmiyet hakkı. Üçüncüsünün bir hakkı vardır; komşuluk hakkı ki bu kitap ehlinden ve Allah&#8217;a şirk koşan komşudur.&#8221; Sekizincisi, yanındaki arkadaşa iyilik. Bu da öğrencilik, sanatkarlık, yolculuk gibi herhangi bir faydalı işte beraber bulunan arkadaş ve yoldaş demektir. Bu mânâ koca ve karıyı da kapsar. Dokuzuncusu, yolculuktan gelen misafire veyahut herhangi bir misafire iyilik. Onuncusu, ve elinizin altındaki köle ve cariyelere iyilik. &#8220;Allah böbürlenen ve öğünenleri sevmez.&#8221; &#8220;MUHTAL&#8221; kibirlenen &#8220;FEHUR&#8221; öğünen, böbürlenen demektir ki, Allah bunları sevmez. Bilhassa o cimri kibirlenenler ki</p>
<p>37-41- hem kendileri cimrilik ederler, hem de insanlara cimriliği emrederler. Bazı yahudilerin Ensar&#8217;a karşı mallarınızı muhacirler</p>
<p>için harcamayınız, fakir düşmenizden endişe ediyoruz, diye nasihat etmeye kalkışmaları bu âyetin indirilmesine sebep olmuştur. Bir de Allah&#8217;ın sırf lütuf ve kereminden kendilerine vermiş olduğu malı ve ilmi gizleyenler hele o gösteriş için harcama yapan böbürlenenlerdir ki, Burada Hz. İsa hakkındaki &#8220;Aralarında bulunduğum sürece onlara şahit oldum.&#8221; (Maide, 5/117) hitabı ile tanık olarak getirilen şahid mânâsına geldiği ve her ümmetten şahid de o ümmetin peygamberi olduğu müfessirler tarafından açıklanmıştır. Yani bilir misin her ümmetten bir şahid getirdiğimiz, Ey Muhammed! Seni de o şahidler üzerine şahid getirdiğimiz vakit, o kıyamet günü o kâfirlerin hali ne olacak?</p>
<p>42İşte cevabı: O gün, inkar edip Peygambere isyan eden kâfirler keşke yere geçmişler, üzerleri düzlenmiş kendilerinden hiçbir iz kalmamış olsa idi, diye isteyecekler ve Allah&#8217;tan hiçbir sözü gizleyemezler. Çünkü &#8220;Yâsîn&#8221; sûresinde geleceği üzere ağızları mühürlenecek, elleri ve ayakları konuşacaktır. İbnü Mesud hazretlerinden şöyle rivâyet olunmuştur ki: Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.) &#8220;Bana bir Kur&#8217;ân oku&#8221; diye emretti. Ben de &#8220;Ey Allah&#8217;ın elçisi! Bana Kur&#8217;ân&#8217;ı öğreten sensin&#8221; dedim. &#8220;Başkasından dinlemeyi severim&#8221; buyurdu. Bunun üzerine Nisâ sûresinden başladım, âyetine geldiğimde, Resulullah ağladı, ben de okumayı kestim demiştir.</p>
<p>Burada iç temizliği ile dış temizliği emrinin manevî bir sırrını ortaya koymak ve imandan sonra ibadetin en önde geleni namaz ve namazın ilk şartı da maddî ve manevî pislikten temizlenmek olduğu ve büyük abdest olan guslün de nikah ve aile hükümleri ile ilgisinin pek fazla bulunduğu, bunların yerine getirilmesinin ise her şeyden önce ve idraki korumakla olacağı anlatılmak üzere buyuruluyor ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi:</p>
<p>43- Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın. Cünüb iken de yolcu olanlar müstesna gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur, veya yolculukta bulunursanız veyahut biriniz abdest bozmaktan gelince veya cinsî münasebette bulunup, su da bulamazsanız o zaman tertemiz bir toprak ile teyemmüm edin. Niyetle yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz ki Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.</p>
<p>43-Bu âyetin indirilmesinin sebebi Abdurrahman b. Avf hazretlerinin ziyafeti olayı olduğu rivâyet edilmiştir. Geniş bilgi Bakara sûresinin, &#8220;Ey Muhammed, sana içki ve kumar hakkında soruyorlar&#8230;&#8221; (Bakara, 2/219) âyetinde geçmiştir. (Oraya bakınız.) Sarhoşluğun cünüplük ile ve ondan sakınmanın da abdest ve gusül ile beraber söz konusu edilmesi ve bu durumda müminin namaza yaklaşmaktan men edilmesi, sarhoş edici maddelerin haram olduğunu ve pisliğini anlatmak için ne kadar beliğ ve edebîdir. Bu mânâ, Maide sûresinde &#8220;Pisliktir, ondan sakınınız.&#8221; (Maide, 5/90) diye açıkça anlatılacaktır.</p>
<p>&#8220;Sarhoş iken namaza yaklaşmayın.&#8221; Burada bazı müfessirler, salattan maksat cami ve namazgahtır. Bununla sarhoşlar camilere girmekten men edilmişlerdir, demişler ise de bu mânâyı anlamak için salatı, esas mânâsından çıkarmaya gerek yoktur. Bu yasak, söylediğini bilmeyen sarhoşun namazının sahih olmadığına ve bundan dolayı sarhoşluğun haram olduğuna delalet ettiği gibi, sarhoşun ve cünübün camiye girmesinin ve ona</p>
<p>yaklaşmasının yasak olduğuna da işaret yoluyla delalet edebilir. Bundan dolayı sarhoşun ve cünubun camiye girmeleri ve hatta yakınında bulunmaları caiz değildir. Yolculuk durumu müstesna cünüb iken de yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın ve dolayısıyla camiye de girmeyin.</p>
<p>CÜNÜB: Cenabet olan, yani menisi gelen kimsedir ki, masdar gibi hem bir kişiye hem çoğula denilir.</p>
<p>İĞTİSAL: Gusletmek, yani tepeden tırnağa yıkanmaktır.</p>
<p>ÂBİRÎ SEBİL: Yolculuk edenler, sefer halinde bulunanlar demektir. Bunların önceki hükümden ayrılmasının, teyemmüm meselesinden dolayı olduğu şimdi anlaşılacaktır. Bununla beraber âyetin mânâsı, genel olarak yoldan geçme durumuna da gelebilir. Bu itibarla da cünübün namaz kılınan camiden değil, fakat yanındaki yoldan geçmesinin caiz olduğuna bir işaret olur. Bu istisna kaydının, cünüb ile yıkanma arasında bulunduğu için sarhoşlarla ilgili yönü yoktur. Demek ki söylediğini bilmeyen sarhoşların cami yakınından geçmelerine de izin yoktur. Çünkü aslında sarhoşluğa izin yoktur.</p>
<p>GAİT: Engin, çukur yer demek olup helaya işarettir. Heladan gelmek de kinaye yoluyla hades ve abdest bozmak demektir. Kisâî ve Halef-i Âşir kırâetlerinde elifsiz olarak okunur. Bu den, önceki dendir. İkisi de kadınlara dokunmak demektir. Bunun da özel şekilde bir dokunmak demek olan iki tenasül uzvunun birbirine değmesi mânâsını ifade ettiğinde ittifak vardır. Ve boy abdesti gerekir. Fakat bunda, el veya diğer şeylerle yalnız vücudun vücuda dokunması mânâsına da gelmesi kasdedilmiş mi kasdedilmemiş midir? Burada âlimler ihtilafa düşmüşler. Biz Hanefilere göre bu mânâ kasdedilmemiştir. Bundan dolayı kadının bir tarafına yalnız dokunmakla abdest bozulmaz. Fakat Zâhirî ve Şâfiî mezhebine göre bozulur, boy abdesti değil, yalnız abdest almak gerekir. Ancak Zâhiriler, kelimesinin dış görünüşüne bakarak dokunanın abdesti bozulur, dokunulanınki bozulmaz demişlerdir. İmam eş-Şafiî ise, ikisinin de abdestinin bozulacağını söylemiştir. Hanefiler hafifletmeye, Şafiîler de işi sağlama bağlamaya ve ihtiyata riâyet etmişlerdir. Kısaca cünüb iken hasta olursanız veya seferde bulunursanız veya ister yolculukta, isterse evde abdest bozar veya kadınlara dokunur, boy abdesti veya abdest gerekir de bir su bulamazsanız _ ki hastalıktan dolayı su bulamamak gerçekten veya hükmen su bulamamaktan daha genel olmuş oluyor _ böyle su bulamadığınız taktirde</p>
<p>temiz toprakla teyemmüm ediniz de yüzlerinize ve ellerinize meshediniz.</p>
<p>TEYEMMÜM: Lugatte, kasdetmek demektir. Bundan dolayı niyetsiz teyemmüm olmaz, niyet teyemmümün aslına dahildir. &#8220;Saîd&#8221; de yer yüzü demektir ki, taşı toprağı kapsar. Bundan dolayı eline hiç toprak bulaşmasa bile bir taş ile teyemmüm etmek caiz olur. Fakat İmam eş-Şâfiî birazcık olsun toprak bulaşmalı demiştir. &#8220;Tayyib&#8221; de tertemiz demektir. Bundan dolayı pis veya şüpheli olmamalıdır. Demek olur ki, İslâm&#8217;da maddi ve manevi temizlenme meselesinin o kadar önemi vardır ki, su bulamadığı zaman hiç olmazsa boy abdesti veya abdest yerine temizlenmeye niyet ve kalbini temizliğe bağlayıp maddi yönden de tertemiz bir toprağı abdest uzuvlarının yarısı demek olan yüzüne ve dirseklerine kadar ellerine dokundurmalıdır. Yani ellerini bir defa toprağa vurup mesh etmeli, bir defa da vurup dirseklerine kadar ellerini mesh etmelidir. İmanı olmayanlar bundan ne çıkar, diyebilirler. Fakat aklın bundan en az alacağı ders şudur ki, insan hem dış ve hem de iç temizliğini bırakmamalıdır. Kalb temizliği esasdır. Kalbi pis olan ne yapsa temizlenmez ve fakat yalnız kalb temizliği de yetmez. Maddi olarak dışını da temizlemelidir. Su bulamayınca zaruret durumunda teyemmüm etmek, aslında kalble ilgili bir temizlik işi olmakla beraber maddi şartın ve zahiri şeklin de &#8220;tamamı elde edilemeyen şeyin hepsi terkedilmez&#8221; düsturunun ifadesi üzere en güzel şekilde korunmasıdır. &#8220;Şüphesiz ki Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır.&#8221; Bunun için teyemmüme ruhsat verir. Fakat sarhoşluğa ve cünüp durmaya müsaade etmez.</p>
<p>Burada konu, akıl ve şuuru korumaya ve maddi manevi temizliğe ermekle özellikle akıl ve düşünce ile ilgili terbiyeye parlaklık ve ahlâk ile dindarlığa kuvvet verilmek ve bu şekilde aile terbiyesinden genel terbiyeye ve herkesin düzelmesine doğru gidilmek, savaşmak ve din uğrunda savaşa girişmek için dost ve düşmanı, mümin ve kafiri, hak ve batılı, düzen ve bozukluğu ayırt etmek ve karşılaştırmak üzere sarhoş durumunda bulunan sapıkların ve düşmanların durumuna dikkat çekilerek buyuruluyor ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>44- Kendilerine kitaptan bir nasib verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar, sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan sapmanızı istiyorlar.</p>
<p>45- Allah sizin düşmanlarınızı çok iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter. Ve yardımcı olarak da Allah yeter.</p>
<p>46- Yahudilerden bir kısmı, (Allah&#8217;ın kitabındaki) kelimeleri esas mânâsından kaydırıp; dillerini eğerek ve dine saldırarak, &#8220;Sözünü işittik, emirlerine isyan ettik, dinle, dinlemez olası ve râinâ (bizi gözet)&#8221; diyorlar. Halbuki onlar, &#8220;İşittik ve itaat ettik; dinle ve bize de bak&#8221; deselerdi bu, kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah, küfürleri yüzünden kendilerini lanetlemiştir. Artık onlar, pek azı müstesna, iman etmezler.</p>
<p>44-45-46- &#8220;Yahudi olanlardan&#8221; ifadesi, kendilerine dikkat çekilen &#8220;Kendilerine kitaptan bir nasib verilenler&#8221; âyetinin açıklamasıdır. Yani burada söz konusu olan yahudilerdir. Bunlar</p>
<p>kelimeleri yerlerinden kaldırıp değiştirirler, dillerini eğerler bükerler. Tahrif (bozma) şekli hakkında üç suret rivâyet edilmiştir:</p>
<p>1- Bir kelimeyi diğer kelime ile değiştirirler. Mesela Tevrat&#8217;ta, Hz.Peygamberin vasıfları ile ilgili olan &#8220;reb&#8217;a&#8221; kelimesini &#8220;uzun olmayan&#8221; terimine, aynı şekilde &#8220;recm&#8221; kelimesini &#8220;had(şer&#8217;î ceza)&#8221; deyimi ile değiştirmeleri gibi ki, yazıdaki değiştirmedir. Buna karşı her tarafta meşhur olan bir kitap böyle nasıl değiştirilebilir, bu mümkün müdür, denemez. Çünkü bu gibi değişiklikler en fazla bir dilden diğer dile nakletme ve tercüme sırasında meydana gelir. Bunun için tercüme işi hem bir yetenek, hem bir doğruluk işidir. Bundan başka yazanların pek az ve iyi hafızlar olmaması veya az olduğu zamanlarda bunun kopya etmeler esnasında yapılması da mümkün olur. Daha sonra bu gibi değiştirmeler aslını bilenleri aldatmamakla beraber diğerlerini kolaylıkla aldatabilir.</p>
<p>2- Ortaya şüphe atma ve yanlış yorumlarla bir kelimeyi öteye beriye çekerek mânâsını haktan batıla çevirmektir ki, bu da tefsir ve açıklamada yapılan bir manevi tahrif (bozma)dir. Fahreddin Razi &#8220;Nitekim zamanımızdaki bidat ehli de görüşlerine aykırı olan âyetlerde böyle yapıyorlar.&#8221; demiş ve tahrifin tefsirinde bu ikinci şeklin asıl olduğunu da kaydetmiştir.</p>
<p>3- Yalnız kitap değil, bir söz söyledikleri zaman duydukları ve kalblerinde bildikleri gibi dosdoğru söylemeyip değiştirerek söylemeleridir. Çünkü yahudiler Hz. Peygamberin huzuruna gelirler, bazı şeyler sorarlar, yanından çıktıkları zaman Peygamberin sözlerini değiştirerek yaymaya çalışırlardı. İşte Kur&#8217;ân bunların değiştirme şekillerini şu misallerle anlatıyor: Değiştirirler ve derler ki &#8220;işittik ve isyan ettik&#8221; bu bir, &#8220;işit, işitmez olası&#8221; bu iki, &#8220;râinâ&#8221; (bizi gözet) bu da üç. Yani Peygambere karşı ilk önce diyecek yerde derler, hep tersini yaparlar. İkinci olarak &#8220;dinle&#8221; diyecek yerde diye bir de cinas ilave ederler ki, bu kelime bir taraftan övgü ve saygıya, bir taraftan ihanet ve sövmeye delalet eder. Çünkü işittirilmiş olmayarak demek olduğundan bir yönden lütfen ve tenezzül ederek dinle, çünkü sana karşı söz söylemek ve zorla dinletmek haddimiz değildir, mânâsına bir saygı ifadesi olabileceği gibi, öte yandan bir kaç yönüyle de küçümseme ifade eder. İlk olarak; &#8220;dinle ha söz dinlemez&#8221;, ikinci olarak; &#8220;dinle ha dinlenmiyesice?&#8221; Üçüncü olarak; &#8220;dinle ha iyi haber işitmiyesice.&#8221; mânâlarına da gelebilir ki, bunlar hep sövmek ve küçümsemektir. Dördüncü olarak; &#8220;dinle fakat benden işitmiş olmayarak dinle&#8221; demek de olabilir ki, bu da bir sırrı emanet bırakma gibi olmakla beraber yalancılık teklifini kapsayan bir</p>
<p>münafıklığı da içerir. Kelimesi de böyle iki yönlüdür. Bakara sûresinde (Bakara, 2/104) âyetinde geçmişti. (Oraya bakınız.) İşte bunlar böyle derler ve kelimeleri yerlerinden böyle tahrif ederler (bozarlar). Ve bunları söylerken dillerini burarak, sarhoş gibi ağızlarını eğerek söylerler, hem de dini kötülemek için söylerler. Halbuki bunlar Peygambere &#8220;işittik ve isyan ettik&#8221; diyeceklerine &#8220;işittik ve itaat ettik&#8221; ve &#8220;dinle işitmez olası&#8221; diyeceklerine yalnız &#8220;dinle&#8221;; ve &#8220;bizi gözet&#8221; diyeceklerine &#8220;bize bak&#8221; demiş olsalardı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Fakat inkarlarından dolayı Allah onları lanetledi, onun için bunlar iman etmezler, etseler de pek az ederler. Ya pek az bir şeye iman ederler, veya faydası olmayacak az bir zamanda, mesela can çekişme durumunda iman ederler veya içlerinde iman edenleri pek az bulunur. Fakat bulunur.</p>
<p>Bundan dolayı bunlara ve hatta bütün kitap ehline bir nasihat ve davet olmak üzere şöyle değişik bir hitap yapılıyor:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>47- Ey kendilerine kitap verilenler! Gelin yanınızda bulunan (Tevrat)ı tasdik etmek üzere indirdiğimiz bu kitaba iman edin. Biz birtakım yüzleri silip de enselerine çevirmeden yahut cumartesi halkını (yahudileri) lanetlediğimiz gibi onları lanetlemeden önce iman edin. Yoksa Allah&#8217;ın emri mutlaka yerine gelecektir.</p>
<p>48- Doğrusu Allah, kendisine ortak koşulmasını asla affetmez. Ondan başkasını (diğer günahları) ise, dilediği kimseler için bağışlar ve mağfiret buyurur. Her kim Allah&#8217;a şirk koşarsa gerçekten pek büyük bir günah ile iftira etmiş olur.</p>
<p>47- Nice yüzleri veya yüze gelenleri silip belirsiz yaparak arkalarına çevirmeden veya onları, sebt (cumartesi) ehlini lanetlediğimiz gibi lanetlemeden önce iman ediniz.</p>
<p>TAMS: Aslında bir şeyin izlerini yoketmek ve alâmetlerini gidermek mânâsına olmakla, burada yüzlerin kılığından çıkıp yüz denecek durumları kalmamak mânâsını ifade eder. İbnü Abbas (r.a.) deve tabanı, hayvan tırnağı gibi olması ile, Katade ve Dahhâk &#8220;Eğer dileseydik o kâfirlerin gözlerini silme kör ederdik&#8230;&#8221; (Yâsin, 36/66.) mânâsı üzere gözlerin görmez olması ile, bazı müfessirler de suratlarının maymun yüzü gibi çirkin ve perişan olması ile misal vermişler ve açıklamışlardır.</p>
<p>Bu şiddetli bir uyarmadır ki, hem dünya ile ilgili, hem ahiretle ilgili felaketleri hatırlatır. Bununla birlikte dünya ile ilgili olması daha açıktır. Cumartesi ehli, Bakara suresinde geçmişti.</p>
<p>48- &#8220;Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz.&#8221; Burada şirk, kayıtsız olduğundan mutlak surette kâfirlik demek olduğu unutulmamalıdır. Bunun kitap ehline iman teklif etme yerinde gelmiş olması da bu konuda özel bir ipucu teşkil eder.</p>
<p>Bu âyetin inmesi üzerine yahudiler, biz müşrik değiliz, Allah&#8217;ın özel ve ileri gelen kullarındanız, demişlerdi. Nasıl ki, &#8220;Biz, Allah&#8217;ın oğulları ve dostlarıyız.&#8221; (Maide, 5/18.) dediler. &#8220;Ateş bize sadece sayılı günler dokunacaktır.&#8221; (Bakara, 2/80) da diyorlardı. Bir de bazı yahudiler bir gün çocuklarını alıp Hz. Peygamberin huzuruna gelmişler &#8220;Ey Muhammed! bunların günahı var mıdır?&#8221; demişler. &#8220;Hayır&#8221; buyurulmuş. Bunun üzerine &#8220;İşte biz de tıpkı bunlar gibiyiz, gece yaptığımız günahlar gündüz, gündüz yaptığımız günahlar gece örtülür.&#8221; diye kendi nefislerini tezkiye etmişlerdi. Bunun üzerine bunlar hakkında şu âyetler nazil oldu:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>49-50- 49 Kendi nefislerini temize çıkaranları görmüyor musun? Hayır! Ancak Allah, dilediğini temize çıkarır. Onlara kıl kadar zulmedilmez.</p>
<p>50- Bak nasıl da Allah&#8217;a yalan uyduruyorlar. Apaçık bir günah olarak bu yeter.</p>
<p>51-55-Rivayet ediliyor ki, yahudilerin reislerinden Huyeyy b. Ahtab ile Ka&#8217;b b. Eşref yanlarına yahudilerden yetmiş süvari alarak Mekke&#8217;ye gitmişler ve Kureyş ile bir anlaşma ve sözleşme yaparak Hz. Peygamber ile olan anlaşmalarını bozmak istemişlerdi. Onlar da, &#8220;Siz kitap ehlindensiniz, Muhammed&#8217;e bizden daha yakınsınız. Bundan dolayı biz size güvenmiyoruz. Bizim putlarımıza secde ediniz de gönlümüz rahat olsun.&#8221; diye bir teklifte bulunmuşlardı. Yahudiler de derhal kabul edip bunu yapmışlar (putlara secde etmişler). Sonra Ebu Süfyan Ka&#8217;b'a hitap ederek, &#8220;Sen kitap okuyan âlim bir adamsın, biz ise okuma yazma bilmiyoruz; bundan dolayı bizim mi yoksa Muhammed&#8217;in mi, hangimizin tuttuğu yol doğrudur.&#8221; diye sormuş, Ka&#8217;b da &#8220;Muhammed ne diyor?&#8221; demiş. Ebu Süfyan, &#8220;Yalnız Allah&#8217;a ibadet etmeyi emrediyor ve Allah&#8217;a şirk koşmaktan nehyediyor.&#8221; cevabını vermiş. &#8220;Sizin dininiz nedir?&#8221; deyince de, &#8220;Biz Beytullah&#8217;ın görevlileriyiz, hacılara su veririz, misafirlere yemek yediririz, esirleri kurtarırız, şunu yaparız,</p>
<p>bunu yaparız.&#8221; diye anlatmış. Bunun üzerine Ka&#8217;b, &#8220;Sizin yolunuz daha doğrudur.&#8221; demiş ve putprestleri iman ehlinden üstün saymış ve tercih etmişti ki şu âyetler bunu hakkındadır:</p>
<p>56-Meâl-i Şerifi</p>
<p>51- &#8220;Şu kendilerine kitaptan (okuma yazmadan) bir nasib verilmiş olanları görmüyor musun! Onlar puta ve şeytana inanıyorlar. Ve Allah&#8217;ı tanımayanlara, &#8220;Bunlar, müminlerden daha doğru yoldadır.&#8221; diyorlar.</p>
<p>52- Onlar, Allah&#8217;ın lanet ettiği kimselerdir. Allah kime lanet ederse artık ona asla bir yardımcı bulamazsın.</p>
<p>53- Yoksa onların mülkten bir payı mı vardır. Eğer öyle olsaydı, insanlara bir çekirdeğin zerresini bile vermezlerdi.</p>
<p>54- Yoksa onlar, Allah&#8217;ın lütuf ve kereminden insanlara verdiği nimetleri kıskanıyorlar mı? Şüphesiz biz, İbrahim ailesine de kitap ve hikmeti vermiştik. Hem de onlara büyük bir mülk ve saltanat ihsan ettik.</p>
<p>55- İşte o yahudilerden bir kısmı ona iman etti. Bir kısmı da ondan yüz çevirdi. O iman etmeyenlere cehennem alevi yeter.</p>
<p>&#8220;Tağut&#8221; kelimesinin mânâsı Bakara sûresinde &#8220;Dinde zorlama yoktur&#8230;&#8221; (Bakara, 2/256) âyetinde geçmişti. &#8220;Cibt&#8221; ise put demektir. Kâhine de &#8220;cibt&#8221; dendiği nakledilmiştir. Bu şekilde bu iki kelime Allah&#8217;dan başka ilâh edinilen canlı ve cansız mabudların (kendisine tapılan şeylerin) tam isimleridir. Birbiri yerine de kullanılabilirler. Lügat âlimlerinin çoğu kelimesinin lugatte çekimi olmadığı görüşünde bulunmuşlardır. Fakat bunun aslı olduğu naklediliyor ki cibs, pis ve alçak demektir.</p>
<p>Hükmünün açıklanması için kitap ehlinin bir kısmı hakkındaki tehditten sonra bütün kâfirlere ait olmak üzere de buyuruluyor ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>56- Şüphesiz ki âyetlerimizi inkâr eden kâfirleri biz yarın bir ateşe atacağız. Derileri piştikçe azabı duysunlar diye, kendilerine başka deriler vereceğiz. Çünkü, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.</p>
<p>Bunlar böyledir. Fakat:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>57- İman edip salih ameller işliyenleri ise, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Orada ebedî olarak kalacaklar. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Onları, koyu gölgeler altında bulunduracağız.</p>
<p>57- Gölgeli gölge, koyu gölge, yaygın gölge ki, tam ve devamlı nimete işarettir. Çünkü refah içinde bulunanlar, genel bir şekilde latif gölgelerde yaşarlar. Nasıl ki dilimizde de sayedar olmak, sayeban olmak, sayesinde (gölgesinde) yaşamak, sayesinde (himayesinde) yaşatmak terimleri nimet ve mutluluk anlamına gelen terimlerdir.</p>
<p>Bu hikmetten dolayıdır ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>58- Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.</p>
<p>58- Allah size şunları muhakkak emrediyor: Biri, emanetleri ehline vermeniz biri de, insanlar arasında hüküm ve komuta ettiğiniz zaman adaletle hükmetmeniz.</p>
<p>EMANET: Aslında insanın emin (güvenilir ve itimad edilen kimse olması) yani kendisine maddi veya manevi her hangi bir şeyin gönül rahatlığı ile korkusuz bir şekilde teslim edilebilir ve istendiği zaman eksiksiz alınabilir bir şekilde bulunması anlamına masdar ve kısaca masdar olduğu gibi insanın emin olma durumuna, gerek Allah ve gerek insanlar tarafından herhangi bir şekilde bırakılmış olan şeye de ismi meful (edilgen ortaç) mânâsına gelen masdarın ismi olmuştur ki, burada emanet bu mânâyadır. Ve bunların sahiplerine verilmesi ile insanlığın, Allah&#8217;ın bir emaneti olan şeref ve namus emanetinin korunması emredilmiştir. &#8220;Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, onun sorumluluğundan korktular; onu insan yüklendi; (bununa beraber onun hakkını tam yerine getirmedi) çünkü o, çok zâlim, çok cahildir.&#8221; (Ahzab, 33/72), yüce âyeti gereğince insan, Allah Teâlâ&#8217;nın emanetini taşıyan bir emini, bir vekili olmayı üstüne alan yegane yaratıkdır ki, bu sayede diğer yaratıklar üzerinde hüküm ve tasarruf etmeye güç yetirebilir. Bu sayededir ki, insanlar da birbirinden emin olarak birbirlerine karşılıklı olarak ve sıra ile birçok hakları ve emaneti bırakırlar. İşte insanlar, gerek Allah&#8217;a ve gerek kullara karşı emanetle ilgili bu şereflerini ne kadar güzel korurlar ve emaneti ne derece yerli yerine koyabilirlerse o oranla değer ve iyiliklerini artırmış bulunurlar ve bu şekilde Allah&#8217;ın devamlı gölgesine (himayesine) girerler ve halk arasında açıktan ve gizli olarak etkili bir hakimiyet şerefini elde etmiş olurlar. &#8220;Ey Davud! Biz seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) hükümdar yaptık. İnsanlar arasında adaletle hükmet, keyfine uyma, sonra seni Allah&#8217;ın yolundan saptırır&#8230;&#8221; (Sâd, 38/26) buyurulmuştur. Sırf emanet, aslında hiçbir şeyle telafi edilebilecek değildir. Emanetlerin bir garantisi varsa, o da hainlik veya hainlik şüphesi ile emanetin yüce onurunun kırılması veya kaybedilmesi ve emniyet ile vekilliğin garantisinin düşmanlığa dönüşmesidir. Bunun için eminliği kötüye kullananlar Allah&#8217;a ve kullarına karşı başkalarının hakkını gasbedenler ve eşkiyalar gibi itibardan düşerler ve dış görünüşe göre olmasa bile, içten kalblerde düşmanlıkla mahkum olurlar. Güvenilir olmakla hakimiyetin bu önemli ilişkisine dayanan bu âyette, emaneti sahibine vermek ile adaletle hükmetmek ayrı ayrı olarak emredilmiş ve güvenilir olma emri, hükmetme emrinden önce zikredilmiştir. Bundan dolayı insanın Rabbine ve kendine ve halka karşı olmak üzere üç çeşit güvenilirlik muamelesi vardır. İlk önce Rabbine karşı emanete riayet etmesi Allah&#8217;ın hükümlerinin ve kanunlarının tatbikatı yani vazife meselesi ile ilgilidir ki, bütün</p>
<p>uzuvların vazifelerini içine alır. İbnü Mesud hazretleri demiştir ki: &#8220;Emanet her şeyde lazımdır. Abdestte, cünüplükte, namazda, zekatta, oruçta vs. de.&#8221; İbnü Ömer hazretleri de demiştir ki: &#8220;Allah insanın tenasül uzvunu yarattı ve buyurdu ki, &#8216;Bu bir emanettir, senin yanında sakladım, bundan dolayı bunu muhafaza et. Ancak hakkıyla (helâl yerde) kullanılması hariç.&#8221; İşte bütün organların da böyle birer emanet olan vazifeleri vardır. Kendine karşı din ve dünya emanetinde, kendine en faydalı ve en uygun olanı seçmesi, öfke ve şehvet veya cahillik ile sonunda zararlı olan şeyleri yapmamasıdır. Halka karşı, hakların emanetini gözetmek, alış verişte aldatmamak, zarar veren olmamaktır ki idarecilerin halka adaleti, âlimlerin halkı batıl taassuba sevketmeyip dünya ve ahirette faydalı olan amellere ve doğru inançlara sevketmesi, halkın da onlara karşı hainlik yapmaktan sakınması, aynı şekilde kocanın karısına, karının kocasına karşı sadakatla (doğrulukla) ırzlarını ve çocuklarının soylarını korumaları ve çocukların terbiyesine dikkat etmeleri bunların içindedir.</p>
<p>Bu şekilde ister Allah&#8217;a ait haklarda ve ister insan hakları, başka bir ifade ile ister genel haklar ve ister özel haklardan insanların emanet zimmetleri ile ilgili fiilî veya sözlü veya inançla ilgili, maddî veya manevî, malî ve malî olmayan hakların hepsini kapsadığı gibi hitabının hükmü de bütün mükellefleri kapsar. Özel haklarla ilgili ve emniyetle bırakılan emanet ve diğer şeyler, emanetlerden olduğu gibi, kamu işlerine ve haklarına ait olan yönler, makamlar, velayet (valilik), imamlık ve hüküm sürmek, nasihat ve fetva vermek de emanetlerdendir. Bir de kelimesi sahip ve ehliyetli mânâlarını kapsadığı için bu emir, verilmiş olan emanetlerin sahibine geri vermek ve ulaştırmaktan başka, emanet edilecek şeylerin de ehline ve hak etmiş olanlara emanet ve havale edilmesi mânâsını da ifade eder. Ve bu mânâ kamu hakkından olan emanetlerde önem arzeder ve ancak o itibarla emredilmiş bir vazife olur. Öyle olmakla beraber bu da Allah&#8217;a ait haklardan olan emanetleri sahibine vermek ve ona ulaştırmak demektir. Nitekim bu âyetin iş başında bulunan kimseler hakkında indiği de rivâyet edilmiştir.</p>
<p>Âyetin indirilmesinin sebebi hakkında meşhur olan rivâyet şudur: Mekke&#8217;nin fethi günü Resulullah Mekke&#8217;ye girdiği zaman Kâbe&#8217;nin anahtar taşıyıcısı olan Osman b. Talha b. Abdüddar kapıyı kilitlemiş, anahtarını Resulullah&#8217;a (s.a.v.) teslim etmekten kaçınmış, &#8220;Allah&#8217;ın elçisi olduğunu bilseydim engel olmazdım.&#8221; demiş. Derhal Hz. Ali de Osman&#8217;ı tutmuş, kolunu bükmüş anahtarı alıp Kâbe&#8217;nin kapısını açmış ve Resulullah (s.a.v.) Kâbe&#8217;ye girip iki rekat namaz kılmış idi. Çıktığı zaman, amcası Hz. Abbas anahtarın kendine verilmesini</p>
<p>ve eskiden sorumluluğunda bulunan Zemzem sakalığı (hacılara su dağıtma vazifesi) ile beraber sedanetin (yani Kâbe kapıcılığının) birleştirilmesini istedi. Bunun üzerine bu âyet indirildi. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.v.) anahtarları Osman&#8217;a geri vermesini ve ona teslim etmesini ve kendisinden özür dilemesini Hz. Ali&#8217;ye emretti. Hz. Ali de anahtarları götürüp özür dileyince Osman: &#8220;Beni zorladın, bana eziyet verdin, sonra geldin (hatanı) düzeltmeye çalışıyorsun.&#8221; dedi. Hz. Ali de: &#8220;Senin hakkında Allah Teâlâ Kur&#8217;ân indirdi.&#8221; deyip âyeti okudu. Bunun üzerine Osman, diye şehadet getirerek hemen müslüman oldu.</p>
<p>Kabe kapıcılığının (anahtarının taşınması görevinin) ebedî olarak Osman&#8217;ın zürriyetinde kalması hakkında bir de vahiy geldi. Sonra Osman Mekke&#8217;den hicret edip anahtarı biraderi Şeybe&#8217;ye verdi ki bugün de Kâbe&#8217;nin anahtarı Şeybe&#8217;nin torunlarındadır. Şüphe yok ki sebebin özel olması, hükmün genel olmasına engel değildir. Aksine bu sebep &#8220;emanetlerin&#8221; pek genel kapsamlı olduğunu gösterir. Bakınız, Allah size ne güzel öğüt veriyor! Emaneti sahibine vermek, adaletle hükmetmek, bunlar ne güzel şeylerdir. Ve sizin için ne kadar faydalıdır. Her zaman (mutlaka) bu emirleri tutmalı, hainlik ve zulümden sakınmalı. Çünkü &#8220;Allah her şeyi işiten ve görendir.&#8221; Bundan dolayı hükümlerinizi işitir, emanet hakkında yaptıklarınızı görür.</p>
<p>Bu şekilde idarecilere ve hakimlere, işin başında bulunan herkese genel olarak veya özel bir şekilde emanetleri sahiplerine vermek ve adalet ile hükmetmek ve memleketi idare etmek emredildikten sonra, şimdi de diğer iman ehline bunları yapan idarecilere itaat etmeyi ve fakat kayıtsız bir şekilde değil, Allah ve Peygambere itaat etme içinde şu genel hitabı ile emrediyor.</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>59- Ey iman edenler! Allah&#8217;a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah&#8217;a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.</p>
<p>59- Ey iman edenler! Allah&#8217;a itaat ediniz ve Allah&#8217;ın elçisine (Hz. Muhammede) itaat ediniz. Sizden olan emir sahibine (idarecilere) de itaat ediniz. Dikkat etmek gerekir ki Allah ve Resulü hakkında diye mutlak itaat açıkça söylendiği halde, emir sahipleri (idareciler) hakkında buyurulmayıp bunlara itaat etmek Peygambere itaata atfedilmiş ve yalnız Peygambere itaat etmeye tabi olarak emredilmiş ve bu şekilde tabi olma altında itaat etmenin hem aynı kuvvetle kayıtsız olarak gerektiği gösterilmiş, hem de isyan edilen şeyler de bu hükmün dışında bırakılmıştır. &#8220;Allah&#8217;a isyan hususunda hiç bir mahlukata itaat edilmez&#8221;. Aynı şekilde &#8220;İyi ve faydalı şeylerde itaat edilir.&#8221; hadis-i şerifleri de bunu açıklıyor. Şu halde amirin her emri, memuru sorumluluktan kurtarmaya yetmez. Diyelim ki, bir memur amirinin emri ile rüşvet alsa veya hırsızlık yapsa sorumluluktan kurtulamaz. Bu mefhum, amirin kanuna aykırı olan emri memuru sorumluluktan kurtarmaz, diye de ifade olunur.</p>
<p>Dikkate değer kayıtlardan birisi de müminlere hitap edilerek &#8220;sizden&#8221; kaydıdır ki, mânâsı apaçıktır. Müminlerden olmayan idarecilere itaat etmek dinen vacib kılınmamıştır. Bu hususta itaat değil, varsa bir anlaşmaya riâyet etmek söz konusu olacaktır. Fakat itaat etmenin vacib olmamasından mutlaka isyan etmenin gerekli olduğunu anlamaya kalkışmamalıdır. İtaatin vacib olmaması, isyan etmenin vacib olmasını gerektirmeyeceğinden itaat mecburiyetinde bulunmamakla, isyan mecburiyetinde bulunmak arasında fark vardır. İsyan hakkı başka, isyan etme vazifesi yine başkadır.</p>
<p>Bundan dolayı buradan mümin olmayan bir çevrede (ortamda) bulunan</p>
<p>müminlerin şuna buna karşı isyancı ve ihtilalci bir durumda kabul edilmemeleri ve belki müminlerin her nerede bulunurlarsa bulunsunlar Allah&#8217;a ve Resulüne karşı itaatsizlikten sakınmak ve aynı zamanda kendilerinden olan idarecilere itaat etmeleri ve tağutlara boyun eğmemelerinin gerekli olduğunu anlamak gerekir. Bu bakımdan Taberî tefsirinde de zikredildiği gibi şu hadisler ne kadar önemlidir: İbnü Zeydin babasından rivâyet ettiği üzere Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurmuştur ki: &#8220;İtaat, itaat, itaatte imtihan da vardır. Fakat Allah dilemiş olsaydı emretmeyi hep peygamberlere verirdi.&#8221; Yani peygamberler mevcut iken bile hükümdarlara emretmeyi nasib etmiştir. Ve nitekim Yahya aleyhisselâmın öldürülmesine bile hükmetmişlerdir. Aynı şekilde Ebu Hüreyre&#8217;den rivayet olunduğu üzere Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur: &#8220;Benden sonra size bir takım valiler valilik edecek iyi iyiliği ile velâyet edecek, günahkar da günah işlemekle velâyet edecek; hakka uygun olan her konuda bunları dinleyin ve itaat edin ve arkalarında namaz kılın, iyilik yaparlarsa hem sizin, hem onların lehinedir. Kötülük yaparlarsa sizin lehinize (menfaatinize), onların zararınadır.&#8221; Aynı şekilde Abdullah b. Ömer hazretlerinden rivâyet olunduğu üzere Hz. Peygamber buyurmuştur ki: &#8220;Müslüman olan kişinin itaat etmesi onun vecibesidir, hoşlandığında da hoşlanmadığında da. Ancak günah işlemesi emredilmiş olursa başka. Günah işlemeyi emredene itaat yok.&#8221; Şuara sûresinde: &#8220;O aşırıların emrine uymayın. Onlar yeryüzünde bozgunculuk yaparlar, ıslah etmezler.&#8221; (Şuarâ, 26/151-152) âyeti de bu hususu apaçık ifade ediyor. Ebu&#8217;s-Suûd, tefsirinde bütün bunları şu şekilde özetlemiştir. Bunlar raşid halifeler ve onlara uyan ve doğru hareket eden hakkı emreden idareciler ve adil davranan valilerdir. Zâlim idarecilere gelince, bunlar Allah&#8217;a ve Hz. Peygambere atf ile kendilerine itaat etmenin vacib olmasını hak etmekten uzaktırlar &lt;D&gt;.</p>
<p>Âyette buyurulmayıp buyurulması dikkate değer bir husustur. Bu mânâ, amirleri ve hakimleri kapsamaktan başka gerçek anlamıyla (emir</p>
<p>vermeye) sahip olmak ve işlerde başvurulacak kimse olmak mânâsını da içine alır. Buna göre sahabe ve tabiinden ilk müfessirler bu konuda bir kaç mânâ nakletmişlerdir:</p>
<p>1- Raşid halifeler,</p>
<p>2- Âyetin iniş sebebine göre küçük müfreze komutanları.</p>
<p>3- &#8220;Halbuki onu peygambere ve aralarında yetkili kişilere gösterselerdi, içlerinden işin içyüzünü araştırıp çıkaranlar, onun ne olduğunu (haberin neye delalet ettiğini) bilirlerdi.&#8221; (Nisâ, 4/83) âyetinin işaretiyle âyetlerden hüküm çıkarma gücüne sahip olan âlim ve fakihler olduğu zikredilmiş ve bununla emrin yalnız askerî ve sivil idarecilere ait olmayıp daha fazla kazaî (hüküm verme) ve teşriî (kanun yapma ile ilgili) yöne ait bulunduğu da gösterilmiştir. Bundan dolayı Ebû Bekr er-Râzî&#8217;nin de hatırlattığı şekilde gerek âyetin beyan uslubuna ve gerekse rivâyetlerin tamamına göre meseleyi daha geniş bir şekilde düşünmek gerekir. Bunun için Fahreddin er-Râzî bu gerçeği inceleyerek Allah ve Hz. Muhammed&#8217;den sonra toplumsal bir kural halinde kendilerine kesin olarak itaat etmek vacib kılınan emir sahiplerinden maksat, &#8220;erbab-ı hal ü akd&#8221; (işleri görüp sonuca bağlayana kimseler) denilen ve ittifakları bütün ümmeti temsil ederek Kur&#8217;ân ve Sünnetten sonra başlı başına bir şerî delil meydana getiren icma ehli olması lazım geldiğini, Allah ve Peygambere itaat etmekten sonra en mutlak itaatın ancak bu olabileceğini ve amirlere, hakimlere ve âlimlere itaatin de bunlardan biriyle ilgili olduğunu delil getirerek tafsilatlı bir şekilde açıklamıştır.</p>
<p>Said b. Cübeyr&#8217;den rivâyet edildiğine göre bu âyet, Abdullah b. Huzafe b. Kays dolayısıyla indirilmiştir. O sırada Hz. Peygamber onu bir müfrezeye komutan olarak göndermişti. Süddi&#8217;nin rivâyetine göre de Resulullah, Halid b. Velid kumandasında bir müfreze göndermişti ki, içlerinde Ammar b. Yasir de vardı. Gittiler, geceleyin hareket hedefleri olan kavime yakın bir yere kondular. Onlar da casuslarından aldıkları bir haber üzerine sabaha kadar kaçtılar. Yalnız içlerinden bir adam çoluk çocuğuna eşyalarının toplanmasını emretmiş ve kendisi gece karanlığında yürüyüp Halid&#8217;in askerine gelmiş ve Ammar b. Yasir&#8217;i sorup yanına varmış, &#8220;Ey Ebu Yakzan! demiş, Ben müslüman oldum diye şehadet ettim, kavmim ise sizin geldiğinizi işitince kaçtılar, ben kaldım; benim müslüman olmam yarın bir fayda verir mi,</p>
<p>yoksa ben de kaçayım mı?&#8221; diye sormuş, Ammar da, &#8220;Hayır kaçma! Sana fayda verir.&#8221; demiş. O da kaçmamıştı. Sabahleyin Halid akın etmiş, o adamdan başka kimseyi bulamamışlar. Onu malı ile beraber tutmuşlar. Ammar, haber alınca Halid&#8217;e gelmiş, &#8220;O adamı bırak, çünkü o müslüman oldu ve ben ona eman verdim.&#8221; demiş. Halid de, &#8220;Sen kim oluyorsun da adam kurtarıyorsun.&#8221; diye çıkışmış ve bundan dolayı birbirlerine söz atmışlar. Nihayet Resulullah&#8217;a mahkeme için başvurmuşlar. Hz. Peygamber, Ammar&#8217;ın eman vermesine izin vermiş ve bir daha amire karşı böyle kendi kendine söz vermemesini de hatırlatmış, bunun üzerine peygamberin yanında da atışmışlar. Halid, &#8220;Ey Allah&#8217;ın elçisi! Bu burnu kesik kölenin bana sövmesine müsaade eder misin?&#8221; demiş. Resulullah da: &#8220;Ey Halid! Ammar&#8217;ı kötüleme, çünkü Ammar&#8217;ı kötüleyeni Allah kötüler Ammar&#8217;a karşı kin besleyenden Allah nefret eder, Ammar&#8217;a lanet edene Allah lanet eder.&#8221; buyurmuş. Ammar da öfke ile kalkmış. Bunun üzerine Halid, arkasından koşup elbisesinden tutmuş, özür dilemiş, o da razı olmuştu. İşte âyeti bunun üzerine indi, diye nakledilmiştir. Bu iki rivâyetin çözümüne göre âyet, müfreze komutanları ve askerî işler sebebiyle inmiş ve fakat itaat meselesini genel olarak esaslı bir nizama bağlamıştır.</p>
<p>Bundan dolayı Ey müminler! gerek genel bir şekilde birbirinizle ve gerek yetkililer ile sizin aranızda ve gerekse yetkili olanlar arasında herhangi bir şey hakkında tartışırsanız onu Allah&#8217;a ve Resulüne götürünüz. Yani yalnız kendi arzu ve isteğinizle halletmeye kalkışmayınız. Çarpışmalara düşmeyiniz. Başkalarına da gitmeyiniz de önce Allah&#8217;ı, ikinci olarak Hz. Muhammed&#8217;i kendinize başvurulacak yer biliniz, bu hükme ve bu mahkemeye müracaat ediniz. Aranızda biricik hakem ve hakim Allah ve Peygamberini tanıyınız. Değişik hükümlerinizi, fikirlerinizi Allah&#8217;ın âyetlerine ve Hz. Muhammed&#8217;in açıklamalarına tatbik ederek ve uydurarak birleştiriniz ki, Allah&#8217;a müracaat, Allah&#8217;ın birliğine inanmada samimiyetle Allah&#8217;ın âyetlerini araştırmak ve incelemekle, Resûlüne müracaat da zamanında kendisine ve ondan sonra sünnetine ve halifelerine durumu arzetmekle olur. Zâhiriyye (mezhebi âlimleri) bu âyetten hareketle ihtilafa düşülen meselelerde mutlaka Kur&#8217;ân ve Sünnete başvurmanın vacib olduğunu ve bundan dolayı kıyas ile amel etmenin caiz olamayacağını zannetmişlerse de besbellidir ki, Kur&#8217;ân ve Sünnetle açıkça anlatılmamış hususların, çekişme halinde Kur&#8217;ân ve Sünnete başvurmak için sebeplerini ve illetlerini düşünmekle benzerleriyle mukayese etmekten başka bir yol yoktur. Kıyastan maksat da zaten budur. Fıkıh ve hikmet de budur. Demek ki, İslâm da dört çeşit hüküm vardır.</p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;da açıkça belirtilen, sünnette açıkça belirtilen, yetkililerin ittifakıyla üzerinde ittifak edilen ve sahih kıyas ile nasslardan çıkarılan hükümler. Bununla beraber bu dördüncüsü ile ihtilaf azaltılabilirse de tamamen birleştirilemez. Bunda anlaşmazlık çıktığı zamanda yetkililerin şûrasına ve nihâyet sultanın emrine müracaat olunur ki, bu da &#8220;Allah&#8217;a itaat ediniz, Resul&#8217;e ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz.&#8221; emri gereğince Allah&#8217;ın emrine müracaat etmektir. Ve &#8220;Emanetleri ehline vermenizi emrediyor.&#8221; (Nisâ, 4/58) bunun da kaynağıdır. Ve mutlaka müslümanlar bir olayda ihtilafa düştükleri zaman ilk önce Allah&#8217;ın birliğine inanmak, emaneti ehline vermek ve adaletle hükmetmek vazifelerini göz önünde bulundurup, kendilerini Allah&#8217;ın ve Peygamberin huzurunda toplanmış görerek ona göre düşünmeleri ve fikirlerini ve arzularını Allah Teâlâ&#8217;nın himayesi altına vermeleri ve daima hakkın birliği yolunda gitmeleri lazım gelir. Eğer Allah&#8217;a ve ahiret gününe gerçekten iman ediyorsanız böyle yaparsınız, Allah&#8217;a ve Resulüne ve yetkililere itaat eder ve şâyet bir şeyde aranızda çekişme olursa onda da Allah&#8217;ın ve Resulünün hükümlerine baş vurursanız. Bu başvurmak sizin için halen sırf iyiliktir, çekişmeyi keser. Ve sonuç açısından da daha güzeldir.</p>
<p>Bu emirleri tesbit ettikten sonra işin başında adlî ve teşriî (kanun koymaya ait) esaslar üzerinde itaat etmeyi temin etmek ve müminlere adaletle hükmetmek emredilmiş iken, adalet ve hakka aykırı hükmetmeye istekli olmamaları ve muhakeme meselelerinde adalete aykırı harekette bulunma vaziyeti almamaları ve tağutlar mahkemesine müracaat etmemeleri gerektiğini telkin ve mümin ismi altında Peygambere itaat etmekten hoşlanmayan ve onun hükmüne razı olmayıp başka mahkemelere müracaat edenlerin münafık olduğunu anlatmak ve sonuçta Resulullah&#8217;a itaati sağlamlaştırmak için dikkat çekilerek buyuruluyor ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>60- Şunları görmüyor musun? Kendilerinin sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri sürüyorlar da tağuta inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, tağut önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Şeytan da onları bir daha dönemeyecekleri kadar iyice sapıklığa düşürmek istiyor.</p>
<p>61- Onlara: &#8220;Allah&#8217;ın indirdiğine ve Peygambere gelin!&#8221; denince, münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.</p>
<p>62- Ya nasıl, elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir felaket gelince, hemen sana geldiler de: &#8220;Biz sadece iyilik etmek ve arayı bulmak istedik.&#8221; diye Allah&#8217;a yemin ediyorlar.</p>
<p>63- Onlar, Allah&#8217;ın kalblerindekini bildiği kimselerdir; Onlara aldırma, onlara öğüt ver ve onların içlerine tesir edecek güzel söz söyle!</p>
<p>64- Biz hangi peygamberi gönderdikse, sırf Allah&#8217;ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah&#8217;tan günahlarının bağışlanmasını dileselerdi ve Resul de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah&#8217;ı affedici, merhametli bulurlardı.</p>
<p>65- Hayır! Rabbine andolsun ki iş bildikleri gibi değil, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar.</p>
<p>66- Eğer biz onlara: &#8220;Kendinizi öldürün, veya yurtlarınızdan çıkın.&#8221; diye yazmış olsaydık, içlerinden pek azı hariç, bunu yapamazlardı. Fakat kendilerine verilen öğütleri tutsalardı, elbette haklarında hem daha hayırlı, hem de daha sağlam olurdu.</p>
<p>67- Ve o zaman elbette kendilerine katımızdan büyük mükafat verirdik.</p>
<p>68- Ve onları elbette doğru yola iletirdik.</p>
<p>69- Kim Allah&#8217;a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah&#8217;ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, iyilerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır!</p>
<p>70- Bu lütuf Allah&#8217;tandır. Bilen olarak Allah yeter.</p>
<p>60- Sana indirilene ve senden önce indirilene iman ettiklerini iddia edenlere, dış görünüşe göre müslüman görünüp münafık olanlara baksana! Muhakeme olunmak üzere tağuta, yani Allah&#8217;tan korkmaz azgın şeytana başvurmak istiyorlar. Halbuki &#8220;Kim tağutu inkar edip Allah&#8217;a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.&#8221; (Bakara, 2/256) âyeti gereğince tağutu inkâr etmek kendilerine emredilmiş bulunuyordu. Böyle iken tağutun mahkemesine gitmek istiyorlar. &#8220;Şeytan, onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.&#8221;Bu âyetin indirilmesinin sebebi olmak üzere birkaç olay rivâyet edilmiştir. Birçok tefsircilerin İbnü Abbas&#8217;tan rivâyet ettikleri açıklamalarına göre bir münafık ile bir yahudi kavga etmişler. Yahudi yargılanmak için Hz. Peygambere başvurmayı, münafık da yahudilerin başkanı olan Ka&#8217;b b. Eşref&#8217;e gitmeyi teklif etmiş. Çünkü yahudi haklı, münafık haksızmış. Halbuki Hz. Peygamberin ancak hak ve adaletle hükmettiği Ka&#8217;b b. Eşref&#8217;in rüşvete düşkün bulunduğu her iki tarafça bilindiğinden yahudi, Peygambere başvurmayı, münafık da Ka&#8217;b'a başvurmayı istiyormuş. Nihâyet yahudi ısrar etmiş, Resulullah&#8217;a başvurmuşlar. Yahudinin lehine, münafıkın aleyhine (zararına) hüküm çıkınca münafık razı olmamış, &#8220;Haydi Ömer&#8217;e gidelim aramızda o hakem olsun.&#8221; diye teklif etmiş. Hz. Ömer&#8217;in yanına varmışlar. Yahudi, &#8220;Resulullah benim lehime hükmetti, bu onun hükmüne razı olmadı.&#8221; diye anlatmış. Bunun üzerine Hz. Ömer münafığa &#8220;öyle mi?&#8221; diye sormuş. O da &#8220;evet&#8221; demiş. Bunun üzerine, &#8220;yerinizde durunuz, azıcık dışarı çıkayım, gelir hükmümü veririm.&#8221; diyerek çıkmış, varıp kılıcını kuşanmış gelmiş ve derhal münafıkın boynunu vurmuş, işini bitirmiş, sonra, &#8220;Madem ki beni hakem</p>
<p>yaptınız, işte Allah&#8217;ın hükmüne ve Resulünün hükmüne razı olmayan hakkında benim hükmüm budur.&#8221; demiş. Yahudi kaçmış. Bundan dolayı münafığın akrabaları Hz. Peygambere şikâyet etmişler. Hz. Peygamber Ömer&#8217;i getirtmiş, olayı sormuş, o da, &#8220;Hükmünü reddetti ey Allah&#8217;ın elçisi!&#8221; diye cevap vermiş. O zaman hemen Cebrail (a.s.) gelip, &#8220;Ömer, faruktur, hak ile batılı birbirinden ayırdı.&#8221; demiş. Hz. Peygamber (s.a.) de Hz. Ömer&#8217;e &#8220;sen faruksun&#8221; buyurmuştur. Bu durumda demek ki, tağut, Ka&#8217;b b. Eşref&#8217;e işarettir. Şa&#8217;bî&#8217;den nakledilen bir rivâyete göre de bu münafık, hasmını Cüheyne kabilesinden bir kahine de davet etmiş, orada muhakeme olmuşlardı. Süddî&#8217;nin açıklamasına göre de olay Kurayza oğulları ile Nadîr oğulları arasında öldürülmüş olarak bulunan biri hakkında meydana gelmiş. Her iki taraftan müslüman olanlar Hz. Peygamber&#8217;e gidip yargılanmak istemişler. Münafıklar da bundan çekinip kahin Ebu Berdetü&#8217;l-Eslemi&#8217;ye başvurmakla yargılanma isteğinde ısrar etmişler ve ona gitmişlerdi. Çünkü (bu konuda) şöyle buyuruluyor:</p>
<p>61-66- Onlara &#8220;Allah&#8217;ın indirdiği şeriata ve Peygambere geliniz!&#8221; denildiği vakit de Ey Muhammed! Münafıkları gördün ki, senden yüz çevirmeye ve çekinmeye kalkışıyorlar, kalkışıyorlar amma elleriyle yaptıkları bu cinâyetten dolayı başlarına bir musibet gelince nasıl oluyor? Sonra sana gelmişler, &#8220;Allah&#8217;a yemin ederiz ki, bizim kötü niyetimiz yoktu, maksadımız iyilik yapmak ve Allah&#8217;ın yardımına kavuşmaktı.&#8221; diye Allah&#8217;a yemin ediyorlar. Bunlar öyle kimselerdir ki, kalblerindeki kötülüğün derecesini Allah bilir. Bundan dolayı bunlara yüz verme, acı ve etkili vaaz ile ders ver. Ve kendileri hakkında öyle beliğ ve etkili bir söz söyle ki canlarına işlesin. Bunlar, Peygamberin ne demek olduğunu anlamıyorlar. Halbuki biz herhangi bir Peygamberi gönderdik ise, ancak Allah&#8217;ın izni ile itaat olunmak için göndermişizdir. Bundan dolayı Peygambere itaat, Allah&#8217;ın emrine itaat, ona isyan ise Allah&#8217;a isyandır. Hayır. Ey Muhammed! Rabbine yemin olsun ki, mümin olduklarını iddia edenler, mümin olamazlar, aralarında çatallanmış, çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sana müracaat edinceye kadar. Sonra verdiğin hükümden gönüllerinde hiçbir sıkıntı hissetmesinler ve tam bir teslimiyetle açık ve gizli olarak sana boyun eğsinler. İşte o zaman gerçek mümin olurlar. Eğer biz onlara kendinizi öldürünüz veya yurtlarınızdan çıkınız</p>
<p>diye yazmış olsaydık İsrailoğullarında olduğu gibi günahtan tevbe etmek ve kurtulmak için, kendi elleri ile intihar etmeyi veya vatanlarından çıkıp gitmeyi farz kılıp teklif etseydik pek azı hariç olmak üzere onlar bunu yapmazlardı. Fakat Hz. Muhammed&#8217;in şeriatında böyle ağır bir yükümlülük yoktur. Bilakis &#8220;Ve nefislerinizi öldürmeyiniz.&#8221; (Nisâ, 4/29) hükmü vardır. Kendilerini ve vatanlarını ve dinlerini savunmak ve tehlikeden, musibetten korumak emirleri vardır. Bundan dolayı bunu candan kabul etmemek, samimiyetle mümin olmamak, nefsine ve vatanına zulmetmektir. Eğer onlar, verilen ve verilecek olan vaaz ve öğütlerin gereğini yapmış olsalardı mutlaka kendileri için bir hayır ve pek fazla hayırda kalmalarına sebep olurdu. Biz burada önceki âyetlerden hareket etmekle şu mânâyı daha uygun buluyoruz: Yurtlarından, vatanlarından çıkmak şöyle dursun, onda kuvvetle yerleşme ve kalmalarına sebep olurdu</p>
<p>67-70- ve bu takdirde tarafımızdan kendilerine gerçekten büyük bir mükafat da verirdik. Hem onları şüphesiz doğru bir yola iletirdik. Çünkü &#8220;Her kim Allah&#8217;a ve Resule itaat ederse, işte onlar, Allah&#8217;ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salih kimselerle birliktedirler.&#8221; şu halde:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>71- Ey iman edenler! Düşmana karşı her türlü savunma tedbirinizi alınız. Onlara karşı ya küçük birlikler halinde hareket ediniz veya topyekün seferber olunuz.</p>
<p>72- Şüphesiz içinizden bir kısmı vardır ki, pek ağır davranır. Eğer başınıza bir musibet gelirse: &#8220;Allah bana lutfetti de onlarla beraber bulunmadım.&#8221; der.</p>
<p>73- Ve eğer Allah&#8217;tan size bir lütuf ve zafer erişecek olsa, sizinle kendisi arasında hiç sevgi yokmuş gibi, bu sefer de hiç şüphesiz şöyle diyecek: &#8220;Ah ne olurdu, onlarla beraber olaydım da büyük murada ereydim.&#8221;</p>
<p>74- O halde geçici dünya hayatını, ebedî ahiret hayatı karşılığında satacak olanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Her kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, her iki durumda da biz ona yarın pek büyük bir mükafat vereceğiz.</p>
<p>75- Hem size ne oluyor ki, Allah yolunda: &#8220;Ey Rabbimiz! bizleri bu halkı zâlim olan memleketten çıkar, tarafından bizi iyi idare edecek bir sahip ve bize katından bir kurtarıcı gönder&#8221; diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların kurtarılması uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?</p>
<p>76- İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde siz şeytanın taraftarlarına karşı savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.</p>
<p>77- Kendilerine, &#8220;Ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın, zekatı verin&#8221; denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca hemen içlerinden bir kısmı insanlardan, Allah&#8217;tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve &#8220;Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Ne olurdu bize azıcık bir müddet daha tanımış olsaydın da biraz daha yaşasaydık?&#8221; derler. Onlara de ki: &#8220;Dünya zevki ne de olsa azdır, ahiret, Allah&#8217;a karşı gelmekten sakınan için daha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez.&#8221;</p>
<p>78- Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde de bulunsanız yine kurtulamazsınız. Onlara bir iyilik erişirse &#8220;Bu, Allahtandır&#8221; derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, &#8220;Bu, senin yüzündendir.&#8221; derler. Ey Muhammed! De ki: &#8220;Hepsi Allah&#8217;tandır.&#8221; Bu topluma ne oluyor ki, hiç söz anlamaya yanaşmıyorlar?</p>
<p>79- (Ey insanoğlu!) sana gelen her iyilik Allah&#8217;tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir. Ey Muhammed! Biz seni bütün insanlara bir elçi olarak gönderdik. Buna şahit olarak da Allah yeter.</p>
<p>80- Kim peygambere itaat ederse Allah&#8217;a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, biz seni onlara bekçi olarak göndermedik.</p>
<p>81- Sana &#8220;Peki&#8221; derler, fakat senin yanından çıktıklarında, içlerinden birtakımı, geceleyin (gündüz) söylemiş olduklarının tersini kurarlar. Allah onların geceleyin tasarladıklarını yazıyor. Sen onlara aldırma. Allah&#8217;a güven. Vekil olarak Allah yeter.</p>
<p>82- Onlar hâlâ Kur&#8217;ân&#8217;ı gereği gibi düşünüp anlamaya çalışmazlar mı? Eğer o Allah&#8217;tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı mutlaka onda birçok çelişkiler bulurlardı.</p>
<p>83- Kendilerine güven veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu hemen yayıverirler. Halbuki onu peygambere ve aralarında yetkili kimselere götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yetenler, onu anlarlardı. Allah&#8217;ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardınız.</p>
<p>84- (Ey Muhammed) Allah yolunda savaş! Sen ancak kendi yaptığından sorumlusun. Müminleri de savaşa teşvik et. Umulur ki, Allah kâfirlerin gücünü kırar. Hiç şüphesiz ki Allah kuvvet ve kudretçe çok daha güçlü, ve cezası daha çetindir.</p>
<p>85- Kim güzel bir işte aracılık ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır. Kim de kötü bir şeyde aracılık yaparsa, ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah her şeyi gözetip karşılığını verir.</p>
<p>86- Siz bir selam ile selamlandığınız zaman, siz de ondan daha güzeliyle karşılık verin veya verilen selamı aynen iade edin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.</p>
<p>71-72- Uyanık ve ihtiyatlı bulununuz; düşmandan sakınmak için maddî ve manevî bütün sebepleri ve vasıtalarınızı edininiz, silâhınızı alınız da onlara karşı takım takım, bölük bölük hareket ediniz.</p>
<p>Sübat: Sübe&#8217;nin çoğuludur. Sübe, ondan fazla erkekten oluşan cemaat demektir. Veya hepiniz birlikte seferber olunuz ve şüphesiz içinizden öyle kimseler vardır ki mutlaka ağır davranır, geri kalır durur da şayet başınıza bir musibet gelirse, yani başarılı olamadığınız, sıkıntılar çektiğiniz veya şehid olduğunuz takdirde ne iyi Allah bana lutfetti, nimetler verdi. Çünkü ben onlarla beraber bulunmadım, der. Üzülecek yerde sevinir, ve fakat Allah tarafından bir lütuf ve ihsan size ulaşırsa, fetihler yaparak ganimeti elde ederseniz sanki onunla sizin aranızda hiç bir sevgi olmamış, yabancılar gibi mutlaka diyecektir ki: Ah ne olurdu, keşke ben de onlarla beraber olaydım da büyük maksatlara ereydim. Yani sizin başarılı ve muzaffer olmanızdan bir dost memnuniyeti kadar memnun olmayacak, memnuniyet yerine üzülecek, sizinle beraber bulunmadığına ahiret düşüncesiyle değil, yalnız dünya sevgisiyle pişman olacaklardır. Bundan dolayı bunlar böyle yapmaya devam etsinler,</p>
<p>73- 75- dünya hayatını ahirete satan, bu güne aldanmayıp sonunu gözeten ihlas sahibi daima hazır bulunup savaşsın&#8230; Her kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, her iki durumda da biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz Burada savunma şeklindeki savaştan başka, hücum şeklindeki savaşa da işaret etmek ve bunun gibi bir maksat ve hikmetle savaşın meşru olabileceğini anlatmak gayesiyle buyuruluyor ki: ne menfaatiniz, ne hakkınız ve ne mazeretiniz var ki, Allah yolunda ve zulüm ile baskı altında kalmış, &#8220;Ey Rabbimiz! Bizi halkı zâlim olan, zâlimler elinde bulunan şu memleketten çıkar ve bize kendi tarafından bizi sever ve gözetir bir sahip ve idareci gönder. Yine tarafından</p>
<p>bize bu zâlimlere karşı yardım edecek bir yardımcı gönder.&#8221; deyip duran zayıf ve çaresiz erkekler ve kadınlar ve çocukların kurtarılması uğrunda savaşmayacaksınız?&#8221; İşte bu Ümmü&#8217;l-Kurâ olan Mekke&#8217;ye işarettir ki, müşrik olan Mekke halkı, zayıflara ve özellikle içlerinde bulunan müminlere son derece zulüm ve eziyet ediyorlardı ve zaten; &#8220;Çünkü şirk elbette büyük bir zulümdür.&#8221; (Lokman, 31/13) âyetinin mânâsı gereğince Allah&#8217;a şirk koşmak zulümlerin başı olan büyük bir zulümdür. Allah Teâlâ zulme uğrayanların dualarını kabul ve Peygamberinin eli ile Mekke&#8217;nin fethini nasib edip Hz. Muhammed&#8217;in veliliği ve yardımı ile maksadına eriştirmiş ve onu aziz kılmıştır. Demek ki savaş, ile bir yeri işgal etmek ancak böyle Allah rızası için zulme uğrayanları, zalimlerin pençesinden kurtarmak ve halk üzerinde Allah Teâlâ&#8217;nın adil hükümlerini ve rahmetini tatbik etmek için meşru olabilir, yoksa zulüm ve baskıyı yaygınlaştırmak ve memleketleri istila etmek gibi sırf tecavüz ve saldırı için savaşmak asla meşru değildir. Tam bir açıklama için bu önemli nokta yani savaşın gayesi meselesi, bir de şu şekilde âyetlerle tesbit edilmiştir:</p>
<p>76- İman edenler Allah yolunda savaşırlar kâfirler de tağutun yolunda, yani Allah&#8217;tan başka kendilerine tapılan azgınlar yolunda, azgınlık ve şeytanlık uğrunda savaşırlar. Bundan dolayı siz (savaşa) hazırlanınız da şeytan dostlarına, şeytan taraftarlarına karşı savaşınız ve korkmayınız, çünkü Hakk&#8217;a karşı şeytanın hile ve tuzağı zayıftır.</p>
<p>Tefsirciler diyorlar ki, bunun için hak ve iyilik taraftarları hayatlarında yoksulluk ve sıkıntı içinde bulunsalar bile sonsuza kadar aziz olarak güzel hatıraları baki kalır. Bu gün olmazsa yarın mutlaka mutlu olurlar. Kötülük, şeytanlık, azgınlık ve yalancılıkla hükmeden zorbaların zorbalıkları da nasıl olsa söner, yerlerinde yeller eser, şâyet anılırlarsa lanetle anılırlar. &#8220;Muhakkak ki yeryüzüne salih kullarım varis olacaklardır.&#8221; (Enbiya, 21/105), &#8220;İşte o ahiret yurdu, biz onu yeryüzünde kibir ve fesat arzusu bulunmayanlara veririz. Akibet muttakilerindir.&#8221; (Kasas, 28/83).</p>
<p>Bir şairin dediği gibi:</p>
<p>Zulmün topu var, dehşeti var, savleti varsa</p>
<p>Hakkın da bükülmez kolu var, kuvveti vardır.</p>
<p>&#8220;Yani zulmün topu, dehşeti ve saldırganlığı varsa, buna karşılık Hakk&#8217;ın da bükülmez kolu ve kuvveti vardır.&#8221;</p>
<p>77-Böyle iken, Baksana o bir zamanlar kendilerine, ellerinizi (savaştan) çekiniz, sakın savaşa sebep olmayınız ve siz hemen namazı dosdoğru kılınız, zekatı veriniz, denilenleri görmedin mi? Yani savaş ve çarpışmanın zamanı değil iken, &#8220;Bize bir hükümdar gönder. (Onun önderliğinde) Allah yolunda savaşalım.&#8221; (Bakara, 2/246) diyenler gibi savaşa taraftar olup da sakın savaşmayınız diye men edilenler üzerlerine savaşmak yazılıp farz kılınınca, savaş kesin bir vazife halini alınca bunlardan bir kısmı Allah&#8217;tan korkar gibi veya daha şiddetli bir şekilde insanlardan korkmaya başladılar. Sözlü olarak veya davranışlarıyla dediler ki: Ey Rabbimiz! Bize savaşmayı niçin yazdın, niçin takdir ettin, veya niçin farz kıldın? Bizi çok uzak değil yakın bir zamana kadar geciktirseydin. Az bir müddet daha bize mühlet verseydin de biraz daha yaşasak ne olurdu? Ey Muhammed! Sen bunlara de ki: Dünya malı ne olursa olsun azdır, mutlaka geçicidir. Ahiret ise muttaki olan, fenalıktan korunabilenler için daha hayırlıdır. Size kıl kadar zulüm edilmez veya onlar zulme uğramazlar.</p>
<p>FETİL: Hurma çekirdeğinin ortasındaki yarıktaki ince iplik gibi çizgi demek olup azlık ve önemsizlikte mesel olarak kullanılır ki, Türkçemizde &#8216;kıl kadar&#8221; diye ifade edilir.</p>
<p>78- Her nerede olursanız olunuz ölüm size yetişir. Yüksek kalelerde veya sağlam saraylarda, hatta gökteki yıldızlarda dahi bulunsanız yine ölüm gelir sizi bulur. Bundan dolayı ölüm korkusu ile vazifeden kaçınmanın hiçbir anlamı yoktur. Madem ki mutlaka bir ölüm vardır. Ona her zaman hazır olmalı, dünya hayatına bağlanmamalı, vazifeyi seve seve yapmalıdır. Bir de Ey Muhammed! Bir takım kimseler -ve özellikle münafıklar- kendilerine bir iyilik, bir nimet veya herhangi bir güzellik nasib olursa &#8220;bu Allah tarafındandır&#8221; diyorlar. Allah&#8217;tan biliyorlar. Ve eğer başlarınıza bir bela veya herhangi bir kötülük gelirse &#8220;bu senin tarafındandır&#8221; diyorlar.</p>
<p>Bu hususta şöyle rivayet edilmiştir ki: &#8220;Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine&#8217;ye geldiği zaman Medine&#8217;de bolluk ve ucuzluk olmuştu. Hz. Muhammed&#8217;in insanları İslâm&#8217;a davet etmesi üzerine yahudilerin inadı ve münafıkların münafıklığı ortaya çıktığı sıralarda kıtlık ve pahalılık görülmeye başladı. Bunda belki Medine&#8217;nin kalabalık olmaya başlamasının da bir rolü düşünülse bile, yağmurların alışılmışın aksine az yağması, meyve ve ürünlerin olmaması gibi tabii durumlar da vardır ki, &#8220;Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, ora halkını (Peygamberlere baş kaldırdıklarından ötürü bize) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır.&#8221; (A&#8217;raf, 7/94) âyetinde her peygamberin gönderildiği memlekette başlangıçta böyle bir darlık ve sıkıntının yüz göstermesi de Allah&#8217;ın âdeti olduğu açıkça belirtilmiştir. İşte o zaman yahudiler ve münafıklar; &#8220;Biz böyle uğursuz bir adam görmedik. Bu geleli meyvalarımız az biter oldu ve fiyatlar arttı, pahalılık çoğaldı.&#8221; diyorlar. Bolluğu ve ucuzluğu Allah&#8217;a, darlığı ve pahalılığı Peygambere isnad ediyorlardı. Çünkü &#8220;Onlara bir iyilik (bolluk) gelince, (Bu bizim hakkımızdır.) derler. Eğer kendilerine bir fenalık gelirse Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı &#8221; (A&#8217;raf, 7/131) âyetinin mânâsından anlaşıldığı gibi vaktiyle Hz. Musa&#8217;yı da böyle uğursuz saymışlardı. Bu âyetin iniş sebebi bu olmuş. Fakat âyet, beyanın gelişi itibariyle savaş durumlarını da ilgilendirdiğinden iyilikler ve kötülükler, bolluk veya darlık, sıhhat veya hastalık, hayat veya ölümden başka, zafer veya yenilgi gibi savaş sonuçlarını da kapsayacak bir şekilde ifade edilmiştir.</p>
<p>Ey Muhammed! De ki, başınıza gelen iyi ve kötü şeylerin hepsi Allah tarafındandır. Onun yaratması ve takdiri iledir. İyilikler, Allah&#8217;ın bir ihsanı, kötülükler de Allah&#8217;ın yardımı kesmesidir. Bu böyle iken bu adamların ne çıkarı var ki bir sözü veya olayı fıkhı ile, yani sırrı ve hikmeti ile anlamaya yaklaşmazlar da Allah tarafından başlarına gelen felaketi peygambere isnad etmeğe kalkışırlar.</p>
<p>Şimdi de öyle bizi niye dine davet edip duruyorsun? Kâfirlik de Allah&#8217;tandır demeye kalkışırlar. Çünkü söz anlamamak yüzünden denilince bir taraftan bundan insanın çalışmasını ve iradesini inkar etmeye, kulların işlerinde cebr (zorlama) mânâsını çıkarmaya kalkışırlar. Diğer taraftan öyle ise sorumluluk nerede kalır? Allah&#8217;a inanma ve iman etmenin tabiat tasavvurundan ne farkı</p>
<p>olur? Allah&#8217;a kötülük nasıl isnat edilir? Allah&#8217;ın zararlı olan bir şeyi yaratması nasıl caiz olur, gibi şüphelere saplanırlar.</p>
<p>79-Bu konuda Ey Muhammed, hitaba layık ve Allah&#8217;ın sözünü anlayacak olan sensin, dinle: Sana gelen her iyilik, her menfaat, itaat ve mükafat Allah&#8217;tandır, çalışıp kazanman olsa da olmasa da Allah&#8217;tandır. Çünkü Allah dilemeyince hiçbir şey olmaz. Allah Teâlâ Rahman ve Rahim olduğu için de iyilikler O&#8217;nun irade ve takdirine, yaratma ve var etmesine dayanmakla beraber, O&#8217;nun rızasına da tamamen uygundur. Bunun için insanın çalışıp kazanmasıyla ilgili olmayan iyilikler yalnız Allah&#8217;ın ihsanı olduğu gibi, insan iradesiyle ilgili iyilikler de Allah&#8217;ın takdir ve yaratmasına, hükmünü yürütmesine ve başarılı kılmasına, irade ve rızasına uygun olması hasebiyle yine O&#8217;nun bir ihsanıdır. Bunun için sübjektif, objektif, maddî, manevî, çalışılarak kazanılan ve çalışmadan elde edilen mutlak şekilde bütün iyilikler Allah&#8217;tan bilinmelidir. Başına gelen her kötülük ise kendi nefsindendir, kendi günah veya kusurundandır. Gerçi &#8220;Hepsi Allah&#8217;tandır.&#8221; âyeti gereğince bu da Allah katındandır. Allah takdir ve irade etmemiş olsaydı bu da olamazdı. Fakat bunda yapma veya terk etme yönünden mutlaka senin sebep olman vardır. Bunun esası senin kendin, senin arzun veya senin kusurun, senin hatan veya senin acizliğin ve senin özündür. Çünkü sen başlangıçta kendi nefsinde ve aslında her şeye gücü yeten ve varlığın başlangıcı olsaydın elbette kendine hiçbir günahı yaptırmazdın ve hiçbir taraftan sana bir zararın gelmesi ihtimali olmazdı. Bundan dolayı birinci derecede günahların kaynağı, yokluğun aslı ve yalnız mümkün olan yaratıkların mahiyyetinin kendi acizliğidir. Allah, ona herhangi bir var oluş anında bol bol iyilik ihsan etmese o derhal yok olur gider. İkincisi, başa gelen kötülüklerin bir kısmı insanın arzu ve iradesine bağlıdır. İnsan onu nefsinde tecelli eden bir irade ve istek ile bilerek veya bilmeyerek bizzat veya dolayısıyla ister. Hatta ısrar da eder, irade ve istek kuvveti nefsinde bir iyilik olduğu halde istenen maksat, iyilik de kötülük de olabilir. Allah Teâlâ da cimri olmadığından kulunun iradesine izin verip hükmünü yürüterek maksadını yaratır ve istenen kötülük yine Allah katından gelmekle beraber, sebep ve çıkış yeri kulların nefsi ve onların kazancı sayılır ve sorumluluk da yapana ait olur. &#8220;Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah, çoğunu affeder.&#8221; (Şûra, 42/30). Üçüncüsü, genel anlamıyla &#8220;seyyie&#8221; sadece günah değil, meşakkat ve sıkıntıları da kapsadığına göre bazı sıkıntılar, acılar vardır ki nefsi temizlemeye sebep ve günahlara keffaret ve bundan dolayı iyiliğin başlangıcı olur.</p>
<p>Bu gibi kötülüklerin de başa gelmesi yalnız nefsin ıslahı veya kurtuluşu hikmetine dayandığından bu da Allah katından gelmekle beraber buna &#8220;nefsin için&#8221; mânâsına &#8220;nefsinden&#8221; demek doğru olursa da bunu iyilikten saymak daha uygundur. Bundan dolayı, her ne şekilde olursa olsun kötülük önce kula nisbet edilmeli, insan onu kendisinden bilmeli ve bununla birlikte &#8220;Allah katından&#8221; olduğunu da unutmamalıdır. Bu âyetten, Mutezilîlerin istenerek yapılan işlerde kulun kendi yaptıklarının yaratıcısı olduğunu, çıkarmaya kalkışmaları doğru değildir. Çünkü âyeti böyle bir iddiaya aykırıdır. Hülasa, &#8220;Her şey Allah&#8217;tandır.&#8221; Fakat bundan cebir (zorlama) anlaşılmamalıdır. Âyetinin açıklamasına uygun olarak ne zorlama, ne serbestlik &#8220;ikisi arasında bir durum,&#8221; bir adalet ve sorumluluk anlaşılmalıdır ki, burada de ki, &#8220;İyi ve kötü herşey Allah&#8217;tandır.&#8221; iman esasının güzel bir açıklaması vardır. Ve bu açıklama kendisini iyi, başkasını kötü, iyiliği kendinden, kötülüğü başkasından bilen cahil ve gururlu insanlığın gururuna karşı bir ders olduğu gibi; kendisini ne iyilik, ne de kötülük hiçbir şeyle ilgili saymayan tembel insanlığın tembelliğine ve ilişiksizliğine karşı da bir derstir. Mutlaka şunu iyi düşünmek gerekir ki, hem hem de olması, Allah ile insan arasında önemli bir ilginin varlığına delalet eder ki, bu da, &#8220;Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.&#8221; (Bakara, 2/30) âyetinde anlatılan vekillik; &#8220;Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zâlim, çok cahildir.&#8221; (Ahzab, 33/72) âyetinin yüce açıklamasında arzedilen emanet meseleleridir. Nefis, ne zaman kendini ileri sürer, hareketlerini ve iradelerini kendi hesabına yapmaya kalkışırsa, vekilliği ve emaneti kötüye kullanmış olur ve kötülüğün kaynağı olmuş olur. Ve her ne vakit iradesini, emanetin yerine getirilmesi ve vekillik vazifesinin yürütülmesi açısından harcar, kendini Allah&#8217;ın iradesine teslim ederse, o zaman da Allah&#8217;ın iyiliklerine mazhar olur. Ve işte insanlık mertebeleri bu iki itibarın ortaya çıkmasına bağlıdır. Ve bunun en başında peygamberlik mertebesi, onun başında da genel elçilik (Peygamberlik) mertebesi vardır. Bunun için burada Hz. Peygamber&#8217;in bütün insanlığa peygamberliği âyetle ifade edilerek, bütün iyiliklere nail olduğu işaretle buyuruluyor ki: Ve biz seni bütün insanlara elçi olarak gönderdik, sen onlara nefsini değil, Rabbinin iradelerini, besbelli gücünü göstereceksin. Bundan dolayı senin nefsin, kendi hesabına ortaya çıkmaktan berî kılınmıştır. Sen hiç bir zaman kötülük kaynağı olmazsın</p>
<p>ve buna şahid olarak Allah yeter. Allah&#8217;ın emrine bizzat Allah&#8217;ın şahitliğinden daha açık hiçbir şey yoktur. Sen, sözlerinde, işlerinde ve iradelerinde senin değil Allah Teâlâ&#8217;nın kudret, irade ve rızasını göstereceksin, hakkın iyiliklerini ortaya çıkaracaksın. &#8220;Allah&#8217;ın, kendisinden başka ilâh olmadığına şahitlik etmiş.&#8221; (Âl-i İmran, 3/18) olduğu gibi, &#8220;Allah&#8217;ın, Muhammed&#8217;in kendi elçisi olduğuna şahitlik etmiş&#8221; olduğu da anlaşılacaktır.</p>
<p>80-81-Bilindiği gibi elçiye itaat, elçiyi gönderene itaattir. Bunun için her kim Allah&#8217;ın elçisine itaat ederse Allah&#8217;a itaat etmiş olur. Her kim de nefsine uyar, itaatten yüz çevirirse onu kötülüklerden koruyacağım diye uğraşma. Çünkü biz seni onların başına bir koruyucu olarak göndermedik, elçi olarak gönderdik. Artık onlar, kötülük kaynağı olan nefislerdir, elbette kötülükleri yapacaklardır. Sen onları kötülüklerden, kötülüklerin cezasından koruyamazsın. Onlar yani &#8220;başüstüne&#8221; de, derler. Sonra yanından çıktılar mı bir kısmı geceleyin sana söyleyeceğinin veya senin söyleyeceğinin tersini söyler, başka bir ifade ile, sana verdiği sözün veya senden aldığı emrin tersini yapmak için beyit yapmaya çalışır gibi yalan dolan uydurmakla uğraşır, dediği halde gönlünde isyanı kurar, sıkıntı çıkarmaya uğraşır, kalbinde daima bunu gizler. &#8220;Kim peygambere itaat ederse Allah&#8217;a itaat etmiş olur.&#8221; hükmüne karşı münafıkların bir kısmı artık Muhammed, Allahlık iddiasında bulunmaya kalkışıyor demek istemiş, bunun üzerine bu âyet inmiştir. (Âl-i İmran, sûresindeki &#8220;De ki, eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana tabi olunuz.&#8221; (3/31) âyetinin tefsirine bkz.) Onlar gönüllerinde ne gizlerlerse Allah onu yazar, vahy ile sana bildirir. Kur&#8217;ân&#8217;a geçirir veya sırası gelince cezalarını vermek üzere defterlerine geçirir. Bundan dolayı sen onlara bakma, her hususta Allah&#8217;a dayan, bunları da ona havale et Allah Teâlâ vekil olarak yeter.</p>
<p>82- Bunlar hâlâ Kur&#8217;ân üzerinde gereği gibi düşünmüyorlar mı? Eğer bu Kur&#8217;ân, yahut senin söylediklerin Allah&#8217;tan başkası tarafından gelmiş olsaydı bunda bir çok tutarsızlık bulacaklardı. Böylece gaipten verilen haberin ve özellikle gizli gizli kalblerinde gizledikleri şeylerden haber veren bu kadar haberlerin şaşan, doğru olmayan, gerçeğe uygun olmayan yalanlarını yanlışlarını bulabilirlerdi. Halbuki bulamıyorlar ve bulamazlar. Kendilerinden başka kimsenin haberdar olmadığı</p>
<p>durumları, fikirlerini ve sırlarını Kur&#8217;ân&#8217;ın ve Peygamberin, olduğu gibi ve ihtilafsız haber verdiğini görüyorlar. Bunun sonunu düşünmeleri ve Allah tarafından olduğunu doğrulamaları gerekir. Kur&#8217;ân&#8217;ın ne verdiği haberlerinde, ne de vaad ve tehdidinde aksine gelişen hiçbir şey bulunamamıştır ve bulunamaz. Bundan başka Kur&#8217;ân bir Allah vergisi olmasaydı, bunu baştan başa icazkar (herkesin yapamayacağı şekilde fasih), benzeri olmayan bir belağat ve fesahat içinde cereyan etmiş, gitmiş bulmazlardı. Bir kısmını fasih, bir kısmını kusurlu, bir kısmını kolay ve bir kısmını zor, karşı çıkılabilir ve mutlaka çıkılabilir, değişik, çok değişik bir şekilde bulurlardı. Bu kadar beyan çeşitlerinin ve makamların farklı olması ile beraber hepsini birbirine benzeyen ve birbirine uygun bir fıtrat düzeni, sağlam ve kusursuz bir metin içinde bulamazlardı. Beyan üslubunda tabiatın zorlamasından, düşünce ile ilgili zorlanmalardan, hak ve iyiliği, doğru düşünmeyi hedef edinmeyen, nefse ait maksatlar, nefis ve şehvetle ilgili meyillerden bir çok nişaneler bulurlardı. Daha sonra kırâet ve hükümlerinde, sûre ve âyetlerinde, maksat ve mânâların, hikmet ve yararların, durumların gereğinin çeşitli ve değişik olmasıyla uyumlu ve hepsinde Allah&#8217;ın hükmünün hissedilen akışını gösteren ahenkli bir çeşitlilik ve değişiklik bulmazlar. Değişik ve tahrif edilmiş (bozulmuş) Tevrat ve İncil nüshalarında açıkça görüldüğü üzere, nesih ve değiştirme konusu olmayan aynı olayda, aynı zamanda bir çok uyuşmazlıkla değişik ve çelişkili nice haberler, hükümler bulurlardı. Evet Kur&#8217;ânda zamanların, yerlerin ve durumların değişmesine göre değişik hükümleri ve çeşitli mânâları ifade eden kırâet ve lafızlar vardır. Ve bu açıdan birbiriyle çelişkili olduğu görünen âyetler vardır. Fakat bunların hiçbiri Allah&#8217;ın birliğine ters düşen aynı olayda, aynı zamanda, aynı şartlar altında çelişkili ve dağınık bir gidişat üzerinde değil, yavaş yavaş birbirini iyice açıklamak, tefsir etmek ve çeşitli durumların gereğine göre hükmü değiştirmek, yerine başkasını koymak suretiyle açıklamak ve zaman zaman değiştirmek ve kaldırmakla beyan ederek giden ve sonsuz bir hayatın akışını ve hizmetini devam ettiren özel ve düzenli bir gelişme üzerinde yürür gider ve hakikat gülistanında açılan bütün yaratılış tecellileri ve güzellikleri gibi çokluk içinde birliği ve birlik içinde çeşitlenmeyi ifade eden mükemmel bir ahenk ve uyumlu bir değişiklik ve çeşitlilik arzeder. Ve Kur&#8217;ân ilminin en büyük önemi ve zevki de içinde fazla karışıklık bulunmayan bu çeşitli ahenk içinde sonunu tam düşünmekle müteşabih âyetleri muhkem âyetlere havale ederek Kur&#8217;ân âyetlerinden Allah&#8217;ın hükümlerini ve kâinatın olaylarından Allah&#8217;ın varlığını okuyup bulmaktır.</p>
<p>Mesela &#8220;Hepsi Allah tarafındandır.&#8221; ifadesiyle &#8220;Sana her ne kötülük isabet ederse kendi nefsindendir.&#8221; düsturları arasında açık bir çelişki ve zıtlığın bulunduğu zannedilebilir. Halbuki bunlar, birbirini tamamlayan bir açıklama olarak beraberce düşünülmek ve aradaki çelişme noktaları atılıp beraberlik yönleri düşünülmek üzere söylenmiş ve, &#8220;Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!&#8221; (Nisâ, 78) âyeti ile de bu nokta özellikle hatırlatılmış. Burada da ifade edilen değişik hükümlerin, bu gibi çeşitli açıklamaların hükümde çelişkiden değil, hikmet ve faydalar ve durumların gereğine uygun ve ahenkli bir hikmetten ileri geldiği özel bir şekilde anlatılmak ve münafıkların yalan dolanlarına tamamen engel olmak için fazla değişiklik olmadığı ifade edilerek buyurulmuş ve iyice düşünmeye sevk olunmuştur.</p>
<p>83-Yukarda diye Allah&#8217;a itaat ile, Hz. Peygamber&#8217;e itaat etmek birbirinden ayrıldığı halde burada diye ikisi birleştirilerek Peygambere itaat Allah&#8217;a itaate çevrildiği sırada hem idarecilere itaatın hükmünün Peygambere itaat etmeye bağlı ve ona eklenmiş olduğunun anlatılması, hem de müslümanların siyasi yönden eğitimlerinin yükseltilmesi için buyuruluyor ki: Bir de kendilerine emniyet veya korkuya dair tatlı veya acı bir emir, bir haber, bir şey gelince hemen onu yayarlar; doğru mu, değil mi, yahut yayılmasında bir zarar var mı yok mu, kamu yararı açısından neşredilmesi caiz mi, yoksa gizlenmesi gerekir mi, düşünmeden danışmadan yayarlar Burada gazetecilerin durumuna da temas eden bir uyarı vardır. Bunlar işittikleri bu haberi Peygambere ve kendilerinden olan idarecilere, yani o işte yetkisi ve ihtisası bulunan zatlara veya amirlere götürüp onlara başvursalar, danışsalar veya havale etseler onu içlerinden bilgi ve tecrübeleri ve iyi niyet ve basiretleri sayesinde istinbat edebilecek ve hüküm çıkarabilecek olanlar mutlaka bilirler, ne yapılacağını anlar, anlatırlardı.</p>
<p>İSTİNBAT: Çıkarmaktır. &#8220;Nebıt&#8221; de bir kuyu kazılırken ilk çıkan su demektir. İşte çözümü istenen bir olay, bir konu karşısında elde bulunan prensipler ve bilgileri inceleme ve etraflı bilgi edinme, araştırma ve düzeltme ve karşılaştırarak yeni bir bilgi ortaya çıkarmaya da istinbat ve istihrac denilir ki, bu bir meleke ve özel bir kudrettir. Herhangi bir işte böyle bir liyakat ve yeterlik sahibi olanlar, o işin müctehidi ve gerçek sahibi ve Allah katında yetkilileridir. Bunun için yukarıda diye Allah&#8217;a ve Peygamberine</p>
<p>müracaat edildiği gibi, burada da Allah&#8217;ın Peygamberine ve böyle yetkili kimselere müracaat tavsiye edilerek bunlara da itaat etmenin Peygambere itaat etmeye bağlı olduğu bir daha anlatılmıştır. Bundan dolayıdır ki icmada geçerli olan görüş bu gibi yetkili zevatın görüşüdür.</p>
<p>Bu âyet bize özellikle şu hükümleri anlatıyor:</p>
<p>1- Olaylarla ilgili hükümler içinde doğrudan doğruya âyet ile bilinmeyip istinbat ile bilinecek olanlar da vardır.</p>
<p>2- İstinbat da bir delildir.</p>
<p>3- İstinbata ehil olmayan bilgisiz kimselerin olaylarda ve bilmedikleri konularda âlimlere başvurmaları ve onlara uymaları gerekir.</p>
<p>4- Hz. Peygamber bile istinbat ile mükelleftir. Çünkü den sonra âyeti Peygamberi de kapsadığında şüphe yoktur.</p>
<p>İniş sebebine gelelim: Münafıklar fırsat buldukça düzmece şeyleri ve uydurdukları kötü yalanları yayarlar. Müslümanların zayıflarından bir takım halk da müfrezelerin durumlarıyla ilgili tatlı veya acı herhangi bir haber işittikleri zaman doğruluğunu, yanlışlığını araştırmadan, ne öncesini, ne de neticesini hesaba katmadan doğrudan doğruya yaymaya kalkışırlardı. Ve bu gibi saygısızlıklardan bazı fitneler meydana gelirdi. Tefsircilerin çoğu, bu âyetin bundan dolayı indiğini açıklamışlardır ki, bu şekilde âyetin iniş sebebi, savaş ve askerî durumlarla ilgili olmuş oluyor. Diğer taraftan Sahih-i Müslim&#8217;de Hz. Ömer&#8217;den, İbnü Abbas kanalıyla rivayet edildiğine göre, Resulullah&#8217;ın, kadınlarından bir süre için uzak durduğu esnada, bir gün Hz. Ömer camide insanların, Resulullah bütün hanımlarını boşamış diye üzülerek konuştuklarını görmüş ve bu haberi aklı almadığından derhal koşup izin isteyerek peygamberin huzuruna girmiş, biraz derdini anlattıktan sonra bir fırsat bulup &#8220;kadınlarını boşadın mı?&#8221; diye sormuş, &#8220;hayır (boşamadım)&#8221; cevabını alınca çıkıp &#8220;bilesiniz ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) kadınlarını boşamadı&#8221; diye bir tellal gibi seslenmiştir. Bu âyet de bunun üzerine inmiştir ki, Hz. Ömer&#8217;in gerçeği istinbatına (ortaya çıkarmasına) işaret etmekle, onu övmeyi de kapsamaktadır. Bu rivâyete göre âyetin iniş sebebi, Nisâ sûresinin esas itibarıyla içine aldığı aile hükümleri ile bir ilgisi de vardır. Fakat terbiye ile ilgili hükmü genel olduğundan âyet daha fazla savaşla</p>
<p>ilgili durumları ve siyasi eğitimi hedef alan bir nazım uslubuyla ifade buyurulmuştur. Çünkü bunlarda boş boğazlık daha çok yapılır ve daha fazla zararlıdır.</p>
<p>Ey Müslümanlar! Eğer Allah&#8217;ın bu fazileti ve rahmeti sizin üzerinizde olmasaydı, yani böyle peygamber ve istinbata gücü yeten ilim ehli yetki sahipleri ile doğru yola irşad ve hidâyeti olmasa muhakkak ki siz çoğunlukla şeytana, şeytan gibi münafıklara uyardınız, sürüklenirdiniz, uymadığınız konular veya uymayan adamlar pek az olurdu. Çünkü az çok aklı olan herhangi bir kimse her konuda şeytana aldanmaz. Kitabın sırlarını bilen ve hüküm çıkarmaya gücü yeten yetkililer, çok geniş bilgi sahibi olan âlimlerden olan zatlar da hak ve hayırlı işleri Allah&#8217;ın kuvvetiyle birbirinden ayırmaya güçleri yettiğinden bunların da şeytana aldanması pek az olur. Halbuki halk, çoğunlukla aldanır. Bununla birlikte ilim ehlinin aldanmaması da yine Allah&#8217;ın fazilet ve rahmeti sayesindedir. Bunun için diğer bir âyette: &#8220;Eğer üzerinizde Allah&#8217;ın lutfu ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbiri ebediyyen temize çıkmazd&#8221; (Nur, 24/21) buyurulmuştur. Bundan dolayı bu iki âyet arasındaki lutuf ve merhametin farkı unutulmamalıdır. Birisi mutlak, birisi kayıtlıdır.</p>
<p>84-Durum böyle olunca yani savaş yazılmış, mazlumlar (zulme uğrayanlar) inler, acı büyük, dünya malı az, ölüm nasıl olsa takdir edilmiş, hazırlıklı olmak ve itaat etmek lazım olduğu halde münafıklar itaat etmez, hile ve dolandırmaya çalışır, birtakımları da ağır davranır savaştan kaçınırsa Ey Muhammed! Bizzat sen Allah yolunda savaş. Sen ancak kendi nefsinle mükellefsin, kendi yaptıklarından sorumlusun. O halde yalnız da kalsan bu vazifeni yap. Müminleri de savaşa teşvik et ve istekli kıl ki Allah&#8217;ın kâfirlerin zarar ve kuvvetini önlemesi kuvvetle umulmaktadır. Yani vaad edilmiştir. Bu âyet, Küçük Bedir savaşı hakkında inmiştir. Âl-i İmran sûresinde . &#8220;Onlara bazı kimseler, insanlar, size karşı bir araya geldiler, demişlerdi&#8221; (Âl-i İmran, 3/173) âyetinde açıklandığı üzere Hz. Peygamber (s.a.v.) Uhud savaşından sonra Ebu Süfyan&#8217;a karşı bir sene sonra zilkade ayında Küçük Bedir pazarına katılacağına dair sözleşmiş ve söz vermişti. Zamanı gelince insanları davet etti, fakat onlardan bir takımı çekindi. Bunun üzerine bu âyet indi ve Hz. Peygamber: &#8220;Ben yalnız kalsam yine giderim&#8221; buyurdu Ve yetmiş atlı arasında hareket etti. Allah Teâlâ da kâfirlerin kalbine bir korku koydu ve onları (Bedir&#8217;e gelmekten) caydırdı. Onlar, Merri Zahran&#8217;dan döndüler. Hz. Peygamber de beraberindeki (ashabı) ile birlikte Bedir&#8217;de</p>
<p>sekiz gün kaldılar ve ticaret yaptılar. Bu şekilde Allah&#8217;ın, &#8220;Kafirlerin şiddet ve kuvvetini önleme&#8221; vaadi de Kureyş kâfirlerinin aleyhine gerçekleşti. Bunun genel bir şekilde gerçekleşmesi de Hz. İsa&#8217;nın gökten inmesi meselesi olacağı söylenmiştir. Hz. Peygamber bu &#8220;Küçük Bedir&#8221; olayında bu emre uygun olarak tek başına gitmeye kalkıştığı gibi, buna uyarak Hz. Ebu Bekir Sıddık da Peygamberin vefatı üzerine zekatı vermekten kaçınan mürtedlere karşı böyle yapmış ve Hz. Peygamberin halifesi olmayı hak ettiğini bununla da ispat etmiş ve başarılı olmuştu.</p>
<p>Evet, kâfirlerde şiddet ve kuvvet bulunabilir ve fakat Allah kuvvet ve kudretçe onlardan hem pek çok yüksek, hem de cezası ve azabı onlarınkinden çok şiddetlidir. Bundan dolayı kâfirlerin kuvvetinden korkup da Allah&#8217;a isyan etmemeli, Allah&#8217;ın kudret ve azabından korkup da Allah&#8217;a itaat etmeli ve kâfirlere karşı gelmelidir. Bunun için ey Muhammed! Sen kendin Allah yolunda savaş ve müminleri teşvik et. Çünkü bu bir şefaat demektir.</p>
<p>85-Halbuki kim güzel bir şefaat yaparsa, yani Allah rızası için bir yararlı işe aracılık ederse ve yol gösterirse onun o şefaatten (aracılıktan) bir payı, güzel bir sevabı olur. Yararlı ve güzel bir işte yol gösteren onu yapan gibidir. Ve kim de İslâm&#8217;a aykırı kötü bir şefaat (aracılık) yaparsa onun da ondan aynı oranda kötü bir payı vardır. Allah&#8217;ın da her şeye gücü yeter. Ve her şeyi layıkıyle gözetir, İyiyi iyiliğinden, kötüyü kötülüğünden derecesine göre hisse sahibi kılar.</p>
<p>Savaş ve teşvik emirlerinden sonra ve ceza bölümünden sonra bu şefaat âyetinin gelmesi ne kadar beliğdir (fasih ve edebidir). Bundan dolayı kötülüğe aracılık etmekten sakınmak gerektiği gibi her çeşit güzel aracılıklar da yapılmalı ve kabul edilmelidir.</p>
<p>86-Bu örneklerden biri olmak üzere kimin tarafından olursa olsun bir selam ile selamlandığınız zaman, bir selam ile size saygı gösterildiği vakit de siz ondan daha güzeli ile karşılık veriniz, selamlayınız veya onu geri veriniz, yani aynı ile karşılık veriniz.</p>
<p>TAHİYYE : Lugatte mülk ve bulunduğu durumda kalma mânâsına gelir. Nasıl ki şair; &#8220;Onunla Numân&#8217;ın yanına gidiyorum. Ordu ile onun mülkü üzerinde yerleşinceye kadar.&#8221; demiştir ki, &#8220;onun mülkü üzerine&#8221; demektir.</p>
<p>Bir kimseye diye dua etmeye de tahiyye denilir ki &#8220;Allah ömürler versin&#8221; veyahut &#8220;Allah seni mülk sahibi yapsın&#8221; veya &#8220;Mülkünde daim kılsın&#8221; mânâlarına gelir Cahiliyye devrinde Araplar selam yerinde derlerdi. Sonraları bizde yaygın olan &#8220;Allah ömürler versin&#8221; ifadesi bu selamın bir canlandırılması olmuştur. Fakat bunlar bir dua olmakla beraber mutlak surette hayırlı bir dua değildir. Çünkü ömür, hayat, mülk mutlaka selamet ve mutluluğu gerektirmez, felaket içinde de geçebilir. Bundan dolayı bu şekilde selam, aslında noksan bir selamdır, hepsinin başı baş sağlığıdır. &#8220;Allah ömürler versin&#8221; denildiği zaman, muhatap bu mânânın kastedildiğini farz ederek hoşlanabilirse de bu bir gaflettir. Çünkü söyleyenin niyeti belli değildir. Veyahut hiç düşünmemiştir. Bunun için İslâm dini, bu noksan tahiyyeleri selama çevirmiş ve yerine dünya ve ahiret selameti ve barışı yayan dua ve iltifatını yerleştirmiş olduğundan İslâm&#8217;da selam olmuştur.</p>
<p>Bunun için &#8220;Size bir selam verildiği vakit.&#8221; demek olur. Selam bir tahiyye ve iltifattır. Fakat her tahiyye ve iltifat selam değildir.</p>
<p>İşte Yüce Allah, Peygamberini ve müminleri cihada teşvik ederken İslâm&#8217;da savaşın gayesinin, barışı temin etmek olduğunu özellikle hatırlatmak için güzel şefaatı (aracılığı) teşvik ettikten sonra, düşmanlar barış yapmaya istekli oldukları vakit siz de daha güzel veya onlar kadar barış yapmaya razı olunuz diye emretmiş oluyor. Bundan dolayı burada Allah&#8217;ın sözü &#8220;Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş.&#8221; (Enfal, 8/61) âyetinin meâlini içerir veya gerektirir.</p>
<p>Demişlerdir ki; hıristiyanların selamı, elini ağzına koymak; yahudilerin birbirine selamı, parmaklarla işaret etmek veya baş eğip kıç kırmak; mecusilerin selamı, eğilme; Arapların birbirine selamı &#8220;Allah ömürler versin&#8221; demek, padişahlara selamları da &#8220;Sabahleyin nimet bul!&#8221; demek; müslümanların biribirine selamı da ve daha güzeli demektir. buna işarettir. Rivâyet edildiğine göre bir adam Hz. Peygambere demiş, cevap olarak Peygamberimiz buyurmuş, diğer biri demiş, peygamber buyurmuş, diğer biri de demiş, buna de peygamberimiz buyurmuş. Bunun üzerine bu adam, &#8220;Bana noksan selam verdin, Allah Teâlâ&#8217;nın dediği nerde kaldı.&#8221; demiş ve bu âyeti okumuş, Resulullah da &#8220;Sen bana fazla bir şey bırakmadın, ben de sana aynısı ile karşılık verdim.&#8221; buyurmuştur. Çünkü istenen</p>
<p>şeylerin hepsi bunun içinde bulunur, zararlı şeylerden emin olma, çıkarların meydana gelmesi ve devamı gibi. Kısacası, selam pek büyük bir şeydir. Hatta Allah Teâlâ&#8217;nın güzel isimlerindendir. Ve Kur&#8217;ân&#8217;da on iki yerde Allah Teâlâ mümine selam vermiştir. Selam almak farz-ı kifayedir. Nehaî&#8217;den, &#8220;Selam sünnet, selam almak farzdır.&#8221; diye rivâyet edilmiştir. Hutbe, sesli olarak Kur&#8217;ân okuma, hadis rivâyeti, ilim okutma, ezan, ikamet esnasında selama cevap verilmez. Oyun oynayanlara, şarkı söyleyenlere, abdest bozan kimseye, hamamda veya diğer bir yerde çıplak bulunana selam verilmez. Sünnet olan yürüyenin oturana, binek üzerinde bulunanın yürüyene, atlının merkebe binene, küçüğün büyüğe, azın çoğa selam vermesidir. İki kişi karşılaşınca ikisi de hemen selam vermeye girişirler. İmam-ı Âzam dan rivâyet edilmiştir ki, selam alan sesini pek yükseltmez. Özetle kim tarafından olursa olsun verilen tahiyyeyi, selamı en azından benzeri ile olsun almalı, selam verene hiçbir zarar verilmemelidir. Barış barışla, ikram ikramla karşılanmalı ve herhangi bir iyilik mümkün olduğu kadar karşılıksız bırakılmamalıdır. Çünkü Allah Teâlâ&#8217;nın herşeyin hesabını hakkıyla gördüğünde şüphe yoktur. Bütün bu işlerde de ancak onun hesabını düşünmelidir. İyi bilinmelidir ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>87- 87- Kendinden başka ilâh olmayan Allah, sizi kıyamet gününde mutlaka biraraya toplayacaktır. Bunda asla şüphe yoktur. Allah&#8217;tan daha doğru sözlü kim olabilir?</p>
<p>Şu halde:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>88- O halde, siz niçin münafıklar hakkında iki gruba ayrılıyorsunuz? Allah onları kazandıkları günah yüzünden terslerine döndürdüğü halde Allah&#8217;ın saptırdığını yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, sen onun için bir çıkış yolu bulamazsın.</p>
<p>89- Onlar, küfür işledikleri gibi, sizin de küfür işleyip kendileriyle bir olmanızı arzu ettiler. Onun için, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün; Onlardan ne bir dost, ne de bir yardımcı edinmeyin.</p>
<p>90- Ancak o kimselere dokunmayın ki, sizinle aralarında anlaşma olan bir kavme sığınmış bulunurlar. Yahut ne sizinle, ne de kendi kavimleriyle savaşmayı gönüllerine sığdıramayıp tarafsız olarak size gelmişlerdir. Eğer Allah dileseydi, onları size musallat kılardı, onlar da sizinle savaşırlardı. Eğer onlar sizden uzak dururlar, sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse, Allah, sizin için onlar aleyhine bir yol vermemiştir.</p>
<p>91- Diğer birtakım kimseleri de bulacaksınız ki; hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin olmak isterler. Fitne için her davet olunuşlarında onun içine başaşağı dalarlar. Eğer bunlar sizden çekinmezlerse, kendilerini bulduğunuz yerde yakalayın ve öldürün. İşte bunlar aleyhinde size açık bir ferman verdik.</p>
<p>88-89-Hasan ve Mücahid&#8217;den rivâyet olunduğuna göre bir kavim, Medine&#8217;ye gelip müslüman olduklarını açıkladıktan bir süre sonra Medine&#8217;den sıkıldıklarını bahane ederek çöle çıkmak için Hz. Peygamberden izin istemişler ve çıkınca aşama aşama göçerek gitmişler, sonunda müşriklere katılmışlar, Müslümanlar da bunların müslüman olup olmadığında ve savaş açısından haklarında nasıl bir muamele yapılmasının lazım geleceğinde ihtilafa düşmüşlerdi. Bu sebeple bunların aslında münafık oldukları açıklanarak genel bir şekilde savaş hukuku ile ilgili bazı hükümler tebliğ edilmek üzere şu âyetler inmiştir:</p>
<p>Her kim güzel bir işte aracılık yaparsa sevap, kim de kötü bir işte aracılık yaparsa günah kazanır. Allah&#8217;a hesap vermek bir gerçektir,</p>
<p>Allah birdir, kıyamet gününde şüphe yok iken, siz o münafıklar hakkında neden iki gruba ayrılıyorsunuz? Halbuki Allah onları kazandıkları küfür ve günahlar sebebiyle tersine çevirip reddetmiştir. Siz Allah&#8217;ın sapıklığa düşürdüğü kimselere hidayet vermek mi istiyorsunuz? Halbuki Allah, her kimi sapıklığa düşürürse, yani kimde sapıklığı yaratırsa Ey Muhammed! Sen bile artık ona bir yol bulamazsın. Onlar, kendileri nasıl kâfirler ise siz de öyle kâfir olasınız da hepiniz kâfirlikte eşit olasınız diye arzu etmektedirler. Bundan dolayı, Onlar Allah yolunda hicret edinceye, bu şekilde imanlarını isbatlayıncaya kadar içlerinden dostlar edinmeyiniz. Eğer onlar, Allah yolunda doğru dürüst hicret etmekle imanlarını açıklamaktan çekinirlerse onları tutunuz ve bulduğunuz yerde, yani Harem-i Şerif içinde de olsa kendilerini öldürünüz ve onlardan ne bir dost, ne bir yardımcı tutmayınız, tamamen onlardan sakınınız.</p>
<p>90- Ancak şu iki durumun birinde bulunanlar yakalanıp öldürülmekten müstesnadır.</p>
<p>1- Sizinle aralarında bir anlaşma ve sözleşme bulunan herhangi bir kavme varıp onlara sığınanlar&#8230; Böyle sizinle savaş durumunda olanları terkedip savaş durumunda olmayan bir kavmin anlaşma ve güvencesine katılanlar, o kavm ile olan anlaşmanın hükmüne tabi olurlar.</p>
<p>2- Yahut, sizinle savaşa girişmekten veya sizinle savaş halinde olan kendi kavimlerine karşı savaşmaktan göğüsleri sıkışarak; yani ne sizinle, ne kendi kavimleriyle savaşmayı akıllarına sığdıramayıp ne lehinizde, ne aleyhinizde savaşmaya karışmamak, tarafsız kalmak arzusunda bulunarak soluk soluğa size gelmiş olanlar. Bunlar da aşağıda açıklanacağı gibi taarruzdan korunmuşlardır.</p>
<p>Çünkü düşünmek ve takdir etmek gerekir ki, Allah dilemiş olsaydı elbette bunları; yani ne size, ne de düşmanınız olan kendi kavimlerine karşı savaşmak istemeyenleri üzerinize saldırırdı da bunlar da öbürleri gibi sizinle muhakkak savaşırlardı. Madem ki böyle olmadı, bunun Allah tarafından size bir lutuf olduğunu anlamalı ve şükrünü yerine getirmelidir. Bundan dolayı bunlar, sizden çekinirler ve sizinle savaşmaya girişmezler ve sizinle barışarak size boyun eğerlerse artık bunlar aleyhinde Allah size hiç bir yol vermemiştir. Onları bir anlaşma yapmadı diye ne öldürmeye, ne esir etmeye, ne de</p>
<p>herhangi bir saldırıya uğratmaya hak ve yetkiniz yoktur. Savaştan sakınmakla boyun eğmeyi (barışmayı) arzetmeleri, saldırıdan korunmalarına yeterli bir sebeptir. Nasıl ki, Müdlic oğulları, Hz. Peygambere bu şekilde savaşmaktan sakınarak gelmişlerdir.</p>
<p>91- Diğer birtakımlarını bulacaksınız hem sizden emin olmak, hem de kendi toplumlarından emin olmak isterler. Ya iki tarafca da hoş görünmek, göze girmek, el tutmak, zarar etmemek, sırasını bulunca külah kapmak için mümin ile mümin, kâfir ile kâfir olurlar veya yalnız zarar etmemek maksadıyla tarafsız olmak ve savaşan her iki tarafın kavgasından güven içinde kalmak, siyaset yapmak isterler. Rivayet edildiğine göre Esed ve Gatafan kabilelerinden birtakım insanlar Medine&#8217;ye gelirler, müslümanların güven ve itimadını celbetmek, bir savaşın meydana gelmesi durumunda canlarını, mallarını güven altına almak için müslüman görünürler, söz verirler, yurtlarına gidince de kâfir olurlardı. Deniliyor ki bu durum, Abdüddâr oğullarının bir geleneği haline gelmişti. Bir de Nuaym b. Mesud Eşcaî müslümanlarla müşrikler arasında güvenli bir durumda bulunur, Peygamber ile müşrikler arasında söz götürür getirirdi. Âyetin iniş sebebi bunlardan birisi olmuştur.</p>
<p>Böyleleri her fitneye itildikçe, küfür ve şirke veya savaş ve ihtilâle doğru davet veya sevk edildikçe ona tepe taklak atılır, fena halde dalarlardı. Her türlü edepsizliği yaparlardı. Şu halde bunlar hakkında ilk önce iyi bir siyaset takip etmek, onları küfür ve şirke doğru itmemek gerektir. Bundan dolayı bunlar sizden çekinirler, barış ve güven isterler ve ellerini çekip usulca otururlarsa yapılacak bir şey yoktur. &#8220;Bir selam ile selamlandığınız zaman siz de ondan daha güzeli ile selamlayın&#8230;&#8221; (Nisâ, 4/86). Fakat savaşta sizden çekinmezler ve size barış ve andlaşma teklif etmezler ve ellerini çekmezlerse bunları tutunuz ve yakaladığınız yerde öldürünüz ve işte bunlara saldırmak için size açık bir emir ve yetki verdik.</p>
<p>Bu âyetleri, Mümtehine sûresindeki: &#8220;Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve adil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah adaletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar.&#8221; (Mümtehıne, 60/8-9) âyetleriyle ve &#8220;Berâe = Tevbe&#8221; sûresindeki</p>
<p>bazı âyetlerle beraber gözönünde bulundurmak gerekir ki, uzun açıklaması ve teferruatlı hükümleri İmam Muhammed&#8217;in Siyer-i Kebir&#8217;indedir. Orada geniş bir şekilde açıklanmıştır.</p>
<p>Savaş esnasında olabilir ki bir adam diğer bir adamı görür, seçemez, savaş halindeki bir kâfir zanneder öldürür, sonra da bir mümin veya bir muahid (zimmi) olduğu ortaya çıkar, işte burada bu olayın hükmü genel bir şekilde açıklanmak ve ondan sonra savaşla ilgili diğer bazı hükümlere geçilmek üzere buyuruluyor ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>92- Hata dışında bir mümin, diğer bir mümini öldüremez. Ve kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse, mümin bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine (varislerine) teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir. Ancak ölünün ailesinin bağışlaması müstesnadır. Eğer öldürülen, mümin olmakla beraber size</p>
<p>düşman bir kavimden ise, o zaman, öldürenin bir köle azad etmesi gerekir. Eğer öldürülen sizinle aralarında antlaşma olan bir kavimden ise, öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve mümin bir köle azad etmesi gerekir. Bunlara gücü yetmeyenin de Allah tarafından tevbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir. Allah, Alimdir (her şeyi bilendir), Hakimdir (hüküm ve hikmet sahibidir).</p>
<p>93- Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azab hazırlamıştır.</p>
<p>92- Bir müminin, diğer bir mümini öldürmesi olacak şey değildir. İman buna engel olur. Ancak hata ile olursa; kasdetmede veya yapmada bir yanlışlıkla kaza ile meydana gelirse başka. Mesela bir düşmana veya bir ava atarken kaza olarak bir mümine rast gelirse bu eylem de bir hatadır. Yahut karşısındakinin yerine veya elbisesine bakıp bir düşman zanneder, ona ateş eder vurur. Bu da amaç ve niyete bir hatadır. Bunların da hiçbiri mübah değilse de hatadan tamamen sakınmak insanın gücü dahilinde olmadığından böyle bir hata, müminin de başına gelebilir. Nasıl ki, Ayyaş b. Rebiat&#8217;el-Mahzumî ki -o Ebu Cehl&#8217;in ana bir kardeşi idi- müslüman olmuş ve akrabasının kötülüğünden kaçarak peygamberimizin hicretinden önce, ilk mühacirler arasında Medine&#8217;ye hicret etmişti. Bunun üzerine annesi, o (oğlu) dönüp gelmedikçe yiyip içmemeye ve tavan altına (eve) girmemeye and içmiş, Ebu Cehil de yanına Haris b. Zeyd b. Ebi Üneyse&#8217;yi almış beraber gitmişler, onu Medine&#8217;de bir dam başında &#8220;Utum&#8221; denilen kale gibi sağlam bir odada bulmuşlar. Ebu Cehil aşağıdan bunu kandırmak için dereden tepeden dolanarak, &#8220;Muhammed seni akrabalarla ilişki sürmeye teşvik etmiyor mu? Bundan dolayı git annene iyilik et ve yine dininde kal.&#8221; demiş, sonunda o da inmiş, onlarla beraber gitmiş, Medine&#8217;den çıktıkları zaman tutmuşlar, onu bağlamışlar ve dövmüşler, herbiri yüz değnekten iki yüz değnek vurmuşlar. O da Haris&#8217;e &#8220;Bu benim kardeşim, fakat sen kim oluyorsun, ey Haris! Eğer seni yalnız başına bulursam seni öldürmek Allah için boynuma borç olsun.&#8221; demiş. Kısacası kolları bağlı olarak anasına gitmişler, bu defa da annesi önceki dinine dönmedikçe bağının çözülmemesine yemin etmiş, o da dili ile eski dinine dönmüş, sonra yine hicret etmiş. Ayyaş da o adama &#8220;Kuba&#8221;nın arka tarafında yalnız başına rastlamış ve müslüman olduğunu bilmeyerek vurmuş öldürmüş. Daha sonra müslüman olmaya geldiğini haber alınca yaptığına pişman olmuş. Hz. Peygamber&#8217;in</p>
<p>huzuruna gelip &#8220;Onu öldürdüm, fakat müslüman olduğunu bilmiyordum.&#8221; demiş. Bu âyet de bunun üzerine inmiştir, diye rivayet olunuyor.</p>
<p>Aynı şekilde &#8220;Uhud&#8221; savaşı günü de Huzeyfe b. el-Yeman&#8217;ın babası Yeman da İslâm askeri tarafından bilinmeyerek hata ile öldürülmüştü ki âyetin iniş sebebinin bu olduğu da rivayet edilir. Bundan dolayı bir müminin bir mümini doğrudan doğruya öldürmesi din ve iman açısından yapılamazsa da hata ile öldürmek müstesnadır. Bu olabilir. Ve özellikle savaş sırasında pek muhtemeldir. Ve her nerede olursa olsun hükmü de aşağıda gelen şekildedir:</p>
<p>Kim bir mümini hata ile öldürürse bir mümin köle veya cariye azad etmesi gerekir. Ve öldürülenin varislerine teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir. (Bu diyetin ödeme şekli ve miktarı için fıkıh kitaplarına bakınız.) Ancak ölünün varisleri o diyeti affederler ve bağışlarlarsa o başka.</p>
<p>Köle azad etmek Allah&#8217;ın hakkı olarak bir keffaret, diyet de kul hakkı olarak bir zarar ödemesidir. Bir müminin öldürülmesinde bu şekilde biri Allah hakkı, biri de kul hakkı olmak üzere iki hak bulunur. Hayat, herşeyden önce Allah&#8217;ın hakkıdır, hürriyyet de bir çeşit hayattır. Bu da Allah&#8217;ın hakkıdır. Allah&#8217;ın kullarından bir müminin Allah&#8217;ın hakkı olan yaşamasının yok edilmesine karşılık, diğer bir mümin kula hürriyet bağışlayarak yeni bir hayat kazandırmak, hata ile öldüren müminin günahını örtmeye vesile olacak en güzel ve en uygun bir keffarettir ki, bunda bir yönden bir ceza, bir yönden de bir ibadet mânâsı vardır. Öldürme kasıtla olsaydı bu günah keffaret ile örtülemezdi. Fakat hata, az çok bir dikkatsizliği kapsamakla beraber büsbütün kendisinden sakınma imkanı olmadığından öldüren kimse bir taraftan terbiyeye, bir taraftan da teselli etmeye ve kendisine yardımda bulunmaya layıktır. Bunun için, keffareti affetmesi söz konusu olamaz. Sonra Allah&#8217;ın hakkı olan hayattan öldürülen kimsenin bir faydalanma hakkı vardı, hayat hakkına sahipti. Öldüren hata ile de olsa bu hayat hakkını ondan almış olduğundan ve hiçbir hak boşa gitmeyeceğinden buna karşı yalnız bir tazminat olmak üzere öldürülen kimsenin yerinde kalıp malından faydalanacak olan varislerine bir diyet verilmesi de bir kul hakkıdır. Ve hata ederek öldüren kimse de burada yardıma layıktır. Bunun için baba tarafından akrabası varsa diyete katılması gerekir. Varislerin bunu affetmeleri de bir yardımlaşmadır. Bundan dolayıdır ki, affedip temize çıkarma yerine &#8220;tasadduk&#8221; (sadaka verme) deyimi ile bu yardımlaşmaya teşvik edilmiştir. İşte İslâm ülkesinde bir mümini yanlışlıkla öldürmenin hükmü iki şeydir; keffaret ve diyet.</p>
<p>Ancak yanlışlıkla öldüren kimse müslüman değilse yalnız diyet gerekir. Kâfirlerin memleketine gelince; eğer hata ile öldürülen size düşman bir milletten, savaş durumu devam eden kâfirlere ait bir ülkenin halkından olur. Halbuki kendisi mümin ve böyle olduğu halde bir mümin tarafından orada yanlışlıkla öldürülmüşse öldürenin mümin bir köle azad etmesi gerekir. Burada diyetten bahsedilmemiştir. Demek ki, diyet gerekli değildir. Ve bununla birlikte bu husus ictihad konusudur. Bazı tefsirciler, bunun sebebi hakkında, &#8220;Çünkü öldürülen bu şahıs ile ailesi ve akrabası arasında miras yoktur.&#8221; demişler ise de öldürülen kimsenin o küfür memleketinde kendisi gibi mümin bir varisinin bulunabilmesi de mümkün olduğu, sonra bu durumda İslâm ülkesinde öldürülüp, küfür ülkesinde müslüman olmayan akrabası bulunan bir müminin de diyetinin alınmaması ve kanının boşa gitmesi gerekeceğinden dolayı bu sebep tam değildir. Diyetin gerekli olmamasının esas sebebi şudur: Çünkü küfür ülkesi, korunma yurdu olmadığından bu mümin düşman bir toplumun arasından çıkmamış ve orada oturmayı seçmiş olmakla kendi kanını boş yere harcamıştır.</p>
<p>Ve eğer yanlışlıkla öldürülen kimse, sizinle aralarında devamlı veya geçici herhangi bir anlaşma bulunan bir kavimden ise; bu durumda o kavim müslüman olmayan bir toplum ise de öldürülenin müslüman veya kâfir olduğuna bakılmayarak mutlaka diyet de keffaret de gerekir. Anlaşmayı bozma kuruntusundan sakınmak için diyetin ödenmesinde acele davranılacağını hatırlatma bakımından burada diyet, (kan pahası) birinci bölümün aksine olarak öne alınarak anlatılmıştır. Şu halde İslâm ülkesi halkından bulunan, müslüman olmayan bir zimmî veya yabancı halklardan bulunan müslüman olmayan bir sığınmacı veya bir müslüman, İslâm ülkesinde bir mümin tarafından yanlışlıkla öldürülürse, aynı şekilde İslâm ülkesi ile özel anlaşması bulunup savaş durumunda olmayan yabancı bir devlet halkında bir müslüman ve belki müslüman olmayan İslâm ülkesi dışında mensub olduğu memlekette bir mümin tarafından yanlışlıkla öldürülürse, bunların hepsinde İslâm ülkesinde yanlışlıkla öldürülen herhangi bir müminde olduğu gibi; öldürene hem diyet, hem keffaret gerekecektir. Yani birinci bölümü kayıtsız olmakla beraber, karşılaştırma ipucu ile İslâm ülkesinde öldürülen herhangi bir mümin; ikinci düşman olup anlaşması olmayan bir devlet halkından küfür ülkesinde öldürülen bir mümin hakkında; üçüncü bölümü de İslâm ülkesinde zimmî ve sığınmacı ile anlaşma yapan bir yabancı ülke halkından bulunan ve orada</p>
<p>öldürülen mümin hakkında demek olur. Çünkü bu müminin İslâm ülkesinde öldürülmesinin, birinci bölümün içine girdiğinde şüphe yoksa da İslâm ülkesi dışında öldürülmesinin oraya dahil olması, ikinci bölümden dolayı &#8220;Genel mânâ ifade eden kelime, tahsis edildikten sonra geri kalan kısımda zan ifade eder.&#8221; kuralı gereğince şüpheli kalacağından burada bu şüpheyi ortadan kaldırmak için, zimmî ve sığınmacı ile beraber mânâsı altında bir daha tekrarlanmıştır.</p>
<p>Bu üç cümlede yanlışlıkla öldürülen şahsın mümin veya mümin olmayan kimse, İslâm ülkesinde veya bu ülke dışında olmasına göre bütün ihtimaller gösterilmiş ve fakat bütün bunlarda ancak mümin olup yanlışlıkla öldürenin vazifesi açıklanmıştır. Bununla beraber bundan müslüman olmayan ve fakat anlaşması bulunan, yanlışlıkla öldüren kimsenin vazifesinin de kan bedeli olacağı ve bunlara keffaret teklif olunmayacağı anlaşılmış olur. Çünkü keffarette ibadet mânâsı bulunduğundan mümin olmayan kimseler, imandan önce bununla yükümlü değildirler.</p>
<p>Demek ki yanlışlıkla öldüren bir mümine diyet ister gerekli olsun, ister gerekli olmasın mutlaka keffaret olmak üzere bir mümin köleyi azad etmesi farzdır. Bundan dolayı kim, yani yanlışlıkla katil olan herhangi bir mümin, azad edecek bir mümin köle bulamazsa; ne bir mümin köleye, ne de ona sahip olabilecek bir vasıtaya sahip bulunmuyorsa birbiri ardına aralıksız iki ay oruç tutması gerekir ki bu oruç, Allah tarafından tevbe için, tevbenin kabul edilmesi içindir. Diğer bir mânâsı, bu oruç tutma teklifi, esas ve azimet (takva ile amel etmek) olan köle azad etmeye güç yetmemeye karşı Allah tarafından verilen bir ruhsat ve kolaylığa dönüştür, ikinci derecede bir keffarettir. Buna göre ikisi de Allah tarafından istenir. Kullar tarafından istenemez. Kul hakkı olana diyet yerine de geçemez. Bir mümin veya anlaşmalının Allah&#8217;ın hakkı olan hayatının yok edilmesi yanlışlıkla olsa da yine bir günahtır. Demek oluyor ki, mümin bir köleyi azad etmek, yok edilen hayat yerine geçebilecek bir çeşit diriltme olduğu gibi, oruç da bir köle azad etme hükmündedir. Gerçekten köle azad etmek, diğer bir canı kölelik ve esirlik bağından kurtarmak olduğu gibi oruç da kendi nefsini şehvetlerin esirliğinden kurtarmak ve temizlemektir. Bundan dolayı yanlışlıkla öldüren mümin kimse, diğer bir mümin köleye hürriyet vermekten aciz kalınca hiç olmazsa arka arkaya iki ay oruç tutarak nefsini kuvvetli arzuların bağından azad etmeli ve kendine manevî bir hürriyet vererek nefsini günahtan kurtarmalıdır. Çünkü o da bir</p>
<p>mümin köledir. Allah Teâlâ her şeyi çok iyi bilendir. O öldürenin durumunu da bilir; Hakimdir, kanun olarak koyduğu bütün bu hükümleri de hikmeti ile koymuştur. Orucun iki ay olmasının hikmetini de O bilir.</p>
<p>93-Yanlışlıkla öldürmenin hükümleri bunlardır, kasten öldürmeye gelince bunun dünya ile ilgili hükmü Bakara sûresinde, &#8220;Ey iman edenler! öldürülenler hakkında kısas, size farz kılındı.&#8221; (Bakara, 2/178) âyetinde açıklanmıştı. Ahiretle ilgili hükmü de şudur: Mümin veya kâfir kim bir mümini kasten, bile bile, hayatına kasdederek öldürürse onun cezası cehennemdir. Orada pek uzun müddet ve belki sonsuza kadar cezalandırılır. Çünkü Allah ona gazab etmiş, onu lanetlemiş, merhamete layık görmeyip onun için büyük bir azab hazırlamıştır.</p>
<p>Bu âyetin indirilme sebebi Mıkyes b. Dababe adındaki bir mürted olmuştur. Şöyleki bu Mıkyes b. Dababe el-Kinanî ve kardeşi Hişam, müslüman olmuşlardı. Mıkyes, bir gün kardeşi Hişam&#8217;ı Neccar oğulları içinde öldürülmüş olarak buldu, gelip Resulullah&#8217;a bu durumu anlattı. Hz. Peygamber (s.a.v.) de onunla beraber Bedir savaşına katılan sahabeden Zübeyr b. İyaz Fihri&#8217;yi Neccar oğullarına gönderdi, katili biliyorlarsa kısas etmesi için Mıkyes&#8217;e teslim etmelerini ve eğer bilmiyorlarsa kan bedelini ödemelerini emrediyordu. &#8220;Allah&#8217;ın Resulünün emri başüstüne, katili bilmiyoruz, fakat diyeti veririz.&#8221; dediler ve yüz deve getirdiler, onlar da aldılar, Medine&#8217;ye döndüler. Yolda gelirken Şeytan Mıkyes&#8217;e şöyle bir vesvese verdi: &#8220;Kardeşinin kan bedelini kabul edeceksin de kendine baş kakıncağı yapacaksın, öyle mi? Yanındakini öldür, cana can olsun, kan bedeli de sana kâr kalsın.&#8221; dedi. Bunun üzerine Fihrî&#8217;nin bir gafletini gözetip bir kaya ile onun başını parçaladı, sonra develerin birine binip geriye kalanları sürerek ve kâfir olarak Mekke&#8217;ye döndü gitti, şöyle diyordu:</p>
<p>Âyet bu olay üzerine indi. Hz. Peygamberin Mekke fethi günü güvence verdiği şahıslardan ayırdığı bu idi. Bu mürted katil, O gün Kâbe&#8217;nin örtüsüne yapıştığı halde kendisine eman (güvence) verilmeyip öldürüldü.</p>
<p>İşte mümin öldürmek büyük bir cinayet ve yukarıda açıklandığı üzere anlaşmalı veya anlaşma yapılanlara katılan veya cemaatten ayrılıp bir yana çekilen ve mülteci ve andlaşma ve barış yanlısı kâfirlerin öldürülmesi de yasak ve haram ve hatta yanlışlıkla öldürme de bile hükmü mümin gibi olduğundan:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>94- Ey İman edenler! Allah yolunda cihada çıktığınız zaman, mümini kâfirden ayırmak için iyice araştırın. Size selam veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek, &#8220;Sen mümin değilsin&#8221; demeyin. Allah katında çok ganimetler var. İslâm&#8217;a ilk önce girdiğiniz zaman siz de öyle idiniz. Sonra Allah size lutufta bulundu. Onun için iyice araştırın. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.</p>
<p>94-Ey iman edenler Allah yolunda adım attığınız, savaş için hareket ettiğiniz vakit iyice araştırınız, acele olarak şüphe ve kuruntu üzerine ve zayıf yorumlarla değil, dikkatle ve kesin bilgiye göre kılıç vurunuz. Hamza, Kisaî ve Halef-i Âşir kırâetlerinde sebattan okunduğuna göre iyi tutunuz, ayağınızı denk atınız, sağlam basınız, acele ederek çürük tahtaya basmayınız, ayağınız kaymasın ve size İslâm selamı veren, kendini müslüman gösteren kimseye, -veyahut Nâfi, İbnü Âmir, Hamza, Ebu Cafer ve Halef-i Âşir kıraetlerinde elifsiz okunduğuna göre &#8211; size teslim olma ve boyun eğme vasıtalarını sunan kimseye</p>
<p>sen mümin değilsin demeyiniz. Beyan edilmiş olan, açık olandır. Gizli şeyler hakkında verilecek hükmün de açık olması için açık bir delile dayanması gerekir. Gizli olana, açık olandan hükmedilir. Ve gizli olan şeylerde bir şeyin delili onun yerine geçer.</p>
<p>Selam veya teslim olmak görünen ve apaçık bir durumdur. Kalb ve vicdan ise gizli ve görünmeyen bir nesne olduğundan o görünen ve apaçık nesneyi bırakıp da kalb ve vicdana bunun maksadı şu veya budur diye görünene aykırı olarak doğrudan doğruya hükmetmeğe kalkışmak, araştırma yapmadan hareket etmektir. Bunun için bir kimsenin açıkça verdiği selamı, gösterdiği boyun eğmeyi hiçe sayıp da ona aykırı kuruntularla doğrudan doğruya kalbine hükmetmeye kalkışmayınız, dış görünüşüne göre muamele ediniz. Açıkça belli olan bir şeyi diğer belli bir şey, meydanda olan bir şeyi, meydanda olan başka bir şey bozarsa o zaman da en kuvvetli ve en açık olanı tercih etmek için sebat ve ihtiyat ile iyice düşünerek karar veriniz. İsa b. Verdan kırâetinde ikinci mimin üstün ile okunmasıyla, okunduğuna göre, &#8220;Sana güven verilmez&#8221; demeyiniz. Böyle deyip de hemen vurmayınız, bununla birlikte hiçbir şey demeyiniz değildir. O alçak hayatın geçici nimeti olan, devam ve sürekliliği olmayan, geçici malına gönül vererek; zavallının malına göz dikerek veya gelip geçici bir maksat takip ederek öyle demeyiniz. Yasak mutlak surette değil, dünya malı gayesinden boş olmayarak söylemeye yöneliktir. Bu da iyice araştırmayı terk ettiren ve aceleye sevkeden duruma işarettir. Demek esas yasağın gelişi, iyice araştırmadan zahirin aksine hüküm vermeyi yasaklamıştır. Dolayısıyla &#8220;güvenceli değilsin&#8221; denileceği zaman, dünya ile ilgili ve nefisle ilgili maksatlardan soyutlanarak ve hak gözü ile bakarak söylemeli ve kılıcı da ona göre vurmalıdır. Böyle olursa, yani selam verene geçici dünya menfaati maksadı ile sen güven altında değilsin denilmez, durumu iyi anlaşılmadan hareket olunmazsa Allah katında pek çok ganimetler vardır ki bunlara, o gibi katillere (adam öldürmeye) tenezzül etmeyenler ve durumu iyice anlayıp tesbit etmekle hareket edenler kavuşur. Bu âyetin inişine bir kaç olay sebep olmuştur:</p>
<p>1- Feked halkından Mirdas b. Nehik yalnız başına müslüman olmuştu. Onun toplumu içinde ondan başka müslüman yoktu. Peygamberin Galip b. Fudale komutasında bir müfrezesi bunların üzerine gitmişti. Toplumun hepsi kaçtılar. Yalnız Mirdas müslümanlığına güvenerek kaldı. Atları görünce davarını dağın bir dolambacına sığındırdı. Ona ulaştıklarında tekbir aldılar. O da tekbir alıp</p>
<p>indi ve dedi. Fakat Üsame b. Zeyd, Mirdas&#8217;ı öldürüp hayvanlarını sürdü. Geldiler Hz. Peygambere haber verdiler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) çok fazla darıldı ve onu şiddetle azarladı. &#8220;Siz onu beraberindeki mala göz dikerek öldürdünüz.&#8221; buyurdu. Sonra bu âyeti Üsame&#8217;ye okudu, Üsame, &#8220;Ey Allah&#8217;ın elçisi! Benim için mağfiret dile.&#8221; diye rica etti. &#8220;O, lâilâhe illallah demişken nasıl olur da onu öldürürsünüz?&#8221; buyurdu. Üsame kendisi demiştir ki, &#8220;Bunu sürekli tekrar etti. Hatta o dereceye geldi ki daha önce müslüman olmamış bulunsaydım da bu gün olsaydım diye temenni ettim. Sonra hakkımda mağfiret diledi ve bir köle azad et, diye emretti.&#8221;</p>
<p>2- Abdullah b. Ebi Hadret ve Ebu Katade Haris b. Rıb&#8217;î ve Muhallem b. Cüsâme b. Kays Leysî ve daha birkaç kişiyi Resulullah İdam tarafına göndermişti. İdam deresinde Âmir b. Azbatı Eşceî rastlamış, İslâm selamı ile selam vermiş, Muhallem b. Cüsüme ile bunun arasında Cahiliyye devrinden kalma bir kin varmış, Muhallem, bir ok atmış Amir&#8217;i öldürmüş, Hz. Peygambere haber gelince öfkelenmiş, Muhallem&#8217;in mağfiret dilemesine karşı &#8220;Allah seni mağfiret eylemesin&#8221; buyurmuş. Muhallem, ağlayarak kalkmış aradan yedi gün geçmemiş vefat etmiştir.</p>
<p>3- Mikdad b. Esved&#8217;de de Üsame olayı gibi bir olay olmuş. Mıkdad demiştir ki, &#8220;Ey Allah&#8217;ın elçisi, dedim, ne buyurursun kâfirlerden birine rast gelsem, çarpışsam, o benim elimin birini kılıçla vursa, sonra bir ağaca siper alıp &#8216;Yüce Allah&#8217;a teslim oldum&#8217; dese, bundan sonra onu öldüreyim mi?&#8221; Hz. Peygamber, &#8220;öldürme&#8221; buyurdu. Ben de &#8220;Ey Allah&#8217;ın elçisi o benim kolumu kesti.&#8221; dedim. Hz. Peygamber (s.a.v.) &#8220;Öldürme! Çünkü öldürürsen o senin onu öldürmeden sonraki yerinde, sen de onun söylediği kelimeyi söylemeden önceki yerinde olursun&#8221;.</p>
<p>4- Birtakım sahabe müşriklerle çarpışmışlar ve onları bozguna uğratmışlar. Birisi birine mızrakla saldırmış. O da süngü yetişince ben müslümanım demiş, fakat dinlememiş onu öldürmüştür. Ondan sonra durum Hz. Peygambere arz edilince, &#8220;Müslüman olduğunu iddia ettiği halde sen onu öldürdün ha&#8221; buyurmuş.</p>
<p>O da &#8220;Ey Allah&#8217;ın elçisi! O, bu kelimeye sığınarak bunu söyledi.&#8221; demiş. Bunun üzerine &#8220;Kalbini yarmalı değil miydin?&#8221; buyurmuştur. Bu kınaması daha birkaç olayda söylenmiştir.</p>
<p>5- Buhari ve Müslim&#8217;de rivâyet olunduğu üzere Selim oğullarından bir adam sahabeden bir kaç zata rastlamış, yanında davar da varmış, selam vermiş, onlar da bu selamı korunmak için verdi demişler ve onu öldürmüşler, davarını almışlar. Hz. Peygambere gitmişler, bu âyet indirilmiş. İşte bu olayların her biri âyetin iniş sebebi olmak üzere rivayet edilmiş ve aralarında bir çelişki bulunmamış olduğuna göre deniliyor ki, âyetin indirilmesinin esas sebebi bu olayların birbirine yakın bir zaman içinde birden fazlası olmuş ve herkes kendi olayını sebep bilmiştir.</p>
<p>Ey cihad edenler! Siz de çoğunluk itibariyle bundan önce başlangıçta müslüman olduğunuz zaman tıpkı böyle idiniz: Size selam veren veya teslim olduğunu gösteren bu adam gibi ağzınızdan çıkan bir kelime ile, bir şehadet kelimesi ile İslâm dinine girdiniz, girdiniz de Allah size lutfetti, canınızı, malınızı taarruzdan korudu, sonra yükselttikçe yükseltti, doğruluk ve dürüstlükle seçkin, tam imanla seçkin kıldı. Mahkumiyyetten hakimiyyete yüceltti ve ilâhî hazinesinden sizi nice ganimetlere aday kıldı. Şimdi iş başına geçip harekete geldiğiniz vakit dünya menfaatlerine dalarak bu durumlarınızı unutmayınız da iyi anlayıp dinleyiniz veyahut ihtiyatlı bulununuz. İsterse zorlama durumunda olsun, İslâm&#8217;a gelenleri Allah&#8217;ın size yaptığı gibi başlangıçta sözleriyle kabul ediniz, teslim alınız da sonra ortaya çıkacak durumlarına göre muamele ediniz. Bunun selam vermesi veya şehadet getirmesi veya müslüman görünmesi, korkusundan kellesini kurtarmak veya hainliğinden kendini gizlemek için bir siper, bir kalkandır diyerek ilk anda onu öldürmeye kalkışmayınız, ihtiyatlı davranınız, sonunu gözetiniz. Çünkü Allah, sizin yaptıklarınızdan haberdardır. İyilik ve kötülük hiçbir amel karşılıksız kalmaz.</p>
<p>Müminleri donatarak savaşa hazır hale getirirken böyle araştırmaya ve ihtiyatlı davranmaya sevk eden bu emirler ve tâlimatlara karşı &#8220;o halde cihada gitmemek ve ona katılmamak daha büyük bir ihtiyat ve yerinden ayrılmamak daha hayırlı olacak&#8221; deyip de özürsüz oturup kalmamak için buyuruluyor ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>95- Müminlerden özür sahibi olmaksızın oturanlarla Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar. Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyle, oturanlardan üstün kıldı. Allah onların hepsine de cenneti vaad etmiştir. Bununla beraber Allah mücahitlere, oturanların üzerinde büyük bir ecir vermiştir.</p>
<p>96- Kendi katından derece derece rütbeler, bir mağfiret ve rahmet vermiştir. Öyle ya, O çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.</p>
<p>97- Melekler, kendilerine zulmeden kişilerin canlarını aldıklarında, onlara, &#8220;Ne işte idiniz?&#8221; derler. Onlar da: &#8220;Biz yer yüzünde zayıf kimselerdik.&#8221; derler. Melekler: &#8220;Allah&#8217;ın yeryüzü geniş değil miydi, siz de orada hicret etseydiniz ya?&#8221; derler. İşte bunların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü gidiş yeridir.</p>
<p>98- Ancak gerçekten aciz ve zayıf olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar hariç&#8230;</p>
<p>99- Umulur ki, Allah bu kimseleri affeder. Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır.</p>
<p>100- Her kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer de bulur, genişlik de bulur. Her kim Allah&#8217;a ve Peygamberine hicret etmek maksadıyla evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, kuşkusuz onun mükafatı Allah&#8217;a düşer. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.</p>
<p>95-96</p>
<p>Bir şeyi yapmaya üşenip oturana &#8220;kâıd&#8221; denilir. savaşa gitmeyip geri kalanlara da &#8220;kâidün&#8221;, yahut &#8220;ku&#8217;ad&#8221; denilir. Bu kelimeler, &#8220;kâidûne ani&#8217;l-harb&#8221; yani savaştan geri kalanlar demektir.</p>
<p>DARAR, bir şeye gelen eksikliktir ki, hastalık veya körlük ve topallık gibi sakatlık demektir. Nitekim anadan doğma köre ve çok zayıf hastaya &#8220;darir&#8221; denilir. Askerin yiyecek, içecek ve yakacak gibi ihtiyaçlarını ve savaş alet ve gereçlerini tedarik etmekten aciz olmak da bu mânâdadır. Bundan dolayı zararlılar, dertliler, sakatlar, acizler ve özürlüler, bunların dışında kalan ise, sıhhatli, sağlam ve gücü yetenler demek olur.</p>
<p>Bu âyetin başlangıçta mutlak olup bu &#8220;özür sahibi olmaksızın&#8221; kısmının sonradan indiği rivayet edilmektedir. Bera b. Azib&#8217;den rivayet edildiğine göre, bu âyet indiği zaman Resulullah (s.a.v.) &#8220;Üzerine yazı yazılabilecek bir şey ve kalem getiriniz, diye emredip &#8220;Müminlerden oturanlarla cihad edenler eşit olmaz.&#8221; yazdırmıştı. Bu sırada İbnü Ümmi Mektum gelmiş orada bulunuyordu. Bu sahabi anadan doğma kör idi. &#8220;Allah&#8217;ım! Ben özürlüyüm, bana ruhsat var mı?&#8221; dedi. Bunun üzerine, âyetin kısmı indi.</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v.)&#8217;in katibi Zeyd b. Sabit&#8217;ten de şöyle rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.v.) âyeti indiğinde, bunu bana yazdırıyordu. İbnü Ümmi Mektum geldi: &#8220;Ey Allah&#8217;ın Resulü! Cihada gücüm yetseydi cihad ederdim, fakat körüm&#8221; dedi. O sırada Resulullah (s.a.v.)&#8217;a vahiy baygınlığı geldi, ağırlaşıp bayıldı. Dizi dizimin üstüne geldi. Öyle ağır geldi ki ezip ufalayacak zannettim. Çok korkmuştum. Sonra ayıldı, dedi. Daha sonra, &#8220;yaz&#8221; dedi: İbnü Abbas&#8217;tan da şöyle rivâyet edilmiştir: Bedir savaşı olduğu zaman Bedir&#8217;e katılıp katılmayanlar hakkında âyeti inmişti. Abdullah b. Ümmi Mektûm bunu işitti ve Ebu Ahmed b. Cahş b. Kaysi&#8217;l-Esedî ile beraber, &#8220;Ey Allah&#8217;ın Resulü! Biz körüz, bize ruhsat var mı?&#8221; dediler. Bunun üzerine, den, kısmına kadar bu âyet indi. Bunlar gösteriyor ki, sakat olanlar ve gücü yetmiyenler, güçsüzler demektir ki, bunların dışında kalanlar da sıhhatli, sağlıklı ve güçlü olanlar demek olur. Ayrıca İbnü Abbas&#8217;ın, ın mânâsı dır, dediği rivayet edilmiştir. Bu kavram, &#8220;ziyan&#8221; anlamına gelen &#8220;zarar&#8221;dan alınmış olarak düşünülürse daha genel bir anlam ifade eder. Zira &#8220;zarar sahibi&#8221; sözü, hem zarar görenleri, hem de zarar verenleri kapsar. Zararlı, aciz bulunanlar kendilerinde eksiklik olduğu gibi ister istemez cihada gidemediklerinden dolayı sevap bakımından zarar görmüş; güçleri varken savaşa gitmeyenler de ya kendilerine ihtiyaç duyulduğu halde gitmedikleri veya isyan etmekten çekinmedikleri takdirde hem savaş ve güvenliğe zarar vermiş, hem de günahları sebebiyle zarar görmüş olurlar. Özürlüler zararda ve zararlı oldukları gibi bunlar da zararlı ve zarardadır. Şu halde ikisi de kapsamı içine girerler. Dolayısıyla bunların dışında olup da</p>
<p>oturup kalanlar, güçleri olduğu halde savaşa gitmeyen ve gitmemekle beraber zararı da olmayan hayırlı ve emin kişiler demek olur. Onun içindir ki, &#8220;Allah onların hepsine de cenneti vaad etmiştir&#8221; buyruluyor.</p>
<p>İşte bunlar aslında en güzel şeyle müjdelendikleri halde cihad edenlerle karşılaştırıldıklarında onlara denk olamayacakları ve cihad edenlerin derecelerinin dünya ve ahirette bunlardan üstün olduğu ve ayrıca ilâhî rahmet ve bağışlama hususunda gerek bu oturanlardan gerekse cihad edenlerden her birinin kendi sınıflarında da birçok derece ve rütbelere ayrıldıkları anlatılmış ve bu suretle cihadın her zaman herkesin yapması gereken bir farz olmayıp öncelikle farz-ı kifaye olduğu bildirilmiştir. Çünkü cihad herkesin yapması gereken bir farz olsaydı, gücü kuvveti yerinde olduğu halde oturanlara en güzel şey değil, azap vaad edilirdi.</p>
<p>Görülüyor ki, oturanlarla cihad edenlerin genel bir karşılaştırılmasının yapılması uygun görülmemiş, bu karşılaştırma sadece özürlü olmadıkları halde oturanlarla mücahidler arasında yapılmış, özürlü olanlar bu karşılaştırmanın dışında tutulmuştur. Çünkü az önce anlaşıldığı üzere zarar sahibi olarak savaşa gitmeyip oturanlar iki kısımdır. Bir kısmı özürlü, bir kısmı da güçlü, isyankar ve zarar verici olanlardır. Özürlü olanlar bu âyetle genel olarak yükümlülükten hariç tutuldukları gibi, bunlar arasında bir taraftan özür ve ızdırabının şiddetine sabredip dayanmak, öte yandan cihadın erdemini takdir ederek, cihad edenlerle beraber bulunamadığından dolayı kederinden kanlı yaşlar döküp onların kurtuluş ve zaferleri için dua ve &#8220;Allah ve Resulüne sadık kaldıkları takdirde&#8230;&#8221; (Tevbe, 9/91) irşadına uyarak Allah ve Resulü için hayır dilemek suretiyle manevî cihad içinde bulunanların ahirette mücahidler derecesinde mükafat ve sevap elde edebilmeleri ihtimali anlatılmak için bunlar mücahidlere eşit olmama özelliğinden hariç tutulmuşlardır.</p>
<p>Güçlü, isyankar ve zarar verici olanlar ise derece hak edecek değil, azap hak edeceklerinden, Allah yolunda cihad edenlerle eşit olmaları şöyle dursun, savaşa gitmeyip oturan salih kişilerle bile eşit olamayacakları için onlarla karşılaştırılma faziletinden hariç tutulmuşlardır. Özetle, istisnada asıl, olumluyu olumsuz, olumsuzu olumlu yapmak olmayıp, sadece bir kısmını hükümden dışarda tutmak ve &#8220;istisna ettikten sonra geri kalanla hüküm vermek&#8221; olmasına dayanılarak, burada &#8220;eşit olmaz&#8221; hükmünden istisna edilen &#8220;özürlüler&#8221; hakkında aynı seviyede bir eşitlik hükmü lazım gelemeyeceğinden, &#8220;özürlülerin dışında kalıp da savaşa katılmayanlar mücahidlerle eşit olamazlar,</p>
<p>ama özürlüler genellikle eşit olurlar&#8221; gibi bir anlam çıkarmamalıdır. Aslında burada özürlülerin eşit olup olamayacağı hakkında bir hüküm verilmemiştir. &#8220;Onlar ya hiç eşit olamazlar veya içlerinde eşit olanların bulunması düşünülebilir&#8221; diye anlamalıdır. Ayrıca, şunu da göz önünde bulundurmak gerekir ki, bu karşılaştırmada mücahidler de mutlak bırakılmamış, öncelikle iki şeyle kayıtlanmıştır. Birisi, bu cihadın Allah yolunda olması, diğeri ise mal ve canla yapılmasıdır. Esasen şeriat örfünde &#8220;mücahidîn&#8221;, Allah yolunda savaşanlar demek olduğu halde Allah yolunda, kaydının bir kez daha açıkca söylenmesi, bu erdeme ulaşmak için niyetin son derece samimi olması gerektiğini ve her savaşanın değil, her cihad edenin bile bu karşılaştırmaya dahil olamayacağını hissettirir.</p>
<p>&#8220;Mallarıyla ve canlarıyla&#8221; kaydı da, bu samimi niyetten sonra, savaşa katılmayıp oturanlardan daha üstün olabilmek için, cihad edenlerde bu iki özelliğin birlikte bulunmasının da şart olduğuna işarettir. Mücahidlerin yaptıkları harcamalara savaşa katılmayanların malî yardımları karıştığı takdirde, bunların dahi cihatta hisseleri bulunacağından o zaman iki taraf arasında eşitsizlik ve üstünlük hükmü kesin ve genel bir şekilde söz konusu olamayacaktır. Savaşa katılmayanlar arasında, mücahidlerden daha üstün olmasa bile onlara eşit olanlar bulunabilecektir. Fakat bu da savaşa katılmamasından dolayı değil, malıyla cihada katılmasından dolayı olduğu için, fazilet katılmayanlar tarafından değil, mücahidler tarafındadır. Ancak şu var ki, bazan bu mücahidlerin sahip oldukları faziletin kaynağı fiilen savaş saflarında bulunmada değil, arkalarında cihada katılmayanların içinde duran büyük cihad mücahidleri arasında olabilir. Nitekim Halid b. Velid ve benzeri mücahidler Müseylimetu&#8217;l-kezzab ile çarpışırlarken hiçbiri Medine&#8217;de duran ve bütün bu cihadı sevk ve idare eden Hz. Ebubekir (r.a.)&#8217;den daha mücahid ve daha faziletli olmadılar. Aynı şekilde Kisra ve Kayser ordularıyla çarpıştıkları zaman mücahidler ne Hz. Ömer, ne de Hz. Osman ve Hz. Ali&#8217;den daha mücahid ve daha faziletli değil idiler.</p>
<p>Burada &#8220;kaidin&#8221; (savaşa katılmayanlar) ve &#8220;mücahidin&#8221; (cihad edenler) kelimeleri örfte kullanılan anlamları gereğince, kendi ibareleri ile Allah yolunda savaşmaya ait bulundukları kesin olmakla beraber, asıl mânâlarında kuud, yani oturma, tembelliği akla getirdiği ve mücahede ise, bütün gayretini harcayarak ve zahmetler çekerek uğraşmak ve çalışmak demek olduğu ve örfte o mânâları ifade etmeleri, bu mânâdaki özelliklerinden kaynaklandığı için, bu mukayese ve karşılaştırma genel olarak çalışanlarla çalışmayanların da eşit olamayacaklarını</p>
<p>ve herhangi bir hususta Allah yolunda iyi niyetle çalışanların oturanlardan daha üstün olduğunu ve şu kadar ki, kötülük ve zarar için çalışanların, bu karşılaştırmanın dışında tutulduklarını da işaret yoluyla ifade etmektedir. Bu işaret göz önüne alındığında, Allah yolunda mal ve can ile cihad etme kavramının &#8220;Bizim uğrumuzda cihad edenlere gelince, elbette biz onları yollarımıza hidâyet ederiz&#8221;, (Ankebut, 29/69) âyetinde olduğu gibi o kadar geniş kapsamı vardır ki, savaş meselesi bunun bölümlerinden biri demektir. Bundan dolayıdır ki, Resulullah (s.a.v.) savaştan geri döndükleri zaman, &#8220;Küçük cihattan büyük cihada döndük&#8221; hadis-i şerifleri ile ruh terbiyesi ve nefsi düzeltme ile uğraşmanın büyük cihad olduğunu duyurmuşlardır.</p>
<p>Özetle, müminlerden özürsüz ve zararsız olarak savaştan geri kalanlar, malları ve canlarıyla, Allah yolunda cihad edenlerle bir olamazlar. Açıkçası, Allah cihad edenleri oturanlardan derece itibariyle üstün kıldı, çalışanlara çalışmayanların, Allah yolunda savaş edenlere etmeyenlerin üstünde fazla bir derece verdi. Bununla beraber Allah hüsnayı, yani en güzel sevap olan cenneti ikisine de vaad etti ve vaad ettiği halde böyle yaptı. Bu böyle olunca kendilerine cennet vaad edilmeyen ve savaştan geri kalmaları izne bağlı olmayıp zarar ve günah teşkil ettiğinden dolayı kendilerine azap vaad edilen, o savaşa katılmamış olanların mücahidlerle bir olamayacakları öncelikle anlaşılır. İkisinin de güzel inançları ve iyi niyetleri olduğu ve cennet ikisine de vaad edildiği halde bile eşit olmazlar. Allah cihad edenleri pek büyük bir ecirle savaşa katılmayanlara üstün kılmıştır ki, bu ecir de mücahidler arasında aynı derecede değil, Allah&#8217;tan birçok derece, mağfiret ve rahmet olacak şekildedir. Bunların bir kısmı, savaşa katılmayanlardan bir derece fazla ise, diğer bir kısmı derecelerle fazladır. Mücahidlerin dereceleri çok ve birbirinden farklıdır. Bu ecirlerin içinde Allah&#8217;ın büyük bir mağfiret ve rahmeti de vardır. Bu mağfiret ve rahmet sayesinde geçmiş günahlar da bu ecir ve dereceleri eksiltmeyecektir. Kuşkusuz, &#8221; Allah çok mağfiret ve merhamet edicidir.&#8221;</p>
<p>97&#8211;Zararlı olan geri kalanlardan önemli bir kısmın durumuna bakalım O kimseler ki, kendilerine zulmederlerken melekler</p>
<p>dünyada canlarını alacak veya ahirette kendilerini yakalayıp mahşere süreceklerdir, kuşkusuz melekler onlara siz ne durumda idiniz, dininizle ilgili ne iş yapıyordunuz? diye azarlayıp soracaklar. Onlar da, &#8220;biz bu yeryüzünde, şu bulunduğumuz yerde zayıf sayılmış kimseler idik&#8221; diyecekler, yani başkalarının ezici gücü ve mağlubiyet altında acizlik ve güçsüzlüğümüzden dolayı bir şey yapamıyorduk, zayıf sayılıyorduk diye özür beyan edecekler. Melekler de bunlara &#8220;Allah&#8217;ın yeryüzü geniş değil miydi. -Mesela, Medine&#8217;ye Habeşistan&#8217;a göç edip kendilerini kurtaranlar gibi- yeryüzünde başka bir tarafa göç etseydiniz ya!&#8221; diyecekler ve mazeretlerini kabul etmeyeceklerdir. İşte böyle bulundukları yerde görevlerini yerine getirmelerine engel olan bir zulüm ve hakimiyet altından çıkmak ve az çok uygun bir tarafa gidebilmek gücünü olsun taşıdıkları ve dolayısıyla tam anlamıyla aciz ve zayıflardan olmadıkları halde, kendilerini tamamen aciz sayıp yerlerinden kımıldamayanlar, bu şekilde yapabilecekleri görevlerini terketmiş, küfür ve zulme yardımcı olmuş olacaklarından bunların varacakları yer cehennemdir. Ve bu gidiş ne fena bir gidiştir veya o cehennem ne fena yerdir.</p>
<p>Bu âyet Mekke&#8217;de müslüman olmuş ve hicret farz kılındığı sırada hicret etmemiş olan bazı kişiler hakkında inmiştir. Demek ki, hicret vacip iken kafirlerin suyunca gidip oturmak doğrudan doğruya küfür değil ise de her halde bir günah ve nefse bir zulümdür. Tefsircilerin açıklamasına göre bu âyet bir yerde dinini yaşama imkanı bulamayan bir adamın oradan göç etmesi gerektiğini göstermektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.)&#8217;in bir hadisinde sahih olarak şöyle gelmiştir: &#8220;Her kim dini uğruna bir yerden kaçarsa, gittiği bir karış yer de olsa cennete girmeye hak kazanır. Babası İbrahim&#8217;in ve peygamberi Muhammed&#8217;in yoldaşı olur.&#8221; Rivayet olunduğuna göre, bu âyet inince Resulullah (s.a.v.) bunu Mekke müslümanlarına göndermiş, Cündüb b. Damre (r.a.) de oğullarına: &#8220;Beni bir şeye yükleyiniz. Çünkü ben ne güçsüzlerden, ne de yolu bilmeyenlerdenim. Allah&#8217;a yemin olsun, bu gece Mekke&#8217;de yatmam.&#8221; demişti. Oğulları bunu bir sedyeye koyup Medine&#8217;ye gitmek üzere taşıdılar. Çok yaşlı bir zat idi, yolda vefat etti.</p>
<p>Demek oluyor ki, gerektiğinde hicret de bir tür cihaddır. Kâfirlerin zulmü altında ezilip kalmak ve hak dinin yayılmasına hizmet edememek, neticede çok kötü bir başkalaşıma neden olabileceğinden az çok gücü varken bundan</p>
<p>kaçınmamak nefse bir zulümdür.</p>
<p>98-99- Ancak bir çare bulamayacak, hicretin gerektirdiği sebeblere güç yetiremeyecek ve kendi kendine veya bir vasıta ile yolu doğrultup gidemeyecek olan gerçekten güçsüz ve çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar hariç. Zira bu gibi çaresizleri Allah&#8217;ın affetmesi kuvvetle umulur. Bunlar için de gitgide kâfirleşme tehlikesi düşünülebileceğinden mutlak olarak affedilirler denemezse de çocuklar henüz yükümlü bulunmadıklarından, büyükler de kalplerindeki imanı korumak şartıyla hicret etmeme hususunda mazeretli olduklarından dolayı affedilmeye ve bağışlanmaya layıktırlar. &#8220;Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır.&#8221;</p>
<p>100- Ve her kim, yolunu bilip de Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde birçok gidecek, sığınacak veya düşmanların zıddına hareket edecek yer ve genişlik bulur. Dolayısıyla yaşadıkları yerde bir tür rahat ve bolluk bulunanlar, oradan ayrılınca mutlaka sıkıntılara ve darlıklara düşeceğini zannedip de korkmamalıdırlar. Bir de, her kim Allah&#8217;a ve Resulüne hicret etmek üzere evinden çıkar da sonra amacına ulaşamadan ölüm kendisine yetişirse onun ecrini vermek Allah&#8217;a düşer. Yani amelini tamamlamış gibi, ulaşacağına ulaşmış olarak ecir elde eder. Dolayısıyla bu konuda, &#8220;yerimden ayrılırsam amacıma ya ulaşırım ya ulaşamam, iyisi mi elimdekini de kaybetmeyeceğim; Dimyat&#8217;a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmayayım.&#8221; diye düşünmemelidir. Allah için hareket eden, kaderde öyle yazıldığı için yarıyolda da kalsa yine tam sevap alacağını bilmelidir. &#8221; Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.&#8221;</p>
<p>Az önce nakledildiği gibi Cündüb b. Damre Medine&#8217;ye gelirken yolda &#8220;Ten&#8217;im&#8221; denilen yerde öleceğini hissederek sağ elini sol eline koymuş, &#8220;Allah&#8217;ım, şu senin, şu da Resulünün. Resulün sana ne ile biat ettiyse ben de öyle biat ediyorum.&#8221; demiş ve ruhunu teslim etmişti. Bu haber Hz. Peygamber (s.a.v.)&#8217;in ashabına ulaştığı zaman, &#8220;Medine&#8217;de vefat etseydi sevabı eksiksiz olurdu.&#8221; demişler, bu âyet de bunun üzerine inmiştir. İlim aramak, haccetmek, cihad etmek veya bunlar gibi herhangi bir dini amaçla Allah rızası için yapılan her hicretin Allah ve Resulüne yapılmış bir hicret olduğunu da açıklamışlardır.</p>
<p>Mücahidler ile savaşa katılmayanların bir karşılaştırmasını yaptıktan sonra mücahidlere sağlanan ilâhî kolaylıklar cümlesinden olmak üzere seferde, korku halinde ve düşman karşısında ve belki hastalık ve yağmur gibi genellikle zaruret</p>
<p>hallerinde namazın nasıl kılınacağını açıklamak ve bu suretle hem cihadın, hem namazın dindeki büyük önemini belirtmek için buyruluyor ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>101- Yeryüzünde sefere çıktığınızda kâfirlerin size bir kötülük yapacağından korkarsanız namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur. Kuşkusuz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.</p>
<p>102- Sen onların aralarında bulunup da onlara namaz kıldırdığında içlerinden bir kısmı seninle beraber namaza dursun. Silahlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secdeye vardıklarında diğer bir kısmı arkanızda beklesin. Sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin seninle beraber kılsınlar ve ihtiyatlı bulunsunlar, silahlarını yanlarına alsınlar. Kâfirler arzu ederler ki, silahlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil olsanız da size ani bir baskın yapsalar. Eğer size yağmur gibi bir eziyet erişir veya hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda bir vebal yoktur. Bununla beraber ihtiyatı elden bırakmayın. Kuşkusuz Allah kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.</p>
<p>103- O korkulu zamanda namazı kıldınız mı gerek ayakta, gerek otururken ve gerek yanlarınız üzerinde hep Allah&#8217;ı zikredin. Korkudan kurtulduğunuzda namazı tam erkanı ile kılın. Çünkü namaz müminlere belirli vakitlerde yazılı bir farzdır.</p>
<p>104- Düşman topluluğunu takip etmede gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı duyuyorsanız, kuşkusuz onlar da sizin acı duyduğunuz gibi acı çekiyorlar. Oysa siz Allah&#8217;tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz. Kuşkusuz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.</p>
<p>101- Yeryüzünde sefer ettiğiniz vakit. Görülüyor ki burada &#8220;Allah yolunda&#8221; kaydı açıkça konmamıştır. Dolayısıyla dış görünüşüne göre bu âyet gerek cihad, gerek hicret, gerek ticaret ve gerek başka herhangi bir neden ve amaçla yapılmış olan seferlerin hepsini kapsar. Bunun için âyetin mutlak olarak</p>
<p>&#8220;yolculuk namazı&#8221; hakkında olduğu söylenmiştir. Bununla beraber âyetin yine cihad seferi ile ilgili olduğu sözün akışından açıkca anlaşılıyor. Bunun için burada mutlak olarak yolcu namazlarına bir işaret bulunsa bile asıl olarak daha sonra anlatılanların düşman korkusu ile ilgili olan savaş veya hicret yolculuğu olmasından âyetin hükmü, yolculuk halinde kılınan namazdan daha çok zaruret hallerindeki korku namazına dairdir. Yani savaş için yola çıkıp, yürüdüğünüz vakit kâfirlerin sizi fitne ve sıkıntıya düşüreceğinden korkarsanız namazı biraz kısa kesmenizde günah yoktur.</p>
<p>Bilinmektedir ki &#8220;kasr&#8221;, çekip uzatmanın zıddı olarak kısıp kısaltmak demektir. âyetinde anlatılan namazı kısaltma işi iki şekilde düşünülebilir. Birisi rekatların sayısını kısaltıp dört yerine iki kılmak yani nicelikten kısaltmaktır ki, bir kısım tefsirciler bu mânâyı vermişlerdir. Fakat bu mânâ her namazda olmaz. Akşam ve sabah namazları bunun dışında kalır. Biri de namazda ayakta durma yerine oturma veya hayvan sırtında durma; rüku ve secde yerine de ima ile yetinmek gibi namazın sınırlarını, vasıflarını ve niteliklerini kısaltmak, yani nitelikten kısaltmaktır. Öte yandan kasr, durdurma ve alıkoyma anlamına da gelir. Bu durumda bu âyetin mânâsı, namazın bir kısmını kazaya bırakmak demek olur. Zâhiriyye bunun sadece ilk mânâda, yani rekatları kısaltmak mânâsında olduğunu söylemiş ve bu âyet gereğince seferde namazı kısaltmanın korku haline mahsus olduğu ve dolayısıyla seferde olan bir adamın kendisini güven içinde hissettiği durumlarda namazını tam kılması gerektiği görüşünü savunmuşlardır. Şafiiler de âyeti bu şekilde yorumlamış ve fakat &#8220;korku&#8221; kaydını koymaksızın seferde olan bir adamın dört rekatlı namazları iki rekat kılması caiz, fakat tam kılmasının daha iyi olduğu görüşüne varmışlardır.</p>
<p>Hanefilere gelince, onlar burada üç mânâ ihtimal dahilinde olmakla beraber, âyetteki &#8220;kısaltma&#8221;dan maksadın ikinci mânâ, yani nitelikte kısaltma olması gerekeceğini ve esasen sefer halinde dört rekatlı namazların iki rekat kılınması bir kısaltma değil, tam kılma olduğunu ve dolayısıyla daha fazla kılmanın caiz olmadığını söylemişlerdir. Zira Sahih-i Buhari&#8217;de de rivayet edildiği üzere namaz ilk farz kılındığı zaman evde oturma ve yolculuk hallerinde ikişer rekat olmak üzere farz kılınmış ve daha sonra evde oturma ve barış hallerinde öğle, ikindi ve yatsı namazları dört rekata çıkarılarak artırılmış ve yolculuk halindeki namaz asıl hali üzerine bırakılmıştır. Bu hüküm Kitapla değil, Sünnetle sabittir. Bu âyet ise özellikle korku hali şart kılınmış olduğundan işin bu yönünden bahsetmemiştir.</p>
<p>Onun için mutlak olarak seferle ilgili hükümleri buradan çıkarmaya kalkışmak doğru değildir. Âyette korku hali dışındaki durumlardan bahsedilmediği Şafiilerce de kabul edilmektedir. Dolayısıyla sefer halinde namazda &#8220;nicelikten kısaltma&#8221; ikinci derecede meşru bir ruhsat gibi görünse de gerçekte birinci derecede meşru bir azimet anlamında olduğundan burada ruhsat verilen kısaltmanın &#8220;nitelik kısaltması&#8221; olması gerekir. Bu yorum, Tâvus ve İbnü Abbas&#8217;tan da rivâyet edilmiştir. Hz Peygamber (s.a.v.)&#8217;in, yapmış olduğu bütün seferlerde gerek korku, gerekse emniyet hallerinde rekatların sayısını kısaltmış olduğunda hiç ihtilaf edilmemiştir. Demek ki, herhangi bir yolcunun namazı esasen iki rekattır. Hz. Ömer&#8217;den rivâyet edildiği üzere, yolculukta emniyet ve güven hali var iken kısaltmak, &#8220;Bu, Allah&#8217;ın size vermiş olduğu bir sadakadır. Öyleyse siz de onun sadakasını kabul edin.&#8221; hadisi gereğince, kabul edilmesi gereken ilâhî bir sadakadır. Korku halindeki kısaltma ise buna eklenen bir nitelik kısaltmasıdır ki, &#8220;Eğer korkuya düşerseniz yaya veya binekli olduğunuz halde kılınız.&#8221; (Bakara, 2/239) âyetinde olduğu gibi korkunun derecesine göre yürüyerek eda etmeye veya îmâ ile kılmaya, bunlar da olamadığı takdirde kazaya bırakmaya uygundur. (o âyetin tefsirine bkz.)</p>
<p>Şimdi düşman karşısında durumun uygunluğuna göre, namazı kısaltmanın cemaatle yapılabilecek özel şekline gelelim:</p>
<p>102- Ey Muhammed! Sen bu korku halinde bulunan ve namazı kısaltmalarına izin verilen mücahidlerin içinde bulunup da onlara namaz kıldırdığın vakit içlerinden bir kısmı seninle beraber dursunlar, yani askeri önce iki kısma ayır; bir kısmı düşman karşısında beklesin, bir kısmı da seninle beraber namaza dursunlar. Ve namaza duranlar da silahlarını bırakmayıp yanlarına alsınlar. Bunlar secde edip rekatı bitirdiler mi arkanızdan düşman karşısına çekilsinler, ve kılmamış olan diğer kısım gelsin, ikinci rekatı da seninle beraber bunlar kılsınlar. Demek ki, kılınan namaz iki rekattir ve her rekata nöbetleşe bir kısım katılmıştır. Şu halde herbirinin ikinci rekatleri ne olacak? Savaşın başlaması gibi, korkunun şiddetlenmesini gerektirecek yeni bir durum ortaya çıkmadıkça ikinci rekatın da herbiri tarafından yine nöbetleşe tamamlanması gerekecektir. Durumun böyle olduğu Hz. Peygamber</p>
<p>(s.a.v.)&#8217;in sünneti ile de açıklanmıştır. İbnü Ömer ve İbnü Mesud&#8217;dan rivayet olunduğu üzere Hz. Peygamber (s.a.v.) korku namazını kıldırdığı zaman âyette olduğu gibi ilk grup ile bir rekat ve diğer grup ile de bir rekat kılmış; sonra bu grup düşman karşısına gitmiş, yine önceki grup gelip ikinci rekatı kırâetsız kaza etmiş ve selam vermiş, sonra bunlar gidip yine ikinci grup gelmiş birinci rekatı kırâet ile kaza etmişler ve selam vermişler, bu şekilde her grup iki rekat kılmışlardır. Bununla beraber bu konuda başka görüş ve rivayetler de vardır.</p>
<p>Bu ikinci grup namaza gelirken uyanık ve dikkatli olsunlar ve silahlarını üstlerine alsınlar Öncekinde yalnız &#8220;silahlarını alsınlar&#8221; demekle yetinildiği halde burada &#8220;uyanık, temkinli ve dikkatli olmak,&#8221; demek olan &#8220;hızr&#8221; in de ilave edilmiş olması, düşman karşısında yerlerini öbürlerine bırakırlarken son derece ihtiyatlı hareket etmek gereğini duyurup hissettirmek içindir. Çünkü, kâfirler öyle arzu etmektedirler ki, Siz silahlarınızdan ve eşyanızdan, savaş araç ve gereçlerinizden gafil olsanız, boş bulunsanız da üzerinize birdenbire bir saldırıverseler. İbnü Abbas ve Cabir&#8217;den rivâyet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) ashabı ile öğle namazını kılmış, müşrikler de bunu görmüştür. Sonradan &#8220;biz ne fena yaptık, niye o sırada saldırıvermedik&#8221; dediler ve diğer bir namaz sırasında baskın yapmaya karar verdiler. Yüce Allah da bu âyetle peygamberine onların sırlarını bildirdi. Böyle iken eğer size yağmur gibi bir eziyet gelir veya hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda size bir vebal yoktur. Yağmur ve hastalık gibi bir nedenden dolayı silahları üstünüze almanız çok zahmet verir veya silahı bozmak ihtimali bulunursa, o zaman namaz kılarken üstünüze almayabilirsiniz ve bunu yapmak günah olmaz. Demek ki böyle bir eziyet ve zarar bulunmadıkça silahı üzerinde bulundurmak gerekli ve elden bırakmak günahtır. Bırakmak caiz olduğu zaman da her halde ihtiyatı bırakmayınız, kuşkulu durunuz. Namaz kılarken de düşmana karşı dikkatli ve temkinli bulununuz, uyanık ve ihtiyatlı olunuz. Gafil avlanmamak için ne gerekiyorsa yapınız. Düşmanın ani saldırısıyla karşı karşıya kalmayasınız. Burada Fahreddin er-Razî şöyle der: Bu âyet düşmana karşı dikkatli olup sakınılması gerektiğini anlattığından, olacağı zan ve tahmin edilen zararların hepsinden sakınılması gerektiğini gösterir. Bu suretle ilaçla tedaviye girişmek, bir kötülük ve zararı savmak</p>
<p>için kendi eliyle çalışıp çabalamak, vebadan kaçınmak ve yıkılmak üzere olan bir duvarın altında oturmaktan sakınmak gerekir. Bunun &#8220;Hastalık bulaşması yoktur.&#8221; hadisi ile çelişkili olduğu zannedilmesin. Dinî inanç açısından, bulaşmanın, hastalık ve ölümde gerçek ve zaruri bir etken olduğuna inanmak başka, onu yüce yaratıcının dilemesiyle tesir icra eden herhangi bir adi sebep gibi görmek ve bu nedenle sakınmak yine başkadır. Nitekim düşmandan sakınmak emredilmekle beraber, bunu gerçekten düşmanın güç ve kuvvetine bağlatmamak ve bu suretle kuruntu ve heyecana düşürmemek ve kalbleri ancak Allah&#8217;a bağlatmak ve bununla beraber sebeplere önem verme emrini vurgulamak için, &#8220;Kuşkusuz Allah kâfirler için horlayıcı bir azap hazırlamıştır.&#8221; buyrulmuştur ki, Allah&#8217;ın kanunlarını inkâr edip ihmal etmek de bu tehdide dahildir.</p>
<p>Kelbî&#8217;nin Ebu Salih&#8217;ten rivayetine göre, Resulullah (s.a.v.) Enmaroğulları ile savaşmak için gazaya çıkmıştı. Vardılar bir yere konakladılar. Hiçbir düşman görmüyorlardı. İnsanlar silahlarını bıraktılar. Hz. Peygamber (s.a.v.) de silahını bırakıp büyük abdeste gitti. Dereyi geçti, hava çiliyor, yağmur serpiştiriyordu. Yağmur sonunda dere Rasulullah (s.a.v.) ile ashabı arasında bir engel oluşturdu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) oturup beklemeye başladı. Gavres b. Haris el-Muharibî onu gördü. &#8220;Seni öldürmezsem Allah beni öldürsün&#8221; deyip kılıcı yanında dağdan indi. Resulullah (s.a.v.) bir de ne görsün, adam gelmiş, kılıcını çekerek baş ucuna dikilmiş: &#8220;Şimdi ey Muhammed! Seni benden kim kurtaracak?&#8221; diyordu. Resulullah (s.a.v.) derhal, &#8220;Allah&#8221; dedi ve &#8220;Allah&#8217;ım, dilediğin yolla beni Gavres b. el-Haris&#8217;ten kurtar.&#8221; diye dua etti. Gavres de Peygambere vurmak üzere kılıcıyla saldırdı, fakat iki küreğinin arasına bir sancı saplanıp yüzü koyun sürçtü ve kılıcı elinden fırladı. Hemen Resulullah (s.a.v.) kalkıp kılıcı aldı ve: &#8220;Ey Gavres! Şimdi seni benden kim kurtarır?&#8221; buyurdu. O da, &#8220;hiç kimse&#8221; dedi. O zaman Hz. Peygamber (s.a.v.): &#8220;Şehadet ederim ki Allah&#8217;tan başka ilâh yoktur ve Muhammed O&#8217;nun kulu ve Resulüdür.&#8217; diye şehadet edersen ben de kılıcını sana veririm.&#8221; buyurdu. Gavres: &#8220;Hayır, fakat hiçbir zaman seninle savaşmayacağıma ve sana karşı hiçbir düşmana yardım etmeyeceğime şehadet ederim.&#8221; dedi. Resulullah (s.a.v.) da kılıcı verdi. Bunun üzerine Gavres:</p>
<p>&#8220;Vallahi, sen benden çok hayırlısın&#8221; dedi. Hz. Peygamber de, &#8220;Ben ona senden daha layığım&#8221; buyurdu. Bunun üzerine Gavres dönüp arkadaşlarına gitti, olayı anlattı. Bazıları imana geldiler. O sırada derenin suyu durmuştu. Resulullah (s.a.v.) da geçip ashabına olayı haber verdi. İşte, &#8220;uyanık olunuz&#8221; emri böyle ani bir baskına uğramaktan korunmak içindir.</p>
<p>Bu âyette açıklanan korku namazı Resulullah (s.a.v.)&#8217;a hitaben gelmiş olduğu ve Resulullah (s.a.v.)&#8217;ın imametiyle namaza bedel bulunamayıp başka bir imam da bulunabileceği için, bir rivayette İmam Ebu Yusuf bunun sadece Resulullah (s.a.v.)&#8217;a ait olduğunu ve ondan sonra korku namazının böyle bir imam ile kılınmayıp en az iki imam ile diğer namazlar gibi kılınacağını söylemiştir ki Malikîlerden İbnü Uleyye&#8217;nin görüşü de bu imiş. Fakat âlimlerin çoğu, Resulullah (s.a.v.)&#8217;dan sonra imamların o makama geçen bir peygamber vekili olmaları nedeniyle, &#8220;Onların mallarından bir sadaka al ki, bu sadaka ile onları temizleyip arıtasın.&#8221; (Tevbe, 9/103) emrinde olduğu gibi, hitabın peygamberden sonra devlet reislerini de kapsadığını açıklamışlardır. Nitekim Said b. As Taberistan&#8217;da korku namazı kılmak istediği zaman, &#8220;İçinizde Resulullah ile bir korku namazında bulunan ve şahit olan kim var?&#8221; diye sormuş; Huzeyfe b. el-Yeman kalkıp tarif etmiş o da o şekilde kıldırmıştı ki, içlerinde birçok sahabi de vardı. Ayrıca yine Abdullah b. Semüre başkanlığında Babil&#8217;e gaza ettikleri zaman o da korku namazı kıldırmıştı.</p>
<p>103- Şimdi bu namazı eda ettiğiniz, yani korku namazı kıldığınız; kılıp bitirdiğiniz zaman, arkasından ayakta ve otururken ve yatarken bütün durumlarda Allah&#8217;ı zikredin, onu anın. Hatta savaşa giriştiğinizde bile ayakta kılıç çalarken, dizleyip ok atarken, yaralanıp yere düştüğünüzde Allah&#8217;ı kalbinizden çıkarmayınız, dilinizden bırakmayınız. Başka bir mânâ ile, daha sonra işler kızıştığı, durumlar şiddetlendiği zaman namaz kılmak istediğinizde herbiriniz bulunduğunuz duruma göre, mesela, ayaktakiler ayakta, oturanlar oturduğu, yatanlar yattığı yerde olarak nasıl rast gelirse öylece ima ile kılınız ve bu hal içinde Allah&#8217;ı anınız. Bazı müctehitler burada bizzat savaş yapılırken bile, böyle ima ve zikirle namazın kılınacağını anlamışlarsa da, Hanefi imamların tercihine göre, fiilen savaşla meşgul olmak namaza engeldir. O zaman namaz kazaya bırakılır. Nitekim Ahzab savaşında Resulullah (s.a.v.) dört vakit namazı kazaya bırakmıştı.</p>
<p>Daha sonra savaş bitip gönül rahatlığına kavuştuğunuz, kalb leriniz huzur bulup durumlardan emin olduğunuzda vakti gelen</p>
<p>namazı bütün rükun ve şartlarıyla güzelce kılınız, yahut savaş sırasında kılamadığınız namazları kaza ediniz. İmam Şafii hazretleri, &#8220;O karışık zamanlarda kılınan namazların hepsini tamamıyla kaza ediniz&#8221; demiş ise de, bu mânâ biraz uzak görünüyor. Açık olan, vakti gelenlerin edası veya kılınamayanların kazasıdır.</p>
<p>Zira namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır. Yani düzenli ve belirli vakitlerde yazılı kesin bir farzdır. Ki bu vakitler Kur&#8217;ân&#8217;da, &#8220;Güneşin öğle vakti zevalinden, gecenin karanlığına kadar namaz kıl. Bir de sabah namazını kıl&#8221; (İsrâ, 17/78), &#8220;Hem de gündüzün taraflarından ikisinde ve gecenin gündüze yakın saatlerinde namaz kıl&#8221; (Hûd, 11/114), &#8220;Güneş doğmadan önce ve batmadan önce hamd ile rabbini tesbih et. Gece saatlerinde ve gündüzün etrafında da onu tesbih et.&#8221; (Tâhâ, 20/130), &#8220;O halde akşama girerken, sabaha ererken Allah&#8217;ı tesbih edin. Göklerde ve yerde hamd O&#8217;nun içindir. Günün sonunda ve öğle vaktine girince Allah&#8217;ı tesbih ediniz.&#8221; (Rûm, 30/17-18) gibi âyetlerle öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah beş vakit olmak üzere tayin edilmiş, özel sınırlarıyla sınırlanması ve nasıl kılınacakları da Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından açıklanıp izah edilmiş ve o zamandan beri yapılagelerek de müslümanlar arasında yapılması zorunlu görevlerden biri olarak korunmuştur.</p>
<p>Namazın böyle beş vakit ile takdiri, akıl ile bilinebilen şeyler açısından şu şekilde de izah edilmiştir:</p>
<p>Âlemin hayat akışında her şey beş mertebe geçirir: Birincisi, ortaya çıkma ve varlık âlemine gelme mertebesidir. Nitekim insan da doğar, bir müddet gelişme ve büyüme devresi geçirir. Bu müddete &#8220;büyüme çağı&#8221; denir. İkinci mertebe, duraklama devridir ki, bir süre artıp eksilmeyerek olgunluk sıfatı üzere kalır ve bu müddete &#8220;gençlik çağı&#8221; denir. Üçüncü mertebe &#8220;olgunluk çağıdır&#8221;. Bu devrede insanda gizli bir noksanlık yüz göstermeye başlar. Dördüncü mertebe &#8220;yaşlılık çağıdır&#8221; ki, insanda açıktan açığa bir takım noksanlıklar ortaya çıkmaya başlar ve ölünceye kadar gider. Buna da yaşlılık ve ihtiyarlık denir. Beşinci mertebe, insan öldükten sonra bir müddet daha izleri devam eder ve daha sonra bu izler de yok olur ve ortada adı ve izi kalmaz. İşte âlemde bu beş mertebe, gerek insanda ve gerekse diğer canlı ve bitki olaylarının hepsinde geçerlidir. Doğuşuna ve batışına göre güneş de bu beş hal ile ilgilidir. Doğudan</p>
<p>doğduğu sıradaki hali insanın doğduğu zamanki halini andırır. Yavaş yavaş yükselir, nuru kuvvetlenir, ısısı şiddetlenir, nihayet göğün ortasına gelir, bir duraklama anı geçirir. Sonra inmeğe başlar ve gizli eksilmelerle yavaş yavaş ikindiye kadar gider. Sonra eksiklikleri ortaya çıkar, ışığı ve ısısı zayıflar, çökmesi artar ve hızla batmaya yönelir. Battıktan sonra batı ufkunda şafak denilen bazı izleri kalır, sonra bu da kaybolur ve güneş sanki âlemde yokmuş gibi bir hale gelir. Herkesin görebileceği bütün bu durumlar Allah&#8217;tan başka hiçbir gücün hakim olamayacağı garip işlerden olduğu için, yüce Allah bu beş halden herbirini bir ilâhî emre alamet kılarak herbirinde bir namaz farz kılmış ve bu beş vakit namazı her günkü değişmeleri belirtip gösteren bir takvim gibi, görevleri nizama koyan, vakti ve zamanı belli bir farz yapmıştır. Bunun içindir ki, müminlerin namazları ne kadar düzenli olursa, durumları da o oranda düzenli olur. Namaz hem bir intizam sağlama yolu, hem de rahatlama amacıyla yapılan bir şükran borcudur. Korku halinde kılınırsa ümidi, emniyet halinde kılınırsa neşe ve isteği artırır. Fakat o zaman da görev sadece bundan ibaret zannedilip de kalmamalıdır. Namazı güzelce kılınız.</p>
<p>104-Bununla beraber o kâfir topluluğunu takip edip peşinden gitmede gevşeklik de göstermeyin. Zayıf kalpli olmayın. Eğer siz bundan acı ve elem duyarsanız bilmelisiniz ki, onlar da sizin acı duyduğunuz kadar acı duyarlar. Fazla olarak siz Allah&#8217;tan onların ümit edemeyecekleri şeyler umarsınız. Onlar az bir sermaye olan dünya hayatını ararken siz sonsuz sevap ve ahireti istersiniz. Sizin ümit sahanız onlardan çok geniştir. Onun için siz onlardan çok yüksek bir azim ve istekle cihad etmelisiniz. Allah her şeyi bilen ve her şeyi bir hikmete göre yapandır. Dolayısıyla Allah&#8217;ın emirlerine sarılıp ilim ve hikmet dairesinde hareket ediniz ki, umduklarınıza kavuşasınız.</p>
<p>Burada İslâm dininin ruhu ve Kur&#8217;ân&#8217;ın iniş hikmeti olan pek önemli bir mesele vardır ki, o da hak ve haklıya hakkını verme meselesidir. Kâfirlere karşı böyle cihad etme ve onları takip etme buyruklarını görüp de onlara hainlik etmeyi, haksızlık yapmayı, yapmadıkları şeyi &#8220;yaptılar&#8221; diyerek iftira etmeyi dinin gereği zannetmemelidir. Hak, kâfirle de ilgili olsa yine haktır. Bir dinin mükemmeliği hukuk anlayışının kapsamlı ve ciddi olmasında ve İslâm&#8217;ın en büyük gelişiminin de adalete dayanan kuvvetinin ortaya çıkışında aranması gerekir. Kâfirin inkârı, onun haklarına tecavüzü helal kılmaz. Hak dinin gereği, kâfirin dahi lehinde ve aleyhinde ancak Allah&#8217;ın indirdiği hak kanun, adalete dayanan hükümler ve ilmin gösterdiği yollarla hüküm vermektir.</p>
<p>k +</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>105- Biz sana Kitab (Kur&#8217;ân)ı hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah&#8217;ın sana gösterdiği şekilde hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma!</p>
<p>106- Allah&#8217;tan bağışlanmanı dile. Şüphesiz, Allah bağışlayıcıdır, esirgeyicidir.</p>
<p>107- Kendilerine hainlik edenleri savunma. Muhakkak Allah hain günahkârları sevmez.</p>
<p>108- Bunlar, insanlardan (hainliklerini) gizlerler de, Allah&#8217;tan gizlemezler. Oysa O, geceleyin istemediği şeyi kurarlarken onların yanı başlarındadır. Allah, onların yaptıklarını (ilmiyle) kuşatmıştır.</p>
<p>109- Haydi siz dünya hayatında onları savunuverdiniz (diyelim). Peki kıyamet gününde Allah&#8217;ın huzurunda onları kim savunacaktır? Yahut onlara kim vekil olacaktır?</p>
<p>110- Kim bir kötülük işler, yahut nefsine zulmeder, sonra da Allah&#8217;tan bağışlanmasını dilerse, Allah&#8217;ı bağışlayıcı ve esirgeyici bulur.</p>
<p>111- Kim bir kötülük işlerse, kendi nefsine kötülük etmiş olur. Allah her şeyi hakkıyle bilendir, hikmet sahibidir.</p>
<p>112- Kim bir hata veya bir günah işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, muhakkak iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.</p>
<p>113- Eğer Allah&#8217;ın sana lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir güruh seni sapıtmaya çalışırdı. Halbuki onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana Kitab (Kur&#8217;an)ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah&#8217;ın sana olan lütfu büyüktür.</p>
<p>114- Bir sadaka vermeyi yahut iyilik yapmayı veyahut da insanlar arasını düzeltmeyi emreden(ler)inki hariç, onların aralarındaki gizli gizli konuşmalarının çoğunda hiçbir hayır yoktur. Kim bunları sırf Allah&#8217;ın rızasını kazanmak için yaparsa, yakında ona büyük bir mükafat vereceğiz.</p>
<p>115- Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygamber&#8217;e karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir gidiş yeridir.</p>
<p>116- Şüphesiz Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında dilediğini bağışlar. Allah&#8217;a ortak koşan, muhakkak ki, derin bir sapıklığa düşmüştür.</p>
<p>117- Onlar, Allah&#8217;ı bırakırlar da, yalnız dişilere taparlar. Böylece ancak inatçı şeytana tapmış olurlar.</p>
<p>118, 119- Allah o şeytana lanet etti. Ve o da: &#8220;Elbette senin kullarından belirli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara sokacağım, ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, onlara emredeceğim de Allah&#8217;ın yaratışını değiştirecekler&#8221; dedi. Kim Allah&#8217;ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o, apaçık bir ziyana uğramış olur.</p>
<p>120- Şeytan onlara vaad eder ve onları boş umutlarla oyalar. Oysa şeytanın onlara vaadi, aldatmadan başka bir şey değildir.</p>
<p>121- Bunların varacakları yer cehennemdir. Ondan kurtulmak için çare bulamazlar.</p>
<p>122- İman edip iyi işler yapanları da altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağız, orada ebedî olarak kalacaklardır. Bu, Allah&#8217;ın gerçek vaadidir. Allah&#8217;dan daha doğru sözlü kim olabilir?</p>
<p>123- (İş), ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kötülük yapan, o yüzden cezalandırılır. O, kendisine Allah&#8217;tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir.</p>
<p>124- Erkek veya kadın, kim mümin olur da güzel amellerden işlerse, işte onlar cennete girerler. Zerre kadar da haksızlığa uğratılmazlar.</p>
<p>125- İyilik yaparak kendisini Allah&#8217;a teslim eden ve İbrahim&#8217;in dinine dosdoğru olarak tâbi olan kimseden, din bakımından daha iyi kim olabilir? Allah, İbrahim&#8217;i dost edinmişti.</p>
<p>126- Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah&#8217;ındır. Allah, her şeyi kuşatıcıdır.</p>
<p>105- Biz sana kendisinde şek ve şüphe olmayan bu en mükemmel kitabı, bu Kur&#8217;an-ı azimüşşan (şanı büyük Kur&#8217;an)ı hakk ile, Hak Teâlâ&#8217;nın insanlar üzerinde, insanların ferdî veya toplum olarak birbirleri arasındaki hukukun temelini içeren, özetle hakkı açıklayan, batıldan ve eğrilikten uzak ve sırf hak yolu, adaleti ve doğruyu gösteren bir hidayet düstüru olarak indirdik ki, bütün insanlar arasında Allah&#8217;ın sana gösterdiği hak ilim ve mutlak vahiy ile hükmedesin: İnsanlar arasında itikadî veya amelî her çeşit anlaşmazlıkların halledilmesinde Allah&#8217;ın kitabını, düstür ve vahyini, hüküm dayanağı edinip, hak ve hakikatle, hakkıyla hükmedesin ve ayırım yapmadan herkese kazandığı hakkını veresin. Yani kitabın asıl iniş hikmeti, insanlar arasında hükmetmek ve hakim olmak için, hakkı gösteren bir esas olması ve bunun Peygamber&#8217;e indirilmiş olmasının hikmeti de Peygamber&#8217;in Allah tarafından gelen vahyi ve vahiyden elde edilen ilmi başlı başına hüküm merkezi edinmesi ve vahyin geldiği hususlar da buna aykırı diğer sebepleri ve delilleri dikkat nazarına almamasıdır. Çünkü diğer deliller sırf zahirî (görünür) olduğu halde, vahiy temel hakka uygun, zorunlu bir ilimdir.</p>
<p>Demek ki hakimin görevi ne kendinin, ne de şunun bunun rey ve arzusunu değil, ancak hakkı (doğruyu) takip etmesi ve kesin olarak bildiği bir hakkın zıddına asla hükmetmemesidir. Burada hakimin bilgisinin muteber olduğuna bir delil vardır. Fakat bunun bir rey ve ictihad değil, bir ilm-i şuhudî (görmeye mahsus ilim) olması şarttır. Bunun için Hz. Ömer (r.a.) demiştir ki, &#8220;Allah&#8217;ın bana verdiği rey ile hükmettim&#8221; demeyiniz, çünkü &#8220;Allah&#8217;ın sana gösterdiğiyle&#8221; demek vahiydir ve Peygamber&#8217;e mahsustur. Sizin kanaatınız ise ilim değil, nihayet bir zandır. Şu halde hakimler, sırf rey ve kanaatleriyle</p>
<p>hükmedemezler, sebep (neden)lere ve sabit olan vasıtaların araştırılmasına ve onların delaletine uymaya mecburdurlar. Bununla beraber asıl maksat doğruya isabet olduğundan hakimin ilm-i şühûdî (görmeye dayanan ilim) ile bildiği bir hususta bilgisinin dışında hükmetmesi asla caiz olmaz.</p>
<p>İşte ey Muhammed (s.a.v.), sen Allah&#8217;ın gösterdiği vahy ile hükmet, hainlerin iyiliğine, yararına savunucu olma, yani kim olursa olsun, isterse ümmetinden olsun, isterse başka dinden olsun, hainleri savunmak için temiz olanlara düşmanlık etme; daha açıkçası hainler adına müdafaa vekili olma, avukatlık etme. Bu âyetlerin Beni Übeyrik (Übeyrik Oğulları) olayı hakkında inmiş olduğunda tefsircilerin ittifak ettikleri naklediliyor. Ebu Hayyan&#8217;ın nakline göre, &#8220;Kirmânî demiştir ki: &#8216;Bu âyetlerin, Beni Zafer b. Haris&#8217;ten Tu&#8217;me b. Übeyrik hakkında inmiş olduğunda tefsircilerin ittifakı vardır.&#8217; Ancak İbnü Bahr demiştir ki: &#8216;Münafıklar hakkında indi ve bu &#8220;size ne oldu ki münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız?&#8221; (Nisâ, 4/88) ilâhî sözüne bağlıdır&#8221;. Übeyrik&#8217;in Beşir, Bişr, Mübeşşir adlarında üç oğlu bulunduğu ve bunlardan Beşir&#8217;in, başkalarına isnat ederek sahabe hakkında hicviyye söyleyen bir münafık olduğu rivayet edildiğine ve Tu&#8217;me denilen de bu Beşir olduğuna göre İbnü Bahr&#8217;in sözü de bu ittifaka aykırı değildir. Bunun için Razî, mutlak oluşu üzere der ki: &#8220;Bu ayetlerin çoğu Tu&#8217;me b. Übeyrik hakkında inmiş olduğunda tefsirciler ittifak etmiştirler.&#8221; Fakat olayın durumunda birkaç rivayet vardır: Birisi: Tu&#8217;me zırhlı bir gömlek çalmış, istenince hırsızlığı bir yahudiye atfetmiş. İkincisi: Zırh kendisine emanet olarak bırakılmış, şahit de yokmuş, istenince inkâr etmiş. Üçüncüsü: İstendiği zaman yahudinin çaldığını iddia etmiş&#8230; Tefsircilerin çoğunluğunun tercih ettiklerine göre rivayetlerin özeti şudur: Ensar&#8217;ın yanında Zafer Oğulları&#8217;ndan Tu&#8217;me b. Übeyrik adında birisi, komşusu Katade b. Nu&#8217;man&#8217;dan bir gece bir un dağarcığı içinde bir zırh çalmış. Dağarcığın yırtığından un dökülerek götürmüş. Zeyd b. Semin adında bir yahudinin yanına bırakmış. Tu&#8217;me aranmış, zırh bulunmamış; almadığına ve bilmediğine yemin etmiş, bırakmışlar. Un izini takip etmişler, yahudinin evine varmışlar ve bulmuşlar. Yahudi bunu kendisine Tu&#8217;me&#8217;nin getirip bıraktığını söylemiş ve yahudilerden şahitlik edenler de olmuş. Zafer Oğulları Peygamber&#8217;e gitmişler. Tu&#8217;me&#8217;nin temiz olduğuna ve yahudinin hırsızlığına şahitlik etmişler ve Tu&#8217;me&#8217;yi müdafaa edip müslümanlık adına yahudilerle mücadele etmesini</p>
<p>rica etmişler, Resulullah da görünüşte müslüman olan Tu&#8217;me&#8217;nin yeminine ve bunların şahitliklerine dayanarak öyle yapmak istemiş, bunun üzerine Allah tarafından bu âyetler inmiş ve hain ile temizi doğrudan doğruya bildirerek Resulullah&#8217;ı irşad ve hata etmekten korumuştur. Buna karşı Tu&#8217;me Hakk&#8217;a teslim olup tevbekar olacak yerde Mekke&#8217;ye kaçmış ve dinden dönmüş. Önce Sülafe binti Sa&#8217;d (Sa&#8217;d kızı Sülafe) adında bir kadının yanına inmiş, Hz. Hassan&#8217;ın bir şiirinden dolayı kadın bunu kovmuş, sonra Selim Oğulları&#8217;ndan Haccac b. Allat adında birinin yanına gitmiş, orada da bir hırsızlık yapmış kovulmuş. Daha sonra yine hırsızlık için bir evin duvarını delerken duvar yıkılmış, altında kalmış, bir rivayette bununla da ölmemiş, Mekke&#8217;den çıkarılmış. Araplardan bir tüccar kafilesine karışmış, bunlardan da bir mal çalmış, kaçmış ve fakat tutmuşlar, feci bir şekilde öldürmüşler. Bundan dolayı da İslâm dininde dinden dönenlerin halini ve sonucunu gösteren &#8220;Her kim, hidayet kendisine belli olduktan sonra peygambere muhalefette bulunursa&#8230;&#8221; (Nisâ, 4/115) âyeti inmiştir. Şu halde iniş sebebine göre &#8220;hainin&#8221; (hainler)den maksad, bu Tu&#8217;me ve buna yardım edenler, genel olarak da bu gibi haksızlar ve ahlâksızlardır.</p>
<p>106-108- Şimdi hakimiyet hakkı meselesinin önemini, hakimlerin, şahitlerin, avukatların sorumluluklarındaki dehşeti anlamalı ki, Allah Teâlâ, görünürde İslâm&#8217;a ve kavminin istek ve şehadetine dayanarak Tu&#8217;me&#8217;yi savunmaya meyletmiş olmasından dolayı Peygamber&#8217;i hata etmekten korurken, daha doğrusu kendisine gaybı haber veren bir mucize bahşederken bir hakimin, bilmeyerek de olsa, açık sebeplere aldanarak da olsa, bir hain yararına meyledip zimmeti temiz olan (aklanmış) bir kimseye düşmanlık etmesinin, aslında bir kusur olduğuna işaret için o hainleri savunucu olma, ve Allah&#8217;a istiğfar et. Çünkü Allah affını isteyenlere gafûr, rahîmdir diye istiğfara davet etmeden diğer hatırlatmalara geçmemiştir. Allah&#8217;ın lütuf ve rahmetiyle hikmet ve peygamberlik sayesinde böyle bir kusur ve hatadan koruduğu, sonra iyilikle anılacaksa da, ilk önce istiğfara davet edilmesi her halde bir belağatlı azarlamaya işaret eder. Şu halde bu belâğatlı azarlamayı hainlerin hainliklerini, haksızların haksızlıklarını bile bile zulüm ve hainliğe yardım edenlere ve bir menfaat hissi veya taassup ve yağcılık sebebiyle haksızlığa imrendirip ve teşvik edenlere ve aynı şekilde hükmünde, Hakk&#8217;ın hükümlerini esas almayıp kendi rey ve arzusuna tabi olanlara karşı şiddetini tasvir etmek mümkün olmayan gayet dehşetli bir tehdit ve korkutmayı ve tevbeye teşviki içine alır. Bunun için bu</p>
<p>şiddet ve akıcılıkla hatırlatmaya devam olunarak buyuruluyor ki: Kendilerine hainlik edenler tarafından veya onlardan dolayı mücadele etme. Böylelerinin ne himaye eden vekili ol, ne şahitlikleriyle hükmet.</p>
<p>Nefsine hainlik, kendini aldatmak, bir gelir sağlıyor zannıyla bir zarar getirmektir. Bunun için bir insanın günah işlemeye gayret ederek kendini azaba maruz kılması, kendini aldatmak ve Allah&#8217;ın emaneti olan nefse hainlik etmektir. Haine taraftar olmak da nefsine bir hiyanettir. &#8220;Allah, günahkâr ve hain olan kimseyi sevmez.&#8221; &#8220;Havvan&#8221;, pek hain, &#8220;esîm&#8221;, pek günahkâr, yani hainlikten sakınmayan ve günahtan çekinmeyen demektir. Bu ifade de, ısrar ve alışkanlıktan çekindirme ve tevbeye bir teşvik vardır. Burada nefse hainliğin bir şeklini izah ve kendilerine hainlik edenlerden belli bir kısmın tasviri vardır ki, bunlar Allah&#8217;ın razı olmayacağı sözler söylerler ve bunu yaptıkları zaman, Allah yanlarında iken, O&#8217;ndan gizlemezler, Allah&#8217;a karşı bunu yapmaktan çekinmezler de insanlardan gizlerler. Yukarda da açıklandığı üzere &#8220;tebyit&#8221; kelimesi, &#8220;beytûtet&#8221;ten veya &#8220;beyt&#8221;ten alınmıştır. &#8220;Beytûtet&#8221;ten olduğuna göre, bir işi geceleyin düşünmek, geceletmek, gece karanlığında yapmaktır. &#8220;Beyt&#8221;ten olduğuna göre de, bir sözü manzum bir beyit, bir şiir yapar gibi uğraşıp uydurmak, tanzim etmeye çalışmaktır. Bu gibi kimseler de zihinlerinde veya aralarında kötü fikirler tertip ederler. Bunları herkesten gizli tutmak için geceleri kendilerine mahsus gizli yerlerde toplanarak veya veznine, konusuna uydurup beyit tanzim eder gibi çalışarak ve süsleyerek Allah&#8217;ın razı olmayacağı bir takım kararlar verirler, yalan-yanlış şeyler uydururlar ve bunları yaparken Allah&#8217;tan korkmazlar, onu hiçe sayarlar da insanlardan son derece çekinirler ve onları aldatmaya çalışırlar. Halbuki onlar ne yapıyorlarsa Allah hepsini kuşatıcıdır. Hiçbirini kaçırmaz, erinde, gecinde cezalarını verir, böyle yapanlar sonunda kendilerini aldatmış, nefislerine hainlik etmiş olmaktan başka bir şey yapmış olmazlar. Yaptıkları fenalık, bulundukları muhitin içindedir. Tu&#8217;me gibi hainleri müdafaa ve himaye etmek isteyenler de bu gibiler arasında bulunduğu için bu tasvir üzerine çeşitli uslubda hitap ile ve onlara sözü çevirerek buyuruluyor ki:</p>
<p>109-Ey hainleri savunanlar! İşte siz, onlarsınız, o kendilerini aldatan, nefislerine hainlik eden kimselersiniz ki, bu dünya hayatında o hainler tarafından mücadele ettiniz. Haydi dünyada bunu yapabilirsiniz.</p>
<p>Fakat böyle yapmakla onları gerçekten kurtardınız mı? sonra &#8220;Kimsenin, kimse yerine hiçbir şey ödeyemeyeceği bir gün&#8221; (Bakara, 2/123) olan kıyamet gününde o hainler tarafından kim mücadele edecek? Veya onlar üzerine kim himayeci vekil olacak? Bütün o amelleri kuşatan Allah Teâlâ&#8217;nın azabına karşı onların himayesini, avukatlığını kim üzerine alacak düşünmüyor musunuz? Şu halde siz dünyadaki bu mücadelenizle o hainleri kurtarmış olmadığınız gibi, tersine onların sorumluluklarına iştirak ederek nefsinize hainlik etmiş ve kendinizi aldatmış oluyorsunuz. Ve Allah Teâlâ Peygamberine buyurduğu için, kendinizi onun şefaatinden de mahrum etmiş bulunuyorsunuz. Bununla beraber bu böyledir diye ümidinizi kesip de kendinizi büsbütün hainliğe kaptırmayınız, hemen tevbe ve istiğfar ediniz.</p>
<p>110-111- Çünkü her kim başkasına bir kötülük yaparsa, veyahut kendisine zulmeder de sonra Allah&#8217;a istiğfar ederse Allah&#8217;ı bağışlayıcı ve merhamet edici bulur. Fakat, &#8220;adam sen de, Allah gafüru&#8217;r-Rahîmdir.&#8221; diye, kibire kapılıp da günahı hafif görmemelidir. Zira her kim bir günah kazanırsa, onu ancak nefsine kazanmış olur. O günahı ile bozulan kendi nefsidir. Ve onun zarar ve vebalini çekecek olan ancak kendisi olur. Ve bunun için her günah, nefse bir hainliktir. Günahtan kaçınmak gerekir. Çünkü Allah affedici ve esirgeyici olmakla beraber &#8220;Allah her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir&#8221; de, ilmi ile her şeyi, herkesin her maksadını, gizli, açık her günahını bilir, hikmetinden dolayı da her günahı işleyene isnad eder, cezasını ona çektirir.</p>
<p>112-O halde her kim bir hata veya günah kazanır da sonra bu kazandığını hiç ilgisi olmayan temiz bir kimseye atarsa, muhakkak ki bir iftira ve açık bir günah yüklenmiş olur. &#8220;Hatie&#8221; (hata) ile &#8220;ism&#8221; in ayırımında üç şekil vardır: Birincisi, &#8220;hatie&#8221;, küçük günah; &#8220;ism&#8221;, büyük günahtır. İkincisi, &#8220;hatie&#8221;, yapanda kalan küçük günah; &#8220;ism&#8221; ise zulüm ve öldürme gibi başkasına tecavüz eden geçici günahtır. Üçüncüsü, &#8220;hatie&#8221;, gerek isteyerek olsun, gerek bilmeden olsun, yapılması layık olmayan; &#8220;ism&#8221; ise, isteyerek meydana gelendir. Demek ki, başkasına iftira edilen günah, gerek büyük, gerek küçük olsun, her iki takdirde iftiranın kendisi pek büyük bir günahtır. İftiranın mahiyeti birdir. Başkasına, yapmadığı bir kötülüğü iftira etmek, aslında ağır ve büyük bir günah olduğu gibi, kendi günahını başkasına yüklemek, o günaha bu ağır ve büyük günahı ilave etmektir. Bundan dolayı bütün bunlardan kaçınmak ve şayet böyle bir şey olmuşsa, derhal tevbe ve istiğfar edip helallaşmak lazım gelir.</p>
<p>Bu hatırlatmalardan sonra, böyle nefislerine hainlik edip geceleri fitne kurmakla meşgul hainlerden bir kısmının Allah&#8217;ın Resulü&#8217;nü bile gaflete düşürmek ve sapıtmak istediklerini haber vermek ve buna karşılık Resulullah&#8217;ın Allah Teâlâ&#8217;nın lutfuyla masum olduğunu ilân ve yüksek mevkiini açıklamakla şükür ve mücahedeye sevketmek için geçmiş azarlamanın sırf nimet olduğunu gösteren özel bir lütuf ve iltifat ile buyuruluyor ki:</p>
<p>113-Ey Muhammed! Üzerinde Allah&#8217;ın lütfu, yani her nimetten fazla bir nimet olan nübüvvet (peygamberliğ)i ve rahmeti, yani hıfzetmesi ve koruması olmasaydı o hainlerden bir güruh seni muhakkak şaşırtmak istemişlerdi. Zira Tu&#8217;me&#8217;nin kavmi, onun hırsız olduğunu bildikleri halde Peygamber&#8217;e gelmişler, onu müdafaa ve mücadele ile beraet ettirmesini (temize çıkarmasını) ve hırsızlığı yahudiye isnat etmesini istemişler ve bu şekilde batıl ve yanlış bir hüküm verdirmek istemişlerdi. Halbuki onlar bununla başkasını değil, ancak kendilerini sapıtıyorlardı. Günah ve düşmanlığa yardım ve yalan yere şahitlik ve iftira ile kendilerini sapıklığa düşürüyorlar, şu anda ve gelecekte sana bir zarar yapmış olmuyorlardı. Çünkü sen hükmünü, zahir-i hal (durumun görünüşün)e dayandıracaktın ve aksi bilinmedikçe ve sabit olmadıkça bir hakimin vazifesi de zahir (görünüş) ile hükmetmek olacağından, o hükmün sorumluluğu sana ait olmayacaktı. Halbuki sen bu kadarla kalmış değilsin Allah sana kitap ve hikmet indirdi, ve bilmediğin sırları ve gerçekleri sana bildirdi. Kitap, her delilin üstünde bir delil; hikmet, ilim ve amelde hak (doğru) ve sevaba isabet için en büyük bir haslet ve bu, ilm-i ledün (Hak katından gelen bilgi) görünenin ötesini gösteren ve zahir ve batında hatadan ve zarardan koruyan bir ilâhî rahmet, bir ayn-i yakin (gözle görerek kazanılan kesin bilgi), ve bu şekilde Allah&#8217;ın sana lütfu büyük oldu. Şu halde sen, umumi peygamberlik ve tam riyaset (başkanlık)le zahir (dış) ve batın (iç)da hatadan korunmuş olarak hükmedersin ve sana hiçbir şekilde bir zarar gelme ihtimali yoktur.</p>
<p>114-O hainlere bakma onların fısıltılarının, gece fesatçılık etmek için toplanıp gizli konuşmalarının çoğunda hayır yoktur. Ancak bu arada sadaka veya bir iyilik veya insanlar arasında bir ıslah emredenler, bu üç maksaddan biri için toplanıp gizlice konuşanlar hariç. Ve her kim bunları Allah rızası için yaparsa yarın ona büyük bir ecir veririz. Demek ki</p>
<p>başka bir maksatla değil, Allah rızası için olmak şartıyla bu üç maksaddan birisi için toplanma aktedip gizlice konuşmak, istişare ve müzakere etmek caiz ve hatta mendubtur. Bunların dışındaki toplanmalarda ve gizli müzakerelerde ise hiçbir hayır yoktur. Müminlerin bunlardan sakınmaları ve bu gibi toplantılara iştirak etmemeleri ve hatta yasaklamaları gerekir.</p>
<p>Sadaka, Ma&#8217;ruf (iyilik), Islah-ı beyn (arayı düzeltmek) : Bu üç kelime hayırlı işlerin hepsini içerir. Zira insanlara geçen hayırlı amel, ya menfaatin ulaşması veya zararın defedilmesi içindir. Menfaat ise, ya mal vermek gibi cismanidir ki &#8220;sadaka&#8221; ile bu çeşide işaret olunmuştur. Veya ruhanidir ki emr-i bi&#8217;l-maruf (iyiliği emretmek) ile de bu çeşide işaret edilmiştir. İnsanlar arasını ıslah etmek de, zararı defetme kısmına işarettir. Görülüyor ki bütün bunlarda sevab vaadi emre değil, &#8220;her kim yaparsa&#8221; diye fiile bağlanmış ve Allah rızası için olmakla da kayıtlanmıştır.</p>
<p>115- Her kim bu şekilde kendisine hak ortaya çıktıktan (yani yukarda geçtiği üzere kitap, hikmet ve Hak&#8217;dan gelen ilim ile gerçeği açıklayarak peygamberlik ve Muhammedî hakimiyeti isbat ve açıklayan gayba ait mucize ve ilâhî hidayet anlaşıldıktan) sonra Peygamber&#8217;e karşı çıkar, ve müminlerin yolundan başkasına uyarsa, biz onu döndüğü tarafa çevirir, ve cehenneme basarız, ve fakat bilir misiniz o cehennem ne kötü bir yerdir? &#8220;. Bu âyet yukarda nakledildiği üzere Tu&#8217;me&#8217;nin hainliği ilâhî açıklama ile ortaya çıkınca Hakk&#8217;a kendini teslim etmeyip Mekke&#8217;ye kaçması ve dinden dönmesi üzerine inmiştir.</p>
<p>&#8220;Şikak&#8221; ve &#8220;müşakka&#8221; kelimeleri, &#8220;şakk&#8221; dan türemiştir, &#8220;ayrılıp muhalefete geçmek&#8221; mânâlarına gelir.</p>
<p>Müminlerin yolu, itikad (inanç) ve amelde müminlerin tuttuğu tevhid yolu ve sağlam dindir ki, Allah&#8217;a, Allah&#8217;ın Resulü&#8217;ne ve ulu&#8217;l-emre itaat yoludur. Bundan başkasına tabi olmak da tevhid yolundan çıkmaktır, müminler yolu olmayacağı bellidir. Şu halde Allah&#8217;ın Peygamberi&#8217;ne karşı çıkmak, müminler yolundan başkasına gitmek demek olacağı açık olduğu halde, bunun diye ayrıca açıklanması, elbette dikkate şayandır. Demek ki, Allah&#8217;ın Resulü&#8217;ne ittiba (uymak) gibi, müminlerin yoluna uymak da açıkça istenmektedir. Resulullah&#8217;dan kesin delil (nass-ı kat&#8217;i) gelen hususlarda Resulullah&#8217;a karşı çıkmakla müminlerin yoluna gitmemek mütelazim (birbirinden ayrılmayan) ve aynı şey ise de nass (dini delil) gelmeyen hususlarda bu telazüm (beraberlik) açık değildir. Müminler (Nisâ, 4/83)</p>
<p>nassına uygun olarak ittifak ve icma ile bir yol tuttukları zaman bazı kimseler müminlerin tuttuğu bu yola karşı çıktıkları halde Resulullah&#8217;a doğrudan doğruya karşı çıkma ve muhalefet etme mevkiinde bulunmamış olduklarını iddia edebilirler. İşte dan sonra kaydının açıklanması bu ikisinin bizzat matlub ve gerekli bulunduğunu, yani Resulullah&#8217;a karşı çıkmak, müminler yoluna gitmemek demek olduğu gibi, müminler yoluna gitmemek de Resûlullah&#8217;a karşı çıkmak demek olduğunu açıkça anlatmış ve buna binaen icma-ı ümmet (İslâm bilginlerinin ittifakı) ile dahi doğrunun ortaya çıkacağını ve ona da uymanın farz olduğunu göstermiştir. Bunun için Ehl-i Sünnet ve&#8217;l-Cemaat bilginleri, bu fıkrayı icma-ı ümmete uymanın farz olduğunu ifade için sevkolunmuş bir delil olarak anlamışlar ve delalet yönünü çeşitli şekillerde izah etmişlerdir. &#8220;İttiba&#8221; kelimesi de asıl meselenin uyma esası üzerinde cereyan ettiğini gösterir.</p>
<p>&#8220;İslâ&#8221; kelimesi, bir şeyi yakmak için ateşe atmak ve ateşe atıp durdurmaktır. İşte doğru yol ortaya çıktıktan sonra Peygamber&#8217;e karşı çıkan ve müminler yolundan başkasına uyan mürted (dinden dönen)in sonu budur. Bunu geçici sanmamalı ve yalnız Tu&#8217;me gibi dönmelere de mahsus zannetmemelidir.</p>
<p>116-Çünkü &#8220;Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar.&#8221; Yukarda ve yine bu sûrede bu âyetin benzeri kitap ehli hakkında geçmiş ve açıklanmıştı. Burada da Tu&#8217;me gibi dönmelerle beraber kitap ehlinden başka olan küfür ve şirk ehli açısından sevkolunmuştur. Bunun için orada &#8220;Mesih Allah&#8217;ın oğludur&#8221;, &#8220;Uzeyr Allah&#8217;ın oğludur&#8221; gibi, oğul isnat ve iftirasına işaretle &#8220;Kim Allah&#8217;a şirk koşarsa mutlaka büyük bir günah ile iftira etmiş olur.&#8221; (Nisâ, 4/48) buyurulduğu halde, burada şöyle buyuruluyor: Her kim Allah&#8217;a ortak koşarsa artık derin bir sapıklık ile sapıklığa düşer gider. Yani öyle sapıtır öyle sapıtır ki, doğru yoldan pek uzaklara düşer, ilâhî mağfiret ve rahmetten uzaklaştıkça uzaklaşır. Şu halde şirk (Allah&#8217;a ortak koşmak), hem Hakk&#8217;a bir iftira ve büyük günah, hem de derin bir sapıklıktır. Ve her iki şekil de büyük zulümdür. Bununla beraber bazı müşrik (Allah&#8217;a ortak koşan)lerde iftira durumu açık, bazılarında da sapıklık durumu açıktır. Bunun için her birinde affedilmemek, yerine göre bir sebebe bağlanmıştır. Kitap ehlinin şirki, sapıklıktan çok, bir iftira eseri; diğerlerinin şirki iftiradan çok bir sapıklık eseridir. Şu halde biri ahlâksızlığa, biri de cehalete dönüyor demektir. Ve bunların her ikisinin de tevbesiz affedilmesi mümkün değildir. Fakat bilgisizlikten doğan şirk sahiplerinin ilmî ve aklî</p>
<p>gelişmeler ile şirkten vazgeçmeleri düşünülebildiği halde, sırf ahlâksızlıktan doğan şirk erbabı, ilimde ilerledikçe azgınlık ve sapıklığını artırır, iftirasına devam etmek için daha çok vasıta bulmuş olur. Bundan dolayıdır ki, kitap ehli hakkında &#8220;O kitap verilenlerin ihtilaf etmeleri ancak kendilerine ilim geldikten sonra olmuştur.&#8221; (Âl-i İmran, 3/19) buyurulmuştur. Gerçi ilmin, ahlâkı düzeltmek hususunda büyük önemi vardır. Fakat ahlâk işi, ilimden çok bir irade ve ihtisas işi olduğundan, iman için sadece bilgi yetmediği gibi, ahlâka ait teminatlar için de sadece ilim yeterli değildir. Eğer yeterli olsaydı, hiç bir kimse hakkı bilirken yalan söyleyemez, tersine hareket edemezdi. Bir gaflet, bir şehvet, bir öfke, bir haset, bir alışkanlık, bir ümit, bir ümitsizlik, bir gurur, bazan bir kimseye pek iyi bildiği bir gerçeğin ve hatta bütün bildiklerinin tersini yaptırmaya yeterli olur. &#8220;İnsan bir hakkı anlar da kabul etmez olur mu?&#8221; diyenler, herhangi bir yalancının, doğrusunu bilip dururken yalancılık ettiğini ve herhangi bir dolandırıcının bilerek dolandırdığını düşünemeyenlerdir. Bunlara, &#8220;Öyle ise kesenizi önünüze gelen adama teslim eder misiniz?&#8221; denirse, &#8220;hayır&#8221; diyeceklerinde şüphe yoktur. Aynı şekilde, &#8220;bütün kötülüğün başı bilgisizlikte ve eğitimsizliktedir&#8221; diyenler, zeki veya tahsil görmüş şerlilerin şerrinden daha çok korktuklarını hesap etmeyenlerdir. İblis bunun en büyük örneği, şeytanlık da bu mânânın menba ve kaynağıdır. Cahillerin şirki de esasında böyle şeytanlık yapan hainlerin hakkı bozmakla tezvir (yalan-dolan) ve iftiralarına aldanıp kapılmalarının eseridir. Aldatma araçlarının en tesirlisi şehvet ve şehvete çağıranın en heyecan vericisi ise kadındır. &#8220;İnsanlara, kadınlardan gelen şehvet sevgisi süslü gösterildi&#8221; (Âl-i İmran, 3/14).</p>
<p>117-İşte Nisâ sûresinde şirk ehlinin iki çeşidi, birbirine benzeyen iki âyette, iftira ve sapıtma durumlarıyla tesbit edilerek affolunmamakta, birleştirildikten ve bu şekilde buradan yukarıya dikkat çekildikten sonra bunların derin sapıklıkları Nisâ sûresinin konusu ile uygun olmak üzere şu şekilde açıklanıyor:</p>
<p>Allah&#8217;a ortak koşanlar Allah&#8217;ı bırakarak ancak inâs (dişiler)a dua ederler, kancıklara çağırır ve kancıklara taparlar, onların en çok taptıkları, gönül verip yalvardıkları veya adına davet ettikleri tanrıları kancıklar olur. Bunların nazarında ilâh düşüncesi, mabud tasavvuru, her şeyden önce bir kadın hayalidir. Ve bunun içindir ki, putların çoğunluğu dişi şeklinde, dişi ismindedir. Bunlar nefislerinden başka bir fail (yapıcı) görmek istemediklerinden, tanrılarını etkin, hakim, faal olmak üzere değil, kendilerine itaat etmek mevkiinde</p>
<p>bulunacak, isteklerine boyun eğecek dişi unsurlarda alıngan durumlarda ararlar ve bu ruh halinden dolayıdır ki, bir işte kendilerine bir başkan seçecek olsalar, böyle yumuşakları ve acizleri seçerler. Tefsirciler burada &#8220;inas&#8221; kelimesini, hakiki olmayan müennes (dişi) mânâsıyla &#8220;asnam&#8221; (putlar) diye yorumlamışlar ve bununla inas (dişi) şeklinde süslenir, dişi isimleriyle anılır bir takım putlara tapıldığını göstermişlerdir. Arap müşriklerinin &#8220;el-Lat&#8221;, &#8220;el-Uzzâ&#8221;, &#8220;menât&#8221; gibi kadın isimleriyle isimlenmiş bir çok putları vardı ki, &#8220;el-Lât&#8221;, &#8220;el-Lâh&#8221;ın dişisi; &#8220;el-Uzzâ&#8221;, &#8220;el-Aziz&#8221;in dişisidir. Ve denilmiştir ki, Arabın her kabilesinin bir putu vardı. Ve &#8220;filan oğullarının unsâsı, filan oğullarının unsâsı&#8221; diye anarlardı. Yani puta unsa (dişi) derlerdi. Yunanlılar ve diğerleri gibi putperest toplumların putlarının çoğunun da dişi olduğu bilinmektedir. Şu halde bu mânâ aslında doğrudur. Fakat bunu anlamak için &#8220;inas&#8221; kelimesini hakiki mânâsından çıkarmaya gerek yoktur. Her hayal, bir gerçeğin yansıması olduğundan, bu hal &#8220;inas&#8221;a çekilmenin bir neticesi olarak düşünmek ve &#8220;inas&#8221;ı hakiki mânâsıyla mütalaa etmek hem asıldır, hem de âyetin ifade ettiği mânânın ruhuna daha uygundur. Yani müşrik ruhunun, tanrıdan gayesi kadındır. Onun kanaatince tapınmanın en büyük misali kadına tapmadır (culte de femme), o bütün zevkini, bütün ilhamını kadından almak ister, kadın zevki onun için en büyük lezzet olur. Onun bütün hayallerinin başında bir kadın hayali vardır. Ve bundan dolayı, her oturduğu yerde, her hürmet edeceği mevkide güzel bir kadın resmi arar. Putların ve hele pek çok putların kadın ismiyle isimlendirilmiş olması da kadına tapmanın rûha hakim olmasından doğmuştur. Putların yerleri buna bir remiz, bir timsal olmaktan ibarettir. Bu şekilde fevkalade veya hayal edilen güzellerin resimleri genelleştirilerek, onların hayalleri karşısında, diğer kadınlar hakir görülür. Ve en çirkin bir kadının, en güzel bir puttan daha kıymetli olması gerekirken, tanrısını kadın kabul eden müşriklerin elinde gerçek kadınlar öyle bir aşağı düşerler ki, hürmet şöyle dursun, en basit insani haklardan bile mahrum edilirler. Davaya bakarsınız kadın herşeydir, tatbikata bakarsınız kadın oyuncakların en düşüğü olmuştur. Bu hal müşriklerin öyle bir sapıklığı ve şeytanların öyle bir aldatmacasıdır ki, herhangi bir şeyi sevecek olsalar, ona mutlaka bir kadın tasavvuru karıştırırlar. Güneşe taparlar, dişi tasavvur ederler. Yıldıza taparlar, dişi tasavvur ederler. Meleklere taparlar, dişi tasavvur ederler ve bu şekilde bütün tapmanın zevkini şehvetlerde toplayıp, hakları, gerçekleri hayallere feda ederek, kadın hayalleri karşısında gerçek kadınları ayak altında süründürürler.</p>
<p>Burada şunu da hatırlatmak gerekir ki, tapmanın bir sevgi ve ümid, bir de</p>
<p>korku ve saygı yönü vardır. Dua, her şeyden önce, sevgi ve ümid ifade eden bir ibadettir. Halbuki müşriklerin, korku ve saygı tanrıları da yok değildir. Ve böyle korku ve dehşet tanrıları da çoğunlukla erkeklerden seçilmiştir. Nitekim Arapların da Hübel ve Zü&#8217;l-Huleysa gibi erkek isimli putları da vardı. Bunlardan kaçılır ve şerlerinden kurtulmak için tapılır. Bu, gerçek bir tapma değil, bir çeşit yağcılıktır. Bunlar, bir velî olmaktan çok, bir nasîr (yardımcı) gibi tutulur ve birinin şerrinden, diğerinin kuvvetine sığınılır. Müşriklerin karşısında birer kadın kesilirler ve bir kahramana boy gösterisi yapan veya sığınan kancık bir kadın halinde döşenir, yalvarır, yaltaklanırlar. Şu halde tahsisi, nasıl doğru olur denilmemelidir. Önce akla böyle bir soru gelmemesi için mutlak mânâda &#8220;İbadet ediyorsunuz.&#8221; buyurulmamış, &#8220;Dua ediyorlar.&#8221; buyurulmuş ve bununla müşriklerin derin sapıklıkları asıl sevgi ve ümid yolundan başlamış olduğu anlaşılmıştır. İkinci olarak istisnâ-i müferrağı, duanın mef&#8217;ûlü olduğu gibi, failinden hal olması da caiz olacağından, müşriklerin Allah&#8217;ı bırakmakla O&#8217;nun gücünden çok aşağı olan kuvvetler karşısında inâs (dişi) durumuna düştüklerine de işaret olunmuş olur.</p>
<p>Evet, müşrikler Allah&#8217;ı bırakırlar da ancak &#8220;inas&#8221; (dişi)a dua ve ibadet ederler. Veya Allah&#8217;ın kudreti altındakilere kadın gibi yalvarırlar, ve böyle yapmakla inatçı şeytana dua ve ibadet etmiş olmaktan başka bir şey de yapmış olmazlar. Bunu onlara yaptıran, teşvik eden şeytandır. Onların dişiye tapmaları ya şeytana tapmanın aynı veya başlangıcı veya sonucudur. En yüksek sevgilerini bir Allah&#8217;a tahsis etmeyip de kadınlara tahsis etmiş olanlar, şeytana aldanmaktan, şeytana kul olmaktan kurtulamazlar. Nitekim &#8220;Kadınlar şeytanın ağlarıdır&#8221; denilmiştir. Şeytanlar başka yol ile aldatamadıklarını en çok kadınla aldatırlar. Bu şekilde müşriklerin putlara tapışları da şeytanın emridir. Aynı şekilde bütün hareket ve kuvvetin kaynağı olan Allah&#8217;ı bırakıp da O&#8217;nun dışındakilere kadın gibi yalvaranlar, kendilerini inatçı bir şeytana teslim etmiş olmaktan başka bir şey yapmış olmazlar.</p>
<p>&#8220;Merîd&#8221; ve &#8220;mârid&#8221;, hayır ile ilgisi yok demektir. Türkçede buna bozulmuş olarak &#8220;meret&#8221; denilir. Bu maddenin aslî terkibi, kaypaklık mânâsıyla ilgilidir. Nitekim emred, yalabık; &#8221; Sırçadan yapılmış yalçın sırça saray&#8221; (Neml, 27/44) ; mürada&#8217;, ot bitmez kumsal yer veya kasığında kıl bitmez kadın; şecere-i müradâ&#8217;, yaprağı dökülmüş çıplak ağaç demektir.</p>
<p>118-120-Öyle bir inatçı şeytan ki Allah onu lanetlemiş, hayır ile ilgisini kesip kendinden uzaklaştırmıştır. O da Allah&#8217;a yemin ederek demiştir ki elbette ben senin kullarından muayyen, mukadder bir nasib alacağım ve elbette onları haktan şaşırtıp saptıracağım, ve elbette onları kuruntulara düşüreceğim, yani dipsiz emeller, boş ümitler, yalan sevdalar, batıl düşünceler, idealler, umumcamalarla imrendireceğim, ve elbet onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını doğrayacaklar, bu şekilde Allah&#8217;ın helal kıldığını haram kılacaklar. Araplar bir dişi deve beş defa doğurur ve beşincisi erkek olursa kulağını dilerler ve artık ondan faydalanmayı haram sayarlardı. Bazı tefsirciler de demişlerdir ki, putlara ibadet için kurbanlık nişanesi olmak üzere hayvanların kulaklarını keserler ve bu, bir küfür iken ibadet zannederlerdi. ve muhakkak emredeceğim de Allah&#8217;ın hilkatini değiştirecekler. Yaratılışın şeklini veya sıfatını değiştirerek durumunu başka şekle sokacaklar, fıtratının kemaline götürecek yerde bozacaklar, çığırından çıkaracaklar. Tefsirlerde gelen misallere bakarak kadını erkek, erkeği kadın yapmaya çalışacaklar; kadın yerine erkek, erkek yerine kadın kullanacaklar; bıyıklarını sakallarını yolacaklar, yüzlerini boyayacaklar, kılıklarını değiştirecekler; kulak; burun kesip göz çıkaracaklar, erkekleri iğdiş edip hadım ağası yapacaklar, uzuvlarını yaratılış görevlerinin dışında kullanacaklar; nikâh yerine zina edecekler, temizi bırakıp pisliklere koşacaklar, menfaati bırakıp zararı seçecekler, ciddilikleri atıp eğlenceye heves edecekler, vazifeden kaçıp oyuna gidecekler; doğruluğu budalalık, eğriliği hüner sayacaklar; helâla haram, harama helâl, iyiye kötü, kötüye iyi diyecekler; hayır yerine şer işleyecekler, imar edilmesi gerekeni yıkıp, yıkılması gerekeni imar edecekler; kanun-ı ıstıfa (seçme kanunu)yı kötüye kullanmak sûretiyle yaratılışın zıddına alışkanlıklar edinecekler, yaratılış kanunu zıddına işler yapacaklar, ruhlarının yaratılışındaki selamet ve saflıklarını bozacaklar, hak kanunu &#8220;Allah&#8217;ın, insanları, kendisine göre yarattığı fıtratı&#8221; (Rûm, 30/30) olan kuvvetli dini, doğru yolu, Hakk&#8217;a tapmayı bırakacaklar; yaratılanı yaratıcı yerine koyacaklar, tevhidden çıkacaklar, batıl dinler ve fikirler arkasında koşacaklar, şuna buna tapınacaklar, şeytanlık peşinde dolaşacaklar, &#8220;Allah&#8217;ın yaratmasının değiştirilemez&#8221; (Rûm, 30/30) olduğunu bilmeyecekler, bilseler bile tanımayacaklar.</p>
<p>O inatçı melun şeytan lanetlenince Allah&#8217;a karşı bu beş sözü haliyle veya sözlü olarak yemin ile söyledi! Bu şekilde Allah&#8217;ın kullarına musallat olarak onlardan belli bir hisse almaya karar verdi ki, işte şirkin başı ve sapıklığın kaynağı</p>
<p>budur. Kâinat içinde insanlara düşman olan ve insanların kalbine nüfuz ederek onları hak ve hayırdan şaşırtan melun bir geçici kuvvet vardır ki, Allah&#8217;ın emrine ilk isyan eden ve insanların aklını şaşırtan odur. Ve o inatçı şeytan Allah&#8217;ın lanetini ve bu sözleri söylemek kötülüğünü üzerinde toplayan böyle bir melundur. Ve müşrikler dişiye tapmakla veya dişi durumuna düşmekle böyle bir şeytana tapmış olmaktan başka bir şey yapmazlar. Halbuki, Allah&#8217;ı bırakıp da şeytanı veliyyü&#8217;l-emr (amir) edinenler, Allah&#8217;ın emrini dinlemeyip şeytana itaat edenler, artık çok açık bir şekilde zarar ederler. Zira şeytan onlara devamlı vaadlerde bulunur, arzular verir, ağızlarının suyunu akıtır, fakat o melun şeytan onlara gururdan başka bir şey vaad etmez.</p>
<p>&#8220;Gurur&#8221;, insanın pek hoş bir şey buldum sanarak keyiflenip, sonra onun çok fena bir şey olduğunu anlayarak acı duyması, önceden yalan yere sevinip sonradan ciddi olarak yerinmesi, yani aldanmasıdır ki, şeytanın bütün vaadleri ve aldatmacaları hep böyle bir gururdan başka bir şey ifade etmez.</p>
<p>121- İşte bunların, o şeytanı dost edinen gururluların şeytanla beraber varacak yerleri, sonra varıp girecekleri yer cehennemdir. Ve ondan kurtulup kaçacak hiçbir yer bulamayacaklardır. Şeytan melun olduğu için ebedî olarak affolunmaktan hissesi yoktur. Şeytanın hissesine düşmüş, tuzağına geçmiş olan o müşrikler de, o melunun arkasında derin sapıklıklarla sapık ve affedilmekten mahrumdurlar. Meğer ki fırsat elde iken tevbe ve istiğfar edip, şirkten ve şeytanı dost edinmekten vazgeçmiş olsunlar. O zaman &#8220;Bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar.&#8221; (4/116) hükmüne girerler.</p>
<p>122-Bunlara karşı iman edip iyi işler, salih ameller yapanları da altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız, orada ebedî olarak kalacaklar, bu da Allah&#8217;ın verdiği vaaddir. Ve doğru olduğunda hiç şüphe yoktur. Çünkü Allah&#8217;tan daha doğru sözlü kim olabilir?</p>
<p>123-124-Ey müslümanlar! Allah&#8217;ın hakkıyla vaad ettiği bu cennete girme gayesi; ne sizin kuruntularınızla olur, ne de kitap ehlinin kuruntularıyla. Naklonuyor ki, müslümanlarla kitap ehli birbirlerine karşı öğünmüşler, her biri Allah katında kendilerinin daha hayırlı olduğunu iddia etmiş, kitap ehli: &#8220;Bizim peygamberimiz sizin peygamberinizden önce, kitabımız kitabınızdan öncedir ve biz İbrahim&#8217;in dini üzereyiz&#8221; demişler. Yahudiler, &#8220;cennete ancak yahudi olanlar girecek&#8221;; Hıristiyanlar da, &#8220;Ancak Hıristiyan</p>
<p>olan girecek&#8221; diye iddia etmişler. Müslümanlar da: &#8220;Bizim peygamberimiz, sizin peygamberinizden sonradır ve peygamberlerin sonuncusudur, kitabımız da sizin kitabınızdan sonra ve onlara hakimdir. Ve biz İbrahim, İsmail ve İshak dini üzereyiz, cennete ancak bizim dinimizde olanlar girecek&#8221; demişler. Bunun üzerine bu âyet ve devamı inmiş ve böyle kuru kuru öğünmelerle soyut arzular, kuruntular, ümitler, temennilerle cennete girilemiyeceği anlatılmış ve onun yolu gösterilmiştir. Allah&#8217;ın bu vaadine ermek için sadece kuruntu ve temenni kâfi gelmez, zira:</p>
<p>Gerek müslüman ve gerek kitap ehli, gerekse diğerlerinden her kim bir kötülük yaparsa onunla cezalanır, ya dünyada veya ahirette veya her ikisinde onun bir cezasını görür ve kendisine Allah&#8217;tan başka ne sığınacak bir dost, ne de kurtaracak bir yardımcı bulamaz. Erkekten olsun, dişiden olsun, her kim de mümin olarak güzel güzel ameller işler, yarayışlı işler yaparsa, işte bunlar cennete girerler ve bir nıkır (çekirdekteki küçük oyuk) kadarcık bile zulmedilmezler. Yani en küçük, çok önemsiz bir ölçüde bile hakları kesilmez. İşte cehennem görmeden cennete girme hususunda Allah&#8217;ın hak olan kesin vaadi bunlar hakkındadır.</p>
<p>&#8220;Nakir&#8221;, aslında hurma çekirdeğinin üstündeki beyaz çukurcuğa denilir ki, fidan bundan biter. Nitekim yarığındaki ibliğe &#8220;fetil&#8221;, çekirdeğe yapışık ince kabuğa da &#8220;kıtmir&#8221; denilir ve bunlar, ölçüler ve düşük miktarlardan kinaye olur. Dilimizde de, &#8220;çok ufak tefek&#8221; yerinde &#8220;nıkır&#8221;, &#8220;kıtmir&#8221; tabir (deyim)i bilinmektedir. &#8220;İman ve güzel amel yapmak için en güzel din hangisidir?&#8221; diye münakaşaya, tartışmaya da gerek yoktur.</p>
<p>125- Dince o kimseden daha güzel kim olabilir ki, özünü, yüzünü tertemiz Allah&#8217;a tutmuş, teslim etmiş ve bu halde her ne yaptıysa güzel yapmış, hasenat (güzellikler) işlemiş, kötülük yapmamış, işlediği iyilikleri de Allah huzurunda yaptığını bilerek gücü yetebildiği kadar en güzel şekilde yapmış, ve hanif, yani diğer dinlerden yüz çevirmiş bir muvahhid (Allah&#8217;ı birleyen) olarak İbrahim milletine, İbrahim&#8217;in izince giden topluma uymuştur. Çünkü Allah İbrahim&#8217;i halil (dost) edinmiştir. Bundan dolayı ona uyan toplum, &#8220;Allah&#8217;ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddikler, şehitler ve salih kimselerdir.&#8221; (Nisâ, 4/69).</p>
<p>&#8220;Halil&#8221;, bir kimsenin işleri ve sırları arasına giren ve sevgisi, kalbinin her</p>
<p>yerine nüfuz eden dostu demektir ki, hiçbir eksikliği olmayan sevgi mânâsına &#8220;hullet&#8221;den alınmıştır. Ve Allah&#8217;ın İbrahim&#8217;i halil (dost) edinmesi, onu bir dost gibi özel seçim ile lutfetmiş ve Rabbânî sırlara mazhar kılmış olmasından mecazdır. Allah Teâlâ, İbrahim Aleyhisselamı bir takım kelimeler ile imtihan etmiş, o da onları tamamlamış olmakla &#8220;Ben seni insanlara önder yapacağım.&#8221; (Bakara, 2/124) ikramıyla en güzel önder yapmış, hayat verme sırrını, yüksek ve alçak gayb âlemini göstermiş, o da toplumunu peşi peşine ilâhî tevhide davet etmiş, putlara, yıldızlara, Güneş ve Ay&#8217;a tapmayı yasaklamış, Tağut&#8217;a karşı gelmiş, Allah uğurunda ateşlere atılmaktan, oğlunu kurban etmekten, malını misafirlere feda etmekten çekinmemiş, ilâhî ahlâk ile ahlâklanmakta selef (kendinden öncekiler)in hepsini geçmiş, insanî seçeneğin en yükseği onda ve onun ailesinde tecelli etmiş, zürriyeti -zalimleri hariç olmak üzere- mülk ve peygamberlikle müjdelenmiş ve muradına ulaşmıştır. Böyle bir Allah dostunun milletine tabi olan zat da o dostluktan elbette hissedar olacaktır. İşte o zat &#8220;Ben de kendimi Allah&#8217;a teslim ettim, bana uyanlar da&#8221; (Âl-i İmran, 3/20) diyen Muhammed Aleyhisselam ve gerçek tabileri ve bu din de İslâm dinidir. Ve bundan güzel hiç bir din yoktur. Peygamberimiz demiştir ki: &#8220;Allah İbrahim&#8217;i halil (dost); Musa&#8217;yı neciyy, yani kelîm ve beni habib (sevgili) edindi. Sonra buyurdu ki, &#8216;İzzet ve celalim hakkı için habibimi halilime ve kelimime muhakkak kolaylaştıracağım ve tercih edeceğim.&#8221; Gerçi meşhur Mirac hadislerinde sabit olduğu üzere Mirac gecesi Peygamberimiz Musa&#8217;yı altıncı, İbrahim&#8217;i yedinci semada görmüş ve kendisi bunları geçip Cibril&#8217;in makamı olan Sidre-i müntehaya ve sonra onun da ötesine geçmiştir. Dinlerin mukayesesi bakımından hıristiyanlar, Hıristiyanlığa ait prensiplerin daha güzel ve daha ulvi bir ruh telkin ettiğini ve bundan dolayı İslâm dininden daha ince ve daha güzel olduğunu iddia ederek: &#8220;Bir efendinin oğlu kulundan kıymetli ve şereflidir. Bunun için İsa hakkında &#8216;Allah&#8217;ın oğlu&#8217; denmesi büyük bir şeref verme ve izzetlendirmeden mecazdır. İsa, Allah katında kıymetli bir kul payesiyle değil, bir evlat nisbet ve payesiyle izzetlendirilmiş olduğundan, bir hıristiyanın teslis (üçleme) ile bakışı da Allah&#8217;ın makbul kulları değil, evlat gibi bu izzet mertebesinden hissedar olmaktır. Şu halde bir efendinin makbul bir kul (küles)u ile oğlu arasındaki fark ne ise, Müslümanlık ile Hıristiyanlık arasındaki fark odur. Nitekim Yuhanna İncili&#8217;nin onbeşinci babında, &#8216;Eğer size emrettiğim şeylerin hepsini yerine getirirseniz dostlarım olursunuz, artık size kul ismi vermem, çünkü kul efendisinin ne ettiğini bilmez, fakat size dost ismi verdim, zira pederimden işittiğim şeylerin hepsini size bildirdim&#8217; diye yazılıdır.&#8221; diyorlar. Ve işte</p>
<p>fıkrası, bilhassa bu noktayı da mukayese edip, meselenin ruhunun sevgide olduğunu göstererek hıristiyanların prensiplerindeki şirk şüphelerini kötülemiş ve İslâm&#8217;ın şeref ve izzetçe de yüksek ve her dinden güzel olduğunu anlatmıştır. Önce &#8220;Allah&#8217;ın oğlu&#8221; deyiminin mecaz olarak öğretildiği düşünülse bile, Allah&#8217;a karşı böyle bir mecazda güzellik yok, küfür vardır. Çünkü &#8220;oğul&#8221; tabiri, Allah&#8217;a benzeme ve ilâhî hakikate ortak olmayı anlatır. Ve İsa&#8217;da da uluhiyet vardır demek olur. Ve nitekim tanrıyı üçlemede bu inanç açıkça da söyleniyor. Bu ise Allah&#8217;a büyük bir iftira olan Allah&#8217;a ortak koşmadır. İkincisi: Bir efendinin nazarında oğlu, muhakkak makbul bir kulundan daha kıymetli ve daha yüksek olması iddiası doğru değildir. Ne oğullar vardır ki köleye köle olmaya değmez, Hz. Nuh&#8217;un oğlu bunun en açık misalidir. Üçüncü olarak Yuhanna İncili&#8217;nin bu onbeşinci babının özelilkle son âyetleri İsa&#8217;dan sonra &#8220;Farıklıt&#8217;in ve hak ruhun ve şahidinin&#8221; geleceğini açıklayarak İslâm dinini ve Muhammed Aleyhisselam&#8217;ın geleceğini müjdelemiş ve meselenin ruhunun oğullukta değil, dostlukta olduğunu göstermiştir. Ve hem de Allah&#8217;a kulluğu değil, İsa&#8217;ya kulluğu yasaklamıştır. Bütün bunlar, aslındaki bozulmayı bir yana bırakarak, Türkçe tercümelerinde görülmekte olan fazla bozmalar içinden anlaşılmaktadır. Allah katında sevgi ve yakınlığa erişmenin en şüphesiz ve en yüksek derecesini gösteren peygamber, veli, halil (dost), habib (sevgili) gibi yüksek vasıfları bırakıp da şirk mânâları üzerinde dolaşmak ve Allah&#8217;a kulluktan kaçınmak dindar olma mânâsına aykırı bir sapıklık ve iftiradır. Kulluğu inkâr, Allah&#8217;ı inkârdır.</p>
<p>Şimdi bu açıklama üzerine, acaba Allah&#8217;ın İbrahim&#8217;i dost edinmesi dışardan kendisine bir dost tedarikine ihtiyacından mıdır? Şâyet öyle ise gerçekte şirk tasavvurundan kurtulmak ve hanif olarak tevhid üzerinde yürümek nasıl mümkün olur? Ve bu şekilde bütün bütün Allah&#8217;a kendisini teslim etmek onun dışındaki kuvetleri ihmal ile onlara karşı kendisini tehlikeye koymak demek olmaz mı? Ve sonra ortada belli bir hisse olmaya karar vermiş ve Allah&#8217;ın kullarını bedbaht etmeye azmetmiş ve lanetlenmiş bir şeytan bulunduğuna göre, şerrinden kurtulmak için biraz da ona dost gibi görünmek gerekmez mi, gibi bir takım kuruntulara meydan bırakmamak üzere bu âyet ve bütün geçmiş bahisleri şu âyetle tamam ediliyor:</p>
<p>126- Göklerde her ne var ve yerde her ne varsa hepsi Allah&#8217;ındır. Allah&#8217;ın yaratığı, Allah&#8217;ın mülküdür. Ulviyyat (yüksektekiler) ta Allah&#8217;ın, süfliyyat (alçaktakiler) ta Allah&#8217;ındır. Şu halde İbrahim&#8217;in dostluğu ne ilâhî mülkün dışından bir seçim, ne de ilâhî mülkten bir çıkarmadır. O bir</p>
<p>kulluğun gayesidir. Buna karşılık şeytanın lanetlenmişliği de ne ilâhî mülkten bir çıkarma, ne de ilâhî mülkten dışarı bir muameledir. Mukadder olan azab hissesini almak için ilâhî mülk içinde hayır ve rahmetten mahrum olmak ve bir bahtsızlık gayesidir. Aynı şekilde Allah&#8217;a kendisini teslim etmeyenler, ilâhî mülkten çıkacak değil, ilâhî mülk içinde huysuzluk etmiş ve lanetlenmişe iştirak etmiş olacaktır. Zira ilâhî mülkün dışında bir şey yoktur. Ve Allah her şeyi kuşatıcıdır. Yalnız gökler ve yerdekiler değil, onların ötesinde gerek zihin âleminde ve gerek dış âlemde &#8220;şey&#8221; denilebilen hiçbir varlık yoktur ki, başlangıcından ve sonundan, görünen ve görünmeyeninden Allah Teâlâ&#8217;nın ilim ve kudreti ve ilâhî hükmüyle kuşatılmış olmasın. Şu halde içler ve dışlarda, yükseklik ve alçaklıkta, maddelerde ve mânâlarda, dünyada ve ahirette ilâhî kuşatmanın dışında bir şey tasavvur etmek bir tenakuz (çelişki), batıl bir hayaldir. Varlık ve hak ilmin karşısında yer almaya çalışan çelişkiler, hayaller bile, o kuşatıcı kudretin dışında değil, O&#8217;nun hükmünün etkisi altında cereyan eder. Bütün mümkün kâinatta kaza ve kader silsilesi O&#8217;nun icadı, O&#8217;nun yaratması, O&#8217;nun var etmesi, O&#8217;nun mahkumudur. Mülk O&#8217;nun, bütün tasarruf hakkı ve hüküm O&#8217;nundur. Bütün varlığın cereyan etmesi, O&#8217;nun ilim ve kudreti, ilâhî hükümleri altındadır. Bütün varlıkların silsilesi, böyle bir kuşatıcı hakim ve mülk sahibinin sanatının tecellileridir. Ve bunda, ancak O&#8217;nun nizamı, O&#8217;nun kanunları, O&#8217;nun hükümleri ve teklifleri, O&#8217;nun rahmet ve öfkesi, O&#8217;nun sevab ve cezası hüküm icra eder. &#8220;Allah&#8221; deyince başka türlü düşünmek cahillik ve sapıklıktan başka bir şey değildir. Artık her akıllı, kendisine tahsis edilen irade sahasında onun tekliflerine, O&#8217;nun emir ve yasaklarına uymalı, özünü, yüzünü tertemiz O&#8217;na tutmalı ve O&#8217;nun sevgi ve rızasına ulaşmak ve bu yaratılış devletinde güzel bir mertebe kazanmak için her yaptığını güzel yapmalı ve O&#8217;nu sevenlerin yoluna gitmelidir. Ve bunun için adalet hükümlerine ve hakka çok iyi riayet etmeli; adaletli hükmün, bu en güzel dinin, en güzel ameli olduğunu bilmeli; müminin, kâfirin hukukunu gözetmeli; hırslı arzularla, istek ve heveslerle, temenniler, kuruntular ile değil, her şeyde hak kanunlar ile amel edici olmalı ve onunla hükmetmelidir. Müşriklere, kâfirlere, münafıklara karşı savaşlardan, mücadelelerden maksad da bu adalet hükmünün teminidir. Dünyaya gönderilmenin sırrı budur ve kitap bunun için gönderilmiştir. Ve bunun için her işte, her hükümde Hakk&#8217;ın yolunu (şeriati) aramalı ve onu gözetmelidir. Ve bu din, millî, insânî ve âilevî terbiyenin esası olmalı ve yalnız kalblerde kalmayıp yüzlerde de okunmalıdır.</p>
<p>Bu aydınlatmalar üzerine yine gözleri sûrenin başına çevirerek ve bazı ashab-ı</p>
<p>kiramın miras ve başka şeylerle ilgili soru ve fetva istemelerine cevap olarak buyuruluyor ki:</p>
<p>Ey Muhammed:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>127- Kadınlar hakkında senden fetva isterler. De ki: Onlar hakkındaki fetvayı size Allah veriyor: Yazılmış hakları olan mirası kendilerine vermediğiniz ve nikahlanmayı istemediğiniz öksüz kızlar ve zavallı çocuklara ve bir de yetimlere adaletle davranmanız hakkında Kitap&#8217;ta size okunan âyetler vardır. Sizin her yaptığınız iyiliği, muhakkak Allah bilir.</p>
<p>128- Eğer bir kadın kocasının geçimsizliğinden, yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, aralarında bir sulh yapmalarında, onlara bir günah yoktur. Sulh hep hayırlıdır. Zaten nefisler kıskançlığa hazırdır. Eğer iyi geçinir ve geçimsizlikten sakınırsanız, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.</p>
<p>129- Kadınlarınız arasında her yönden adaletli davranmaya ne kadar uğraşsanız buna güç yetiremezsiniz. Bari birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve haksızlıktan korunursanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.</p>
<p>130- Eğer karı-koca birbirlerinden ayrılacak olurlarsa, Allah, onların her birini geniş lutfuyla muhtaç bırakmaz. Allah&#8217;ın lutfu geniştir, hikmeti büyüktür.</p>
<p>131- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah&#8217;ındır. Sizden önce kendilerine kitap verilenlere ve size Allah&#8217;tan korkmanızı emrettik. Eğer inkâr ederseniz, biliniz ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah&#8217;ındır. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, hamd ve senâ O&#8217;na yakışır.</p>
<p>132- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah&#8217;ındır. Vekil olarak Allah yeter.</p>
<p>133- Ey insanlar! Eğer Allah dilerse sizi giderir de başkalarını getirir. Ve Allah, buna kadirdir.</p>
<p>134- Kim dünya nimetini isterse, bilsin ki dünya ve ahiret nimeti Allah katındadır. Allah her şeyi çok iyi işiten ve çok iyi görendir.</p>
<p>127-İstiftâ, fetva istemektir. &#8220;Meselede filana istifta ettim, şöyle ifta etti,&#8221; denilir ki, fetva verdi demektir. &#8220;Dava&#8221; vezninde &#8220;fetva&#8221;, &#8220;rüya&#8221; vezninde &#8220;fütya&#8221;, ifta mânâsına konulmuş isimlerdir. İfta ise sorulan bir müşkülü halletmek ve açıklamaktır ki, kuvvetli ve mükemmel, genç ve dinç olan &#8220;fetâ&#8221;dan alınmıştır. Ve gençleştirip kuvvetlendirmek demek gibidir. Sanki bir kimsenin müşkil (problem)ini halleden, onu dinç bir genç gibi kuvvetlendirmiş olur. Şu halde fetva, zor bir olayda doğru hükmü açıklamakla, amel edecek kimsenin kalbine bir kuvvet vermektir. &#8220;Müfti&#8221; (müftü)de bu kuvveti verebilmek için ehliyetine ve selahiyetine, ahlâk ve gücüne hakkıyla güvenilir bir zat olması gerekir ki, bu da (Bakara, 2/112) mânâsı üzere İslâm ve ihsan sahibi olmak ve (Nisâ, 4/83) âyetinin delaleti üzere istinbat (dini delillerden sonuç çıkarmay)a gücü yeten âlimlerden olmakla mümkün olur. Fakat müşrikler, kâfirler gibi kuvvetini haktan değil batıldan almak ve yalnız kendi arzularına kuvvet vermek emelinde bulunanlar, yapacakları işlerde ya hiç kimseden fetva almaya tenezül etmezler veya müftiler (fetva vericiler)ini acizlerden, dalkavuklardan ve hile öğretenlerden seçerler. Bunlar da ya doğru hükmü bilmezler veya bilseler bile fetva isteyenin nefsinin arzusuna hizmet için asılsız veya zayıf zayıf fetvalar verirler ve neticede bundan iyilik yerine fesad, kuvvet yerine zayıflık hasıl olur. Bunun için burada asıl fetva vermenin Allah&#8217;a ait olduğu ve Peygamber&#8217;in bile ilâhî fetva ile fetva vermesi gerektiği ve asıl hüküm ve kuvvet Allah&#8217;ın bulunduğu ardından açıklamasıyla anlatılmıştır.</p>
<p>Yani ey Muhammed! Kadınlar hakkında senden fetva da isterler sen onlara de ki: Onlar hakkında Allah size -geleceği üzere- fetva verir ve kitapta size tilavet olunan (okunan) âyetlerde sorularınızın bir kısmı bundan böyle halledilecek ve bir</p>
<p>kısmı şimdiye kadar okunmakta olan Kitab&#8217;ın âyetleri ile halledilmiştir. Bu mânâya göre, fiilinin failine atfedilmiş veyahut takdirinde, haberi hazfedilmiş mübteda olarak atf cümlesidir. Fakat tefsircilerin açıklamasına göre mübteda Levh-i mahfuz mânâsına haber olmak üzere bir muteriza cümlesi veya kasem olması caizdir. Ve bu şekilde mânâ: &#8220;Allah size yukarda geçtiği ve aşağıda olduğu üzere fetva verir ve bu size okunan şeyler kitapta, yani Levh-i mahfuzdadır&#8221;. Şu halde bu açıklanan ve açıklanacak olan hukuk (haklar)da adalete ve insafa riayet ve muhafazası farz olan büyük işlerdendir. Yahut bu kitapta okunan âyetlere kasem ederim ki, Allah size bunlar hakkında -geçtiği ve geleceği üzere- fetva verir. Yukardaki fetva verme şunlar hakkındadır: Kadın yetimleri, yahut yetim kızlar ve kadınlar hakkında, ki siz onlara yazılmış, farz olan miras, mehir ve diğerleri gibi haklarını vermezsiniz bir de onları kendinize nikâh etmeyi arzu edersiniz veya kimseye nikah etmek istemezsiniz ve her iki şekilde sefalet (düşkünlüğ)e düşürürsünüz. Bunun nüzul sebebi yukarda (Nisâ&#8217;, 4/3) âyetinde Hz. Âişe&#8217;den rivayet olarak nakledilmişti. Yukardaki fetva vermenin bir de baliğ olmayan (ergenlik çağına ermeyen) küçük çocuklar hakkındadır ki, bunlara miras vermiyorlardı, (Nisâ, 4/11) buyuruldu. Bir de bütün yetimler hakkında adaletli olmanız, işlerine adalet ile bakmanız hakkındadır. Ki (Nisâ, 4/2) gibi âyetlerdir. Gerek bunlar ve gerek diğerleri hakkında her ne hayır yaparsanız, Allah her halde onu bilir ve mükafatını verir.</p>
<p>128-Gelelim bundan böyle açıklanacak olanlara:</p>
<p>Ve eğer bir kadın efendi (koca)sinin huysuzluğundan, yani kocasının kendisinden hoşlanmayıp surat ve geçimsizlik ederek yanına yaklaşmamasından ve hakkını menetme (yasaklama)sinden yahut i&#8217;râzından -yani herhangi bir sebeple konuşma, görüşme ve iltifatını azaltıp yüz çevirmesinden- korkarsa (Nisâ, 4/34 âyetine bak) o zaman aralarını bir sulh (anlaşma) ile düzeltmelerinde veya kırâetine göre karşılıklı anlaşmalarında, mesela Peygamberimizin eşlerinden Sevde binti Zem&#8217;an&#8217;ın talak (boşanmak)tan endişe ederek nöbetini Hz. Âişe&#8217;ye bırakması gibi kadının erkeği kendine çekmek için hakkı olan mehrinde, kasm (derece) ve nöbetinde indirim ve fedakarlık yaparak</p>
<p>veya bir şey bağışlıyarak aralarını düzeltmeye çalışmasında ve erkeğin bunu kabul etmesinde bir günah yoktur. Yani böyle bir şey rüşvet gibi bir günah olmaz. Sulh her halde ayrılmaktan ve geçimsizlikten hayırlıdır. Nefisler ise cimrilik ve pintiliğe hazırlanmıştır; yaratılıştan cimrilik ve hırsa meyledici ve hazırdırlar. Kadın nöbetine düşkün olur, hakkını vermek istemez, erkek de onun çirkinliğine veya herhangi bir eksikliğine karşı kendini çeker, iyi davranışta cimri davranır. Şu halde buna karşı diğer taraftan az bir anlayış gösteriliverirse sevinmeye sebep olur ve arayı düzeltir. Fakat ey erkekler siz iyilik eder, iyi geçinmede bulunur, geçimsizlik ve yüz çevirmekten sakınırsanız Allah Teâlâ muhakkak sizin yaptıklarınızı bilir ve ücretini eksik etmez.</p>
<p>129- Bir de kadınların arasını denk tutmaya yani sevgide de eşitlik üzere adalet yapmaya çok istekli de olsanız, herhalde gücünüz yetmez. Hepsini aynı seviyede sevemezsiniz, buna gücünüz yetmez. Yetemeyince de &#8220;Allah hiç bir kimseye gücünün yetmeyeceği bir şey yüklemez.&#8221; (Bakara, 2/286) âyeti delaletince Allah bunu teklif de etmez. Şu halde bütün meylinizi diğerine verip de eşlerinizin bazısını muallaka, yani muallak (askı)da kalmış ne kocalı, ne kocasız bir kadın gibi ihmal edilmiş bir halde bırakmayınız. Ki işte &#8220;Eğer adalet edemeyeceğinizden korkarsanız bir tane (nikahlayın).&#8221; (Nisa, 4/3) emri gereğince korkulması gereken cevr (eza, cefa), adaletsizlik budur. Yani kadınlar hakkında iki çeşit adalet vardır. Birisi infak ve kasm denilen geceleme nöbeti gibi hukukta adalet ve eşitliktir ki, bu güç ve iktidar dahilindedir isteğe bağlı olan işlerdendir. Ve teklif olunan adalet budur. Diğeri ise sevgide adalet ve eşitliktir ki, bu beşerî güç ve iktidarın dışındadır. Çünkü muhabbet, zorunlu işlerdendir. karinesiyle burada adaletten maksat da budur. Ve bundan yasaklamak, mâ-lâ-yutâk (güç yetmezlik)tır. Şu halde teklif olunan adalet, mümkün olan hukukda adalettir ve korkulması gereken adaletsizlik diğerini karılık muamelesinden tamamen mahrum edip, büsbütün terkedilmiş ve ihmal edilmiş gibi bırakmak sûretiyle eza etmektir. Yani yiyeceği, giyeceği ve oturacağı yeriyle nafakasını vermek ve geceleme nöbetini eşit tutup konuşup görüşme ve arkadaşlık etmek yeterli değildir. Kadının ara sıra nefsânî payını da vermek, iyilik etmek lazımdır. Ancak bu noktada eşitlik teklifi güç yetmez olduğundan bahis konusu değildir. Hatta böyle bir teklif erkeğe ezadır. Adalet denince, her halde eşitlik düşünmemelidir. &#8220;Elyak&#8221; (en uygun)ı, &#8220;layık&#8221; (uygun)a tercih etmek de bir hak, bir adalettir.</p>
<p>Görülüyor ki, burada isteğe bağlı işler ile zorunlu işlerin hükmü ayırt edilerek</p>
<p>(Nisâ, 4/3) emrinin bir açıklaması yapılmıştır. Ve işte sevginin böyle zorunlu işlerden olması kazıyye (önerme)sidir ki, zinadan korunmak için birden fazla eşe sahip olmayı caiz gören zorunlu sebeplerden biri olmuştur. Buna karşı, &#8220;sevsin ve her fenalığı yapsın da nikah etmesin&#8221; demenin büyük bir zalimlik olacağı açıktır. Bunun için burada tek eşe teşvik eden nass (dini delil)ın açıklamasıyla beraber, birden fazla eş almanın şartlarından ve zorunlu sebeplerinden en önemlisi de anlatılmıştır. Hadis-i şerifte de varid olmuştur ki: &#8220;İki karısı olup da birine büsbütün meyleden kimse kıyamet gününde bir yanı eğik olarak gelir.&#8221;</p>
<p>Ve eğer zorunlu bir sebeple böyle bir hal olunca aralarını düzeltir, bozulan yönlerini iyileştirir. Bundan sonra meyletmeden sakınırsanız Allah affedici ve merhamet edici olduğundan, geçmişi affeder ve sizi rahmetiyle maksad ve muradına eren bir kimse eyler.</p>
<p>130- Ve eğer sulh ve arayı düzeltme, hakem ve aracılık ve diğer herhangi bir şekilde karı koca arası onarılamaz da, her ikisi istekleriyle birbirlerinden ayrılırlarsa, Allah Teâlâ kendi vüsat (genişliğ)ı, zenginliği ve kudretiyle her birini diğerine muhtaç etmez, onu ona muhtaç etmez, onu da ona. Çünkü Allah her şeyi kaplayıcı ve hikmet sahibidir.</p>
<p>131-132- Çünkü &#8220;göklerde ve yerde ne varsa Allah&#8217;ındır.&#8221; Demek olur ki ayrılık, iki tarafın rızasıyla olmaz. Birinin diğerinde gözü bulunursa bu iğna (muhtaç etmeme) vaad edilmiş değildir. Kadın ayrılmak istemez, geçinmek arzu ederse, erkeğin onu boşaması günahtır. Aynı şekilde erkek bırakmak istemez, geçinmek arzu ederse, ayrılmaya zorlamak veya zor kullanmakla ayırmak da günahtır. O zaman bir taraf zalim durumunda kalır ki, bundan son derece sakınmak gerekir.</p>
<p>Ey müslümanlar, yemin olsun ki, hem sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlara ve hem size Allah&#8217;tan gereğince sakınınız, azabından korkunuz diye tavsiye ettik ve eğer inkâr edecek olursanız biliniz ki, göklerde ve yerde her ne varsa hepsi Allah&#8217;ındır. Ve Allah her şeyden zengin ve sizin ibadetinize muhtaç değildir, o kendi zatında hamîd (övgüye layık)dir. Siz gerek hamdediniz, gerek etmeyiniz, o hadd-i zatında mahmud (hamdedilen) ve hamde layık olandır. Ne yaratılmışların küfür ve günahlarıyla zarar eden, ne de şükür ve itaatleriyle menfaat görendir. Ve hamîd</p>
<p>(övgüye layık) olduğundan dolayı sırf rahmetiyle menfaatlerinizi temin ve sizi zarardan korumak için Allah&#8217;tan gereğince korkmayı ve inkâr ve küfürden sakınmayı emreder diye tavsiye ettik.</p>
<p>Hakikatte göklerde her ne var ve yerde her ne varsa bütün bunlar yaratılış ve mülk, öncelik ve sonralık bakımından Allah&#8217;ındır. Bütün bunlarda Allah&#8217;ın hükmüyle var etmek ve yok etmek, diriltmek ve yok etmek, sevindirmek ve azarlamak, sevab ve ceza ve diğerleri ile istediği gibi tasarruf eden ancak O&#8217;dur. Ve bu tasarruf ancak O&#8217;nun hakkıdır. Allah bunların hepsine bizzat sahip olduğu gibi, hepsinin işlerini ve işlerin hepsini tedbir ve idare etmekte ve her birini kendi hesabına görüp gözetmekte vekil olarak da Allah yeterlidir. Şu halde herkes O&#8217;na tevekkül ve itimat etmeli ve kendi işlerinde başarılı olmak için O&#8217;na müracaat edip teslim olmalıdır.</p>
<p>133-Çünkü ey insanlar, bilmiş olunuz ki Allah dilerse sizi ortadan kaldırır, def eder ve yerinize diğerlerini getirir. Allah buna da kadirdir, hem pek kadirdir. &#8220;Eğer haktan yüz çevirirseniz, Allah yerinize başka bir kavim getirir de sonra onlar sizin gibi olmazlar.&#8221; (Muhammed, 47/38) Rivayet olunuyor ki bu âyet indiği zaman Resulullah (s.a.v.) mübarek elini Selman-ı Farisi&#8217;nin arkasına vurmuş, &#8220;onlar bunun kavmi&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>134- Her kim dünya sevabı isterse, bilmeli ki dünyanın da ahiretin de sevabı ancak Allah&#8217;ın katındadır. Dünya sevabını da verecek olan başkası değil, yine Allah&#8217;dır. Bunun için de Allah&#8217;a ve Allah&#8217;ın kanunlarına müracaat etmek gereklidir. Fakat bunun karşısında bir de ahiret sevabı vardır. Şu halde Allah&#8217;a müracaat edip de yalnız dünya sevabına göz dikmek ne kadar himmet (gayret) sizlik, ne kadar budalalıktır. Akıllı olan -hiç olmazsa- &#8220;Rabbimiz bize dünyada da iyilik ver, ahirette de&#8221; diye ikisini de istemeli veya en şerefli ve en yükseğine göz dikip dünyayı kâle almayarak ahireti istemelidir. &#8220;Kim ahiret menfaatini isterse, onun mükafatını artırırız&#8221; (Şûra, 42/20) âyetinin delaletince, ahireti isteyen, fazla olarak, dünyadan da hissedar olur. Nitekim Allah için mücahede eden dünya ganimetinden mahrum kalmaz, onunla beraber ahiret sevabına da erer. Fakat ganimet için harbe gidenler gibi sırf dünya peşinde koşanlar bunu bulurlarsa diğerlerinden mahrum kalırlar. Çünkü Allah semî (işitici) ve basîr (görücü)dir. Söylenenleri işitir, yapılanları görür, herkesin niyyet ve maksadını bilir ve ona göre muamele eder. Bunun için şu ilâhî emir ve tavsiyeleri iyi dinleyiniz:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>135- Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan ve kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, yalnız Allah için şahitlik eden kimseler olunuz. Zira zengin de olsa, fakir de olsa, Allah ikisine de (sizden) daha yakındır. Nefsinizin arzusuna uyarak adaletten uzaklaşmayın. Eğer (şahitlik ederken) dilinizi eğer, bükerseniz veya çekinirseniz, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.</p>
<p>136- Ey iman edenler! Allah&#8217;a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab&#8217;a, ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah&#8217;ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse sapıklığın en koyusuna düşmüş olur.</p>
<p>137- İman edip sonra inkâr eden, sonra iman edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenleri Allah ne bağışlayacak, ne de doğru yola eriştirecektir.</p>
<p>138- Münafıklara da haber ver ki, kendileri için çok acı bir azab vardır.</p>
<p>139- Onlar, müminleri bırakıp kâfirleri dost ediniyorlar. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Halbuki bütün izzet ve şeref Allah&#8217;a aittir.</p>
<p>140- Allah size Kitab (Kur&#8217;an)da: &#8220;Allah&#8217;ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz&#8221; diye hüküm indirdi. Muhakkak ki Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.</p>
<p>141- Onlar sizi gözetleyip dururlar. Eğer Allah tarafından size bir zafer nasip olursa: &#8220;Biz sizinle beraber değil miydik?&#8221; derler. Şayet kâfirlerin zaferden bir payı olursa: (Bu defa da onlara): &#8220;Size üstünlük sağlayarak sizi müminlerden korumadık mı?&#8221; derler. Allah, kıyamet gününde aranızda hükmünü verecektir. Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.</p>
<p>142- Münafıklar, Allah&#8217;ı aldatmaya çalışırlar. Halbuki Allah, onların oyunlarını başlarına geçirecektir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah&#8217;ı pek az anarlar.</p>
<p>143- Münafıklar, küfür ile iman arasında bocalamaktadırlar. Ne bu müminlere bağlanırlar, ne de şu kâfirlere. Allah kimi doğru yoldan saptırırsa, sen artık ona kurtuluş yolu bulamazsın.</p>
<p>144- Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah&#8217;a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?</p>
<p>145- Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Onlara bir yardım edici de bulamazsın.</p>
<p>146- Ancak tevbe edenler, durumlarını düzeltenler, Allah&#8217;a sarılanlar ve Allah için dinlerine samimi olarak bağlananlar müstesna. İşte bunlar müminlerle beraberdirler. Allah, müminlere büyük bir mükafat verecektir.</p>
<p>147- Eğer şükreder ve iman ederseniz Allah size azabı ne yapar? Allah, şükredenlerin mükafatını veren ve her şeyi bilendir.</p>
<p>135- Ey iman edenler! Yalnız kadınlar üzerinde adaleti yerine getiren kimseler olmakla kalmayınız, her hususta adaletle hüküm verici olunuz, adaletle kaim (ayakta duran) ve müstakim (doğru) hakimler olup, adalet ve haklılığı ayakta tutunuz, Allah için örnek olacak şahitler olunuz, hakka dosdoğru şahitlik ediniz. İsterse kendinizin veya ana-baba ve yakınlarınızın aleyhinde de olsa böyle olunuz. Ki bunda iki mânâ vardır: Birisi başkasının sizde bir hakkı varsa, kendiniz ikrar ve itiraf ediniz; ananız, babanız ve yakınlarınız aleyhine de olsa hükümden, şahitlikten kaçınmayınız demektir. Diğeri de üçüncü, şahıs aleyhine şahitlik, kendinizin ve yakınlarınızın bir zararıyla sonuçlanacak da olsa, yine dosdoğru şahitlik ediniz demektir. Aleyhine ve lehine şahitlik ettiğiniz kimseler zengin olsa da böyle yapınız, fakir olsa da; ne zengine dalkavukluk etmek, ne de fakiri gözetmek için şahitlikten kaçınmayınız, doğruluktan ayrılmayınız. Çünkü zengine de, fakire de Allah daha yakındır. O, onları daha iyi gözetir. Şu halde doğruluktan sapmakla isteklerinize uymayınız, keyf ve arzuya tabi olmayınız. Yahut adalet ediyoruz zannıyla arzulara uyup fakiri zengine, akrabayı yabancıya tercih ederek hakkı gizlemeyiniz veya bozmayınız. Ve eğer hakkı tutmakta veya şahitlikte dillerinizi eğer büğerseniz veya büsbütün yüz çevirirseniz Allah muhakkak hepinizin yaptıklarınızdan haberdardır. Hiç biriniz yakanızı kurtaramazsınız. Hamze ve İbnü Amir kıraetlerinde (lâm)ın zammı ve (vâv)ın sükunuyla okunur ki, birincisi den, bu da dendir. Bu şekilde mânâ: &#8220;Ve eğer şahitlikte görevlendirilir de hakkiyle yerine getirmez veya yerine getirmekten yüz çevirir ve çekinirseniz, her iki halde Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Birinde mükafatını, birinde de cezasını verir&#8221; demek olur. İşte müslümanlar böyle keyf ve arzuya uymaz, adaletli ve doğru, doğru söyleyen, hakkı taparcasına seven, Allah için şahitler olmalıdır.</p>
<p>136-O halde:</p>
<p>Ey imana gelenler Allah ve Resulüne, yani Muhammed Aleyhisselama ve Allah&#8217;ın bu Peygamberine tenzil buyurduğu (zaman zaman, kısım kısım indirmekte olduğu) bu kitaba, yani Kur&#8217;an&#8217;a ve bundan önce indirdiği kitap cinsine iman ediniz. Bunların bir kısmına iman ettiğiniz gibi, hepsine de iman ediniz. İbnü Kesir, Ebu Amr, İbnü Âmir kırâetlerinde meçhul sigasiyle ve okunur. Bunlara ciddi olarak iman ediniz. Zira her kim, Allah&#8217;a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe küfreder (inanmaz), bunlardan birini inkâr ederse, son derece derin bir sapıklığa düşmüş, doğrudan uzaklaşmış, artık yolunu bulamayacak derecede şaşırmış, gayeyi kaybetmiş olur. Bununla küfrün bizzat (Nisâ, 4/116) hükmüne katılmış bulunduğu, yani her küfrün şirk demek olduğu açıkça gösterilmiştir.</p>
<p>Rivayet edildiğine göre yahudi hahamlarından bir topluluk, Resulullah&#8217;a gelmişler: &#8220;Ey Allah&#8217;ın Resûlü biz, sana, kitabına, Musa&#8217;ya, Tevrat&#8217;a ve Üzeyr&#8217;e iman ediyoruz ve bunlardan başka kitapları ve peygamberleri tanımıyoruz&#8221; demişlerdi. Peygamberimiz de: &#8220;Hayır, Allah&#8217;a, bütün peygamberlerine, Muhammed&#8217;e ve kitabı Kur&#8217;an&#8217;a ve ondan önceki her kitaba iman ediniz&#8221; buyurdu. &#8220;Yapmayız&#8221; dediler. Bu âyet nazil oldu ve hepsi iman ettiler. Dikkate şayandır ki, iman fıkrasında &#8220;Allah&#8217;a, Resulüne, Resulüne indirilen kitaba, ondan önce indirilmiş olan kitaba&#8221; diye dört şeye iman belirtilmiştir. Bu da &#8220;Allah&#8217;a iman, Peygambere iman, kitaplara iman&#8221; diye üç mertebede özetlenebilir. Halbuki küfür fıkrasında, &#8220;Allah&#8217;ı inkâr, meleklerini inkâr, kitaplarını inkâr, peygamberlerini inkâr, ahiret gününü inkâr&#8221; diye melekler ve ahiret günü de eklenerek beş şey açıklanmış, hem de Resul&#8217;e diğer Resuller de eklenerek cem&#8217; (çoğul siyasiyle) buyurulmuştur. Bununla Allah ve Peygamber&#8217;e, bütün kitaplara imanın, her halde bütün peygamberlere, meleklere ve ahiret gününe imanı içine aldığı gösterilmiş ve bir insanın Allah&#8217;a, Peygamber&#8217;e ve kitaplara iman iddia edip de peygamberlerden birini, melekleri veya ahireti inkâra kalkışması ve bu hususta gelmiş olan âyetleri tevile çalışması ihtimali bulunduğundan, bunları inkâr edenlerin Allah&#8217;ı da inkâr etmiş oldukları bilhassa açıklanmıştır.</p>
<p>137-Bütün bunlar müşrikler gibi son derece derin bir sapıklık ile sapmış olanlardır. Şu da muhakkak ki, önce iman etmiş, sonra inkâr etmiş, sonra iman etmiş, sonra yine küfretmiş ve tamamen küfre dalmış olanlar, böyle imandan küfre, küfürden imana dönerek sonunda</p>
<p>küfürde karar kılmış ve bu şekilde küfürü çoğaltmış olanlar yok mu, hiçbir şekilde Allah&#8217;ın bunları affetmesine ve doğru yola sevketmesine ihtimal yoktur. Yani iman ederlerse kabul etmez değil, fakat çoğunlukla bunlar kalpleri mühürlü olduklarından can çekişme zamanına gelmedikçe iman etmezler ve belki o zaman bile etmezler. Ve iman etmeyince de âyeti delaletince asla af yüzü görmezler. Tevbenin kabul edilebileceği bir zamanda tevbe edip ihlas ile iman etseler, gelecek olan istisnası gereğince kabul edilir ve affedilebilirlerdi ama etmezler ki&#8230;</p>
<p>138-Bunun için, münafıklara müjde et ki, onlara acıklı bir azab muhakkaktır. Bu bölüm, bu âyetin doğrudan doğruya veya dolayısıyla münafıklarla ilgisini ifade eder. Gerçekte münafıklar, görünüşte iman ederler, sonra gizli gizli küfürler yaparlar, sonra müminleri görünce yine &#8220;amenna&#8221; (inandık) derler. Ara bozuculuk ve fesatta ısrar ederler. Bununla beraber âyetin zahiri, açıktan açığa imandan küfre, küfürden imana defalarca değişiklik gösteren ve sonunda küfürde karar kılan fertler ve toplumlar hakkındadır ki, münafıklar da bunlara dahildir. Ve rivayet olunduğuna göre bunun asıl iniş sebebi yahudilerdir. Çünkü yahudiler, önce Hz. Musa&#8217;ya iman ettiler, sonra buzağıya taptıkları zaman küfrettiler, sonra Hz. Musa dönünce yine iman ettiler, sonra Hz. İsa&#8217;yı inkâr ettiler, sonra da Hz. Muhammed (s.a.v.)&#8217;a küfretmekle inkârlarını artırdılar ki, âyet bunların bu hallerini tasvir edip böyle olanları da bunlara katmış. Münafıklar da bunlara benzediği ve bunlara dost oldukları için &#8220;münafıklara müjde et&#8221; diye inzar (korkutma) yerinde tebşir (müjdeleme) ile tehekküm (alaya almay)e tabi tutulmuşlardır. Demek oluyor ki, bu gibi döneklik ve kararsızlıklar sadece fertler hakkında değil, toplumlar hakkında da felaket sebebidir. Çünkü yahudilerin âyette tasvir olunan bu durumları fertlerinin değil, toplum ve milletlerinin durumudur. Çünkü Hz. İsa&#8217;ya ve Hz. Muhammed&#8217;e küfreden fertler ile buzağıya tapan ve ondan önce iman eden fertlerin aynı olmadığı malumdur. Fakat bu değişim ve kararsızlık, o milletin genel bir karakteri olmuştur. Şu halde burada bir zamanlar İslâm dinine hizmet etmiş olup da, sonra kâh küfür ve kâh iman, şuraya buraya bocalıyarak sonunda kâfirlere dönmüş olanların kurtuluş ve selamet bulmalarına asla ihtimal olmadığı da anlatılmış oluyor. Nitekim Endülüs&#8217;te dinden dönenlerin hiçbiri dünyalarını kurtaramamışlar, hepsi yok olmuşlardır.</p>
<p>139-Yani: Onlar ki müminleri bırakıp, kâfirleri dost edinirler ve onların arkalarından giderler. Münafıklar, müminlere karşı yahudilerle dostluk ediyorlardı. Bunlar o kâfirlerin yanında izzet (şeref) ve kuvvet</p>
<p>mi arıyorlar? Onlara dost olmakla izzet ve şeref bulacaklarını, üstün geleceklerini mi sanıyorlar? Ne kadar yanılıyorlar. Çünkü bütün izzet Allah&#8217;ındır. Ve ancak ondan alınır, Allah&#8217;ın izzet vermediği kimseler hiçbir şekilde aziz (şerefli) olamazlar. Allah ise müminleri şerefli kılmıştır. &#8220;Şeref, Allah&#8217;a, Resulüne ve müminlere aittir&#8221;. (Münafikûn, 63/8) Şu halde kâfirlerin dostluğundan şeref beklemek ne kadar terstir.</p>
<p>140- : Âsım ve Yakub kırâetlerinin dışında meçhul siğasiyle okunur. Halbuki daha önce size kitapta Allah şöyle indirmiş, şöyle indirilmiş idi: Ki Allah&#8217;ın âyetlerine küfredilirken ve alaya alınırken işittiğiniz zaman o kâfirler ve alaycılarla beraber oturmayınız, ta ki başka söze dalsınlar. O halde onlarla beraber oturmaktan bile sakınmak ve imanın şerefini korumak gerekirken onlarla dost olmak ve onlardan şeref beklemek nasıl olur?</p>
<p>Mekke&#8217;de müşriklerin durumlarına karşı Peygamber&#8217;e hitap edilerek, &#8220;Âyetlerimiz üzerine lüzumsuz münakaşaya dalan kimseleri gördüğün zaman onlardan uzaklaş ki, ondan başka bir söze dalsınlar&#8221; (En&#8217;am, 6/68) âyeti inmişti. Medine&#8217;de de yahudi hahamları bulundukları meclislerde Kur&#8217;an&#8217;dan küfür ve alay ile bahsederler ve münafıklar da onlarla beraber bulunur, dinlerlerdi. Bundan dolayı o âyet meâl olarak anılmış ve bu şekilde Peygamber&#8217;e hitabın, bütün ümmetine hitap etmek demek olduğu anlatılmış ve buyurulmuştur ki: Bu takdirde, yani Allah&#8217;ın âyetleriyle küfür ve alay edilirken yanlarında oturduğunuz takdirde siz onların, o kâfir alaycıların aynısınız. O zaman siz de onlar gibi kâfir olursunuz. Bu âyetin zahirine bakarak Allah&#8217;ın âyetleri ile alay etmek küfür olduğu gibi, o esnada yalnız onların yanında oturmak da küfür olacağı anlaşılıyor. Bununla beraber Akaid âlimleri bunu rıza (hoşgörme) ile kayıtlandırmışlar ki, buna karine de nüzul sebebinin münafıklar hakkında olmasıdır. Fakat rıza itirazı terketmek demek olduğuna göre açık veya gizli itiraz edilmedikçe kişi küfürden kurtulmuş olamaz. Kalkıp gitmek de bir itiraz demektir. Meğer ki &#8220;Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde küfre zorlanan kimse hariç&#8221; (Nahl, 16/106) olsun. Oturur onlar gibi olursa ne mi olur? Şüphesiz ki Allah münafıklarla kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır. Dünyada Allah&#8217;ın âyetleriyle alay etmek için toplandıkları gibi, ahirette de cehennem azabında öylece toplanırlar.</p>
<p>141- O münafıklar ki sizi gözetir beklerler</p>
<p>derken Allah tarafından size birtakım fetihler oluverirse &#8220;Biz, sizinle beraber değil miydik?&#8221; derler, hemen ganimete konmak isterler. Ve şayet nasib kâfirlerin olur, zafer kâfirlere nasib oluverirse o zaman da onlara &#8220;biz size üstün gelmedik mi? Ve sizi müminlerden muhafaza etmedik mi?&#8221; derler. Onlara minnet edip bir hisse kapmak isterler. Bu söz başlıca iki mânâya müsaittir. Birisi: &#8220;Fırsat elimizde değil miydi? Biz de müminlerle beraber olup sizinle harbetseydik, sizi mağlub ve perişan etmez miydik? Halbuki siz dışardan uğraşırken biz kaleyi içinden fethettik, müminlere yardım etmedik. Sizin hesabınıza onlara propaganda yaptık, aldattık, kalblerine korku düşürdük ve sonunda bu sayede siz muzaffer oldunuz. Şu halde bu bizim mevkiimiz sizden yüksektir&#8221; demek olur ki, tefsircilerin çoğunluğu bunu tercih etmişlerdir. Diğeri de: &#8220;Siz müslümanları kuvvetli zannedip müslüman olacakken biz size yasaklamadık mı? Muhammed&#8217;in işi zayıflayacak siz kuvvetleneceksiniz diye sizi imandan vazgeçirmedik mi? Bakınız işte dediğimiz oldu, bizim kanaatimiz size galip geldi, şu halde üstünlük asıl bizimdir. Bu zaferin ganimetine sizden çok biz layıkız&#8221; demektir ki, bazı tefsirciler de bu mânâyı seçmişlerdir.</p>
<p>Şu halde bu böyle kalmayacak, kıyamet gününde Allah aranızda hükmedecek, o zaman mümin ile münafık tamamen seçilecektir. Dünyada zahir ile hükmolunur, zahirde kelime-i şehadet söyleyip müslüman görünene müslüman muamelesi yapılır. Fakat ahiret için ise böyle değildir. Şunu bilmelidir ki, Allah kâfirler için müminler üzerine kesin olarak yol vermez. Dünyada bazan kâfirler zafer kazansalar, müminlere hakim görünseler bile, bu bir yol, bir kanun, bir şeriat değil, geçici ve devamsız bir imtihan ve istidrac (şerre bağlı başarı)dır. Kalblere işleyecek delil ve burhandan mahrum, gelip geçici şeylerdir. &#8220;Adaleti yerine getirici ve Allah için şahitler&#8221; olan hak ve adalet ehli muhakkak onlara üstünlük sağlarlar. Dünyada olmazsa, ahirette üstün gelir. Allah&#8217;ın şeriatinde, hak kanunda mümin kâfirden daima şereflidir. Onun altında kalmaz, onun ayağının altına düşmez. Şerefiyle ölür, hakkın şerefini çiğnetmez. Ve işte bu hikmetten dolayıdır ki, bir mümin kadının kâfirle evlendirilmesi caiz olmaz, küfür olur. Çünkü onu onunla evlendirmek, mümin üzerine kâfire yol vermek, o mümin kadını kâfirin istilasına terketmektir. Allah ise buyurmuştur.</p>
<p>142- Şüphe yok ki münafıklar Allah&#8217;a hile yapmaya</p>
<p>kalkışıyorlar. Kalblerinde küfür saklayıp, zahirde mümin görünüyorlar ve sanki bununla Allah&#8217;ı aldatmak istiyorlar. Halbuki Allah onların hilelerini kendi başlarına geçirmiştir. (Bakara sûresinin başındaki münafıklarla ilgili âyetlere bkz. 2/8-20) Bunlar namaza kalktıkları zaman tembel tembel, istemeye istemeye çok tembellik ile kalkarlar. Çünkü bunlar insanlara gösteriş yaparlar, ve Allah&#8217;ı hatırlarına getirmezler, yadetmezler, anarlarsa pek az anarlar ki, o da ağızlarındadır. Bunlar bunu yaparken iman ile küfür arasında kararsız, tereddüt içinde, şaşkın bir haldedirler. Ne onlara, ne de onlara, yani ne müminlere mal olurlar, ne de kâfirlere. İkisi arasında bocalar dururlar, çünkü bunları Allah şaşırtmıştır. Allah&#8217;ın şaşırdığına da artık bir yol bulamazsın. Nerede kaldı ki ona hidayet edebilesin.</p>
<p>143- Şüphe yok ki münafıklar Allah&#8217;a hile yapmaya</p>
<p>kalkışıyorlar. Kalblerinde küfür saklayıp, zahirde mümin görünüyorlar ve sanki bununla Allah&#8217;ı aldatmak istiyorlar. Halbuki Allah onların hilelerini kendi başlarına geçirmiştir. (Bakara sûresinin başındaki münafıklarla ilgili âyetlere bkz. 2/8-20) Bunlar namaza kalktıkları zaman tembel tembel, istemeye istemeye çok tembellik ile kalkarlar. Çünkü bunlar insanlara gösteriş yaparlar, ve Allah&#8217;ı hatırlarına getirmezler, yadetmezler, anarlarsa pek az anarlar ki, o da ağızlarındadır. Bunlar bunu yaparken iman ile küfür arasında kararsız, tereddüt içinde, şaşkın bir haldedirler. Ne onlara, ne de onlara, yani ne müminlere mal olurlar, ne de kâfirlere. İkisi arasında bocalar dururlar, çünkü bunları Allah şaşırtmıştır. Allah&#8217;ın şaşırdığına da artık bir yol bulamazsın. Nerede kaldı ki ona hidayet edebilesin.</p>
<p>144-Şu halde, Ey inananlar! Siz inananları bırakıp da kâfirleri dost edinmeyiniz. Münafık olduğunuza dair Allah için aleyhinize açık ve savunulması mümkün olmayan bir delil ve burhan vermenizi ister misiniz? Elbette istemezsiniz değil mi? Halbuki müminleri bırakıp kâfirlerle dostluk yapmak münafıklığın açık bir delilidir.</p>
<p>145- Münafıklar hiç şüphe yok ateşin en alt tabakasındadırlar. Bunlar, kâfirlerin en çirkini, en düşkünü olduklarından, yerleri de cehennemin dibidir. Ve artık onları buradan kurtaracak bir yardımcı, bir kurtarıcı bulamazsın.</p>
<p>146- Ancak iki yüzlülükten tevbe edenler tevbe edip halini düzeltenler, halini düzeltip Allah&#8217;a tutunanlar, Allah&#8217;a tutunup, Allah için dinlerini halis kılanlar hariçtirler. Çünkü bunlar kendilerinden hiç iki yüzlülük sadır olmayan müminlerle beraberdirler. Allah da müminlere muhakkak büyük bir mükafat verecektir. Şu halde o tevbe edenler de bundan hisseli olacaklardır.</p>
<p>147-Ey insanlar, siz şükreder ve iman ederseniz, Allah size azabı ne yapacak? Çünkü azabın Allah tarafından konulmasının hikmeti, inkâr ve küfürden çekindirmek, şükür ve imana sevk içindir. Şu halde şükür ve iman hasıl olduktan sonra Allah kullarına azab edip de ne yapacak? Halbuki Allah şâkir ve alîmdir: Şâkirdir, yani azıcık bir taate büyük sevab ile karşılık verir. Alimdir, yani pek büyük bir kadir (değer) bilendir, şükür ve imanınızın kadrini bilir, takdir eder. O halde ihlas ile tevbekar olup halini düzelten ve Allah&#8217;ın dinine sarılıp şükür ve iman yolunu tutanların mükafat ve sevabdan mahrum kalmaları nasıl tasavvur olunur? Demek azab,</p>
<p>inkâr ve küfürde ısrar etmenin ve Allah&#8217;ın koyduğu hükümlere karşı gelmenin bir sonucu ve ilâhî bir hikmet meselesidir. Varlığın konuluşu, ilâhî rahmet içindir, şükür ve iman da bunun yoludur. İnkâr ve küfür ile Allah&#8217;dan kaçanlar bu yoldan sapmaya, bu Hakk&#8217;ın koyduğunu bozmaya ve Allah ile mücadele etmeye savaşmış olduklarından dolayı, Allah&#8217;dan ve Allah&#8217;ın rahmetinden uzaklaşmış olurlar. Allah&#8217;ın mülkünden dışarı çıkmak mümkün olmadığı için, azab da işte bu meydana getirme işinin ve bu uzaklaşmanın gerekli bir sonucu olur. Bu sonuç esasen doğru ile yanlış, hayır ile şer, güzel ile çirkin arasındaki fark ve üstünlüğe göre sıralanmıştır. Bu da Allah Teâlâ&#8217;nın vacib olan vücuduyla, ortağının mümkün olmayışı arasındaki karşılıklı ilginin bir dalıdır. Şu halde inkâr ve küfürden sonra da olsa şükür ve iman ile Allah&#8217;a yaklaşma yolu tutulunca artık azab için hiçbir sebep kalmaz. Şâkir ve alîm olan Allah, muhakkak o şükür ve imanın mükafatını ihsan eder. Şükür ve imandan sonra inkâr ve küfüre sapıp Allah&#8217;dan ve Allah yolundan kaçanlar azaba varacakları gibi inkâr ve küfürden sonra da olsa şükür ve iman yolunu tutup Allah&#8217;a doğru gidenler de muhakkak Hakk&#8217;ın rahmetine vasıl olurlar. Şu halde hayat cereyanı yürüyüp dururken, &#8220;Artık ben vazifemi yaptım&#8221; deyip de Allah&#8217;a karşı gururlanarak şükür ve imandan sonra saygısızlığa, inkâr ve küfüre sapmak caiz olamayacağı gibi, &#8220;Ben şimdiye kadar inkâr ve küfür yolunda dolaştım, günahlara daldım, bundan sonra kurtuluş imkânı kalmamıştır&#8221; diye ümitsiz olup da henüz fırsat eldeyken tevbe ve düzelmeden yüz çevirmek de caiz değildir. Derhal kötülüklerden tevbe edip şükür ve iman yolunu tutmalıdır. Zira Allah şükredenleri takdir eden ve her şeyi bilendir.</p>
<p>Şükür ve iman ile inkâr ve küfrün hükümlerini takdir sırasında geçmiş açıklamaların tamamlayıcısı ve yeni beyanların başlangıcı olmak üzere şu ilâhî ahlâkı bilmek ve tevbekar olanlara geçmişten dolayı kınama ve kötülemede bulunmamak gerekir:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>148- Allah, zulme uğrayanların dışında, çirkin sözün açıkça söylenmesinden hoşlanmaz. Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.</p>
<p>149- Bir hayrı açıklar yahut gizlerseniz, yahut da bir kötülüğü bağışlarsanız, biliniz ki, Allah da çok bağışlayıcıdır, her şeye hakkıyla kadirdir.</p>
<p>148&#8211; Allah, kötü sözün açıklanmasını sevmez. Kötü fiil şöyle dursun, kötülüğün söz kabilinden olarak bile meydana konulmasını istemez, buğzeder. Gerçi Allah, ne fiil olarak, ne söz olarak, ne gizli, ne aşikar kötülüğün hiç birini sevmez. Fakat ister sözle olsun ilan edildiği ve açıklandığı zamandır ki, bilhassa gazab ve azab eder. Ve işte ilâhî azabın sır ve hikmeti bu noktada, yani Allah&#8217;ın kötülüğü sevmemesindedir. Ancak mazlum (zulme uğrayan) hariç. Zulmedilmiş, hakkına tecavüz olunmuş olan kimse feryad edebilir, zalim aleyhine bağıra bağıra beddua edebilir veyahut ondan yakınarak kötülüklerini söyleyebilir, hatta kötü sözlerine aynen karşılıkda bulunabilir. Ve Allah zulme uğrayanın feryadını dinler, halini bilir.</p>
<p>Bu âyetin sebebi nüzulünde deniliyor ki, bir gün Peygamberin huzurunda bir adam Hz. Ebu Bekir&#8217;in yüzüne karşı küfretmiş, o da birkaç kere sustuktan sonra sonuçta karşılık vermişti. Karşılık verince Peygamberimiz meclisten kalkıverdi. Hz. Ebu Bekir: &#8220;O bana söverken oturuyordunuz, ben karşılık verince kalktınız&#8221; dedi. Resulullah da: &#8220;Bir melek senin tarafından cevap veriyordu, sen karşılık verince o melek gitti, şeytan geldi, şeytan gelince ben de oturmadım&#8221; buyurdu ve bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Bir rivayete göre de, bir topluluğa bir misafir gelmiş, yemek vermemişler, şikayet etmiş, şikayetinden dolayı da azarlanmış, bunun üzerine bu âyet inmiş. Hakkına riayet edilmeyen misafirin mazlumlar arasında bulunduğu ve şikayete hakkı olduğu açıklanmıştır.</p>
<p>149- Siz sözlü veya fiili olarak herhangi bir hayrı açık veya gizli yapar veya kendinize karşı yapılan bir kötülüğü affederseniz, yani bilhassa affetmek hayrını yaparsanız şüphe etmeyiniz ki, Allah çok affedici ve her şeye gücü yetendir. Affı çok, kudreti pek</p>
<p>büyüktür. Şu halde ilâhî ahlâk ile ahlâklanınız da, gücünüz yeterken affediniz ki, Allah katında affa mazhar olasınız ve mükafatınızı alasınız.</p>
<p>Fakat bu ilâhî affa kimlerin nail olabileceğini iyi anlamak gerekir. Şöyle ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>150- Onlar, Allah&#8217;ı ve peygamberlerini inkâr ederler, Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isterler. &#8220;Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz&#8221; derler. Bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isterler.</p>
<p>151- İşte onlar gerçek kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azab hazırlamışızdır.</p>
<p>152- Allah&#8217;a ve peygamberlerine iman edenler ve onlar arasında ayırım yapmayanlara (Allah) pek yakında mükafatlarını verecektir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.</p>
<p>150-151- &#8220;Allah&#8217;ı ve peygamberlerini inkâr edenler&#8221; Bu âyetten anlaşılıyor ki, kâfirler başlıca üç kısımdır. Birincisi: Ne Allah, ne peygamber</p>
<p>tanımayan, hiç birine iman etmeyenler. İkincisi: İmanda Allah ile peygamberi birbirinden ayıranlar. Yani Allah&#8217;a iman iddiasında bulunup da Allah&#8217;ın gönderdiği peygamberlere inanmayanlar. Üçüncüsü: Peygamberlerin bazısını tanıyıp da bazısını tanımayanlardır ki, kitap ehlinden yahudi ve hıristiyanlar bu kısımdandır. Ve bu âyet doğrudan doğruya bunlar hakkında inmiş, iman ile küfür arasında orta bir derece, bir yol bulunmadığı ve peygamberlerden bazısını tanımamak, hepsini tanımamak ve hepsini tanımamak Allah&#8217;ı da tanımamak demek olduğunu göstermiştir. Yani Allah&#8217;a ve peygamberlerine küfreden (inkâr eden)ler, fakat bunu açıklıyarak değil, fikir ve mezhepleri bu küfrü gerektiren, ve Allah ile peygamberleri arasını imanda ayırdetmek isteyenler, hatta bunu da genel olarak ve umumi şekilde açıklamayıp sözleri bunu gerektiren, biz bazısına inanırız ve bazısına inanmayız diyenler, mesela &#8220;Musa, Üzeyr filan ve filan peygamberlere ve Tevrat&#8217;a inanırız, fakat İsa&#8217;ya ve Muhammed&#8217;e, İncil&#8217;e ve Kur&#8217;ân&#8217;a inanmayız&#8221; diyen yahudiler; aynı şekilde, &#8220;Musa&#8217;ya ve İsa&#8217;ya, Tevrat&#8217;a ve İncil&#8217;e inanırız ama, Kur&#8217;ân&#8217;a ve Muhammed&#8217;e inanmayız&#8221; diyen hıristiyanlar ve aynı şekilde yahudiler arasında &#8220;Muhammed bir peygamberdir ama, bizim peygamberimiz değildir&#8221; diye kaçamak yapan, ve bu şekilde iman ile küfür arasında bir yol tutmak isteyenler, işte bütün bunlar muhakkak kâfirdirler ve küfürleri açıkça sabittir. Zira iman ile küfür, hak ile batıl arasında bir mertebe yoktur. Bir peygambere küfretmek, peygamberliğe küfretmektir. Peygamberliğe küfretmek, bütün peygamberlere küfretmektir ve bütün peygamberlere küfretmek, Allah&#8217;a küfretmektir. Çünkü Allah&#8217;ın bir emrine küfretmek, genel olarak, Allah&#8217;a küfretmektir. Biz de üstün kudret ve büyüklüğümüzle bütün kâfirlere alçaltıcı, ihanetli, aşağılatıcı bir azab hazırlamışızdır, sırası gelince tadacaklardır. Şu halde vaad edilen af ve mükafat böyle inkâr ve küfür sahiplerine değildir.</p>
<p>152- Allah&#8217;a ve peygamberlerine iman edip, bunlardan hiç birinin arasını ayırmayanlar yok mu? İşte Allah bunlara muhakkak mükafatlarını verecektir. Geçmiş olan günahlarına da Allah gafûr (çok affedici), rahîm (çok merhamet edici)dir. O mağfiret ve rahmet vadi işte bunlaradır.</p>
<p>Bu düzenlemeden sonra kitap ehlinin küfürlerini genişçe incelemek ve inatlarını açıklamak ve iptal (hükümsüz bırakmak) için buyuruluyor ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>153- Kitap ehli, senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Musa&#8217;dan bundan daha büyüğünü istemişler ve: &#8220;Allah&#8217;ı bize açıkça göster&#8221; demişlerdi. Haksızlıkları sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra kendilerine açık deliller geldiği halde buzağıyı (tanrı) edinmişlerdi. Onları bundan dolayı da affettik. Ve Musa&#8217;ya açık bir delil (yetki) verdik.</p>
<p>154- Söz vermeleri için Tur dağını üzerlerine kaldırdık. Onlara: &#8220;O kapıdan secde ederek girin&#8221; dedik. Yine onlara: &#8220;Cumartesi yasağını çiğnemeyin&#8221; dedik ve onlardan sağlam bir söz aldık.</p>
<p>155- Verdikleri sözden dönmeleri, Allah&#8217;ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberlerini öldürmeleri ve &#8220;kalblerimiz kılıflıdır&#8221; demelerinden dolayı (başlarına türlü belalar verdik). Doğrusu Allah, inkârları sebebiyle onların kalplerini mühürlemiştir. Pek azı hariç onlar inanmazlar.</p>
<p>156-(Kalblerinin mühürlenmesinin diğer bir sebebi de İsa&#8217;yı) inkâr etmeleri ve Meryem&#8217;e büyük bir iftirada bulunmalarıdır.</p>
<p>157- Bir de &#8220;Biz Allah&#8217;ın peygamberi Meryem oğlu İsa Mesih&#8217;i öldürdük&#8221; demeleridir. Oysa onu ne öldürdüler, ne de astılar. Fakat öldürdükleri kimse, onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, ondan yana tam bir kuşku içindedirler. O hususta bir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Onu kesinlikle öldürmediler.</p>
<p>158- Fakat Allah onu kendisine yükseltmiştir. Allah, aziz (daima üstün)dir, hikmet sahibidir.</p>
<p>159- Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona (İsa&#8217;ya) iman etmiş olmasın. Kıyamet gününde o, onlara şahitlik edecektir.</p>
<p>160/161- Yahudilerin zulmetmeleri ve birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları halde faiz almaları ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle daha önce kendilerine helâl kılınan temiz şeyleri haram kıldık. Onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık.</p>
<p>162- Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, namazı kılan, zekatı veren, Allah&#8217;a ve ahiret gününe iman edenlerdir. İşte onlara büyük bir mükafat vereceğiz.</p>
<p>153- Ey Muhammed! Kitap ehli, senin peygamberliğine inanmak için, Allah tarafından Kur&#8217;ân&#8217;ın sana kelâm (söz) halinde indirilmiş olmasını yeterli görmüyorlar ve bunu semavi kitaplardan saymak istemiyorlar da, senden kendilerine gökten bir kitap indirivermeni istiyorlar. Bir kere Allah&#8217;ın değil, senin indirmeni istiyorlar. İkincisi, başkasına değil, kendilerine, kendi üzerlerine indirmeni istiyorlar ki, bununla peygamberliği kendilerinde görmedikçe ve kendilerinde peygamberliği tecrübe etmedikçe iman etmiyeceklerini anlatmış oluyorlar. Üçüncüsü, kitabın mânâ veya nazım ve mânâ olarak vahy yoluyla kalbe inmesine ve bundan sonra onun kullar tarafından yazılmasına kanaat etmeyip, gökten bir hatt (yazı) ile yazılmış levhalar veya sayfalar halinde belli bir cisim olarak şu maddi gökten düşüvermesini istiyorlar. Kitabın ulviliği ve semavi oluşunun, ancak böyle bir maddi ve cismani şekilde görmeleri halinde tasdik edilebileceğini iddia ediyorlar. Halbuki bu şartlar altında her cismin, Allah&#8217;ın kudreti yönünden bir kitap olduğunu, fakat okumasını bilmediklerini düşünmüyorlar. Âyetin zahirinden de anlaşılacağı üzere tefsircilerin çoğunun açıklamasına göre bu kitap ehlinden maksat yahudilerdir.</p>
<p>Rivayet ediliyor ki, Ka&#8217;b b. Eşref ve Finhas b. Azura gibi yahudi din adamları sırf tahakkum ve inat etmek için Peygamberimizin huzuruna gelmişler, &#8220;Eğer sen peygambersen bize Hz. Musa gibi gökten ve topu birden bir kitap indir&#8221; demişler. Bazıları bu kitabın Tevrat gibi levha üzerine ve bir semavi yazı ile yazılmış olmasını, diğer bazıları inerken kendilerinin de muayene ve görmelerini, diğer bazıları da filan ve filan diye bizzat kendilerine indirilmesini ve bunun içinde &#8220;Muhammed Resulullah&#8221; (Muhammed Allah&#8217;ın peygamberidir) diye yazılmış olmasını söylemişler, bu âyetler de bunun üzerine inmiştir.</p>
<p>Buyuruluyor ki:</p>
<p>Ey Muhammed! Sen bunların bu isteklerini büyük görme, bunu bunlara çok görme, çünkü bunlar Musa&#8217;dan bundan daha büyüğünü istediler bize Allah&#8217;ı açıktan göster, dediler. Dediler de bu zulümleri sebebiyle kendilerini yıldırım çarptı. (Bakara sûresinin 55. âyetine bkz.) Sonra bunlara deliller geldikten, yani Hz. Musa&#8217;nın Firavun&#8217;a karşı gösterdiği asâ, yedi beyza ve denizin yarılması mucizeleri gösterildikten sonra -ki henüz Tevrat inmemişti- da tuttular buzağıya taptılar. Böyle iken biz bundan affettik. Ve Musa&#8217;ya sultan-ı mübin (açık hakimiyet), yani üzerlerinde tesiri açık bir hükmedici sulta verdik.</p>
<p>154-Öyle ki isyanlarına tevbe olmak için kendilerini öldürmelerini emrettik, ve misak (ahid)lerini almak için dağı, gölgelik gibi tepelerine kaldırdık, ve kendilerine kapıdan usluca boynunuzu eğip secde ederek giriniz dedik. Ve sebt, yani Cumartesi günü kımıldamayın, diğer deyişle bu günün hürmetine tecavüz etmeyin, balık malık avlamayın dedik. Ve böyle baskı ve zorlama ile bunlardan ağır bir ahidname aldık.</p>
<p>İsrail oğullarının sözleşmelerini almak için Tûr&#8217;un bir gölgelik gibi başlarına kaldırılıp dikilmesi mucizesi hakkında birkaç söz vardır: Bazıları bu Tûr&#8217;dan maksadın Tûr-i Sina olduğunu söylemişler, bazıları da kelimenin asıl mânâsıyla bir dağ demek olduğunu açıklamışlardır. Bununla beraber anlaşılıyor ki, Kur&#8217;ân&#8217;da bu Tûr&#8217;u kaldırma olayı bir baskı ve zorlama mânâsını ifade etmek için getirilmiştir. Bakara sûresinde geçen &#8220;Size verdiğimize (Tevrat&#8217;a) kuvvetle yapışın.&#8221; (Bakara, 2/93) bunun açık bir ifadesi olduğu gibi, burada da deki sultayı açıklama sırasında zikrolunmuştur. Şu halde asıl maksad Tûr&#8217;un kaldırılmasının nasıl olduğu değil, gayesidir. Yani Allah Teâlâ</p>
<p>bunları kamil imanla değil, dağın altında kafalarını ezecek gibi bir vaziyette maddi kuvvetle bastırarak dine bağlamış ve çok ağır bir şekilde sözleşmelerini almıştır.</p>
<p>155-156-Bunlar bu ağır sözleşmeye bağlandıktan ve böyle zabt u rabt (sıkı bağlantı) altına alındıktan sonra sebat ettiler mi? Hayır. Tersine sözleşmeyi bozdular ve nice cinayetler yaptılar ve Allah&#8217;ın gazabına da asıl bundan sonra uğradılar. Bunu açıklamak için buyuruluyor ki: Bundan sonra sözleşmelerini bozmaları ve gelecekte sayılacak olan cinayetleri işlemiş olmaları sebebiyle&#8230; Bu nazımda &#8220;ba&#8221;nın müteallakı (ilgilendiği kelâm) hazfedilmiştir ki, &#8220;Biz de belalarını verdik. Şu şu sebeplerden dolayı kendilerine lanet ve gazeb ettik&#8221; demektir. Nitekim Maide Sûresinde de &#8220;Andlaşmalarını bozmaları sebebiyle onları lânetledik.&#8221; (Maide, 5/13) diye açıklanmıştır. Bu gibi hazifler, sükût içinde duyan zihne mümkün olan her hatırayı atarak gayet belağatlı bir korkutma ifade eder.</p>
<p>Yani sözleşmelerini bozmaları Allah&#8217;ın âyetlerini, hükümlerini ve emirlerini gösteren açık delilleri ve derin mucizelerini inkâr etmeleri, ve birtakım peygamberleri haksız yere öldürmeleri, ve bizim kalblerimiz &#8220;ğulf&#8221; tür demeleri sebebiyledir ki, bunda iki mânâ vardır: Birisi, &#8220;Bizim kalblerimiz ilim mahfaza (kap)larıdır. Şu halde, ilmimiz sayesinde biz artık peygamberlere, filanlara muhtaç değiliz&#8221; demektir. Diğeri de, &#8220;Bizim kalblerimiz kabuklu, kaşerlidir, ne söylense etkilenmez. Şu halde yapılan davet ve telkinlerin hiçbiri kulağımıza girmez&#8221; demektir. Burada bu söze karşı bir cümle-i mutarıza (ara cümle) halinde şöyle buyuruluyor: Hayır bunların kalbleri ilim kabı ve ve doğuştan kabuklu olduğundan değil, belki Allah o kalblerin üzerine inkârlarını basmış; küfrü, ısrar ve alışkanlıkları dolayısıyla artık onlara huy yapmış da, ondan dolayı iman etmezler, ancak pek azı hariç. Yoksa ne ilim insanı dinden, imandan, Allah&#8217;dan, peygamberden müstağni (ihtiyaçsız) kılar, ne de aslî yaratılışta beşer kalbi bu kadar katı ve bu kadar zalim olur. Bir bu sebeplerle, bir de böyle huy edindikleri küfürleri ve Meryem aleyhinde pek büyük bir iftirada bulunmaları. Bunlar, Hz. Meryem&#8217;i zina ile suçlamak suretiyle büyük bir iftirada bulunmuşlar, bu da Allah Teâlâ&#8217;nın, beşerin dokunması olmaksızın bir çocuk yaratmaya kudretini inkâr etmelerinden dolayı olmuştur. Bunu inkâr ise, tabiatın ezeli olması davasıyla Allah&#8217;ı inkârdır. buna işarettir. Bu küfürleriyle o</p>
<p>büyük iftirayı söylemiş olmaları,</p>
<p>157- ve Allah&#8217;ın peygamberi olan Mesih Meryem oğlu İsa&#8217;yı biz öldürdük demeleri, yani peygamberlik vasfıyla alay ettik ve böyle bir zatı öldürdük diye öğünmeleri sebebiyledir ki, Allah bunları gazab ve düşüklüğe düçar etmiş, belalarını vermiştir. Halbuki bunlar onu gerçekte ne öldürdüler, ne astılar. Çünkü İsa&#8217;nın hakikati bir kelime, bir ruh idi. Bunu ise ne öldürebildiler, ne de asabildiler. Ve fakat şüpheye düşürüldüler, onlara öyle gibi gösterildi.</p>
<p>Bu teşbih (benzetme) meselesinde çeşitli rivayetler vardır ki, başlıca iki vecih (görüş) vardır:</p>
<p>I- Kelâmcıların birçoğu demiştir ki, yahudiler Hz. İsa&#8217;yı öldürmek istedikleri zaman Allah onu göğe kaldırdı. Yahudi reisleri de halkın fitneye düşmesinden korktular, bir insan tuttular, öldürüp astılar ve insanlara: &#8220;Mesih işte bu&#8221; diye aldatarak ilan ettiler. Çünkü halkın çoğunluğu onu şahsen değil, ancak ismiyle tanıyorlardı.</p>
<p>II- demek, İsa&#8217;nın benzeri birine ilka olundu, başka bir insan ona benzetildi, ona benzer bir şekle konuldu demektir demişler ve bunda dört görüş nakletmişlerdir:</p>
<p>1- Yahudiler Hz. İsa&#8217;nın ashab (arkadaşlar)ı ile beraber filan evde bulunduklarını öğrendikleri zaman başlarında bulunan Yahuda, kendi adamlarından Taytayus adında birine eve girip İsa&#8217;yı öldürülmek üzere çıkarmasını emretmiş, o da girmiş, Allah Teâlâ da Hz. İsa&#8217;yı evin tavanından çıkarıp o adamı ona benzettirmiş, bundan</p>
<p>dolayı onu Hz. İsa zannetmişler, tutup asarak öldürmüşler.</p>
<p>2- İsa&#8217;yı gözetmek için bir adam görevlendirmişler, İsa (a.s.) dağa çıkmış ve göğe çıkartılmış, Allah o gözcüyü ona benzettirmiş, onu yakalamışlar, öldürmüşler, &#8220;ben İsa değilim&#8221; demişse de dinlememişler.</p>
<p>3- Yahudiler Hz. İsa&#8217;yı tutmaya azmettikleri zaman ashabından on kişi beraberinde bulunuyormuş. Onlara: &#8220;Benim kılığıma sokulmaya razı olup cenneti satın alacak olan kim var?&#8221; diye sormuş. İçlerinden birisi de: &#8220;ben&#8221; demiş. Bundan dolayı Allah onu İsa&#8217;ya benzettirmiş, çıkarılmış öldürülmüş ve İsa yükseltilmiş.</p>
<p>4- Birisi İsa Aleyhisselam&#8217;ın ashabından olduğunu iddia edermiş ve münafıkmış. Gitmiş Hz. İsa aleyhine yahudilere yol göstermiş ve onu tutmak için yahudilerle beraber girmiş, Allah Teâlâ da onu ona benzettirmiş, bundan dolayı o öldürülüp asılmış. Fakat görülüyor ki Fahruddin-i Razi&#8217;nin dediği gibi: &#8220;Bu vecih (görüş)ler birbirine zıt ve itişmektedirler&#8221;. Şu halde âyeti açıklama hususunda delil getirmeye elverişli değildirler.</p>
<p>Hıristiyanlar Filatos devrinde Hz. İsa&#8217;nın yahudiler tarafından öldürülüp asıldığını ve sonra ayağa kalkıp semaya yükseltildiğini söylemişlerdir. On iki Havariyyundan biri olan Yahuda Esharyutı&#8217;nın, yahudi kahinlerinden para alarak Hz. İsa&#8217;ya ihanet ettiği ve öldürülmesine yol gösterdiği, sonra pişman olup kendini astığı İnciller&#8217;de nakledilmektedir. Fakat hıristiyanlar, diğer taraftan, başlıca üç grup olarak, öldürmenin Mesih&#8217;le ilgisinin durumu hususunda ihtilaf etmişlerdir: Bir kısmı öldürme ve asmanın hem nâsut (cism)e hem lahut (ruh)a vaki olduğuna; fakat ruha dokunmakla değil, duygu ve şuur ile vasıl olduğuna kani olmuşlar ki, bunlara Melkaiyye denir. Diğer kısmı, öldürme ve asmanın iki cevher (esas)den doğmuş olan Mesih&#8217;in cevherine vaki olduğunu söylemişlerdir ki, bunlara Ya&#8217;kubiyye denir. Üçüncü bir kısmı da, onun cismi öldürüldü, ruhu yükseltildi demişlerdir ki, bunlara da Nesturiyye derler.</p>
<p>İmam Fahruddin Razi der ki: &#8220;Filozofların çoğu bu görüşe yakın bir kanaattedirler. Zira isbat edilmiştir ki, insan şu heykelden ibaret değildir. Belki ya bu beden içinde şerefli bir cisim veya zatında mücerred (soyut) ve bu bedeni idare eden bir ruhani cevherdir. Şu halde öldürme işi, o heykel (maddi yapı) üzerinde vaki olmuş, gerçekte İsa aleyhisselam olan nefs (ruh) ise öldürülmemiştir. Buna karşı, &#8220;Her insan böyle değil mi? O halde bunu İsa&#8217;ya tahsis etmenin mânâsı nedir?&#8221; de denilemez. Çünkü İsa&#8217;nın nefsi kudsî, ulvî, semavî, ilâhî nurlar ile çok parlatılmış, meleklerin ruhlarına çok yakın bir nefs idi. Böyle bir nefsin de öldürülmesi ve harab edilmesi beden ile büyük bir acı duyma olmaz ve karanlık bedenden ayrıldıktan sonra da kurtulup geniş semalara, Allah&#8217;ın nur âlemlerine yükselir, şirinlik ve saadeti büyür de büyür. Ve bilinmektedir ki, bu durumlar herkesde olmaz ve belki Âdem (a.s.)&#8217;in yaratılışının başlangıcından kıyamete kadar çok az kimseye nasip olmuştur. İsa (a.s.)&#8217;nın bu hale tahsisinde mânâ işte budur.&#8221;</p>
<p>Bu farklı görüşler hakkında buyuruluyor ki: Bu hususta, bu İsa işinde ihtilaf etmiş olanlar da muhakkak bundan dolayı şüphe içindedirler. Buna dair hiç bir ilimleri yoktur. Fakat zanna tabi olmuşlardır. Halbuki, biz Mesih&#8217;i öldürdük diyenler onu yakînen öldürmediler. Şu halde öldürme cinayetiyle öğünmeleri</p>
<p>de bir yalandır. Çünkü bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir. Onların ise öldürmeye teşebbüsten maksatları asla hasıl olmadı.</p>
<p>158-Gerçi ortada bir cesedin öldürülmüş olduğu mahsus idi, fakat onların öldürmek istedikleri Mesih bu değildi, asıl Mesih&#8217;i öldüremediler, belki Allah onu kendine kaldırdı, onların yok etmek istedikleri İsa&#8217;yı göklere çıkardı da kendilerini kötü adlı etti. Ve Allah ezelden aziz (üstün) ve hakim (hikmet sahibi)dir.</p>
<p>159- Kitap ehlinden gerek yahudi ve gerek hıristiyan hiçbiri yoktur ki, ölümünden önce İsa&#8217;ya iman edecek olmasın, her halde edecektir, etmek mecburiyetindedir. Çünkü ölüm zamanında imanın faydası olmayacak, ve kıyamet gününde İsa onların aleyhlerine şahit olacaktır. Tefsircilerden çoğunun açıkladığına göre &#8220;&#8221; (hû) gizli zamiri İsa&#8217;ya zamiri de iman edecek olan kitap ehline racidir ve İbnü Abbas&#8217;dan da böyle nakledilmiştir. Yani İsa ölmeden önce demek değil, kitap ehlinden her biri ölmezden önce demektir. Fakat her halde iman edecek olunca, İsa niçin aleyhlerinde şahit olacak, denilirse, buna karşı (Nisa, 4/18) âyetinde geçtiği üzere yeis imanı kabul edilmeyeceğinden dolayı bu imanlarının kendilerine faydası olamayacağı söylenmiştir. Fakat âyette &#8220;ölüm zamanı&#8221; buyurulmayıp &#8220;ölümden önce&#8221; buyurulduğuna nazaran bu cevap âyetin zahirine pek de uygun değildir. Şu halde âyetin meâli, ölümünden önce yahudiler İsa&#8217;yı yalanlamaktan, hıristiyanlar tanrılık isnadından tevbe ederek her halde İsa&#8217;ya iman etmek zorundadırlar, yani iman ile borçludurlar. Ölüm gelmeden, tevbe kapısı kapanmadan, zorunlu hale düşmeden önce tevbe edip imana gelmelidirler. Yoksa o zaman imanın da faydası olmayacak, İsa kıyamet gününde aleyhlerinde şahit olacak, yahudiler aleyhinde: &#8220;Ey Rabbim bunlar beni yalanladılar&#8221; diye; hıristiyanlar aleyhinde de: &#8220;Ey Rabbbim, bunlar bana ilâh ve Allah&#8217;ın oğlu&#8221; dediler, diye küfürlerine şahitlik edecektir. Demek olur ki, bunda hem İsa&#8217;nın yükseltilmesi, hem ilâhî izzeti açıklama vardır. Demek ki Fransız filozoflarından Ernest Renan&#8217;ın tarihi inceleme davası altında Hz. İsa&#8217;yı, nebilik ve resulluk iddia etmemiş, ancak halk hem Roma hükümetine, hem de yahudi başkanlarına olmak üzere iki vergi altında ezilmekte olduklarından dolayı, Roma hükümetinin tanınıp, yahudi reislerine vergi verilmemesi hakkında ahaliyi kışkırtma ve tahriklerde bulunmuş olduğundan dolayı yahudiler tarafından öldürülmüş normal bir şahıs olarak tasvir etmesi, hıristiyanlıktan kaçmak için yahudilerin Hz. İsa&#8217;yı yalanlama ve öldürme davasına katılmaktan başka bir şey değildir.</p>
<p>160-161- Yine bu kitap ehlinden yahudi olanların, yani buzağıya tapmaktan pek acı bir şekilde nefislerini öldürerek tevbe edenlerin sırf zulümlerinden dolayıdır ki, kendilerine herkes gibi helal kılınmış olan tertemiz nimetleri haram kıldık, onları o güzel şeylerden mahrum ettik. (Âl-i İmran, 3/93. âyet ile En&#8217;am, 6/146. âyetlerin tefsirine bkz.)</p>
<p>Bu mahrum edilişleri, o temiz, helal nimetleri yemekten yasaklanmaları hep zulümleri sebebiyle ve Allah yolundan pek çok menetmeleri, ve faizden yasaklanmış oldukları halde faiz almaları ve insanların mallarını batıl yollarla yemeleri sebebiyle oldu. Bundan başka bunların kâfirlerine, yani küfürlerinde ısrar edip sana iman etmiyenlerine ahirette çok can yakıcı bir azab da hazırladık.</p>
<p>162- Fakat ey Muhammed, bu kitap ehlinden -Abdullah b. Selam ve arkadaşları gibi- sağlam bilgi sahibi olanlar ve doğru iman sahibi bulunanlar, hem sana inmiş olana, hem de senden önce inmiş bulunana iman ederler. &#8220;Namazı kılanlar&#8221; ilk bakışta atıflarıyla ahenk bakımından bunun da her halde &#8220;vav&#8221; ile olması gerekirdi gibi sanılır. Fakat Bakara sûresinde âyetinde (Bakara, 2/177) fıkrasında da geçtiği üzere, bu gibi yerlerde Arap dili, fıkralardan herhangi birine bir özellik vererek dikkat çekmek istediği zaman irabı değiştirerek &#8220;şuna özellikle önem veriyorum&#8221; mânâsına &#8220;a&#8217;nî&#8221; takdiriyle üstünlü olarak okur ki, buna &#8220;medh üzere nasb&#8221; tabir olunur. Ve hatta mevsuf (nitelenen) ile sıfat arasında uygunluk zorunlu iken, bu üstün okuma bazan bir sıfatta bile yapılır da &#8220;cömert olan Zeyd&#8217;e uğradım&#8221; diyecek yerde, sıfatı diye üstünlü okunabilir. İşte burada da salat (namaz)ın üstünlüğüne işaret için namaz kılmaya özellikle önem verilerek yerinde buyurulmuştur ki bunun sonucu demek gibidir. Bundan başka bir de İmam Kisai&#8217;nin tercih ettiği yön vardır ki, o da bunun üstünlük olmayıp deki ya atfile kesreli olması, yani iman edenler meyanında değil, iman olunanlar meyanında getirilmiş bulunmasıdır ki bu şekilde namaz kılanlardan maksat, ahid lam&#8217;iyle peygamberler veya melekler demek olur. Bununla beraber önceki vecih daha tercihe şayan görülmüştür. Şu halde mânâ: O sağlam ilim sahipleri, inananlar ve namaz kılanlar ki, özellikle önem verilmeye değer ve öğülmüşlerdir, ve zekatlarını verenler, Allah&#8217;a ve ahiret gününe iman</p>
<p>edenler var ya işte ey Muhammed, biz o kâfirlere karşılık bütün bunlara muhakkak büyük bir mükafat vereceğiz.</p>
<p>Hz. Musa&#8217;nın levhalarını ileri sürerek Kur&#8217;ân&#8217;ı hiçe sayıp üzerlerine gökten bir kitap indirilmesini isteyen ve bu olmadığı takdirde Muhammed (a.s.)&#8217;in peygamberliğinin sabit olamayacağı iddiasında bulunan kitap ehli bu istekleriyle manen aleyhlerinde ilâhî bir kitabın inmesini istemiş olduklarından tercüme-i hal (öz geçmiş)lerini, geçmiş ve geleceklerini tasvir eden ve anlatan bu açık âyetler indirildikten sonra, o sorularında ortaya atmak istedikleri şüphenin hem ilmî ve hakikî, hem de inandırıcı ve susturucu bir şekilde cevabı açıklanarak buyuruluyor ki:</p>
<p>Ey Muhammed!</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>163- Muhakkak biz, Nuh&#8217;a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim&#8217;e, İsmail&#8217;e, İshak&#8217;a, Yakub&#8217;a, torunlarına, İsa&#8217;ya, Eyyûb&#8217;a, Yunus&#8217;a, Harun&#8217;a ve Süleyman&#8217;a da vahyettik. Davud&#8217;a da Zebur&#8217;u verdik.</p>
<p>164- Daha önce sana anlattığımız peygamberlerle, anlatmadığımız başka peygamberlere de (vahyettik). Ve Allah Musa ile de konuştu.</p>
<p>165- Peygamberleri müjdeciler ve azab habercileri olarak gönderdik ki, peygamberlerden sonra insanların Allah&#8217;a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah mutlak üstündür, yegane hikmet sahibidir.</p>
<p>166- Fakat Allah, sana indirdiğini kendi ilmiyle indirmiş olduğuna şahitlik eder. Melekler de buna şahitlik ederler. Allah&#8217;ın şahitliği de kafidir.</p>
<p>167- Şüphesiz inkâr edip, insanları Allah yolundan alıkoyanlar, derin bir sapıklığa düşmüşlerdir.</p>
<p>168- Muhakkak Allah, inkâr edenleri ve zulmedenleri ne bağışlar, ne de doğru bir yola eriştirir.</p>
<p>169- Onları ancak cehennemin yoluna (iletecek ve) onlar orada ebedî olarak kalacaklardır. Bu ise Allah&#8217;a çok kolaydır.</p>
<p>163- Muhakkak ki biz sana tıpkı Nuh&#8217;a ve ondan sonraki bütün peygamberlere vahyettiğimiz gibi vahyettik. Yani mücerred bir ilham, bir saniha (çok düşünmeksizin akla doğan fikir), bir feraset (çabuk seziş) değil, bütün peygamberlerde kanun olan bir vahy ile vahyettik.</p>
<p>Sana olan vahy, o peygamberlerde cereyan eden ve onları peygamber tanıtan vahylerin bütün türlerini içeren ve onların tamamının benzeridir. Şu halde seni onlardan ayırt etmek küfür ve inattan başka hiçbir şey değildir. Sen ilk gelen bir peygamber değilsin. Nuh&#8217;tan sana gelinceye kadar nice peygamberler gelmiştir. Ve bunların içinde kitap ehlinin doğruladıklarını iddia ettikleri birtakım meşhur peygamberler vardır ki, şimdi isimleri anılacaktır. Ve bunlar öyle hep semadan birer kitap indirmemişlerdir. Musa&#8217;nın levhaları mucizesi hepsinde olmamıştır. Ve peygamberliğin zorunlu gereksinimlerinden değildir. Peygamberliğin aslı, bir Allah vergisi olan özel vahiydir. Bütün peygamberler böyle ilâhî vahy ile peygamber olmuşlardır. Sana da bütün onlara vahyolunduğu gibi vahyedilmiştir ve sende onların hepsinin vahy şekli tecelli etmiş ve sana indirilen kitap bu şekilde indirilmiştir. Böyle iken o kitap ehlinin diğer peygamberleri tasdik ettiklerini iddia edip de seni onlardan ayırmaya kalkışmaları ve Allah&#8217;dan böyle bir vahy ile indirilen bir kitabı nebilik ve resullük için yeterli görmeyip de üzerlerine gökten bir kitap indirmeni istemeleri, yalnız sana inanmamak değil, hiçbir peygambere inanmamaktır, bu da Allah&#8217;a inanmamaktır.</p>
<p>Îhâ vahy göndermektir. İbnü Esîr&#8217;in Nihaye&#8221;de ve Süyutî&#8217;nin &#8220;Dürri Nesir&#8221;de zikrettikleri üzere vahy, lugatta risalet, kitabet (yazmak), işaret, ilham, gizli söz mânâlarına gelir. Ve kelimenin aslı, sürat mânâsınadır. Firuz Abadî&#8217;nin &#8220;Besair&#8221; de açıklamalarına göre vahy, asıl lugatte süratli işaret demektir. Bu mânâ, kâh remiz ve tariz (üstü kapalı söyleme) yoluyla söz ve kâh terkib (kompozisyon)den ayrılmış ses ve kâh organlardan biriyle işaret ve yazmakla olur. Nitekim &#8220;Onlara (Zekeriya), akşam sabah (Rabbinizi) tesbih edin diye işaret etti.&#8221; (Meryem, 19/11) İlâhî sözü bu mânâya gelir ki, remiz veya itibar veya kitabet (yazmak) denilmiştir. &#8220;İnsan ve cin şeytanları aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar&#8221; (En&#8217;am, 6/112). Aynı şekilde &#8220;Şeytanlar, dostlarına fısıldarlar&#8221; (En&#8217;am, 6/121) âyetlerinde de vahy bu şekiller üzerinedir ki, &#8220;İnsanlara kötü şeyler fısıldayan o sinsi vesvesecinin şerrinden&#8221; (Nas, 114/4) şerefli nazmında işaret olunan vesvese ile olur. Bir de vahy, Allah Teâlâ&#8217;nın peygamberlerine ve velilerine öğretilen ilâhî kelimeye denir. Bu da &#8220;Allah hiçbir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahy ile, yahut perde arkasından konuşur; yahut</p>
<p>bir elçi gönderip, izniyle dilediğini vahyeder&#8221; (Şûrâ, 42/51) ilâhî sözünün delalet ettiği üzere birkaç çeşittir ki, ya Cibril aleyhisselamın Hz. Peygamber&#8217;e belli şekilde tebliği gibi zatı görülür ve kelâm (söz)ı işitilir, görülen bir elçi aracılığıyla veya Hz. Musa&#8217;nın Allah&#8217;ın kelamını işitmesi gibi görmeksizin sözü duymakla veya &#8220;Rûhu&#8217;l-kudüs benim kalbime üfledi&#8221; nebevî hadisinde açıklandığı üzere samimi kalbe üflemekle veya &#8220;Musa&#8217;nın annesine o (çocuğu)nu emzir diye ilham ettik&#8221; (Kasas, 28/7) gibi ilham ile veya &#8220;Rabbin balarısına vahyeti&#8221; (Nahl, 16/68) gibi teshir (emre boyun eğdirme) ile veya rüyayı saliha (doğru rüya) ile olur. Nitekim Resulullah (s.a.v.) &#8220;Vahiy kesilmiş, yalnız hayırlı alâmetler kalmıştır ki, o da müminin rüyasıdır.&#8221; buyurmuştur. Zikredilen âyette ilham, teshir, rüya ile; kelâmı duyması ile; Cibril&#8217;in tebliği de ile ifade olunmuştur. &#8220;Allah&#8217;a karşı yalan uydurandan, ya da kendisine bir şey vahyedilmemiş iken bana da vahyolundu diyenden daha zalim kimdir?&#8221; (En&#8217;am, 6/93) âyetinde zikredilen, vahy çeşitlerinden hiçbiri olmadığı halde, &#8220;oldu&#8221; diye iddia edenler hakkındadır. Hasılı bir çok âyetlerde vahy bu çeşitli mânâlarda kullanılmıştır ki, bunların hepsinde süratli işaret mânâsı vardır. Zeccac vahyin lugat bakımından genel mânâsını, &#8220;gizli bir şekilde bildirmek&#8221; diye tarif etmiştir. Zira sürat, bir gizliliği de gerektirir. Şu halde kim olursa olsun diğerine gizli bir şekilde bilgi verir, bir ilim telkin ederse ona genel mânâsıyla bir vahy yapmış olur. İ&#8217;lâm, ilimden alındığına ve ilim ise çeşitli derecelere dayanmakla beraber hatayı içermiyeceğine göre, vahyin gizli yol olmakla beraber, muhakkak sonunda isabetli bir telkin ve işaret olması gerekir. Ve isabetsiz olanlarda kullanılması mecaz olur. Ancak gayesinin hayır olması şart değildir. Bunun için bir fesatçının gizliden gizliye bir fesat belletmesine ve şeytanların aldatmalarına da genel mânâsıyla vahy denilebilir. Şu halde gerçek mânâsıyla vahy denildiği zaman sürat, gizlilik mânâlarıyla beraber bir ilmî kıymet de istenir ki, bu ilmî değer, o i&#8217;lâm ve işareti yapanın hal ve şanına ve alanın irfan kabiliyetine göre çeşitli derecelerde tasavvur olunabilir.</p>
<p>Demek ki genelde vahyin, ilk iş olarak ikiye ayrılması gerekir ki, biri Allah&#8217;dan başkasından olan işaret ve i&#8217;lâm, diğeri de Allah tarafından olan işaret ve</p>
<p>i&#8217;lâmdır. Vahy esas lugatta bunların hepsini içine almakta ise de, lugat örfünde ancak Allah tarafından olana işaret ve i&#8217;lâma isim olmuştur. Mutlak olarak vahy denildiği zaman da bu anlaşılır. Bunun da (Şûrâ, 42/51) âyetinden anlaşıldığı üzere çeşitli şekilleri ve bunların peygamberlere mahsus olup olmayanları da vardır. Şu halde genel mânâsıyla vahy, peygamberlere mahsus değildir. Fakat peygamberlere mahsus olan bir çeşit vahy vardır. Bu özel mânâsıyla peygamberlik vahyi, diğer beşerî ilimlerin üstünde özel bir keyfiyet ve kesin zorunluk ile gerçekliğinde şüphe olmayan bir ilim telkin eden hakkın tecellisinin özel ismidir. Şer&#8217;an (dinî yönden) vahy denildiği zaman da bu mânâ kastedilir. Vahyin diğer kısımları hem peygamberlerde, hem de diğerlerinde bulunabilir. Fakat tam mânâsıyla peygamberlik, hangi çeşitle olursa olsun hiç şaşmayan özel bir vahy ile başlar ve tecrübe ile ortaya çıkar. Vahyin diğer kısımları ise bunu istidlal ile mülahaza ve tasavvur edebilmek için yeterli bir sebep teşkil eder. Yani her vahy, ruhî bir hadisedir. Gerek açık duyular ve gerek gizli duyulardan kalbe gizli bir yol ile süratli bir anlayış telkin eden rûhanî bir iniştir. Eğer bu inişin, emin bir ruh ile olduğu tecrübeyle bilinirse, tam mânâsıyla vahy tahakkuk etmiş (gerçekleşmiş) ve o zat peygamberlik makamını kazanmış olur. Nitekim &#8220;Onu, Ruhu&#8217;l-Emin (Cebrail), senin kalbine, uyarıcılardan olman için indirdi&#8221; (Şuara, 26/193-194) buyurulmuştur. Fakat Emin Ruh ile olduğu belli olmaz, kâh isabet eder, kâh da etmezse, o ya hiç vahy değildir veya vahy olsa bile hak peygamberlik bahşeden tam ve özel vahy değildir. İşte burada buyurulmasında önce bu vahyin ilâhî vahy olduğuna ve ikinci olarak peygamberlere vahyin bu özel yüksekliğine işaret buyurulmuş ve üçüncü olarak Peygamber efendimizin bütün peygamberlerde cereyan eden vahy çeşitlerinden her türlüsüne mazhar bulunduğu da ifade edilmiştir.</p>
<p>Şimdi bunu daha çok açıklamak ve kitap ehlini cevap veremez duruma getirecek noktaları belirtmekle buyuruluyor ki: Ve biz Nuh&#8217;tan sonraki o peygamberler arasında özellikle, kitap ehlince de bilinen ve meşhur olan İbrahim&#8217;e, İsmail&#8217;e, İshak&#8217;a, Yakub&#8217;a, esbat&#8217;a, yani Yakub&#8217;un çocuklarına, İsa&#8217;ya, Eyyub&#8217;a, Yunus&#8217;a, Harun&#8217;a, Süleyman&#8217;a vahyettik, ve bunlar arasında Davud&#8217;a bir Zebur da verdik. Vahyden başka bir kitap ile de ikram ettik. Halbuki kitap ehli genellikle itiraf ederler ki, bu sayılıp dökülen peygamberlerin hiçbiri onların istedikleri şekilde semadan bir defada bir kitap indirmediler. Gerçi Davud&#8217;a Zebur verildi, fakat bu da bir defada levhalar ile inmedi.</p>
<p>Bununla beraber bunların hepsi peygamberlerin meşhurlarıdırlar. Zebur kelimesi, Hamze kırâetinde &#8216;nın ötrüsü ile şeklinde okunur ki &#8220;zübür&#8221; kelimesinin çoğuludur. &#8220;Zübür&#8221;, aynı şekilde üstün ile &#8220;zebur&#8221;, &#8220;mezbur&#8221; mânâsında &#8220;kitap&#8221; demektir. Kurtubi tefsirinde der ki: &#8220;Zebur yüz elli sûredir ve içinde hiç hüküm yoktur. Hepsi hikmetler, vaazlar ve Allah Teâlâ&#8217;ya hamdetmek, O&#8217;nu yüceltmek ve öğmekten ibarettir.&#8221;</p>
<p>164-Tefsirciler diyorlar ki Hz. Nuh Allah tarafından kendi dilinden Allah&#8217;ın dinî hükümleri kanun yapılan peygamberlerin ilkidir. Ve ilk önce ümmeti azab edilen peygamber de odur. Bunun için önce o zikredilmiş, sonra bütün peygamberler özetlendikten sonra bazıları belirtilerek açıklanmış ve bunda ülü&#8217;l-azm peygamberlerin ilki bulunan Hz. İbrahim&#8217;den başlanıp, Hz. Nuh ile beraber on iki peygamber zikredilmiş ve Hz. Musa bunlar arasında sayılmayıp en sona bırakılmıştır. Çünkü bunların sayılmasından asıl maksat, kitabın inmesinde Hz. Musa gibi olmayan ve kitap ehlince kabul edilen meşhur peygamberleri bir arada göstermektir. Bununla beraber peygamberlerin bunlardan ibaret olmadığını açıklamak ve kısaltmasının açıklamasını tamamlamak ve aynı mânânın insanları Allah tarafından davete görevli olmak demek olan risalet (peygamberlik) mânâsıyla da cereyanını anlatmak için buyuruluyor ki: Bunlardan başka sana bundan önce haber verdiğimiz birtakım peygamberler ve sana haber vermediğimiz daha nice peygamberler de gönderdik. Şu halde Allah&#8217;ın vahyettiği peygamberler, gönderdiği resuller gerek burada ve gerek bundan önce isimleri, kıssaları bildirilmiş olan belli ve meşhur zatlardan ibaret zannedilmemelidir. İnsanlara daha bir çok peygamberler gönderilmiştir ki, bunların sayılarını, isimlerini, yerlerini, kavimlerini, kıssalarını ancak Allah bilir. Cenab-ı Allah bu izah ile de kâfirlerin takip ettikleri bazı şüpheleri de kesmiştir. Zamanımızda bazı kimselere rastlanıyor ki, bunlar güya peygamberler hakkında bir şüphe uyandırmak için devamlı şu soruyu soruyorlar: &#8220;Allah âlemlerin Rabbi değil mi? Acaba peygamberlerini niçin sayılı yerlerden ve sayılı kavimlerden seçmiş? Neden hep peygamberler arz-ı mukaddes (Filistin)den ve civarından çıkmış? Yeryüzünün diğer kıtalarındaki insanlar Allah&#8217;ın yaratıkları değil midirler? Çin&#8217;den, Japon&#8217;dan, Avrupa&#8217;dan, Amerika&#8217;dan peygamber niçin gönderilmemiş?&#8221; diyorlar ve bununla felsefe adına dinlere bir itiraz ettikleri fikrinde bulunuyorlar. Halbuki böyle bir soru, esas itibariyle yaratılışta özel seçimi bilmemekten doğan ve</p>
<p>hiçbir fikrî ve ilmî kıymeti olmayan boş bir sözden ibarettir. Böyle olduğunu göstermek için buna karşılık şunları sormak yeterlidir. Bütün dünyadaki insanlar Allah&#8217;ın yaratıkları değil midir? Niçin hepsini aynı seviyede yaratmamış, niçin hepsini peygamber yapmamış? Haydi yapmamış, ya niçin akıl ve dehada, güç ve kuvvette eşit yapmamış, niçin tarihte belli olan büyük filozoflar birkaç kavme tahsis edilmiş az şahıslar olmuştur? Niçin her toplumda büyükler sınırlı ve sayılı kimselerden ibaret bulunuyor? Niçin her kıtada, her memlekette, her toplumda kaşifler, fatihler çok olmuyor? Niçin her zamanda dünyanın siyaset nizamını bir bölge, bir millet tutuyor? Niçin mesela bu günkü Avrupa her yerden çok ilimlerin, fenlerin, medeniyet ve siyaset yapanların merkezi oluyor? Niçin ve niçin? Şu halde örnekleri pek çok olan bu gibi özellikler diğerleri hakkında garip görülmüyor da, en büyük bir ilâhî tahsis olan peygamberlik ve resullük hakkında niçin garip karşılanıyor?</p>
<p>Kur&#8217;ân daha önce bu gibi hatıraları &#8220;Gerçekten Allah, Âdem&#8217;i, Nuh&#8217;u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini âlemler üzerine seçkin kıldı.&#8221; (Âl-i İmran, 3/33) âyetinde ilâhî iradeyi ve seçme kanununu göstererek halletmiş ve defetmişti. Bundan başka burada &#8220;Sana haber vermediğimiz nice resuller&#8230;&#8221; fıkrasıyla peygamberlerin malum olan kimselere mahsus olmadığını anlatarak, peygambrlerin arz-ı mukaddes (Filistin) ve civarına tahsis edilmiş az kişilerden ibaret olması hakkındaki varsayımın da katıksız yalan olduğunu anlatmış ve bununla meseleyi kökünden yok etmiştir. Bütün peygamberlerin adedi yüz yirmi dört bin veya bir milyon dört yüz yirmi dört bin olduğu hakkında bazı rivayetler varsa da, doğrusu peygamber ve resullerin sayısı bilinmemektedir. Zira buyurulmuştur. Şüphe yok ki İslâm dininde bütün peygamberlere inanmak imanın esaslarından bulunduğu cihetle, bütün peygamberler bildirilmiş olsaydı müslümanların bunlara geniş bir şekilde inanmakla yükümlü olmaları gerekecek, bu da dinde büyük bir zorluk olacaktı. Şu halde ilâhî seçimin en yüksek mertebelerinde bulunan büyük peygamberlerin açıklanmasıyla yetinilmesinde icmâlî (kısaca) imanın yetmesi gibi büyük özel bir lütuf vardır.</p>
<p>Özetle isimleri, kıssaları bildirilen veya bildirilmeyen daha birçok peygamberler gönderildi. ve bütün bunlar arasında Allah Teâlâ Musa&#8217;ya perde arkasından, yani &#8220;Sen beni asla göremeyeceksin&#8221; (Âr&#8217;af, 7/143) mânâsı üzere kendini göstermeden, gerçekten kelâm ile söyledi ki böyle vasıtasız Allah ile konuşma vahy mertebelerinin sonuncusudur. Musa&#8217;ya</p>
<p>verilen kitapta da bundan daha yüksek bir vahy şekli olmamıştır.</p>
<p>165-İşte ey Muhammed, Nuh&#8217;tan sana gelinceye kadar gönderilen peygamberlerin hepsine biz böyle çeşitli mertebelerde vahyettik, sana da onların tümüne yaptığımız gibi vahyin bütün çeşitleriyle vahyettik. Şimdi diğer peygamberler arasında Musa&#8217;nın, vahyin mertebelerinin sonuncusu olan Allah ile konuşmakta derinleşmesi, diğerlerinin peygamberliklerinin doğruluğu hususunda ne bir şüphe etmeyi gerektirmiş, ne de imanda ve peygamberliğin mahiyetinde ayrılmalarını zorunlu kılmıştır. Şu halde Tevrat&#8217;ın ona bir defada inmiş olması, her peygamber için de böyle olmasını neden gerektirsin? Ve ona öyle oldu diye kitap ehli her peygamberden o şekilde inmiş olan bir kitap isteme hakkını nereden almış? Sana böyle çeşitli vahiyler ile nebilik ve resullük verilmiş iken, hikmetlere ve maslahat (menfaat)lara göre peyderpey Kur&#8217;ân indirilip dururken bu ilâhî kitabı tanımayıp, gökten kitap istiyenler ve seni diğer peygamberlerden ayırmaya kalkışanlar artık küfür ve sapıklıktan başka bir şey yapmış olmazlar. Ve bu konuda kabule değer hiçbir mazeret de ortaya atamazlar. Çünkü biz bütün insanlara böyle müjdeci ve Allah&#8217;ın azabından korkutucu olarak, yani iman ve itaat edenlere ahirette ecir ve sevab ile müjde vermek, küfür ve isyan edenlere cehennem azabını haber verip çekindirmek üzere elçiler gönderdik ki bu peygamberlerden sonra Allah&#8217;a karşı insanların mazeret göstermeye vesile olacak hiçbir delili, bir tutanağı olmasın. Azabı gördükleri zaman: &#8220;Ey Rabbim vaktiyle bize bunları bildirseydin hükümlerini, şeriatını, kanunlarını bildiren bir peygamber gönderseydin de, bilmediklerimizi öğrenip onlara tabi olsaydık ve bu felaketler başımıza gelmeseydi ne olurdu; &#8220;Bize bir elçi gönderseydin de böyle alçak ve rezil olmadan önce senin âyetlerine uysaydık&#8221; (Tâhâ, 20/134) diye mazeret göstermeye hakları kalmasın. Allah ezelden böyle aziz ve hakîmdir. Hükmüne karşı gelinmez, yaptığını hikmetiyle sağlam yapar. Şu halde böyle mertebe mertebe pek çok peygamberler göndermiş olması ve o kitapların iniş şeklinde ve bazı şeriat ve hükümlerde birbirlerinin aynı olmaması sırf hikmetinden ve ümmetlerin durumlarının çeşitli tabakalar üzere bulunmasındandır. Çünkü ilâhî sorumlulukların dayanağı çeşitli durumlar ve kulların iyiliğidir. Allah Teâlâ yaratış hikmeti gereğince ümmetleri çeşitli ve farklı tavırlar ve hasletlerle yaratmış olduğu gibi, kanun koyma hikmeti gereğince de bunlara dünya ve ahiretlerinde durum ve gidişatlarına uygun çeşitli ve farklı olan kabiliyetleriyle uyuşan şeriatler ve hükümler emir ve teklif etmiş ve itiraz arzetmelerine sebep bırakmamıştır. Buna</p>
<p>karşı bütün insanlara gönderilmiş olan bir Peygamber&#8217;e gökten topyekün bir kitap indirmesini teklif etmek hem Allah&#8217;ın şerefine bir tecavüz ve hem ilâhî hikmete aykırı batıl bir istektir.</p>
<p>166-167-Gerçek böyle iken o zalimler, o kalpleri mühürlenmiş kâfirler buna şahitlik etmezler de hâlâ gökten kitap isterler, fakat Allah sana indirdiğiyle kendi şahitlik ediyor ki, O, sana onu kendine özgü olan ilmiyle indirdi. Bu, öyle bir bedii telif ve ilâhî kelâmdır ki, buna Allah&#8217;dan başka hiç kimsenin ilim ve kudreti yetişemez, öncekiler ve sonrakiler ona karşı gelmekten acizdir. Allah bunu öyle bir icaz sanatıyla inzal buyurdu ki, belağatlı nazmındaki belağat sırları, kapsamındaki kudsî nurları, gayba ait mânâlarındaki yüksek hakikatleri, hükümlerindeki hikmet ve güzellikleri, gayesindeki mutlak saadeti, ilâhî ilimden başkasının ihata kudreti dışındadır. Bu, ne istenilen şekilde ittifak etmek suretiyle vaki oluvermiş bir tesadüf, ne de cahil bir tabiatın şuursuz bir feveranı (fışkırması)dır; her şeyi bilen ve her yaptığını bilerek yapan Allah Teâlâ&#8217;nın ezeli ilmiyle indirdiği hak bir ferman, derin bir mucizedir. Buna Allah Teâlâ böyle şahitlik ettiği gibi melekler de şahitlik eder. Çünkü melekler ilâhî şahitliğin taşıyıcısıdırlar. Bunun inişi, emin Cibril&#8217;in elçiliği ve onun emrindeki bütün meleklerin ululamaları içinde vaki olmuştur. Ve onlar &#8220;O (melekler) ondan önce söz söylemezler&#8221;. (Enbiya, 21/27) Bununla beraber başka şahide ihtiyaç da yoktur. Şahit olmak üzere Allah yeter. Allah senin peygamberliğinin doğruluğuna öyle derin deliller ve açık hüccetler getirmiş ve dikmiştir ki, bunlar diğer şahitlerle şahit getirmekten mustağnidir. Muhammed ve Kur&#8217;ân&#8230; Bunlarda ortaya çıkan hak tecellileri, diğer şahitlerden müstağnidir. Hakk&#8217;ın kendine, kendi tecellileriyle şahitliğinden daha açık hangi şahitlik olabilir. &#8220;De ki: &#8216;şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?&#8217; De ki: &#8220;Allah&#8221;. (En&#8217;âm, 6/19) Buna karşı Allah&#8217;ın şahitlik ettiği herhangi bir gerçeği inkâr edenler, ve Allah yolundan, yani doğru yol olan İslâm dininden yasaklayanlar derin bir sapıklığa düşmüşlerdir.</p>
<p>168- Böyle inkâr edip, zulüm yapanlar, yani Muhammed Aleyhisselama ait nebilik ve peygamberliği inkâr etmek gibi haksızlıkta bulunanlar muhakkak ki, Allah&#8217;ın bunları ne bir şekilde affetmesi, ne de cehennem yolundan başka bir yola hidayet etmesi ihtimali yoktur.</p>
<p>169-Yani bunlar &#8220;Muhakkak Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz&#8221;. (Nisâ, 4/116) âyetinin hükmüne tabidirler. Cehennemde ebedî olarak kalacaklardır. Bu kadar azgın kâfirler nasıl mağlub edilirler de cehenneme tıkılırlar,</p>
<p>diye uzak görmeye de yer yoktur. Çünkü bunu yapmak Allah&#8217;a çok kolaydır. Zaten kurmuş olduğu düzenin hükmü budur. Onlar O&#8217;na kendi ayakları ile koşa koşa gideceklerdir.</p>
<p>Duydunuz ya:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>170- 170 &#8211; Ey insanlar, Resul size, Rabbi&#8217;nizden hakkı (gerçeği) getirdi. Kendi yararınıza olarak ona inanın. Eğer inkâr ederseniz, bilin ki göklerde ve yerde olanların hepsi Allah&#8217;ındır. Allah bilendir, hikmet sahibidir.</p>
<p>Özellikle bu insanlar içinde:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>171- Ey kitab ehli! Dininizde taşkınlık etmeyin ve Allah hakkında ancak doğru olanı söyleyin! Meryem oğlu İsa Mesih, sadece Allah&#8217;ın elçisi, Meryem&#8217;e atmış olduğu kelimesi ve O&#8217;ndan bir ruhtur. Allah&#8217;a ve peygamberlerine inanın (Allah) üçtür demeyin. Kendi yararınız için buna son verin. Muhakkak ki Allah tek bir ilâhtır. O, çocuk sahibi olmaktan yüce (münezzeh)dir. Göklerdeki ve yerdekilerin hepsi O&#8217;nundur. Vekil olarak Allah yeter.</p>
<p>172 &#8211; Hiçbir zaman Mesih de Allah&#8217;ın bir kulu olmaktan çekinmez, Allah&#8217;a yakın melekler de. Kim O&#8217;na kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa bilsin ki O, onların hepsini huzuruna toplayacaktır.</p>
<p>173- İnanıp güzel işler yapanlara gelince, onların mükafatlarını eksiksiz ödeyecek ve lütfundan onlara daha fazlasını da verecektir. Allah&#8217;a kulluktan çekinip büyüklük taslayanlara da şiddetli bir şekilde azab edecek ve onlar Allah&#8217;dan başka kendilerine ne bir dost, ne de bir yardımcı bulamayacaklardır.</p>
<p>171-172-173- Genel anlamda olmakla beraber, yukarda daha çok yahudiler hedef alındığı gibi, burada da özellikle hıristiyanlar hedef alınmıştır. Yani ey bütün insanlardan ve insanlar içinde kitap ehlinden bir kısım olan</p>
<p>hıristiyanlar dininizde taşkınlık etmeyiniz. İsa (a.s.)&#8217;ın yüksek şanını, yukarda açıklandığı üzere, inkâr ve küçültmeye, gayri meşru çocuk Mechul &#8220;incannu&#8221; diye iftira etmeye kalkışan yahudilerin alçaltmalarına karşılık, siz de onun hakkında Allah&#8217;lık iddiası ile ifrata gitmeyiniz, ve Allah&#8217;a karşı haktan başka hiçbir şey söylemeyiniz. Allah Teâlâ&#8217;yı bazı şeylere girme, değişme ve başka bir şeyle birleşme, arkadaş ve çocuk edinme vesaire gibi imkansız ve batıl olan vasıflar ile vasıflandırmayınız da, böyle noksanlardan uzak tutunuz ve her hususta hakkı takip ediniz, doğruyu söyleyiniz. Çünkü Meryem oğlu İsa Mesih başka bir şey değil, ancak Allah&#8217;ın bir elçisidir, ve yaratma veya tebliğe dair bir kelimesidir ki onu Meryem&#8217;e atmış &#8220;Muhakkak ki Allah seni, kendisinden bir kelime ile müjdeliyor. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih&#8217;dir.&#8221; (Al-i İmran, 3/45) âyetinin delaleti üzere melekleriyle Meryem&#8217;e bildirip müjdelemiş, Cebrail&#8217;in üflenmesi ile Meryem&#8217;in rahimine bırakıp &#8220;ol, oldu&#8221; emriyle yaratmıştır, ve Allah tarafından bir ruhtur, ki Allah bununla bir çok ölü kalblere hayat vermiştir. Peygamberlik, kelime, ruh; işte Meryem oğlu İsa Mesih&#8217;in son hakikatı bunlardan ibarettir. İsa, öldürülmedi ve asılmadı veya henüz ölmedi, semaya kaldırıldı denildiği zaman bu gerçekten başka bir şey anlamamalıdır. Şu halde Allah&#8217;a ve bütün peygamberlerine iman ediniz, Allah&#8217;ı Allah, peygamberleri peygamber tanıyınız, ve &#8220;üç&#8221; demeyiniz, ne &#8220;ilâhlar üçtür: Allah, Mesih, Meryem&#8217;dir&#8221; diye açık şirk ile, ne de &#8220;Allah üçtür: baba, oğlu, Ruhul-Kudüs üç esas; üç şahıs olarak tek esastır&#8221; gibi bir yorumlu şirk ile &#8220;üç ilah&#8221; anlayışına sapmayınız. Üç ilâh inanışından vazgeçiniz ki sizin için hayırlı olur. Çünkü Allah ancak bir ilâhtır, hiçbir şekilde ortaklığı kabul etmez, zatında her türlü çoğalmadan uzak ve ilâhlıkta tekdir, hâşâ, O&#8217;nun bir çocuğu olması ihtimali yoktur. O&#8217;nu öyle bir noksanlıktan tenzih eder ve yüceltirim. Çünkü göklerde ve yerde, yukarılarda ve aşağıda her ne varsa hepsi O&#8217;nundur. Halk O&#8217;nun, mülk O&#8217;nun, hükümranlık ve tasarruf O&#8217;nundur. İsa da içinde olduğu halde eşyadan hiçbir şey O&#8217;nun mülk ve melekutu (gayb âlemi)ndan hariç değildir. Allah vekil olarak da kafidir. Yani bütün bunları yaratmak ve düzenlemek ve adına zabtetmek ve idare etmekte Allah&#8217;ın hiçbir kimseyi vekil tutmaya ihtiyacı yoktur. O bizzat ve asaletle hüküm ve tasarrufa kadir, âlemlerden müstağnidir. Bununla beraber yarattıklarının işlerini, onların hesap ve faydaları adına en güzel düzenleyen ve idare eden ve edecek olan da</p>
<p>O&#8217;dur. Onlar görevlerini yapıp kendisine tevekkül ederek ve dayanarak işlerini ona havale ettikleri takdirde, onları düzeltmek, arzu ve emellerini tatmin etmek için kendilerini başka bir vekile muhtaç da etmez. Özetle O, bütün yaratıkların işlerini düzeltmeye ve kendisine dayanmasına yeterlidir ve işinde bir vekile muhtaç değildir. O, herşeyin yerini tutar, hiç bir şey O&#8217;nun yerini tutamaz ve O&#8217;na dayanmadan duramaz. Şu halde Allah&#8217;ın mülkü dışında bir şey, Allah&#8217;ın yerini tutacak bir çocuk, yerini dolduracak bir vekil, Allah&#8217;tan başka işleri havale edecek bir merci, bir mabud düşüncesi muhal (mümkün olmayan)in tasavvurudur. Bu gibi şeyler, ancak faniler ve acizler hakkında düşünülür. &#8220;Peygamber&#8221; denildiği zaman da bir &#8220;vekil&#8221; değil, ancak sözü nakleden bir emir kulu anlamalıdır. Buna karşı ey hıristiyanlar, &#8220;Mesih nasıl kul olur?&#8221; demeyiniz. Mesih, hiç bir zaman Allah&#8217;a kul olmaktan çekinmez. Hıristiyanlar Peygamberimize gelmişler, &#8220;Bizim sahibimize niçin ayıp isnad ediyorsun?&#8221; demişler. &#8220;Sahibiniz kim?&#8221; buyurmuş. &#8220;İsa&#8221; demişler. &#8220;Ne dedim&#8221; buyurmuş, &#8220;O Allah&#8217;ın kulu ve resulüdür diyorsun&#8221; demişler. (Bunun üzerine) : &#8220;Allah&#8217;a kul olmak bir âr değildir&#8221; buyurmuş ve bu âyet bunun üzerine inmiştir, diye rivâyet edilmiştir.</p>
<p>Gördünüz ya:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>174 &#8211; Ey insanlar! Size Rabbinizden bir delil (Muhammed) geldi ve size apaçık bir nur indirdik.</p>
<p>175 &#8211; Allah&#8217;a inanıp O&#8217;na sımsıkı sarılanları (Allah), kendisinden bir rahmet ve lutfa sokacak ve kendisine varan dosdoğru yola iletecektir.</p>
<p>174-175- Burhan, Muhammed (a.s.)&#8217;ın zatı; Nûr-î mübîn, Kur&#8217;ân,</p>
<p>Sırat-ı müstakîm, din ve İslâm şeriatıdır. Bundan sonraki sûrelerde bu hidayetin tamamlanması açıklanacaktır.</p>
<p>Şimdi sûrenin başındaki &#8220;Ey insanlar Rabbinizden sakınınız&#8221; hitabı bu Allah&#8217;ın delili ile gelişe gelişe böyle bir açık nura ulaştığı ve doğru yolu aydınlattığı, bu noktada ölüm ile ilgili olan ve sûrenin başındaki mallarla ve mirasla ilgili hükümleri tamamlayan bir âyet ile sonu başa döndürmek üzere buyuruluyor ki:</p>
<p>Ey Muhammed! Bu doğru yola gitmek arzusunda bulunanlar:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>176- Senden fetva istiyorlar. Deki: &#8220;Allah size kelâle (babasız ve çocuksuz kimse) nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor: Çocuğu olmayan, fakat kız kardeşi bulunan bir kişi ölürse, bıraktığı malın yarısı o (kız kardeşi)nundur. Çocuğu olmayan kız kardeş ölürse, erkek kardeş ona varis olur. Eğer (ölenin) iki kız kardeşi varsa, bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer kardeşler erkek ve kız olurlarsa, erkeğin hissesi, iki kızın hissesi kadardır. Şaşırmamanız için Allah size (hükümlerini) açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.</p>
<p>176-&#8221;Kelâle&#8221;nin mânâsı sûrenin baş tarafında (Nisâ, 4/12)</p>
<p>âyetinde geçmişti. (Oraya bakınız). Bir rivayete göre birincisi kışın, bu ikinci âyet de yazın inmiş ve bunun için buna &#8220;yaz âyeti&#8221; denilmiştir. O yaz (Al-i İmran, 3/97) âyeti inmiş, Resullullah Mekke&#8217;ye gitmek için hazırlık yapıyordu. Bu sırada, yani veda haccına gidilirken Medine&#8217;den çıkılmadan ve bazılarının görüşüne göre yolda bir âyet inmiştir. Berâ b. Azib (r.a.) bunun en son nazil olan âyet, Berâe sûresinin en son nazil olan sûre olduğunu ve sahabeden birçoğu da son nazil olan âyetlerden olduğunu söylemişlerdir. Nüzul sebebi hakkında da Câbir b. Abdillâh (r.a.)&#8217;den rivayet edilmiştir ki:&#8221; Resulullah (s.a.v.) ziyaretime gelmiş idi, hastaydım &#8216;Ey Allah&#8217;ın Resulü ben kelâle (babası ve çocuğu olmayan)yim, malımı ne yapayım?&#8217; Diğer bir rivayette: Miras kimindir? Bana ancak kelâle varis olacak&#8217; dedim. Bu âyet bu sebeple nazil oldu. &#8220;Hz. Ebu Bekir (r.a.) bir hutbesinde demiştir ki: &#8220;Allah Teâlâ&#8217;nın Nisâ sûresinde ferâiz (miras hukuku ) hakkında indirmiş olduğu âyetlerden birincisi çocuk ve baba hakkındadır. İkincisi koca, karısı ve ana bir kardeşler hakkındadır. Üçüncüsü ana, baba bir veya baba bir kardeşler hakkındadır.&#8221; Şu halde Erkek veya kız bir çocuğu bulunmayan bir adam ölür ve &#8220;ana-baba bir&#8221;, yahut &#8220;baba bir &#8221; bir kız kardeşi bulunursa, terikesini (bıraktığı malı)n yarısı kız kardeşinin farz hakkıdır. Diğer yarı, asabe (baba tarafından akraba)si varsa onun, yoksa redden yine kız kardeşinindir. Oğlu bulunursa kız kardeş düşer, kızı bulunursa kız kardeşin belki bir farzı olmaz. &#8220;Kız kardeşleri, kızlarla birlikte asabe yapınız&#8221; hadis-i şerifi gereğince asabe olur.</p>
<p>Aşağı doğru inen neseb (çocuklar, torunlar&#8230;) in dışında kalanları ifade eden kelâle anlayışında &#8220;çocuk ve baba olmamak &#8221; ölçü olduğundan dolayı &#8220;çocuğu olmayan&#8221;, babası olmadığı gibi, çocuğu da olmayan demek olur. Yani baba bulunursa bütün kardeşler düşer, miras alamazlar. Hz. Ömer bu noktada biraz tereddüt etmiş ise de sünnet bu şekil üzere kararlaşmış ve böyle olduğunda ittifak hasıl olmuştur. Fakat ana &#8220;Eğer kardeşleri varsa, anasının payı altıda birdir&#8221; (Nisa, 4/11) âyetinin delaletinden anlaşıldığı üzere kardeşleri düşürmez. Bu mesele Feraiz ilminde şöyle ifade olunmuştur: &#8220;Ana-baba bir kız ve erkek kardeşler ile baba bir erkek ve kız kardeşlerin hepsi, oğul ve aşağıya doğru ne kadar inerse insin oğulun oğlu ile, ittifakla</p>
<p>baba ile, sadece Ebu Hanife&#8217;ye göre dede ile düşer&#8221;.</p>
<p>Erkek kardeş ölürse böyle olduğu gibi tersine o kalır, kız kardeşi ölür, çocuğu (aynı şekilde babası ) bulunmazsa, o erkek kardeş de ona varis olur, yani bütün bıraktığı mirası alır. Fakat oğlu veya babası bulunursa düşer. Kızı bulunursa tamamını alamaz kalanı alır. Eğer aynı şartlar altında kalan kız kardeşler iki veya daha fazla iseler farz hakları terekeden iki üçte bir, yani üçte ikidir. Geri kalan asabe (baba tarafından akraba) varsa ona verilir. Yoksa farz olarak değil, red olarak onların olur. Ve eğer kalanlar yine aynı şartlar altında, erkekli dişili karışık kardeşler ise, yani hem erkek kardeş ve hem kız kardeş varsa, o zaman erkeğe iki dişi payı kadar taksim olunur. Şaşırırsınız diye Allah size hükümlerini açıklıyor. Bu ve benzerlerini Basralılar, &#8220;şaşmanızı çirkin görerek&#8221; diye, Kûfeliler de &#8220;şaşmamanız için&#8221; diye takdir ederek tefsir etmişlerdir ki, birinciye göre mânâ :&#8221;Allah şaşırmanızı istemediği için size beyan ediyor&#8221; demek olur. Bizim dil lehçemize göre: &#8220;şaşırırsınız diye Allah size açıklıyor&#8221; demek de aynı mânâyı ifade eder. Fakat bu da &#8220;açıklama yapmazsa şaşırırsınız&#8221; demek olduğundan daha uzun bir takdiri içerir. Halbuki bir nefy harfinin takdiri böyle bir şart cümlesinin takdirinden elbette daha iyidir. &#8220;Senden fetva istiyorlar&#8221; ifadesindeki fetva istekleriyle bu beyan kısmı, gelecek olan Maide sûresinin beyanlarına da bir hazırlıktır. Allah her şeyi bilendir. Sizin hayat ve ölümünüzle ilgili durumlarınızı da pek iyi bildiğinden iyilik ve faydalarınızı içeren hükümlerini size açıklamıştır. Şu halde siz de bunları biliniz, ilim ve nur ile doğru yolda yürüyünüz ki, ilâhî sofraya konasınız.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hakdinislam.com/kuran-i-kerim/nisa.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AL-İ İMRAN</title>
		<link>http://www.hakdinislam.com/kuran-i-kerim/al-i-imran.html</link>
		<comments>http://www.hakdinislam.com/kuran-i-kerim/al-i-imran.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Feb 2012 20:19:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sehadet</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[AL-İ İMRAN]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hakdinislam.com/?p=397</guid>
		<description><![CDATA[Ya Muhammed! Yine Elif, Lâm, Mîm. Bunu iyi belle, iyi anlat! O yüce Allah, öyle bir hak mabuddur ki, ondan başka tapınılmaya değer, tapınılmayı hak etmiş, ilâh denilecek, kulluk edilecek hiçbir şey yoktur. Çünkü O, hayy ve kayyûmdur. Yok olmaktan, zeval bulmaktan münezzehtir, ölmez. Ezelde ve ebedde hazır ve nazır, vacibulvücûd (varlığı zarurî) olan ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-medium wp-image-402" title="kuran (1)" src="http://www.hakdinislam.com/wp-content/uploads/2012/02/kuran-1-300x213.jpg" alt="kuran 1 300x213 AL İ İMRAN" width="300" height="213" />Ya Muhammed! Yine Elif, Lâm, Mîm. Bunu iyi belle, iyi anlat! O yüce Allah, öyle bir hak mabuddur ki, ondan başka tapınılmaya değer, tapınılmayı hak etmiş, ilâh denilecek, kulluk edilecek hiçbir şey yoktur. Çünkü O, hayy ve kayyûmdur. Yok olmaktan, zeval bulmaktan münezzehtir, ölmez. Ezelde ve ebedde hazır ve nazır, vacibulvücûd (varlığı zarurî) olan ve herşeyi yöneten, yönlendiren, yarattıklarını koruyan, kayıran ve doyurandır. Her şeyi ayakta tutan O, besleyen ve büyüten O&#8217;dur. Bununla beraber kendisinden hiçbir şey eksilmez, daima hayy ve kayyûmdur. Üstelik hayy ve kayyûm olan yalnızca O&#8217;dur. Zaten ilâh ve mabud da hayy ve kayyûm olmalıdır. Binaenaleyh ne İsa, ne de başkaları, hiç biri ilâh değildir. Onlara ilâh demek, mabudluktan, tanrılıktan hisse vermek Allah&#8217;ı inkar olur, küfür olur.</p>
<p>Bu &#8220;Elif, Lâm, Mîm&#8221;in okunuşu dikkat çekici bir konudur. Kırâetlerinde hepsinde hem vasıl sûretinde okunur, yani, genellikle ikinci &#8220;mîm&#8221;in fethi ve Allah lafzına vaslı ve bununla beraber vakıf halindeki gibi birinci &#8220;mîm&#8221;in medd-i ârız halinde tûl veya kasr ile okunur. Ancak Ebu Ca&#8217;fer kırâetinde sekit vardır ki, ne tam vakıf, ne de tam vasıldır. Bundan dolayı bunun Kufiyyûn rivayetlerinde bile tek başına müstakil bir âyet olmadığı da söylenmiştir. Dilciler ile tefsirciler bu okunuş tarzıyla ilgili olarak uzun uzun görüşler ortaya koymuşlardır. Fakat mânâ bakımından biz bundan şunu anlamak istiyoruz ki, burada vasıl haliyle vakıf hallerinin birleşmesinde bir özellik vardır. Vakıf haline itibar</p>
<p>diğer hallerine olan benzerliği göstermekle beraber aynı zamanda vasıl hali burada bir özel anlam ifade etmektedir ki, bunda in demek olduğuna ve bundan dolayı da &#8220;Âyete&#8217;l-Kürsî&#8221;nin icmâlen (özet olarak) bir remzi demek olduğuna işaret var gibidir. Bunun bir ismi &#8220;Sûre&#8221; ve Bakara Sûresi&#8217;nin bir ismi de &#8220;Sûretü&#8217;l-Kürsî&#8221; olduğuna, ve Âyete&#8217;l-Kürsî&#8217;nin de en büyük âyet olduğuna göre; ayrıca bunun İlâhî isimlere işaret olması hakkındaki rivayetlerin bütünü birden göz önünde tutulunca, bunların hepsi bu ima ve işareti destekleyebilecek emarelerden sayılabilir. Kur&#8217;ân ilâhî ilmin ve ilâhî saltanatın parlak bir şekilde tecelli ettiği yerdir. Âyete&#8217;l-Kürsî de o ilmin, o saltanatın en güzel ve en veciz bir ifadesi olmak bakımından bu mânâ, in Kur&#8217;ân&#8217;ın ismi olmasına da mâni değildir. Bunda her şeyin Allah&#8217;a döneceği temel inancının da bir ifadesi vardır. Zaten müteşabihatın da en büyük nüzul hikmeti bu temel inancın iyice pekiştirilmesi olduğu bilinmektedir. Şüphesiz bu hece harfleri Hz. Muhammed&#8217;in kulağında çınlamaya başladığı zaman en önce ilâhî Kürsî&#8217;den gelen hak âyetlerini tebliğ ediyordu. Bu sûrenin hedeflerinin en başında geleni, müteşabihatın muhkemata irca edilmesi esasını anlatmak ve böylece hakkın âyetlerinde kaymalardan ve sapmalardan korunma gereğini öğretmek olduğuna göre, ta başında Allah&#8217;ın birliğini ve eşsiz yüceliğini tesbit ederken nazmı müteşabihinin muhkem nazmı ile teviline bir misal vermiş olması, onun hemen arkasında da daha önce indirilmiş ilâhî kitaplar arasında müteşabihatı pek çok olan Tevrat ile İncil&#8217;in, kendilerinden sonra son Peygamber&#8217;e indirilen ve muhkematı &#8220;ümmülkitap&#8221; (kitabın anası) olan Kur&#8217;ân-ı Azîme, Furkân-ı hakîme irca edilmedikçe tasdikleri caiz olmayacağını, çünkü bunun muhkemat karşısında müteşabihata uymak sûretiyle Hakk&#8217;ın âyetlerini inkâra ve küfre sebebiyet vereceğini, küfrün de şiddetli azaba sebep olduğunu açıklaması ne kadar belağatlı ve nazmın akışına ne kadar uygundur. İşte Bakara Sûresi&#8217;nin son âyetinde müminlerin yardım dualarına cevap olarak başlayan bu Âl-i İmran Sûresi, bir taraftan hayatta muzaffer olmuş, yardım görmüş ve galip gelmiş, insanlar arasında sözü geçen bir hakem ve hakim olabilmek için inançta tevhid, ahlâkta nezahet, ilimde sağlamlık ve metanetin ilk ve temel şart olduğunu hatırlatmak ve diğer taraftan hıristiyanların ilâhî tenzihe aykırı olarak bazan Allah, bazan Allah&#8217;ın oğlu, bazan da üçün üçüncüsü sonra da bütün bunların hepsi diye tanrılaştırdıkları, Yahudilerin de Peygamberlerin nezahet ve iffetine saldırıp, sövüp saydıkları ve çamur atmaya kalkıştıkları Hz. İsa meselesinin ayıklanıp çözüme kavuşturulmasına belge olmak için herşeyden önce Allah&#8217;ın birliği ve tenzihi meselesini iyice tesbit ve insanların</p>
<p>hidayeti için kitap indirmek, ilmî ve amelî anlamda Furkan göndermekle ihsanda bulunmuştur. Peygamberliğin isbatı ve ilmide ihkâm için ilâhî kitapların hepsini anlamak ve onların tefsirinde öncekileri sonrakilere, müteşabihatını muhkematına irca usulünü öğretip, bunların aksine hareketten sakındırmış ve böylece hak dini yerli yerine oturtmuştur.</p>
<p>3-AL-İ İMRAN:</p>
<p>Ya Muhammed! Yine Elif, Lâm, Mîm. Bunu iyi belle, iyi anlat! O yüce Allah, öyle bir hak mabuddur ki, ondan başka tapınılmaya değer, tapınılmayı hak etmiş, ilâh denilecek, kulluk edilecek hiçbir şey yoktur. Çünkü O, hayy ve kayyûmdur. Yok olmaktan, zeval bulmaktan münezzehtir, ölmez. Ezelde ve ebedde hazır ve nazır, vacibulvücûd (varlığı zarurî) olan ve herşeyi yöneten, yönlendiren, yarattıklarını koruyan, kayıran ve doyurandır. Her şeyi ayakta tutan O, besleyen ve büyüten O&#8217;dur. Bununla beraber kendisinden hiçbir şey eksilmez, daima hayy ve kayyûmdur. Üstelik hayy ve kayyûm olan yalnızca O&#8217;dur. Zaten ilâh ve mabud da hayy ve kayyûm olmalıdır. Binaenaleyh ne İsa, ne de başkaları, hiç biri ilâh değildir. Onlara ilâh demek, mabudluktan, tanrılıktan hisse vermek Allah&#8217;ı inkar olur, küfür olur.</p>
<p>Bu &#8220;Elif, Lâm, Mîm&#8221;in okunuşu dikkat çekici bir konudur. Kırâetlerinde hepsinde hem vasıl sûretinde okunur, yani, genellikle ikinci &#8220;mîm&#8221;in fethi ve Allah lafzına vaslı ve bununla beraber vakıf halindeki gibi birinci &#8220;mîm&#8221;in medd-i ârız halinde tûl veya kasr ile okunur. Ancak Ebu Ca&#8217;fer kırâetinde sekit vardır ki, ne tam vakıf, ne de tam vasıldır. Bundan dolayı bunun Kufiyyûn rivayetlerinde bile tek başına müstakil bir âyet olmadığı da söylenmiştir. Dilciler ile tefsirciler bu okunuş tarzıyla ilgili olarak uzun uzun görüşler ortaya koymuşlardır. Fakat mânâ bakımından biz bundan şunu anlamak istiyoruz ki, burada vasıl haliyle vakıf hallerinin birleşmesinde bir özellik vardır. Vakıf haline itibar</p>
<p>diğer hallerine olan benzerliği göstermekle beraber aynı zamanda vasıl hali burada bir özel anlam ifade etmektedir ki, bunda in demek olduğuna ve bundan dolayı da &#8220;Âyete&#8217;l-Kürsî&#8221;nin icmâlen (özet olarak) bir remzi demek olduğuna işaret var gibidir. Bunun bir ismi &#8220;Sûre&#8221; ve Bakara Sûresi&#8217;nin bir ismi de &#8220;Sûretü&#8217;l-Kürsî&#8221; olduğuna, ve Âyete&#8217;l-Kürsî&#8217;nin de en büyük âyet olduğuna göre; ayrıca bunun İlâhî isimlere işaret olması hakkındaki rivayetlerin bütünü birden göz önünde tutulunca, bunların hepsi bu ima ve işareti destekleyebilecek emarelerden sayılabilir. Kur&#8217;ân ilâhî ilmin ve ilâhî saltanatın parlak bir şekilde tecelli ettiği yerdir. Âyete&#8217;l-Kürsî de o ilmin, o saltanatın en güzel ve en veciz bir ifadesi olmak bakımından bu mânâ, in Kur&#8217;ân&#8217;ın ismi olmasına da mâni değildir. Bunda her şeyin Allah&#8217;a döneceği temel inancının da bir ifadesi vardır. Zaten müteşabihatın da en büyük nüzul hikmeti bu temel inancın iyice pekiştirilmesi olduğu bilinmektedir. Şüphesiz bu hece harfleri Hz. Muhammed&#8217;in kulağında çınlamaya başladığı zaman en önce ilâhî Kürsî&#8217;den gelen hak âyetlerini tebliğ ediyordu. Bu sûrenin hedeflerinin en başında geleni, müteşabihatın muhkemata irca edilmesi esasını anlatmak ve böylece hakkın âyetlerinde kaymalardan ve sapmalardan korunma gereğini öğretmek olduğuna göre, ta başında Allah&#8217;ın birliğini ve eşsiz yüceliğini tesbit ederken nazmı müteşabihinin muhkem nazmı ile teviline bir misal vermiş olması, onun hemen arkasında da daha önce indirilmiş ilâhî kitaplar arasında müteşabihatı pek çok olan Tevrat ile İncil&#8217;in, kendilerinden sonra son Peygamber&#8217;e indirilen ve muhkematı &#8220;ümmülkitap&#8221; (kitabın anası) olan Kur&#8217;ân-ı Azîme, Furkân-ı hakîme irca edilmedikçe tasdikleri caiz olmayacağını, çünkü bunun muhkemat karşısında müteşabihata uymak sûretiyle Hakk&#8217;ın âyetlerini inkâra ve küfre sebebiyet vereceğini, küfrün de şiddetli azaba sebep olduğunu açıklaması ne kadar belağatlı ve nazmın akışına ne kadar uygundur. İşte Bakara Sûresi&#8217;nin son âyetinde müminlerin yardım dualarına cevap olarak başlayan bu Âl-i İmran Sûresi, bir taraftan hayatta muzaffer olmuş, yardım görmüş ve galip gelmiş, insanlar arasında sözü geçen bir hakem ve hakim olabilmek için inançta tevhid, ahlâkta nezahet, ilimde sağlamlık ve metanetin ilk ve temel şart olduğunu hatırlatmak ve diğer taraftan hıristiyanların ilâhî tenzihe aykırı olarak bazan Allah, bazan Allah&#8217;ın oğlu, bazan da üçün üçüncüsü sonra da bütün bunların hepsi diye tanrılaştırdıkları, Yahudilerin de Peygamberlerin nezahet ve iffetine saldırıp, sövüp saydıkları ve çamur atmaya kalkıştıkları Hz. İsa meselesinin ayıklanıp çözüme kavuşturulmasına belge olmak için herşeyden önce Allah&#8217;ın birliği ve tenzihi meselesini iyice tesbit ve insanların</p>
<p>hidayeti için kitap indirmek, ilmî ve amelî anlamda Furkan göndermekle ihsanda bulunmuştur. Peygamberliğin isbatı ve ilmide ihkâm için ilâhî kitapların hepsini anlamak ve onların tefsirinde öncekileri sonrakilere, müteşabihatını muhkematına irca usulünü öğretip, bunların aksine hareketten sakındırmış ve böylece hak dini yerli yerine oturtmuştur.</p>
<p>2- Ya Muhammed! Yine Elif, Lâm, Mîm. Bunu iyi belle, iyi anlat! O yüce Allah, öyle bir hak mabuddur ki, ondan başka tapınılmaya değer, tapınılmayı hak etmiş, ilâh denilecek, kulluk edilecek hiçbir şey yoktur. Çünkü O, hayy ve kayyûmdur. Yok olmaktan, zeval bulmaktan münezzehtir, ölmez. Ezelde ve ebedde hazır ve nazır, vacibulvücûd (varlığı zarurî) olan ve herşeyi yöneten, yönlendiren, yarattıklarını koruyan, kayıran ve doyurandır. Her şeyi ayakta tutan O, besleyen ve büyüten O&#8217;dur. Bununla beraber kendisinden hiçbir şey eksilmez, daima hayy ve kayyûmdur. Üstelik hayy ve kayyûm olan yalnızca O&#8217;dur. Zaten ilâh ve mabud da hayy ve kayyûm olmalıdır. Binaenaleyh ne İsa, ne de başkaları, hiç biri ilâh değildir. Onlara ilâh demek, mabudluktan, tanrılıktan hisse vermek Allah&#8217;ı inkar olur, küfür olur.</p>
<p>Bu &#8220;Elif, Lâm, Mîm&#8221;in okunuşu dikkat çekici bir konudur. Kırâetlerinde hepsinde hem vasıl sûretinde okunur, yani, genellikle ikinci &#8220;mîm&#8221;in fethi ve Allah lafzına vaslı ve bununla beraber vakıf halindeki gibi birinci &#8220;mîm&#8221;in medd-i ârız halinde tûl veya kasr ile okunur. Ancak Ebu Ca&#8217;fer kırâetinde sekit vardır ki, ne tam vakıf, ne de tam vasıldır. Bundan dolayı bunun Kufiyyûn rivayetlerinde bile tek başına müstakil bir âyet olmadığı da söylenmiştir. Dilciler ile tefsirciler bu okunuş tarzıyla ilgili olarak uzun uzun görüşler ortaya koymuşlardır. Fakat mânâ bakımından biz bundan şunu anlamak istiyoruz ki, burada vasıl haliyle vakıf hallerinin birleşmesinde bir özellik vardır. Vakıf haline itibar</p>
<p>diğer hallerine olan benzerliği göstermekle beraber aynı zamanda vasıl hali burada bir özel anlam ifade etmektedir ki, bunda in demek olduğuna ve bundan dolayı da &#8220;Âyete&#8217;l-Kürsî&#8221;nin icmâlen (özet olarak) bir remzi demek olduğuna işaret var gibidir. Bunun bir ismi &#8220;Sûre&#8221; ve Bakara Sûresi&#8217;nin bir ismi de &#8220;Sûretü&#8217;l-Kürsî&#8221; olduğuna, ve Âyete&#8217;l-Kürsî&#8217;nin de en büyük âyet olduğuna göre; ayrıca bunun İlâhî isimlere işaret olması hakkındaki rivayetlerin bütünü birden göz önünde tutulunca, bunların hepsi bu ima ve işareti destekleyebilecek emarelerden sayılabilir. Kur&#8217;ân ilâhî ilmin ve ilâhî saltanatın parlak bir şekilde tecelli ettiği yerdir. Âyete&#8217;l-Kürsî de o ilmin, o saltanatın en güzel ve en veciz bir ifadesi olmak bakımından bu mânâ, in Kur&#8217;ân&#8217;ın ismi olmasına da mâni değildir. Bunda her şeyin Allah&#8217;a döneceği temel inancının da bir ifadesi vardır. Zaten müteşabihatın da en büyük nüzul hikmeti bu temel inancın iyice pekiştirilmesi olduğu bilinmektedir. Şüphesiz bu hece harfleri Hz. Muhammed&#8217;in kulağında çınlamaya başladığı zaman en önce ilâhî Kürsî&#8217;den gelen hak âyetlerini tebliğ ediyordu. Bu sûrenin hedeflerinin en başında geleni, müteşabihatın muhkemata irca edilmesi esasını anlatmak ve böylece hakkın âyetlerinde kaymalardan ve sapmalardan korunma gereğini öğretmek olduğuna göre, ta başında Allah&#8217;ın birliğini ve eşsiz yüceliğini tesbit ederken nazmı müteşabihinin muhkem nazmı ile teviline bir misal vermiş olması, onun hemen arkasında da daha önce indirilmiş ilâhî kitaplar arasında müteşabihatı pek çok olan Tevrat ile İncil&#8217;in, kendilerinden sonra son Peygamber&#8217;e indirilen ve muhkematı &#8220;ümmülkitap&#8221; (kitabın anası) olan Kur&#8217;ân-ı Azîme, Furkân-ı hakîme irca edilmedikçe tasdikleri caiz olmayacağını, çünkü bunun muhkemat karşısında müteşabihata uymak sûretiyle Hakk&#8217;ın âyetlerini inkâra ve küfre sebebiyet vereceğini, küfrün de şiddetli azaba sebep olduğunu açıklaması ne kadar belağatlı ve nazmın akışına ne kadar uygundur. İşte Bakara Sûresi&#8217;nin son âyetinde müminlerin yardım dualarına cevap olarak başlayan bu Âl-i İmran Sûresi, bir taraftan hayatta muzaffer olmuş, yardım görmüş ve galip gelmiş, insanlar arasında sözü geçen bir hakem ve hakim olabilmek için inançta tevhid, ahlâkta nezahet, ilimde sağlamlık ve metanetin ilk ve temel şart olduğunu hatırlatmak ve diğer taraftan hıristiyanların ilâhî tenzihe aykırı olarak bazan Allah, bazan Allah&#8217;ın oğlu, bazan da üçün üçüncüsü sonra da bütün bunların hepsi diye tanrılaştırdıkları, Yahudilerin de Peygamberlerin nezahet ve iffetine saldırıp, sövüp saydıkları ve çamur atmaya kalkıştıkları Hz. İsa meselesinin ayıklanıp çözüme kavuşturulmasına belge olmak için herşeyden önce Allah&#8217;ın birliği ve tenzihi meselesini iyice tesbit ve insanların</p>
<p>hidayeti için kitap indirmek, ilmî ve amelî anlamda Furkan göndermekle ihsanda bulunmuştur. Peygamberliğin isbatı ve ilmide ihkâm için ilâhî kitapların hepsini anlamak ve onların tefsirinde öncekileri sonrakilere, müteşabihatını muhkematına irca usulünü öğretip, bunların aksine hareketten sakındırmış ve böylece hak dini yerli yerine oturtmuştur.</p>
<p>3- Ey Muhammed! Allah, sana bu kitabı, hak ve hukuk sebebiyle, hak ve hakikatı içermiş olarak, önündekileri tasdik etmek üzere hakikatın gereklerine ve olayların akış şekline göre peyderpey indirmektedir. Ve bundan önce indirilenler arasında bilhassa Tevrat&#8217;ı ve İncil&#8217;i indirmişti. Bunların hepsi insanlara hidayet içindir. Böyle buyurmakla ilâhî gözetim ve yönetim altında Rablığın kanunlarına uygun olarak peygamberliğin tekamülünü ve Hz. Muhammed&#8217;in peygamberliğinin ilk defa ortaya çıkan bir peygamberlik olmadığını ve Kur&#8217;ân&#8217;ın hakikatı tasdik olunmayınca önceki kitapların da hakkıyla anlaşılıp tasdik edilemiyeceğini, bundan dolayı da Hz. Muhammed&#8217;in peygamberliği tasdik edilmedikçe önceki peygamberlerin de hakkıyla anlaşılıp tasdikine bir delil ve şahit bulunamıyacağını, o zaman da insanların delalet ve sapıklık içinde kalacağını göstermiş, Kur&#8217;ân&#8217;ın ve Hz. Peygamber&#8217;in mucizelerinin bu anlamda hakem rolünü üstlenmiş olduğunu açıkça bildirmek için de bu hükmü O, Furkan&#8217;ı da indirdi kısmı ile nass olarak karara bağlamıştır.</p>
<p>Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;in, daha önceki kitapları ve gelmiş geçmiş bütün peygamberleri tasdik edişi, çeşitli yönlerden gerçekleşmiştir:</p>
<p>Birincisi: Önceki kitaplar ve daha evvel gelmiş olan peygamberler, ileride büyük bir peygamberin geleceğini haber veriyor ve vaad ediyorlardı. Kendi irşadlarını ilerdeki böyle bir kemâl hedefine yöneltmiş olduklarından, Kur&#8217;ân ve Hz. Muhammed&#8217;in peygamberliği ortaya çıksaydı, onlar batıl bir fikir veya hayal üzerine kurulu anlamsız bir ideoloji üzerinde yürümüş olurlardı. Hatta boş vaatlerle halkı kandıran, yalan ve yanlış fikirlerle insanları oyalayan, aldatan yalancılar durumuna düşerlerdi. Kur&#8217;ân&#8217;ın gelmesiyledir ki, daha önceki devirlerde bir ideoloji halinde yayılmış olan bu gayb haberlerinin, ancak bu sayede bir vahiy haberi ve Allah&#8217;dan gelen bir hak bilgi olduğu gerçekleşmiştir. Ve böylece Kur&#8217;ân, yalnızca Hz. Muhammed&#8217;in peygamberliğini değil, bunun içinde zımnen bütün önceki peygamberlerin peygamberliğini de tasdik ve isbat eden bir furkan-ı mübîn olmuş ve Allah&#8217;ın bütün kitapları, bütün peygamberleri arasında karşılıklı olarak birbirlerini tasdik ettikleri ve birbirlerine şahadet getirdikleri</p>
<p>konusunda bir tekamül ve işbirliği, bir dayanışma bulunduğu kurumlaşmıştır. Ve hepsinin başında &#8220;Allah onlardan bir kısmına yüce dereceler vermiştir.&#8221; (Bakara, 2/253) âyetinin delaletince peygamberlerin sonuncusunu tayin eden bir ilâhî ferman şeklinde gelmiştir ki, Bakara Sûresi&#8217;nin birinci cüzünde tasdikin en çok bu anlamı, bu yönü üzerinde durulmuştur.</p>
<p>İkincisi: Kur&#8217;an, önceki kitapların iman ve Allah&#8217;ın birliğine davet eden, adaleti ve ihsanı emreden, peygamberlerin ve eski ümmetlerin yaşayış ve tarihlerinin, haber ve eserlerinin başka başka olmasıyla değişmeyecek olan temel hükümler gibi muhkem ilkelerini güçlendirerek ve genişleterek yeni baştan yürürlüğe koymuş ve hikmet-i teşriî gereğince zamanların ve mekânların ve yükümlü milletlerin özelliklerine uygun düşecek şekilde hak ve hayır açısından onların işlerine yarayacak hükümleri ve şer&#8217;î ayrıntıları yeniden tanzim ve ta&#8217;dil ederek hak dini, bütün zaman ve mekanlarda ve bilcümle ümmet ve toplumların hayatında geçerliliğini sağlayan geniş kapsamlı bir teşrî ilmi de öğretmiştir. Böylece ilâhî kitapları öncekinden sonrakine aralıksız olarak birbirlerinin tasdikinden ve yürürlük alanından geçirerek süzmek sûretiyle hepsinin doğru ilkelerini hakkıyla kendi uhdesine almış ve yüklenmiş bulunduğundan, önceki kitaplardan ve şerîatlardan Kur&#8217;ân&#8217;ın şehadeti ile tasdik edilmedikçe ne peygamberliklerinde, ne de o kitapların delaletlerinde hak oldukları tasdik edilemez. Yani geçmiş devirlerde yaşamış olan önceki peygamberlere gönderilmiş olan ilâhi temyiz ve tefrik açısından son tasdik mercii Hatemü&#8217;l-enbiya Hz. Muhammed Mustafa ile Kur&#8217;ân-ı Hakim&#8217;in, muhkem âyetlerle ortaya konmuş hükümleridir. Bu mânâ, Fıkıh Usûlü ilminde şu teşriî kaidesi ile ifade olunur: &#8220;Bizden öncekilerin şerîatleri bizim de şerîatimizdir. Fakat Allah ve Resulü tarafından tasdik edilmiş olarak nakledilmek şartıyla.&#8221;</p>
<p>Hasılı Allah, Furkanı da indirmiş, hakkı batıldan hayrı şerden ayırmış, yollarını, kanunlarını tayin etmiş; alâmetler, işaretler, deliller, âyetler de ortaya koymuş, her birinin hükmünü, gerekli sonucunu başka başka yapmış, uygulamasını kendi gözetimi ve denetimi demek olan kayyûmiyetiyle iradesi ve meşiyeti altına almıştır. Bundan dolayı şüphesiz ki, böyle hakkı batıldan ayıran, temyiz edip ayıklayan ve hak yolu gösteren, aklî ve naklî delilleri içeren âyetleri, Allah&#8217;ın âyetlerini inkâr edenler, özellikle de Allah Teâlâ&#8217;nın birliğine ve münezzeh olan yüceliğine veya peygamberlerin ismet ve haysiyetine saldırıp hücuma geçen kâfirler de kesinkes şiddetli bir azaba mahkumdurlar. Hakkı batıldan ayırd eden</p>
<p>Allah, zillet şaibesinden münezzeh ve öyle yenilmez, öyle güçlü bir Allah&#8217;dır ki, O&#8217;nun dehşetli ve korkunç bir intikamı vardır. Emrini ve hükmünü mutlaka yürütür ve yerine getirir. İradesine karşı gelenleri, izzetinin hududuna tecavüz edenleri mutlaka tepeler, ezer. Hakkı aşağılamaya uğraşanlara bir müddet hilmiyle mühlet verse bile, bir gün gelir onları tuttukları batıl yolda akla hayale gelmez felaketlere uğratıp perişan eder. Hakka hayat tanımayanlara mutluluk vermez. Bire iki, üç, vara yok, yoğa var, olura olmaz, olmaza olur, doğruya eğri, eğriye doğru, iyiye kötü, kötüye iyi, hakka batıl, batıla hak, zulme adalet, adalete zulüm, cehle ilim, ilme cehalet, nura zulmet, zulmete nur diyenler bu yanlışlarının ve cürümlerinin cezasını herkesten önce kendileri çekerler ki, bütün bunlar Allah&#8217;ın intikamının eserleri demek olur. Tek ümid ve tek sığınak olan Allah&#8217;ın nimet ve rahmetine ermek için Allah&#8217;a doğru gitmelidir. Hak ve hakikatın kanunlarını tanımayanlar rahmetin zıddı olan nıkmete ve gazaba mahkum olurlar.</p>
<p>İzzet ise zilletin tamı tamına zıddıdır, intikam da nimetin zıddıdır. İntikam &#8220;nikmet&#8221; kökünden olup, güç göstermek ve bir cinayetin cezasını vererek; ona öldürmekten aldığı tadı, acı çektirerek ödetmek demektir ki, Türkçe&#8217;de &#8220;öc almak&#8221; diye tabir olunur. Affın zıddıdır. Allah, gerçi affedici ve bağışlayıcıdır, hâlim, gafur, raûf ve rahîmdir; küfür ve isyandan sonra bile tevbe edip hakkı kabul edenleri, hakka dönenleri, iman edip kendisine sığınanları affeder ve bağışlar. Fakat hilmin, affın ve bağışlamanın hayır ve kemal olması, hak ile batılı eşit tutmak, iyilikle kötülüğü birbirine karıştırmak gibi geniş kapsamlı bir kötülüğe sebep olmaması şartına bağlıdır. Hakk&#8217;a iman edip, kötülüğü kötülük bilerek yaptığı fenalıktan dolayı yüzü kızaracak ve bu duygunun itmesiyle günahlara tevbe edecek olanlara karşı affedici olmak ve hilimle davranmak hayır ve rahmet olursa da affa uğradıkça şımaran ve kötülük ile zulüm yapmaktan zevk alan ve gittikçe daha çok haksızlık yapacak olanlara karşı affedici ve bağışlayıcı olmak, onlar hakkında iyilik değil, katıksız kötülüktür. Onun yaptığı fenalıklara ortak olmak ve teşvikçi olmak demek olur ki, bütün hukukun ve her türlü hayrın mercii ve yöneticisi kayyûm olan, Rahmân ve Rahîm&#8217;in izzeti,adaleti ve rahmeti böyle bir zilletten münezzehtir. Bunun için asr-ı saadette bir Arap şairinin şu beyti, Resulullah&#8217;ın da beğenisine mazhar olmuştu:</p>
<p>&#8220;Herhangi bir hilmin saflığını karışıklıktan, duruluğunu bulanıklıktan koruyacak önlemleri yoksa o hilimde hayır da yoktur&#8221;.</p>
<p>Hakka ve iyiliğe sevgi duymanın derecesi, batıla ve şerre karşı duyulan nefretin derecesiyle orantılıdır. Zaten afv ve bağışlama, ceza vermeye ve intikam almaya gücü yetenlerden sadır olduğu takdirde bir değer ve anlam taşır. Afv denilen şey, hüküm giymiş ve sabit olmuş olan bir cezayı uygulamaya koymamak veya cezayı gerektiren bir suçu hiç işlenmemiş saymak demektir. Suça ceza vermeye gücü yetmeyen bir zavallının &#8220;haydi seni affettim&#8221; demesi pek gülünç bir şey olur. Affedebilen her halükârda intikama gücü yetebilendir. Bunun aksi çelişki olur. Hak Teâlâ hayır ile şerrin bütün ilkelerine hakim, hayır ve hidayeti rahmetiyle himaye eden, kötülük ve hıyaneti de izzet ve intikamıyla gideren, izale eden bir hayy ve kayyûm olduğundan dolayıdır ki, her hakkın himayecisi, her hayırlı ümidin mercii olan bir hak mabuddur. Binaenaleyh mabudları zelil olanların kendileri de zelil olurlar. Üzülerek ve esefle söylemek gerekirse bazı kimseler bilmediklerinden veya şirkin mağlup olmasını istemediklerinden, &#8220;Biz şerre karşı intikama kâdir olan tanrı istemeyiz.&#8221; diye hakkı inkâr ve batıla ilân-ı aşk ederler de kendi mabudlarını aciz ve zelil, harîm-i ismetine ve hakkına tecavüz olunabilir, hakkını ve hukukunu müdafaa edemez duruma düşürürler. Kötülükleri önleyemediği için insanların keyfi nasıl isterse, kendi isteğine göre sevilebilir, bazı sıkıntılı zamanlarda okşanıp o zavallı güzelliğinden bir ilham, bir teselli alınabilir bir bebek veya bir zavallı tanrı görmek isterler. Putperestlerin fetişleri ve putları böyle olduğu gibi, sonraki hıristiyanların Hz. İsa&#8217;yı böyle bir bebek, anası Meryem&#8217;i böyle bir sevimli bâkire, Cenab-ı Allah&#8217;ı da, hayatta olduğu müddetçe yarattığı âdemoğullarını, ataları Âdem&#8217;den kalma ilk günahtan kurtarmaya, arındırmaya bir türlü çare bulamamış ve nihayet oğlunun bedenine girerek bizzat kendisi gelmiş, kendini ve oğlunu feda edip kâfirlere kurban ettirmiş, ancak bu kurban ve bu fidye karşılığında kendisine tapınanları kurtarmış, sonra birkaç gün içinde önce oğlunu tekrar diriltip göklere kaldırmış ve işte böyle bir iyilik etmek için nelere katlanmış; kendisini ve oğlunu feda etmeye razı olmuş, çaresizlik ve zorunluluklar karşısında fedakârlığın en büyük örneğini göstermek için, en büyük iyiliği oğlu ile birlikte kendini de fedâ ve yok etmekte bulmuş, var yok, yok var olmuş durumunda ihtiyar bir baba farz ederek bir inanç ortaya çıkmıştır. Buna göre, O bir var, aynı zamanda yok; fani, aynı zamanda bâki; aciz, aynı zamanda kâdir; bir, fakat aynı zamanda üç; üç, fakat aynı zamanda bir mâbûd olmak üzere &#8220;Ekanim-i selâse,&#8221; üç öğeden mürekkep üçlü bir tanrı inancına sahiptirler. O ilk günahtan kurtulup selamete ermek için aklı ve nefsi bu teslis inancına feda etmek gerektiğini ve bu fedakârlığı yapmanın bu imanın şartı ve necat sebebi olduğunu iddia ederler ki,</p>
<p>bütün bunlar mabud ve kulluk fikrini hafife almaktan öte bir şey değildir ve aklen ve naklen zahir ve bahir olan Hakk&#8217;ın delillerine karşı saygısızlıktır, küfürdür. Her şeyden önce insanlar için günahı ve günah işlemeyi yaratılıştan kaynaklanan bir zaruret kabul ederek, onu mutlaka işlemek gerektiğine karar vermek, sonra da o günahın her ne olursa olsun sonuçta affedilmesi mümkün değilmiş veya cezalandırılması kabil değilmiş de büyük bir felaketi gerektiriyormuş olduğunu itiraf eylemektir. Ayrıca bu cezadan ve felaketten kurtulmak için yegâne çare olmak üzere, esasen ona ceza verecek olan ve zaten vermek hakkına ve yetkisine sahip bulunan en yüce makamı, son mercii de yok edip ortadan kaldırmak ve böylelikle ceza korkusundan da büsbütün kurtulmak ve ondan sonra doya günah işleyip, kendi yaptığı günahların cezasını da başkasına, daha doğrusu yaratıcıya yükletmek demektir.</p>
<p>İşte Hıristiyanlıktaki teslis (üçlü ilah) inancının bütün sonuçlarıyla ve ayrıntılarıyla anlamı, böyle bir nefiydir, yani hak mabud olan Allah&#8217;ın bazı önemli sıfatlarını ve özelliklerini inkârdan veya birbirine karıştırmaktan doğan bir inanç muammasıdır. Hz. İsa hiçbir zaman Allah hakkında böyle bir inanca davet etmemiştir, ancak babasız bir çocuğun peygamberliğe mazhar kılınmış olarak bir kutsal ruhla birlikte mucizeler göstermesi, akılları ve teknikleri aciz ve hayran bırakacak şekilde ölüleri diriltip, hastalara şifa vermesi, sadece onun hak peygamberliğine ve temiz yaratılışına delil sayılan açıklamaları ve öğretileri, hakikat kabul edilip, ilk hıristiyanların yaptığı gibi, onun tâlimatına uyulacak ve Allah&#8217;ın birliği inancı üzere yürünecek yerde bir müddet sonra bu mucizeler ve bu harikalar şüphelerle dolu esrarengiz ve içinden çıkılmaz bir muamma haline sokularak ve İncil&#8217;de &#8220;merhametli yaratıcı&#8221; mânâsına gelen (baba) eşanlamlı ve müteşabih isminin (gerçek baba) mânâsına tevil edilip bunun arkasına düşülerek ve bu anlama hulûl ve ruhun ölmezliği nazariyeleri ilave olunarak, İsa&#8217;nın insanüstü ve tanrı oğlu tanrı olduğu ve onun bedenine giren babası ile beraber fanî olup gittiği ve bu sebeple insanların da kurtulduğu ve binaenaleyh yoklukta birleşen bu ekanim-i teslisin ruhları ancak bundan dolayı takdis edilmek gerektiği tarzında dinin temel ilkesi sayılmıştır. İşte bu yola sapılması, Hıristiyanlığı gizlice ta temelinden değiştiren, ters yüz eden bir tahrif olmuştur ki, bunun başlangıcı gizli toplantılara ve ilk İncil tercemelerindeki tahriflere, sonu da meşhur İznik konsilinde alınan kararlara dayanır. Yani teslis inancı, Hıristiyanlığın kaynağından gelen öz inanç ilkesi değildir, müteşabihata uymak suretiyle ictihada bağlı olarak tahriften kaynaklanan bir batıl inancıdır. Bundan dolayı Hıristiyanlar İncil&#8217;in metnine ve âyetlerine önem vermezler de</p>
<p>&#8220;biz onun ruhunu, özünü gözetiyoruz&#8221; diyerek İncil nüshalarını her zaman ve sürekli olarak yeniler ve değiştirirler. Durmadan onun müteşabihatıyla oynarlar.</p>
<p>İncil&#8217;de Cenab-ı Allah&#8217;a &#8220;baba&#8221; denildiği bilinmeyen bir şey değildir. Fakat İncil de dahil olmak üzere bütün semâvî (ilâhî) kitapların ve semavî dinlerin üzerinde ittifak edip birleştikleri bir husus vardır ki, o da ilk sebep olan Allah Teâlâ&#8217;nın &#8220;Yaratan&#8221; olması ve maddeye muhtaç olmaksızın kâinatı sırf kendi kudretiyle yoktan halketmesi inancıdır. Hatta Avrupa felsefesi tarihleri bu inancın felsefeye ancak Hıristiyanlıktan girmiş olabileceği görüşündedirler. Bu ise gerçek illiyet ve sebebin ancak üreme ve sudur yoluyla olması nazariyesinin tamamen zıddıdır. Gerçekten de üreme nazariyesi, başlangıcında bir çelişkiden kurtulmak ihtimali bulunmayan bir nazariyedir. Tevlid denilen üreme olayı adi illetler için geçerli olabilirse de gerçek anlamda illiyet yaratma ve ibdâ&#8217; etme demektir. Bundan dolayı İncil&#8217;de Cenab-ı Allah için kullanılmış olan &#8220;eb&#8221; kelimesi, gerçek anlamıyla &#8220;valid&#8221; (baba) demek olamıyacağı için &#8220;yaratan ve var eden&#8221; demek olduğu her din mensubu gibi Hıristiyanlar için de her türlü şüphe ve tereddütten uzak bir inanç olması gerekirdi. Elbette düşmanları tarafından durmadan ve sürekli olarak &#8220;babasız&#8221; diye itham edilmek istenen Hz. İsa&#8217;ya, bu kelimenin kullanılmasına müsaade buyurulması onun hakkında Allah&#8217;ın bir rahmeti ve özel bir iltifatı olduğunda nasıl şüphe yoksa, Hz. İsa&#8217;nın &#8220;babam&#8221; dediği zaman &#8220;rahim olan Rabbim, halikim&#8221; demiş olduğunda da hiç şüphe yoktur. Binaenaleyh Hıristiyan babaların, müteşabihata uyarak bu kelimeyi bu kadar engel bulunmasına rağmen lügat anlamıyla alıp gerçek &#8220;baba&#8221; mânâsına te&#8217;vil etmeye çalışmaları da yaratılış inanç ve nazariyesiyle bağdaştırılması mümkün olmayan bir çelişkidir.</p>
<p>İşte Kur&#8217;ân, Allah&#8217;ın zatı ve sıfatları hakkında aklen ve naklen sabit ve apaçık bulunan ve bu meseleyi temelden çözüme kavuşturacak olan temel gerçekleri, Bakara Sûresi&#8217;nden özetliyerek bir belge halinde ortaya koyduktan sonra buna aykırı olan batıl görüşleri ayıklamak ve bu arada hıristiyanların böyle Allah&#8217;a ve Allah&#8217;ın âyetlerine karşı reva gördükleri tecavüzkâr tutumlarını, bütün incelikleriyle ve temeldeki yanlışlarıyla reddetmek ve geçersiz kılmak ve bunları, red ve iptal gayesiyle de olsa tek tek sayılıp dökülmesinin Kur&#8217;ân ahlâkının nezahet ve vakarıyla bağdaşmayacağını anlatmak ve aynı zamanda irşadın faydasını daha da geniş tutmak için hepsinin de ilâhî âyetleri inkâr anlamı taşıdığını ve küfür kavramı altında birleştiğini özetle göstererek şeklinde uyarıda bulunmuş ve işin varacağı sonucu açıklamıştır.</p>
<p>Mabud, kelimesinin anlamını çirkin ve yakışıksız bir yorumla tefsir etmek, muhkematı inkâr eylemek, ilk günahı bağışlamaya gücü yetmemek, tevlîd, yani çocuk edinmek, tecessüd yani bedene bürünüp görünmek, kendini feda etmek, ancak böyle inanıldığı takdirde kurtuluşa erileceğini ummak gibi teslis inancı ile ilişkili olan küfür şekillerinin hepsine karşı hakkın bir kılıç darbesi olan furkanı, hakkı alçaltmaya cüret edenlerin sonuçta mutlaka yenilgiye uğrayacaklarını ilan eden bir ilâhî furkandır. Fakat şu da iyi bilinmeli ki, hayy ve kayyûm olan, kitap indiren, akıllara hidayet veren ve mutlak anlamda güçlü olan Allah&#8217;ın intikamı, sizin bildiğiniz cinsten aşağılık, ahlâksızca, çirkin, cahilane, haince bir intikam değil, savunması yapılabilir cinsten bir intikam da değildir. Bütünüyle hakikat, hikmet ve izzet olan ve sonsuz bir kudretin ve iradenin gereği bulunan ve hiçbir noktada cehaletle ilişkisi bulunmayan, çok hakîmâne bir intikamdır.</p>
<p>4- Ey Muhammed! Allah, sana bu kitabı, hak ve hukuk sebebiyle, hak ve hakikatı içermiş olarak, önündekileri tasdik etmek üzere hakikatın gereklerine ve olayların akış şekline göre peyderpey indirmektedir. Ve bundan önce indirilenler arasında bilhassa Tevrat&#8217;ı ve İncil&#8217;i indirmişti. Bunların hepsi insanlara hidayet içindir. Böyle buyurmakla ilâhî gözetim ve yönetim altında Rablığın kanunlarına uygun olarak peygamberliğin tekamülünü ve Hz. Muhammed&#8217;in peygamberliğinin ilk defa ortaya çıkan bir peygamberlik olmadığını ve Kur&#8217;ân&#8217;ın hakikatı tasdik olunmayınca önceki kitapların da hakkıyla anlaşılıp tasdik edilemiyeceğini, bundan dolayı da Hz. Muhammed&#8217;in peygamberliği tasdik edilmedikçe önceki peygamberlerin de hakkıyla anlaşılıp tasdikine bir delil ve şahit bulunamıyacağını, o zaman da insanların delalet ve sapıklık içinde kalacağını göstermiş, Kur&#8217;ân&#8217;ın ve Hz. Peygamber&#8217;in mucizelerinin bu anlamda hakem rolünü üstlenmiş olduğunu açıkça bildirmek için de bu hükmü O, Furkan&#8217;ı da indirdi kısmı ile nass olarak karara bağlamıştır.</p>
<p>Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;in, daha önceki kitapları ve gelmiş geçmiş bütün peygamberleri tasdik edişi, çeşitli yönlerden gerçekleşmiştir:</p>
<p>Birincisi: Önceki kitaplar ve daha evvel gelmiş olan peygamberler, ileride büyük bir peygamberin geleceğini haber veriyor ve vaad ediyorlardı. Kendi irşadlarını ilerdeki böyle bir kemâl hedefine yöneltmiş olduklarından, Kur&#8217;ân ve Hz. Muhammed&#8217;in peygamberliği ortaya çıksaydı, onlar batıl bir fikir veya hayal üzerine kurulu anlamsız bir ideoloji üzerinde yürümüş olurlardı. Hatta boş vaatlerle halkı kandıran, yalan ve yanlış fikirlerle insanları oyalayan, aldatan yalancılar durumuna düşerlerdi. Kur&#8217;ân&#8217;ın gelmesiyledir ki, daha önceki devirlerde bir ideoloji halinde yayılmış olan bu gayb haberlerinin, ancak bu sayede bir vahiy haberi ve Allah&#8217;dan gelen bir hak bilgi olduğu gerçekleşmiştir. Ve böylece Kur&#8217;ân, yalnızca Hz. Muhammed&#8217;in peygamberliğini değil, bunun içinde zımnen bütün önceki peygamberlerin peygamberliğini de tasdik ve isbat eden bir furkan-ı mübîn olmuş ve Allah&#8217;ın bütün kitapları, bütün peygamberleri arasında karşılıklı olarak birbirlerini tasdik ettikleri ve birbirlerine şahadet getirdikleri</p>
<p>konusunda bir tekamül ve işbirliği, bir dayanışma bulunduğu kurumlaşmıştır. Ve hepsinin başında &#8220;Allah onlardan bir kısmına yüce dereceler vermiştir.&#8221; (Bakara, 2/253) âyetinin delaletince peygamberlerin sonuncusunu tayin eden bir ilâhî ferman şeklinde gelmiştir ki, Bakara Sûresi&#8217;nin birinci cüzünde tasdikin en çok bu anlamı, bu yönü üzerinde durulmuştur.</p>
<p>İkincisi: Kur&#8217;an, önceki kitapların iman ve Allah&#8217;ın birliğine davet eden, adaleti ve ihsanı emreden, peygamberlerin ve eski ümmetlerin yaşayış ve tarihlerinin, haber ve eserlerinin başka başka olmasıyla değişmeyecek olan temel hükümler gibi muhkem ilkelerini güçlendirerek ve genişleterek yeni baştan yürürlüğe koymuş ve hikmet-i teşriî gereğince zamanların ve mekânların ve yükümlü milletlerin özelliklerine uygun düşecek şekilde hak ve hayır açısından onların işlerine yarayacak hükümleri ve şer&#8217;î ayrıntıları yeniden tanzim ve ta&#8217;dil ederek hak dini, bütün zaman ve mekanlarda ve bilcümle ümmet ve toplumların hayatında geçerliliğini sağlayan geniş kapsamlı bir teşrî ilmi de öğretmiştir. Böylece ilâhî kitapları öncekinden sonrakine aralıksız olarak birbirlerinin tasdikinden ve yürürlük alanından geçirerek süzmek sûretiyle hepsinin doğru ilkelerini hakkıyla kendi uhdesine almış ve yüklenmiş bulunduğundan, önceki kitaplardan ve şerîatlardan Kur&#8217;ân&#8217;ın şehadeti ile tasdik edilmedikçe ne peygamberliklerinde, ne de o kitapların delaletlerinde hak oldukları tasdik edilemez. Yani geçmiş devirlerde yaşamış olan önceki peygamberlere gönderilmiş olan ilâhi temyiz ve tefrik açısından son tasdik mercii Hatemü&#8217;l-enbiya Hz. Muhammed Mustafa ile Kur&#8217;ân-ı Hakim&#8217;in, muhkem âyetlerle ortaya konmuş hükümleridir. Bu mânâ, Fıkıh Usûlü ilminde şu teşriî kaidesi ile ifade olunur: &#8220;Bizden öncekilerin şerîatleri bizim de şerîatimizdir. Fakat Allah ve Resulü tarafından tasdik edilmiş olarak nakledilmek şartıyla.&#8221;</p>
<p>Hasılı Allah, Furkanı da indirmiş, hakkı batıldan hayrı şerden ayırmış, yollarını, kanunlarını tayin etmiş; alâmetler, işaretler, deliller, âyetler de ortaya koymuş, her birinin hükmünü, gerekli sonucunu başka başka yapmış, uygulamasını kendi gözetimi ve denetimi demek olan kayyûmiyetiyle iradesi ve meşiyeti altına almıştır. Bundan dolayı şüphesiz ki, böyle hakkı batıldan ayıran, temyiz edip ayıklayan ve hak yolu gösteren, aklî ve naklî delilleri içeren âyetleri, Allah&#8217;ın âyetlerini inkâr edenler, özellikle de Allah Teâlâ&#8217;nın birliğine ve münezzeh olan yüceliğine veya peygamberlerin ismet ve haysiyetine saldırıp hücuma geçen kâfirler de kesinkes şiddetli bir azaba mahkumdurlar. Hakkı batıldan ayırd eden</p>
<p>Allah, zillet şaibesinden münezzeh ve öyle yenilmez, öyle güçlü bir Allah&#8217;dır ki, O&#8217;nun dehşetli ve korkunç bir intikamı vardır. Emrini ve hükmünü mutlaka yürütür ve yerine getirir. İradesine karşı gelenleri, izzetinin hududuna tecavüz edenleri mutlaka tepeler, ezer. Hakkı aşağılamaya uğraşanlara bir müddet hilmiyle mühlet verse bile, bir gün gelir onları tuttukları batıl yolda akla hayale gelmez felaketlere uğratıp perişan eder. Hakka hayat tanımayanlara mutluluk vermez. Bire iki, üç, vara yok, yoğa var, olura olmaz, olmaza olur, doğruya eğri, eğriye doğru, iyiye kötü, kötüye iyi, hakka batıl, batıla hak, zulme adalet, adalete zulüm, cehle ilim, ilme cehalet, nura zulmet, zulmete nur diyenler bu yanlışlarının ve cürümlerinin cezasını herkesten önce kendileri çekerler ki, bütün bunlar Allah&#8217;ın intikamının eserleri demek olur. Tek ümid ve tek sığınak olan Allah&#8217;ın nimet ve rahmetine ermek için Allah&#8217;a doğru gitmelidir. Hak ve hakikatın kanunlarını tanımayanlar rahmetin zıddı olan nıkmete ve gazaba mahkum olurlar.</p>
<p>İzzet ise zilletin tamı tamına zıddıdır, intikam da nimetin zıddıdır. İntikam &#8220;nikmet&#8221; kökünden olup, güç göstermek ve bir cinayetin cezasını vererek; ona öldürmekten aldığı tadı, acı çektirerek ödetmek demektir ki, Türkçe&#8217;de &#8220;öc almak&#8221; diye tabir olunur. Affın zıddıdır. Allah, gerçi affedici ve bağışlayıcıdır, hâlim, gafur, raûf ve rahîmdir; küfür ve isyandan sonra bile tevbe edip hakkı kabul edenleri, hakka dönenleri, iman edip kendisine sığınanları affeder ve bağışlar. Fakat hilmin, affın ve bağışlamanın hayır ve kemal olması, hak ile batılı eşit tutmak, iyilikle kötülüğü birbirine karıştırmak gibi geniş kapsamlı bir kötülüğe sebep olmaması şartına bağlıdır. Hakk&#8217;a iman edip, kötülüğü kötülük bilerek yaptığı fenalıktan dolayı yüzü kızaracak ve bu duygunun itmesiyle günahlara tevbe edecek olanlara karşı affedici olmak ve hilimle davranmak hayır ve rahmet olursa da affa uğradıkça şımaran ve kötülük ile zulüm yapmaktan zevk alan ve gittikçe daha çok haksızlık yapacak olanlara karşı affedici ve bağışlayıcı olmak, onlar hakkında iyilik değil, katıksız kötülüktür. Onun yaptığı fenalıklara ortak olmak ve teşvikçi olmak demek olur ki, bütün hukukun ve her türlü hayrın mercii ve yöneticisi kayyûm olan, Rahmân ve Rahîm&#8217;in izzeti,adaleti ve rahmeti böyle bir zilletten münezzehtir. Bunun için asr-ı saadette bir Arap şairinin şu beyti, Resulullah&#8217;ın da beğenisine mazhar olmuştu:</p>
<p>&#8220;Herhangi bir hilmin saflığını karışıklıktan, duruluğunu bulanıklıktan koruyacak önlemleri yoksa o hilimde hayır da yoktur&#8221;.</p>
<p>Hakka ve iyiliğe sevgi duymanın derecesi, batıla ve şerre karşı duyulan nefretin derecesiyle orantılıdır. Zaten afv ve bağışlama, ceza vermeye ve intikam almaya gücü yetenlerden sadır olduğu takdirde bir değer ve anlam taşır. Afv denilen şey, hüküm giymiş ve sabit olmuş olan bir cezayı uygulamaya koymamak veya cezayı gerektiren bir suçu hiç işlenmemiş saymak demektir. Suça ceza vermeye gücü yetmeyen bir zavallının &#8220;haydi seni affettim&#8221; demesi pek gülünç bir şey olur. Affedebilen her halükârda intikama gücü yetebilendir. Bunun aksi çelişki olur. Hak Teâlâ hayır ile şerrin bütün ilkelerine hakim, hayır ve hidayeti rahmetiyle himaye eden, kötülük ve hıyaneti de izzet ve intikamıyla gideren, izale eden bir hayy ve kayyûm olduğundan dolayıdır ki, her hakkın himayecisi, her hayırlı ümidin mercii olan bir hak mabuddur. Binaenaleyh mabudları zelil olanların kendileri de zelil olurlar. Üzülerek ve esefle söylemek gerekirse bazı kimseler bilmediklerinden veya şirkin mağlup olmasını istemediklerinden, &#8220;Biz şerre karşı intikama kâdir olan tanrı istemeyiz.&#8221; diye hakkı inkâr ve batıla ilân-ı aşk ederler de kendi mabudlarını aciz ve zelil, harîm-i ismetine ve hakkına tecavüz olunabilir, hakkını ve hukukunu müdafaa edemez duruma düşürürler. Kötülükleri önleyemediği için insanların keyfi nasıl isterse, kendi isteğine göre sevilebilir, bazı sıkıntılı zamanlarda okşanıp o zavallı güzelliğinden bir ilham, bir teselli alınabilir bir bebek veya bir zavallı tanrı görmek isterler. Putperestlerin fetişleri ve putları böyle olduğu gibi, sonraki hıristiyanların Hz. İsa&#8217;yı böyle bir bebek, anası Meryem&#8217;i böyle bir sevimli bâkire, Cenab-ı Allah&#8217;ı da, hayatta olduğu müddetçe yarattığı âdemoğullarını, ataları Âdem&#8217;den kalma ilk günahtan kurtarmaya, arındırmaya bir türlü çare bulamamış ve nihayet oğlunun bedenine girerek bizzat kendisi gelmiş, kendini ve oğlunu feda edip kâfirlere kurban ettirmiş, ancak bu kurban ve bu fidye karşılığında kendisine tapınanları kurtarmış, sonra birkaç gün içinde önce oğlunu tekrar diriltip göklere kaldırmış ve işte böyle bir iyilik etmek için nelere katlanmış; kendisini ve oğlunu feda etmeye razı olmuş, çaresizlik ve zorunluluklar karşısında fedakârlığın en büyük örneğini göstermek için, en büyük iyiliği oğlu ile birlikte kendini de fedâ ve yok etmekte bulmuş, var yok, yok var olmuş durumunda ihtiyar bir baba farz ederek bir inanç ortaya çıkmıştır. Buna göre, O bir var, aynı zamanda yok; fani, aynı zamanda bâki; aciz, aynı zamanda kâdir; bir, fakat aynı zamanda üç; üç, fakat aynı zamanda bir mâbûd olmak üzere &#8220;Ekanim-i selâse,&#8221; üç öğeden mürekkep üçlü bir tanrı inancına sahiptirler. O ilk günahtan kurtulup selamete ermek için aklı ve nefsi bu teslis inancına feda etmek gerektiğini ve bu fedakârlığı yapmanın bu imanın şartı ve necat sebebi olduğunu iddia ederler ki,</p>
<p>bütün bunlar mabud ve kulluk fikrini hafife almaktan öte bir şey değildir ve aklen ve naklen zahir ve bahir olan Hakk&#8217;ın delillerine karşı saygısızlıktır, küfürdür. Her şeyden önce insanlar için günahı ve günah işlemeyi yaratılıştan kaynaklanan bir zaruret kabul ederek, onu mutlaka işlemek gerektiğine karar vermek, sonra da o günahın her ne olursa olsun sonuçta affedilmesi mümkün değilmiş veya cezalandırılması kabil değilmiş de büyük bir felaketi gerektiriyormuş olduğunu itiraf eylemektir. Ayrıca bu cezadan ve felaketten kurtulmak için yegâne çare olmak üzere, esasen ona ceza verecek olan ve zaten vermek hakkına ve yetkisine sahip bulunan en yüce makamı, son mercii de yok edip ortadan kaldırmak ve böylelikle ceza korkusundan da büsbütün kurtulmak ve ondan sonra doya günah işleyip, kendi yaptığı günahların cezasını da başkasına, daha doğrusu yaratıcıya yükletmek demektir.</p>
<p>İşte Hıristiyanlıktaki teslis (üçlü ilah) inancının bütün sonuçlarıyla ve ayrıntılarıyla anlamı, böyle bir nefiydir, yani hak mabud olan Allah&#8217;ın bazı önemli sıfatlarını ve özelliklerini inkârdan veya birbirine karıştırmaktan doğan bir inanç muammasıdır. Hz. İsa hiçbir zaman Allah hakkında böyle bir inanca davet etmemiştir, ancak babasız bir çocuğun peygamberliğe mazhar kılınmış olarak bir kutsal ruhla birlikte mucizeler göstermesi, akılları ve teknikleri aciz ve hayran bırakacak şekilde ölüleri diriltip, hastalara şifa vermesi, sadece onun hak peygamberliğine ve temiz yaratılışına delil sayılan açıklamaları ve öğretileri, hakikat kabul edilip, ilk hıristiyanların yaptığı gibi, onun tâlimatına uyulacak ve Allah&#8217;ın birliği inancı üzere yürünecek yerde bir müddet sonra bu mucizeler ve bu harikalar şüphelerle dolu esrarengiz ve içinden çıkılmaz bir muamma haline sokularak ve İncil&#8217;de &#8220;merhametli yaratıcı&#8221; mânâsına gelen (baba) eşanlamlı ve müteşabih isminin (gerçek baba) mânâsına tevil edilip bunun arkasına düşülerek ve bu anlama hulûl ve ruhun ölmezliği nazariyeleri ilave olunarak, İsa&#8217;nın insanüstü ve tanrı oğlu tanrı olduğu ve onun bedenine giren babası ile beraber fanî olup gittiği ve bu sebeple insanların da kurtulduğu ve binaenaleyh yoklukta birleşen bu ekanim-i teslisin ruhları ancak bundan dolayı takdis edilmek gerektiği tarzında dinin temel ilkesi sayılmıştır. İşte bu yola sapılması, Hıristiyanlığı gizlice ta temelinden değiştiren, ters yüz eden bir tahrif olmuştur ki, bunun başlangıcı gizli toplantılara ve ilk İncil tercemelerindeki tahriflere, sonu da meşhur İznik konsilinde alınan kararlara dayanır. Yani teslis inancı, Hıristiyanlığın kaynağından gelen öz inanç ilkesi değildir, müteşabihata uymak suretiyle ictihada bağlı olarak tahriften kaynaklanan bir batıl inancıdır. Bundan dolayı Hıristiyanlar İncil&#8217;in metnine ve âyetlerine önem vermezler de</p>
<p>&#8220;biz onun ruhunu, özünü gözetiyoruz&#8221; diyerek İncil nüshalarını her zaman ve sürekli olarak yeniler ve değiştirirler. Durmadan onun müteşabihatıyla oynarlar.</p>
<p>İncil&#8217;de Cenab-ı Allah&#8217;a &#8220;baba&#8221; denildiği bilinmeyen bir şey değildir. Fakat İncil de dahil olmak üzere bütün semâvî (ilâhî) kitapların ve semavî dinlerin üzerinde ittifak edip birleştikleri bir husus vardır ki, o da ilk sebep olan Allah Teâlâ&#8217;nın &#8220;Yaratan&#8221; olması ve maddeye muhtaç olmaksızın kâinatı sırf kendi kudretiyle yoktan halketmesi inancıdır. Hatta Avrupa felsefesi tarihleri bu inancın felsefeye ancak Hıristiyanlıktan girmiş olabileceği görüşündedirler. Bu ise gerçek illiyet ve sebebin ancak üreme ve sudur yoluyla olması nazariyesinin tamamen zıddıdır. Gerçekten de üreme nazariyesi, başlangıcında bir çelişkiden kurtulmak ihtimali bulunmayan bir nazariyedir. Tevlid denilen üreme olayı adi illetler için geçerli olabilirse de gerçek anlamda illiyet yaratma ve ibdâ&#8217; etme demektir. Bundan dolayı İncil&#8217;de Cenab-ı Allah için kullanılmış olan &#8220;eb&#8221; kelimesi, gerçek anlamıyla &#8220;valid&#8221; (baba) demek olamıyacağı için &#8220;yaratan ve var eden&#8221; demek olduğu her din mensubu gibi Hıristiyanlar için de her türlü şüphe ve tereddütten uzak bir inanç olması gerekirdi. Elbette düşmanları tarafından durmadan ve sürekli olarak &#8220;babasız&#8221; diye itham edilmek istenen Hz. İsa&#8217;ya, bu kelimenin kullanılmasına müsaade buyurulması onun hakkında Allah&#8217;ın bir rahmeti ve özel bir iltifatı olduğunda nasıl şüphe yoksa, Hz. İsa&#8217;nın &#8220;babam&#8221; dediği zaman &#8220;rahim olan Rabbim, halikim&#8221; demiş olduğunda da hiç şüphe yoktur. Binaenaleyh Hıristiyan babaların, müteşabihata uyarak bu kelimeyi bu kadar engel bulunmasına rağmen lügat anlamıyla alıp gerçek &#8220;baba&#8221; mânâsına te&#8217;vil etmeye çalışmaları da yaratılış inanç ve nazariyesiyle bağdaştırılması mümkün olmayan bir çelişkidir.</p>
<p>İşte Kur&#8217;ân, Allah&#8217;ın zatı ve sıfatları hakkında aklen ve naklen sabit ve apaçık bulunan ve bu meseleyi temelden çözüme kavuşturacak olan temel gerçekleri, Bakara Sûresi&#8217;nden özetliyerek bir belge halinde ortaya koyduktan sonra buna aykırı olan batıl görüşleri ayıklamak ve bu arada hıristiyanların böyle Allah&#8217;a ve Allah&#8217;ın âyetlerine karşı reva gördükleri tecavüzkâr tutumlarını, bütün incelikleriyle ve temeldeki yanlışlarıyla reddetmek ve geçersiz kılmak ve bunları, red ve iptal gayesiyle de olsa tek tek sayılıp dökülmesinin Kur&#8217;ân ahlâkının nezahet ve vakarıyla bağdaşmayacağını anlatmak ve aynı zamanda irşadın faydasını daha da geniş tutmak için hepsinin de ilâhî âyetleri inkâr anlamı taşıdığını ve küfür kavramı altında birleştiğini özetle göstererek şeklinde uyarıda bulunmuş ve işin varacağı sonucu açıklamıştır.</p>
<p>Mabud, kelimesinin anlamını çirkin ve yakışıksız bir yorumla tefsir etmek, muhkematı inkâr eylemek, ilk günahı bağışlamaya gücü yetmemek, tevlîd, yani çocuk edinmek, tecessüd yani bedene bürünüp görünmek, kendini feda etmek, ancak böyle inanıldığı takdirde kurtuluşa erileceğini ummak gibi teslis inancı ile ilişkili olan küfür şekillerinin hepsine karşı hakkın bir kılıç darbesi olan furkanı, hakkı alçaltmaya cüret edenlerin sonuçta mutlaka yenilgiye uğrayacaklarını ilan eden bir ilâhî furkandır. Fakat şu da iyi bilinmeli ki, hayy ve kayyûm olan, kitap indiren, akıllara hidayet veren ve mutlak anlamda güçlü olan Allah&#8217;ın intikamı, sizin bildiğiniz cinsten aşağılık, ahlâksızca, çirkin, cahilane, haince bir intikam değil, savunması yapılabilir cinsten bir intikam da değildir. Bütünüyle hakikat, hikmet ve izzet olan ve sonsuz bir kudretin ve iradenin gereği bulunan ve hiçbir noktada cehaletle ilişkisi bulunmayan, çok hakîmâne bir intikamdır.</p>
<p>5-Zira muhakkak ki ne yerde, ne de gökte cüz&#8217;î, küllî, maddî, manevî, derûnî ve âfakî hiçbir şey Allah&#8217;a gizli kalmaz, hepsi O&#8217;nun bilgisindedir. Hatta bütün kâinatta herhangi bir şeyin haddizatında, hangi durumda ve hangi tavırda varlığı Allah&#8217;a göre ayniyle bilgi konusudur. İlâhî ilim, beşer cinsinde olduğu gibi; misallere, tasavvurlara dayalı bir gölge, izafî ve sonradan elde edilmeye dayalı bir ilim değildir, bütün varlığın üzerine kurulu bulunduğu ezelî bir ilimdir.</p>
<p>6-Ey insanlar! Allah, öylesine ilim ve kudret sahibi bir yaratıcıdır ki, sizi ana karınlarında, ana rahimlerinde nasıl dilerse öylece şekillendirir. Hangi surete isterse ona büründürür. Bünyelerinizi teşkil edecek olan ve uzviyetin ilk şeklini alan ilkel maddeleri dilerse dışarda, dilerse ana rahminde tasvir eder ve bunları birbirleriyle buluşturarak bir tanesini iki, ikiyi üç ve daha ziyade yaparak üretip durur. Bunları irade ve meşiyyet kimyahane (laboratuvar)sinde murad eylediği özellikler ve niteliklerle donatarak, her birini bir göreve tayin ederek ve halden hale, tavırdan tavıra geçirerek ince ince eleyip dokur ve her tavırda yeni bir oluş, yeni bir yaratılış ekleyerek suretten surete, nitelikten niteliğe dönüştürür, eleyip süzgeçten geçirir. Nihayet akıllara durgunluk veren bir ince yaratış ile bütün dokularınızı, kemikler, ilikler, kıkırdaklar, damarlar, atar damarlar, toplar damarlar, kılcal damarlar, adaleler, sinirler, salgı bezleri ve uzuvları sistemleriyle yerli yerine oturtup bütün görev ve fonksiyonlarını eksiksiz yapabilecek şekle koyduktan ve hayat için gerekli özellikleri onlara kazandırdıktan sonra tam ve noksan, erkek veya dişi, ya da hünsa canlı bir insan suretine dönüştürür. Dilerse tamamlar, dilerse eksik bırakır. Sizin böyle fıtratınızı cismanî ve ruhanî varlığınızla, bilinen ve bilinmeye diğer yönlerinizle</p>
<p>özünüzü teşkil eden o maddî ve manevî suretler, o oluşlar hep O&#8217;nun dilemesiyle meydana gelmiş olan, O&#8217;nun çizgileriyle, O&#8217;nun renkleriyle var olmuş bulunan birer eseridir. Sizde o suretlerden, o nitelik ve şekillerden bazı şeyler yansıdığı zaman kendinizi âlim, allâme, hikmet sahibi, filozof saymaya başlarsınız. Öyleyse bu şekillenme, bu varoluş meselesinin özünü iyice düşününüz. Ceninin teşekkülü konusuna aklınızın, idrakinizin ve bilginizin yetiştiği kadarıyla bir göz atınız. Bunun ne kadar çok ve çeşitli bilim dallarıyla ilişkili olduğunu kesinlikle anlarsınız. Beşeriyetin bilgi ve idrak alanına giren bütün ilim ve fenlerin bu şekillendirme ile ilişkili olduğunu böylece tasvir ettikten sonra, henüz keşfedilmemiş bulunan nice ledunnî ilmin de bununla ilişkili bulunduğunu, sonra bütün bunların sizin haberiniz olmadan uygulandığını itiraf edersiniz. Bir taraftan ta Âdem&#8217;in yaratılışına benzeyen türün oluşumunu ve bütün âlemin yaratılışını andıran cinslerin oluşumunu aşama aşama ortaya koyan, benzer yönleriyle ve müşterek özellikleriyle dile getiren, diğer taraftan şahsın sübjektif varlığını ve kendine mahsus ferdî özelliğini ifade eden ve bir ikincisi bulunmayan suretlerin kendi niteliğini ve ayrıntılarını, gözlerinizden gizli olan rahimlerde saniye saniye şekilden şekile, tavırdan tavıra sürekli değişime uğratarak ve geliştirerek ortaya koyduğu bir yaratma ile, sizin arkanızdan yaratıp var ediyor, size veriyor ve kısmen de olsa sizin bilginize ve idarenize tevdi ediyor ki, İsa dahi O&#8217;nun böyle rahimlerde şekillendirdiği sizlerden birisidir. O&#8217;nun bir mahlukudur. İşte Allah denildiği zaman, her şeyden önce İsa da dahil olmak üzere her birinizi rahimlerde böyle yaratıp şekillendiren halik, bârî ve musavviri düşününüz ve O&#8217;nu bu özellikleriyle tanıyınız. İşitme, kitap, vahiy ve hayat olayları yoluyla ve edindiğiniz tecrübeler yardımıyla bunu anladıktan sonra, varsa aklınız ve mantığınız onları da yorarak ve ciddi bir şekilde kullanarak, ahlâkınızın ve insafınızın bütün gücünü de ekleyerek düşünüp tefekkür ediniz, o zaman şu bilgileri yakîn olarak elde edersiniz ki, Allah allâmü&#8217;l-ğuyubdur (gaybları bilendir), bütün gizli şeyleri yakından bilir. Ona gizli de, aşikâr da aynı ölçüde malumdur. O&#8217;nun sonsuz ve sınırsız kudreti vardır, acizden münezzehtir, iradesi ve istemesi vardır. Dilediğini yapandır, kendi dışında hiçbir zarurete bağımlı ve mahkum değildir.</p>
<p>Meseleyi böyle toplu bir şekilde gözler önüne serdikten sonra bir de Hâlık-i Musavvir&#8217;in daha başka ne gibi anlamlar ifade ettiğini görelim:</p>
<p>1- Bu Hâlik-ı Musavvir&#8217;in olaylar öncesine ait olan, geniş kapsamlı, sağlam ve şaşmaz, her şeyi içeren bir ilmi vardır ki, bundan gizli kalan ve gizli kalma</p>
<p>ihtimali bulunan hiçbir kapalı iş veya oluş düşünülemez. Tevhid davası altında teslis muammasıyla bir sır, bir inanç diye gizlenmek istenen şirk ve küfür de ondan gizli kalamaz. Hazır ve gayb, izafî ve nisbî olan şeyler sonradan yaratılmışlara göredir. Bundan dolayı ilimler, malumlar, gözler, gönüller, akıllar, kalbler, iradeler, fiiller, yaratan ve yarattıklarını en ufağından en büyüğüne kadar topluca varlık düzenindeki sisteme bağlayan ve onları birbirleriyle anlaştırıp varoluş gayelerine doğru yürüten bu Halik-ı Musavvir, yerde ve gökte, zamanda ve mekanda sendeliyerek dolaşan, kör, serseri, cahil ve gafil bir yaratıcı değildir ki, kahrı ve intikamı cahilane olsun. Size bir bilgi gelirse O&#8217;ndan gelir. O&#8217;nun böyle rahimlerde tasvir edip şekillendirdiği ve daha yüksek ıstıfa (seleksiyon) larla var edip meydana getirdiği peygamberler ve bu arada Hz. İsa, furkanın ve furkan sahibinin geleceğini ve buna benzer bazı gayb haberlerini bildirmesi ise yalnızca O&#8217;nun bildirmesi ve öğretimidir.</p>
<p>2- Bu Hâlik-ı Musavvir&#8217;in hiçbir şeye muhtaç olmayan bir kudret-i bâliğası (zirvede olan gücü) vardır. Bu öyle bir kudrettir ki, yer ve gökleriyle var olan ve var olması mümkün olan bütün kâinat, bütün zerreleri ve küreleriyle, basit ve bileşik unsurlarıyla, maddî ve manevî yönleriyle hep O&#8217;ndandır ve O&#8217;nun emrine boyun eğmiş durumdadır. Bütün madde ve kuvvetlerin etki alanında kendini göstermesi, hep O kudretin tecelli ve etkisinden ibarettir. Tabiat denilen şey, O&#8217;nun düzenli ve sürekli etkilerinin alanı; tabiat üstü veya harika, mucize denilen şey de yine O&#8217;nun düzensiz ve benzersiz etkisinin eseridir. Tabiat kuvvetleri veya kanunları denilen sistemli ve düzenli oluşumlar o kudretin hakimi değil, mahkumudur. Bunlar O&#8217;nun ardarda devam eden etkisinden çıkan değişik şekillerin ortadan kaldırılmasıyla benzer şekillerin ifadesi olan bir çizgidir. Mesela yerküre üzerinde canlıların ortaya çıkıp yayılmasından sonradır ki, her canlı ilk tasvir edilmiş olan bir maddeden, ekillendirilmiş olan birilkmaddeden (protoplazmadan) çıkar diye, maddî hayat için bir tabiat kanunu ortaya konur. Ve bu kanun bulunup ortaya konulurken şurası da iyice bilinir ki, bu kanun ezelî değildir, sonradan olmadır, hâdistir. Çünkü yerkürenin teşekkülünden ve üzerinde hayatın ortaya çıkışından sonra başlamıştır. Şekillendirilmiş olan o ilk madde, ezelî değil, o vakitten beri peyderpey yaratılıp şekillendirilmektedir. Ana rahminde tasvir olunup şekillendirilen her insanın söz konusu olan o ilk maddesi yenidir. Bunun şekillenmesiyle ilgili prensipler hayat ilminin değil, kimya ve fizik ilminin prensipleri arasında yer alır. Hatta organik kimya ile inorganik kimya arasında paylaşılan bir konudur. Binaenaleyh o ilk maddenin şekil kazanmasıyla ilgili prensipler ve şartlar, onun ikinci ve üçüncü aşaması</p>
<p>için geçerli değildir. Fakat buna da bir prensip olduğu farz olunsun ve farz olunan bu prensip ne kadar tekrar edilirse edilsin, sonuç yine beklenilemeyen ve düşünülemiyen bir şekilsiz maddeye dönüşecektir. Ve her yeni şekil, yepyeni bir varlık olarak doğrudan doğruya karşımıza çıkar ve her birinin üzerinde mutlak olarak bu kayyûmun kudreti, yaratıcı gücün etkisi yine de onun üstünde kendini gösterir. Tasavvur edilemiyen madde ise zaten fiilen mevcut değildir. Ancak o da bu kudretin tecellisine racidir. Hasılı tabiat kuvvetleri, tabiat kanunları etkileyici değil, bir etki yolunun ifadesidir. Tabiatlar çeşitli, halbuki tabiatın mebdei, başı ve başlangıcı bir tektir ki, o da yaratılış ve etkileyiştir. Tabiat, bir anlamda tekdüze olan şey demektir. Ve bunun en genel prensibi tek düzelik kanunudur. Böyle iken tabiatların çeşitli olması, cüz&#8217;î ve küllî ayrışmaya uğraması, çeşitli tabiatlere ayrılması gerçek sebep olan ilâhî kudretin tabiat üzerinde hakim olduğunu, ıstıfa (seleksiyon) ve tabiî tekamülün varlığını bu kudrete borçlu bulunduğunu gösterir. Binaenaleyh bu etkili ve şekillendirici, müsavvir kudrete göre ilk maddenin şekillendirilmesi, dışarıdan hiçbir şarta bağlı değildir ve o kudretin karşısında hiçbir kudret yoktur. İşte insanları ana rahimlerinde tasvir edip şekil veren Halik-ı Musavvir böyle bir sonsuz ve sınırsız kudrete malik olan bir Hayy ve Kayyûm&#8217;dur.</p>
<p>3- Bu Hâlik-ı Musavvir, bu var ediş ve şekillendirişte mecbur ve zorlanmış değil, fail-i muhtardır (dilediğini yapandır). Hür iradesiyle istediğini yapandır. Kendisi mecburiyetler ve yükümlülükler koyabilir, fakat mecbur tutulamaz. Fiilini ilim ve iradesiyle yapar; dilediğine irade verir, dilediğine vermez. Rahimlerde insanları şekillendirmesi de sırf bu iradesi iledir. Zeyde falan sureti, Amr&#8217;e filan sureti vermesi, her şahsı belli bir şekle mazhar kılması, daha önceki şartlara bağımlılık gibi bir mecburiyetten, O&#8217;nun yaratma gücünün üstünde başka bir güç bulunmasından veya kendi dışında birtakım güçlerin etkisinde kalmasından dolayı değildir, kendi hür iradesinin eseridir. Bu yaratış ve ayrı ayrı şekil veriş, süzgeçten süzgece geçen iş, bu tasvirde her yeni suretin diğer bir yeni surete yol açar olması ve nihayet çeşitli suretlerden yine benzer ve ortak özellikler taşıyan bir tek suret meydana gelmesi, doğal ve zaruri bir oluş değil, sebepsiz ve failsiz bir şey de değildir. Sonsuz bilgiye ve sınırsız güce sahip ve malik olan, her oluşta, her hadisede sonsuz boyutta şekiller vermeye, yapmaya ve bozmaya kâdir olan bir fail-i muhtarın tercihinin ve iradesinin eseridir. Eğer böyle olmasa da doğal ve ıztırarî (zorunlu) olsa idi, o ıztırarî suretlerden serbest, iradî ve seçime bağlı fiiller meydana gelemezdi. En basit bir misal ile söyleyecek olursak bir taş yerinden koparılıp iki ayrı maksat için kullanılamazdı, mizaçlar ve tabiatler bu kadar değişik olamazdı. Tabiat ilimlerinde</p>
<p>iki zıt kanun bulunamaz ve teknolojinin çeşitli dalları ortaya çıkamaz, ihtilaf ve muhalefet denilen şeyler olmazdı. Aynı kişinin tohumundan hem erkek, hem dişi zürriyet olmazdı. Her şeyde ezelden ebede, yeknesak bir tekdüzelik bütün mânâsı ile devam eder giderdi. Ana rahmine düşen her tohum mutlaka oluşur, tabiat hatası denilen şeyler de görülmez, hatta hayat denilen oluş hiçbir zaman meydana gelmezdi. İyi düşünülürse anlaşılır ki, tabiat galatları denilen ve o yüce kudretin kemaline aykırı bir maddeymiş gibi ileri sürülmek istenen şeyler, aslında birer noksan değil; tabiatın, baba ile ananın üzerinde gerçek etkileyici olmadığını ve yüce yaratıcının iradesinin etkisini gösteren birer sanat göstergesidirler. Tabiat galatları, denilen sakatlıklar ve eksiklikler, aslında tabiatın gereği olan tekdüzeliği ihlal ve tağyir etmesi bakımından, onun hatasını, bilgiden yoksun olduğunu ve etkisinde başarısızlığını, aczini ve noksanını gösterirken, ona karşı yüce yaratıcının gerçek iradesini isbat eder, gözler önüne sererler. Bu gibi noksanlar, kâinat düzeni, sonsuz kudret ve ilim delilinin aleyhine değil, aksine kör tabiatın ilk sebep ve yaratıcı güç olması nazariyesini temelden söküp atan ve noksansız bir fail-i muhtarın varlığını isbat eden ve hedeflerine de ulaşmış bulunan en mükemmel şahitler ve göstergelerdir. Hasılı ne tabiat-ı cüz&#8217;iyye, ne de tabiat-ı külliyye varlık için yeterli ve geçerli sebep değildir. Bunların hepsi fıtrat denilen bir ilk varoluş olayının sürüp gitmesinden ibarettir. Ve o fıtrat bizzat yüce yaratıcının kudretinin ve iradesinin eseridir. Tabiatın tekdüzeliği prensibi, mükemmel ve kusursuz bir sebeplilik kanununun bağımlılığı altına verilerek, ilâhî irade kanunu ile karşılıklı ve dengeli olarak mütalaa edilmedikçe hakka ve hakikate erişilemez. Hak Teâlâ hem halik, hem barîdir, yani hem yaratan, hem de yarattıklarını geliştirendir. Yarattıklarına verdiği fıtratı tadil edip değiştirebilir. Soyaçekim kanunu da bu temel çerçeve içinde ele alınmalıdır. Ardarda devam edip giden varoluşun akışı içinde suretlerin birbirlerine benzemezlik içinde az çok yine benzerlik göstermesi, tekdüzeliği andırır bir değişkenlik sergilemesi, değişkenlik içinde bazı özelliklerin babadan ve anadan çocuğa geçmesi olayına veraset (soya çekim) tabir edilir ki; nev&#8217;in devamı, ıstıfa ve tekamül, gelişme ve gerileme (dejenerasyon)nin yoludur. Bunlar tam anlamıyla ve bütün yönleriyle bir intikal değil, bir niyabet ve yer değiştirmedir. Yoksa hiçbir ıstıfa (seçim) ve tekamül olamazdı. Bunun için soya çekim ilkesi yalnız türün korunmasını ve devamını sağlayan bir kanun değildir, aynı zamanda değişme ve gelişme kanunu ile de ilgilidir. Ve bu ikisi arasında yakinen sabit olan bir şey varsa o da sebebin bekâsı kanunudur. Ve beka, gerçekte Allah&#8217;ın sıfatıdır. Sebeplilik kanununda değişme ve bekanın birlikte</p>
<p>düşünülmesi o sebeplerin etkisine bağlı olan oluşlara göredir. Bunda mutlak anlamda bekânın gerçek sebebin, mutlak değişmenin de değişkenlerin sıfat ve özellikleri olması gerekir. Böylece hakiki sebep ile ondan etkilenen oluşlar arasında doğru ve ters orantıların birlikte göz önüne alınması söz konusudur. Çünkü hiçbir malûl illetini geçemez. Binaenaleyh veraset (soya çekim) kanunu da tabiat kanunu gibi, etki eden ve etkilenen şeklinde birbirine bağlı olan ve zincirleme sürüp giden olayların akışı sırasında hakiki illetin, yani ilk ve geçerli sebebin bekasını, ıstıfa ve tekamül arzeden her aşamada onun doğrudan etki eden iradesini ifade eyler. Hasılı gerçek etki edenin eserini verişi, kendisinden birşey kaybeden bir doğurma, bir üreme değil, bir yaratıştır. Bunun için yaratıcının marifeti, eserlerinin tasarımlarında değil, nisbetlerinin ve oranlarının doğruluğundadır. Tevlid denilen üretme de yaratışın tezahürlerinden birisidir. Üreme zincirinde her yeni suret başlıbaşına bir fıtrat ifade eder. Soyaçekim denilen veraset bir fıtratın başka bir fıtrata aynen ve zaruri olarak intikal etmesi değildir, gerçek illetin yeni bir etkisinden kaynaklanan bir benzerliğin, bir çeşit tekrarıdır ki, düzen ve değişiklikten uzak değildir. Türün şeklinin bekası ve devamı, gelişmesi ve gerilemesi bununla sağlanır. Bu zincirleme akışta öncekinin kemal ve noksan ifade eden bir belirtisi, sonrakinde daha belirgin olarak ortaya çıkabilir. Fakat olması zaruri değildir. Mesela firengi almış bir babanın çocuğu da firengili olduğu zaman buna bir veraset denilebilir. Bu olay bir kerre babadaki hastalığın aynen ve olduğu gibi çocuğa geçmesi demek değildir, çocukta o cinsten bir hastalığın kendi başına meydana gelmesidir. Yani çocuğun meydana gelişini sağlayan baba hücrelerinden birisi, daha ana rahmine düşmeden babanın sülbünde şekillenirken, o hastalığın mikrobu o hücrenin içine aynen girmiş değil, fakat o mikrobun da bir temel ilk maddesi ona girmiş olabilir, fakat Barî-i Müsavvir için o mikrobun etkisini o hücreye derc etmek başlangıçta zaruri olmadığı gibi, daha sonraki aşamalardaki şekillendirmelerde de öyledir. Gözleri görmeyen bir babanın çocuğunun kör olması lazım gelmediği gibi, frengili bir babanın evladının da mutlaka frengili olması zaruri değildir. Halik-ı Musavvir dilerse onu tadilata uğratıp değiştirir, dilerse değiştirmez. Hasılı fıtrattaki soyaçekim kanunu dahi, bütün öteki tabiat kanunları gibi, mümkün kanunlardır, zarurî kanunlar değildir. Tenasül dediğimiz üreme ve neslin devamını koruma kanunu da bunun gibidir. Doğurgan bir ananın çocuğu doğurgan veya kısır olabilir. İşte ilk günah meselesi de bu soyaçekim kanunu ile ilgilidir ki, bu ilgi Âdem&#8217;in yaratılışı kıssasında (Bakara, 2/30-36) gösterilmiş idi. Herşeyden önce Âdem&#8217;in yaratılış olayında günah hiçbir zaman yaratılışa dahil aslî unsurlardan</p>
<p>biri değildir. Onda esas ve doğuştan olarak olsa olsa günah işleme kabiliyeti bulunabilir. Lakin Cenab-ı Allah, her ferdin kendine mahsus yaratılışını ve şeklini ana rahminde doğrudan şekillendirip tasvir ederken babasındaki özel tabiatı, hastalığı ve günahı evladından tamamen silerek yaratmaya kdir olduğu gibi, dilerse daha sonra da affedebilir. Fiil ile onun sonucu olan azap arasındaki bağlantıyı ilga ve iptal eder. Fiili hükümsüz bırakır veya fiilin suç oluşunu kaldırır da dün zararlı olanı yarın faydalı yapar. Bundan dolayı insanları rahimlerde dilediği gibi şekillendirmeye kâdir olan Allah Teâlâ&#8217;ya ilk günahı affedip bağışlamaktan acizmiş gibi bir özellik isnad etmek, O&#8217;nun şanına ve gücüne saygısızlık hatta saldırı anlamı taşır ki, O&#8217;nun kayyûm oluşunu inkârdır ve küfürdür. Küfür en büyük günah olduğu halde, kâfirlerden doğan çocuklar bile bundan kurtulup imanla şereflenebilirler. Böyle bir iman ve tevbe ile Allah Teâlâ, küfür günahını bile affeder. Onun intikamı küfürde ısrar edenlere yönelik bir tehdittir.</p>
<p>Allah böylesine kapsamlı bir ilim, böylesine yüce bir kudret, böylesine keskin bir irade ile hayy ve kayyûm, hâlik-ı musavvir olan bir azîz ve hakîmdir. Bu azîz ve hakîmden başka ilâh yoktur. Binaenaleyh O&#8217;nun Meryem&#8217;in rahminde şekil verip tasvir ettiği İsa da ne ilâh, ne de ilâhın oğludur. O Meryem&#8217;in oğlu ve Allah&#8217;ın mahlûkudur, bir beşerdir. Ancak peygamberlik fıtratı ile tasvir olunmuş bir beşerdir. Allah onu Meryem&#8217;in rahminde, bir kısım gayb haberlerinden bilgi verecek veya bir kısım mucizeler gösterecek şekilde tasvir etmiş ve ruhu&#8217;l-kudüs ile teyid edip desteklemiştir. Bu teyid, onu beşeriyetin dışına çıkarmaz. Nihayet Âdem peygamberin izinde gidenlerden biri yapar ve onun ilk ana maddesi, mutlaka Meryem&#8217;in rahminin dışında yaradılması zaruri olmadığı gibi; ne o maddenin, ne de onu destekleyen ruhun hayy ve kayyûm olan Halik-ı Musavvir&#8217;den üreme yoluyla doğmuş olmasını tasavvur etmek dahi caiz değildir. Zira üreme olayı, hem üretkenin kendi içinde doğrudan doğruya ve başlıbaşına bir şekillendirmeye bağlıdır, hem de onun kayyûm oluşunu ihlal eder. Hayy ve Kayyûm&#8217;un zevali ve noksanlığı ise muhaldir. Her şüpheden âri olan bu tevhid (Allah&#8217;ın birliği) ve tenzîhin âyetleri ve delilleri ortada iken, bunları bırakıp veya görmezlikten gelip, ilâhî kitaplardan Tevrat&#8217;ı doğrulayıp tasdik eden İncil&#8217;deki (baba) ve her ikisini tasdik eden Kur&#8217;ân&#8217;daki &#8220;O&#8217;ndan bir ruh olarak&#8221; gibi müteşabih âyetleri bahane ederek, küfre ve inkâra sapmamalıdır. İlâhî kitapların kendine mahsus bir üslubu ve onları doğru anlamanın usul ve yolları vardır.</p>
<p>7- Ey Muhammed! O eşi ve benzeri olmayan, azîz ve hakîm olan Allah ki, sana bu kitabı indirdi. Şu halde bunun hikmet yoluyla anlaşılması lazım geleceğini unutmamalısın! Bunun âyetlerinin bir kısmı muhkemattır. Mânâsı ve murada delaletleri kesin, kelime ve cümleleri başka anlamlara çekilmeye engel, sağlam ve şaşmaz ifadelidir, muhkemdir, &#8220;bunlar ümmü&#8217;l-kitaptırlar&#8221;, kitabın anası, anlamda temel ve köktürler. Hak ile batılı ayıran, hakikatleri tasdik edip ortaya koyan asıl bunlardır. İlimde ve amelde peşine düşülmesi ve uyulması gereken temel ilkeler ve belgeler, hidayet için deliller bunlardır. Diğerleri bunlara irca ve havale edilir. Tevrat&#8217;ın İncil&#8217;e, İncil&#8217;in Kur&#8217;ân&#8217;a irca olunarak anlaşılması ve tasdik edilmesi lazım geleceği gibi, bütün Kur&#8217;ân âyetlerinde de bu muhkemat esastır. Üstelik bunların her biri ayrı ayrı olarak &#8220;kitabın anaları&#8221; değil, tevhid inancının sistemini oluşturduklarından ancak hepsi birden kitabın anasıdırlar. Herbir muhkem âyet, diğer muhkem âyetlerde karşılaştırılmak şartıyla mânâları ve hükümleri yakından tayin olunur. Her biri tek başına muhkem olmakla beraber birbirine göre mutlak veya mukayyed, umum ve husus, takrîr ve tefsir, istisna veya tahsîs veyahut nesih gibi belli ölçülerle ve orantılarla aralarında muhkemlik ilişkileri bulunmaktadır. Bunun içindir ki, genel olarak muhkem âyetlerin muhkemliklerinin kuvvetinde, mânâya ne yönde delalet ettiklerinde ve maksadın neresini kuvvetlendirip vurguladıklarında farklı dereceler vardır ki; bunlar zahir, nass, müfesser, özel anlamıyla muhkem olmak üzere dört mertebe üzeredirler. Muhkematın bu bütünlük içinde mukayeseleri de Kur&#8217;ân ilminin muhkem usullerindendir. Bunu hesaba katmayan, yani muhkematın tamamını bir bütün olarak düşünmeyen veya düşünemeyen, bir başka deyişle tam istikra yapmadan anlamaya, delil getirmeye ve kıyas yapmaya kalkışanlar muhkem ilme eremezler, sağlam ve sıhhatli bilgiyi elde edemezler, mutlaka hata ederler. İşte âyetlerin bir kısmı böyle kitabın anası olan muhkemat, bunların karşılığında da diğer bir kısmı da müteşabihattır. Yani her biri murad olunabilecek gibi görünmekte birbirine benzer, çeşitli mânâlara ihtimali olan âyetlerdir ki, hepsi mi, birisi mi murad olduğu açıkça seçilemez. Aslında söyleyene ve gerçeğe göre, hiçbir şüphe ve tereddüt olmadığı halde dinleyene göre bizzat anlaşılması kapalı (hafi) veya müşkil veya mücmel veya mümteni&#8217; (imkansız) bulunur. Bu âyetlerin bu kapalılıkları veya birçok anlama gelme olasılıkları muhkemat ile mukayeseleri sayesinde giderilebilir. Zahir karşılığında hafî, nass karşılığında müşkil, müfesser karşılığında mücmel, muhkem-i has karşılığında da özel anlamıyla müteşabih vardır. Binaenaleyh kitap, bütünlüğü içinde ele alındığı zaman</p>
<p>bu hikmetli üslup ile müteşabihatın muhkemata dönüşmesi bakımından, o asla irca edilmesi bakımından hepsi muhkem demektir: &#8220;Bunda hiç şüphe yoktur.&#8221; (Bakara, 2/2) ve &#8220;Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmıştır.&#8221; (Hûd 11/1) âyetleri bunu açıklar. Bunun aksine bu hikmete aykırı olarak müteşabihat kitabın anası farzedilir de muhkem olan âyetler müteşabihat ile te&#8217;vil edilirse, yani müteşabih âyetler esas kabul edilirse, o zaman da kitabın hepsi müteşabih olmuş olur. &#8220;Allah kelamın en güzelini (güzellikte) birbirine benzer, ikişerli bir kitap olarak indirdi ki, Rablerinden korkanların ondan tüyleri ürperir&#8230;&#8221; (Zümer, 39/23) hükmü açığa çıkar.</p>
<p>&#8220;Muhkem&#8221; kelimesi lügatte bozulmaktan uzak, gerçek ve sağlam demektir ki, hikmet kelimesi de bununla ilgilidir. İki şeyin birbirine karşılıklı olarak ve eşit olarak benzemelerine de teşabüh, benzeyenlerden her birine de müteşabih denilir ki, birbirinden seçilemez, insan zihni onları birbirinden ayırd etmekten aciz kalır. Teşbih ve müşabehet, (yani benzetme ve benzeme) tabirlerinde bir taraf eksik ve ikinci derecede, diğer taraf tam ve esas olur. Teşabühte ise her iki taraf aynı kuvvette ve eşit benzerlikte olur, benzer yönleri ayrıntıları ortadan kaldırır da birbirinden seçilemez olurlar. &#8220;Muhakkak ki, o inek bize teşabühlü oldu.&#8221; (Bakara, 2/70), &#8220;Kalbleri teşabühlü oldu.&#8221; (Bakara, 2/118), &#8220;Ve onun müteşabihi kendilerine verilecek.&#8221; (Bakara, 2/25) âyetlerinde geçtiği gibi. Demek ki teşabüh seçilememeye sebep olan benzerliktir. Seçilememek bunun gerektirdiği bir mânâdır. Bu bakımdan insanın doğrudan doğruya ayırd etmeye yol bulamadığı bir şeye dahi müteşabih denebilir ki, kapalı ve müşkil demek gibidir. Bu şekilde söylemek var ile yok arasında eşit ihtimal bulunduğu durumlar için de geçerlidir. Bu şekilde Kur&#8217;ân&#8217;ın ve Kur&#8217;ân âyetlerinin muhkemliği ve müteşabihliği sırf kelimeleri, dokusu, güzelliği, mânâları ve ahkamı gibi çeşitli yönleriyle ele alınabilir. Âyetlerinin fasılaları, uyumları ve daha başka birbirine benzer tekrarları ve edebî sanatları açısından teşabüh ve sıralama muhkemliğe karşı değildir, belki aynı şekilde muhkemliktir. Bu yönden bakıldığında &#8220;Onun âyetleri muhkem kılınmıştır.&#8221; âyeti ile &#8220;müteşabih kitap&#8221; birbirinin karşıtı değil, belki birbirinin açıklamasıdır. Fakat nazmın bu âyet içindeki delaleti itibariyle muhkem ile müteşabih zıt ve karşıt anlamdadırlar. Şüphe yok ki, mânâsını ve kesinlikle bildiren âyet muhkem âyet, kesinlikle bildirmeyen de muhkem değildir. Bu âyette ise muhkem ile müteşabih karşıt olarak zikredilmiş olduğu gibi, devamındaki te&#8217;vil karinesi de mânâya aittir ki, tefsir usulü ilminde de muhkem ile</p>
<p>müteşabih böyle ele alınmıştır. Bir sözün sırf kipine göre mânâsı belli olursa ona &#8220;zahir&#8221; denilir ki, muhkem çeşitlerinin en aşağı derecesidir. Bunun tevile veya tahsise veya nesha ihtimali bulunabilir. Fakat bunlar karineye muhtaç olduğundan, karine bulunmadığı müddetçe zahirinde kesinlik ifade eder. Eğer bu mânâ kelâmda sözün kendi siyakı olmuş olursa, sözü söyleyen de bu maksatla söylemiş ise o zaman nass olur. Bunda artık te&#8217;vil ihtimali kalmaz. Ancak tahsis ve nesih ihtimali bulunabilir. Nihayet nesih ihtimali yoksa, ki gelen haber sonradan gelen başka bilgilerle teyid edilmiş ise, bu da özel anlamıyla muhkem olur. Bunların hepsinin hükmü, bilmeyi ve amel etmeyi gerekli kılar. Birbiriyle çatışma olduğu zaman hangisi daha kuvvetli ise o tercih edilir.</p>
<p>Bunlara karşılık, bir sözün esas anlamı lafzının sigasından değil de başka bir arızî sebeple gizli tutulmuş bulunursa hafî; böyle değil de mânânın haddizatında çok ince, herkesin kavrayamayacağı ve nüfuz edemeyeceği, edenlerin de derinden derine düşünmedikçe kavrıyamayacağı derecede kapalı olması veya bir bediî istiâre bulunması gibi bir sebepten doğan bir gizlilik ve derin düşünmeyi gerektiren bir yönü varsa müşkil; lafzın sigasının çeşitli mânâlara eşit olarak gelme ihtimali olur da bu mânâlardan hiç birinin tercihine karine bulunmazsa, fakat bir açıklayıcı ekle onun sonradan açıklanması umuluyorsa mücmel; gerçekten murad edilen mânâyı anlamak ümidi ve ihtimali kesilmiş olursa o da katıksız müteşabih olur.</p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ın müteşabih âyetlerinden birçoğu böyle çok mânâlı olduğundan dolayı parıltılı bir beyan içinde gözleri kamaştırır. Birçoğu da bir muhkem mânâ etrafında onunla birleşerek, çeşitli mertebelere ve değişik işaretlere delalet içerdiğinden dolayı icmal veya işkal ve kapalılık ile dikkat çekerler. Böylece muhkem zımnında müteşabih, müteşabihin yanında muhkem de bulunur. Bir âyette birçok mânâ katlarını derecelendirir ki, zamanı geldikçe bunlar ihtiyaca ışık tutar ve olayların akışı içinde hissedilerek anlaşılır. Sonra edep ve ahlâk veya diğer hikmetlerden dolayı açıkça emredilmesi veya ifade edilmesi mahzurlu olan kinaye ve ta&#8217;rîz şeklinde daha belağatlı ve daha etkili olan zımnî (üstü kapalı) anlatım da vardır. Nihayet bütün açıklamalar tevhid nizamı üzere vahdetten kesrete (birden çoğa) veya kesretten vahdete (çoktan bire doğru) giderken, gerek nisbetlerde ve gerek tasavvurların hududunda beşeriyet dillerinin henüz lügatını ortaya koyamadığı, hatta hiç sezmediği, düşünmediği ve benzerini görmediği nice mânâlar ve hakikatler vardır ki; bunlar, sizin bilmediğiniz daha neler var gibi bir muhkem ifade ile ortaya konmakla beraber, müteşabih bir</p>
<p>misal ve bir îmâ ile sezdirildikleri zaman daha faydalı olur. Bu gibi âyetlerin bazısını bugün anlayamayanlar yarın anlayabilirler. Bazısını da Allah&#8217;dan başka kimse bilmez ki, tam anlamıyla müteşabih işte budur. Ahiretle ilgili izahlar kısmen böyledir. Bunların bazılarında dünya hayatının geleceğiyle benzerlikler ve birleşebilir noktalar da vardır. Hasılı müteşabihin kısımlarından olan hafinin hükmü, araştırma; müşkilin hükmü, araştırmayla beraber düşünme; mücmelin hükmü bunlardan açıklayıcı bir tefsiri bekleme ve araştırma; asıl müteşabihin hükmü de duraklama ve Allah&#8217;a teslim olup sığınmadır.</p>
<p>Bu muhkemat ile müteşabihat tam karşıt birer şık olarak zikredilmiş olduklarından kendilerine mahsus özel bir anlam ifade ederler. Bunlardan her biri kendi özel mânâsına göre ele alındığı takdirde söz konusu sekiz kısımdan altısı, kendiliğinden bu taksimin dışında kalmış olur. Böylece muhkemat tabiri ilk dörde, müteşabihat tabiri de ikinci dörde şamil olmak üzere genel anlamlarına hamledilmiş olurlar. Bu âyet böylece Allah kelâmının anlaşılması, tefsir usulü ve istinbata ilişkin en büyük bir kuralı öğretmiştir ki, herhangi bir kelâmı veya kitabı iyice anlayabilmek için akılda ve nakilde bundan başka bir yol yoktur. Usûl-i Tefsir ilminde bunlar bütün uygulamalarıyla ve ayrıntılarıyla açıklanmıştır. Özellikle kanun ve hukuk meselelerini anlamak için bu usul ilmi, en zaruri bilgi şartlarındandır.</p>
<p>Müteşabihat için bir de şu taksim vardır: Lafız cihetinden müteşabih, mânâ cihetinden müteşabih, her iki cihetten müteşabih. Lafız cihetinden müteşabih ya tek başına kelimede veya cümlenin yapısındadır. Tek kelimedeki müteşabih mesela, &#8220;ebb, yeziffun&#8221; gibi kelimenin garipliği veya &#8220;yed ve ayn&#8221; gibi müşterek anlamlı olmaktan ileri gelir. Cümlenin yapısından doğan müteşabih ya çok kısa söylemekten, yani özetlemekten veya sözü uzatıp mânâyı dağıtmaktan ve anlaşılmaz hale getirmekten veyahut şiirde vezin ve nazım zaruretlerinden dolayı olmak üzere üç kısımdır. Mânâ bakımından müteşabih olanlar Allah&#8217;ın sıfatlarıyla ahiret hayatına ait olan âyetlerde olduğu gibi, duygularımız ve düşüncelerimizle onların benzerlerini algılamaya imkanımız olmadığından dolayı, tasavvurlarımızla dahi kavramaya yetişemeyeceğimiz mânâlardır. Her iki bakımdan müteşabih olan başlıca beş kısımdır: Umum ve husus gibi nicelik bakımından, vücup ve nedb gibi nitelik bakımından, nasih ve mensuh gibi zaman bakımından, mekan ve âyetin nazil olduğu toplumdaki âdet ve gelenekler bakımından ki &#8220;Evlere arka duvarlarından atlayıp girmeniz Allah katında iyilik ve sevap değildir.&#8221; (Bakara, 2/189) âyetinde olduğu gibi.</p>
<p>Bir de fiilin sıhhat ve fesadındaki şartlar bakımından.</p>
<p>İşte kitabın âyetleri böyle muhkemat ve müteşabihat şeklinde iki kısma ayrılmıştır. Asıl uyulacak ümmü&#8217;l-kitap da müteşabihat olanlar değil, muhkemattır. Amma kalblerinde eğrilik ve kaypaklık olanlar, doğruluktan hoşlanmayıp eğrilikten, yamukluktan ve sapıklıktan zevk alanlar, muhkematı bırakırlar da kitabın müteşabih olan âyetlerinin peşine düşerler, onları esas alırlar, dumanlı havalar ararlar. Çünkü fitne çıkarmak, hakkı ve hakikatı karıştırıp, halkı şüpheye düşürmek ve şaşırtmak suretiyle doğru yoldan çıkarmak ve belaya uğratmak isterler, ve onu kendi gönüllerine ve keyflerine göre eğri büğrü te&#8217;vîl etmek arzusunu beslerler. Halbuki onun te&#8217;vilini, yani meâlinin ve sonunun nereye varacağını Allah&#8217;dan başka kimse bilmez. Genel anlamda müteşabihat içinde, özel anlamda müteşabih olan bir kısım vardır ki, bunun meâlini, gerçek maksadına uygun olarak ancak Allah bilir. Bundan dolayı bütün müteşabihatın te&#8217;vilini Allah&#8217;tan başka kimse bilmez. Allah Teâlâ&#8217;ya yerde ve gökte, bütün zamanlarda ve bütün mekanlarda gizli, meçhul bir şey bulunmadığı halde, O&#8217;ndan başkasına böyle olmadığı gibi, bütünüyle hakikat olan ilâhî kitapta dahi hal böyledir. &#8220;O&#8217;nun ilminden hiçbir şey kavrayamazlar.&#8221; (Bakara, 2/255), &#8220;Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.&#8221; (Bakara, 2/232). Zira meçhul meçhul ile, şüphe şüphe ile hallolmaz. Meçhuller bilgi ile ve o bilglerin kuvvet derecesine bağlı olarak hallolur. Öğretim ve irşad, bilgiler üzerine meçhulleri sezdirmek ve o bilinmiyenleri bilinenlere dönüştürmektir. Öğrenende bilgi arttıkça, öğretmen kendi bilgi derecesine göre, onun önüne bilinmesi gereken konuları sürer, sonra da onları çözdürür. Bundan dolayı bilinmeyeni sezebilmek de onu bilmenin ön şartı olur. Cenab-ı Hak kullarına hakikat bilgisini böyle ihsan eder. Önce kendini ve başkasını ayıran bir muhkem ilim bahşeder. Sonra belli belirsiz olarak meçhul şeyleri sezdirir. Bunları basamak basamak muhkem bilgiler şekline dönüştürerek yakîn bilgiler haline getirir. Hikmet düzeninde ilim dahi varlıktaki düzen gibi sistemli bir şekilde akar gider. Allah&#8217;ın bilgisi ise sonsuzdur. Sonradan olma (hâdis) olan insan bilgisi hiçbir zaman ve hiçbir şekilde buna eşit olamaz, onu ihata edip boyutlarına ulaşamaz. Böyle olduğunu bilmek, sonsuza dek ilim ve öğrenme yolunda yürümek de en büyük ilim, en büyük marifettir. Bundan dolayı insan ilimde hangi mertebeye ulaşmış olursa olsun, yine de önünde yığınla bilinmesi gereken meçhuller bulunduğunu sezmek ihtiyacındadır. Bu bilinmeyen meçhulü sezmek ise müteşabihat karşısında bulunduğunu bilmektir.</p>
<p>Daha doğrusu geçmişe ve geleceğe, ezele ve ebede ilişkin olan her beşerî ilim, müteşabih olmak konumundan kurtulamaz. Hiçbirisinde şimdiki halde şuurun yakından şahid olduğu ve müşahede ettiği kuvvette kesinlik yoktur. Her tecrübe ve gözlemin bir öncesine ve bir sonrasına doğru attığı adım bir müteşabihlik ile ilgilidir. İlmin en kuvvetli gerekçesi olan tecrübe zaruri bir gerekçe değildir. Bu konuda en sağlam ve en genel belge, sebebin ve şartların devamlılığından çıkan, olağan tekdüzeliktir ki, bu da ilâhî iradeye dayanmaktadır. Binaenaleyh beşer ilminin müteşabihattan kurtulması mümkün değildir. İşte insanlara Hakk&#8217;ın iradesini gösterecek hidayet için bir ilâhî öğretim olmak üzere indirilmiş bulunan ilâhî kitaplar, tamamen bu gidişata, yani, ilâhî düzenin gerçeklerine uygun ve paralel olarak muhkemat ve onun karşılığında müteşabihat ile indirilmiş bulunmaktadır. Tevrat ve İncil&#8217;in de muhkematı ve müteşabihatı vardı, onlarda da ümmü&#8217;l-kitap muhkemat idi. Fakat Tevrat&#8217;ta pekçok olan müteşabihatın bir kısmı, İncil&#8217;de muhkemlere irca edildikten başka, daha diğer müteşabihat gösterildiği gibi, Kur&#8217;ân&#8217;da da bütün geçmiş kitapların müteşabihleri muhkemata irca edildi. Ayrıca derin birtakım müteşabihat daha gösterilmiş ve bunların doğrudan doğruya arkasına düşülmekten sakındırılarak, muhkemata irca metodu da açıkça öğretilmiştir. Bu arada insanlar için, bilimin hangi aşamasında olurlarsa olsun, yine de çözülemiyen ve Allah&#8217;ın bilgisine havale edilmesi gereken gerçeklerin hiçbir zaman tükenmeyeceğini, muhkemattan sonra bile gerçek anlamda müteşabihlerin var olacağını bilmek ve itiraf etmek de beşerin ilmi için büyük bir olgunluk ve insanlığın gayesi açısından büyük bir hayır demek olduğu da anlatılmıştır. Beşer ilminin değerine ve gerçeklik derecesine kesin gözüyle bakmak, mantık ve matematik ölçüsünde ona zaruri bir şaşmazlık kazandırmak ve böyle bir özellik aramak çelişkidir. Bunun için, ilâhî kitaplarda müteşabihat bulunmamalı idi şeklinde bir vehme kapılıp kalmamalıdır. Zira böyle bir düşünce varlığın dondurulmasını ve bir noktada durdurulmasını veya tekdüze olarak robot halinde sürüp gitmesini ve Allah&#8217;ın bilgisinin sona erdiğini farzetmek, ya da bütün sonsuzluğuyla ve bütün canlılığıyla ilâhî bilgilerin, muhkem bir şekilde beşere öğretilmesi ve Allah Teâlâ&#8217;ya bir anlamda ortak ve eşdeğer bir varlık ortaya koymanın mümkün olduğu vehmine kapılmak veyahut Allah Teâlâ&#8217;nın beşer ilmini, belli ve değişmez bir noktada durdurup bilinenlerden bilinmeyenlere, noksandan olgunluğa ve kemale doğru, ebedî bir hayata yönlendirerek ilerlemesine engel olması geleceğini iddia etmek, hasılı ilâhî feyizde cimrilik istemek demek olurdu. Her terakki tavrının, her gelişme çabasının ilerisinde daha alınması gereken mesafe, keşfedilecek hakikatler ve</p>
<p>hiçbir zaman iyice anlaşılıp bitirilemiyecek başlangıçlar ve sonuçlar mevcut olduğu halde, Allah Teâlâ&#8217;nın bunları insanlara verdiği çeşitli kabiliyetlere göre sezdiremeyip birçok yönden gizlemesi ve bu meçhulleri, mümkün olduğu kadar çözmeye ve keşfetmeye ipucu ve ölçü olmak üzere bahşettiği usûl ve muhkem delilleri belli ve sınırlı bir noktada tutması, dünkü ilimden yarın için, dünyadan ahiret için istifade ettirmemesi nasıl olur da ilâhî hikmetin gereği olabilirdi? Bunun hikmete uygun olduğu nasıl düşünülebilir? Allah&#8217;ın ilmine karşı herşeyi halletmiş, bitirmiş iddiasında bulunan ve müteşabihatın bütün bütün ortadan kaldırılmasını arzu eden ve tecrübeyi, teşabühten büsbütün arınmış mutlak bir kesinlik sanan bir ilmîlik ve isbatçılık iddiası cehaletten başka birşey değildir. Buna karşılık, muhkematı esas alan güçlü ve aydınlık bir isbat yolu ve metodu üzerinde yürümeyip, doğrudan müteşabihata sarılmak ve onun muhkem bir gerçeklik içerdiğini inkâr edip şüpheyi esas tutmak ve katıksız meçhulleri yalnızca bunlarla halletmeye kalkışıp işin sonucunun nereye varacağını Allah&#8217;dan başka kimsenin bilmediği şüpheli, karışık, sağa mı sola mı, ileri mi geri mi, hayra mı şerre mi, aydınlığa mı karanlığa mı, varlığa mı yokluğa mı, cennete mi cehenneme mi götüreceği belli olmayan sisli ve dumanlı havada çıkmaz yollarda dolaşmak da haddini bilmemek ve ilâhî hidayeti dinlememek, tehlikelere ve karanlıklara doğru koşmaktır ki, bunu kalblerinde eğrilik ve kötü niyet, kaypaklık ve çarpıklık bulunanlar yaparlar. Esbab-ı Nüzul&#8217;de zikredildiği üzere hıristiyanların İncil&#8217;deki (baba) mecazını, gerçek anlamıyla peder; Kur&#8217;ân&#8217;daki &#8220;O&#8217;nun Meryem&#8217;e ilka eylediği bir kelimesi ve O&#8217;ndan bir ruhtur&#8221; (Nisa, 4/171) müteşabih âyetine, Allah&#8217;dan doğmuş bir ruh mânâsı vererek ve Hak Teâlâ&#8217;nın doğma ve doğurma gibi üreme şekillerinden münezzeh, hayy ve kayyûm, azîz ve hakîm hâlik ve barî-i musavvir bulunduğu hakkındaki muhkemata bakmayarak, Allah&#8217;a çocuk isnat etmeleri; yine bunun gibi, yahudilerin gibi hurûf-i mukattaa denilen başlıkları &#8220;ebced hesabı&#8221; ile te&#8217;vil ederek bunlardan Muhammed ümmetinin ömrünü, kıyametin kopacağı zamanı çıkarmaya kalkışmaları da bu türden bir olaydır. Bunlar ya heva ve heveslerinden başka bir şeyde hak ve hakikat tanımazlar, ya da din deyince herhangi bir hakikatle ilgisi olmayan bir oyuncak anlarlar. Din meselesinin kayıtsız şartsız hakka uymak demek olduğunu bilmek istemezler. Bu konuda muhkem olan isbat yoluna yanaşmazlar ve onlarla amel etmekten hoşlanmazlar da durmadan zihinleri şüphelere ve vehimlere sürüklemek için yalnızca hayal ürünü olan şeylerde, rumuz ve sembollerde, muamma ve müteşabihatta boş ve havaî şeyler ararlar; müteşabihatı, şüpheye basamak yapmak için muhkemata üstün</p>
<p>tutarlar. Yine bunun gibi, birtakım mülhidler de vardır ki, dinin hiç anlaşılmaz ve anlaşılınca hükmü kalmaz gizli ve sır dolu bir özü olduğu iddiasıyla bütün muhkematı müteşabihata irca etmeye çalışırlar. Her şeyi kuşkulu hale getirmek, hep garip ve acaip şeylerden bahsetmek, en belli gerçekleri bile birer efsane gibi göstermek isterler ki, bunlar bilinen yolda yürümektan hoşlanmazlar. Diğer bir kısımları da kendi bilgileri herşeyi çözmeye yetermiş gibi, kâinat düzeninde, geçmişte ve şimdiki halde veya sonsuza dek sürecek olan gelecekte sanki hiç bilinmedik birşey yokmuş gibi, müteşabihatın hakikatını kökünden red ve inkâr eder; anlamadığı, anlayamayacağı bir hakikat işitirse, ona hurafe, efsane, esatir deyip geçerler ki, bunların hepsi kalbin kaypaklığından, çarpıklığından ve haddini bilmezlikten ileri gelir. Bunlara karşılık ilimde rüsuh sahibi (uzman) olanlar, eğilmez, eğrilikten hoşlanmaz, ilim yolunda sağlam, bildiğini ve bilmediğini seçebilen, bildikleri sayesinde bilmediklerinin önemini mümkün mertebe çözebilen ilim erbabı da şöyle der: biz bu kitaba inandık, muhkemi ve müteşabihi ile hepsi Rabbimiz katındandır. Hepsi haktır ve gerçektir. Hakikaten böyle temiz akıl, güzel dikkat ve kavrayış sahiplerinden başkası da hakkiyle düşünemez, kendi zihnindekini bile iyice seçip net olarak düşünemez, muhkematı esas olarak hafî, müşkil, mücmel gibi te&#8217;vili mümkün olan müteşabihatı bile doğru dürüst te&#8217;vil edemez. Bu konuda te&#8217;vil ve ictihat başkalarının değil, muhkematın mertebeleri ile müteşabihatın mertebelerini seçebilen, te&#8217;vili caiz olup olmayanları ayırabilen, fitneden, kendisini ve herkesi baştan çıkarmaktan sakınan, haddini bilen, ilâhî bilgiye havale edilmesi gerekenleri O&#8217;na havale eden, kâmil iman sahibi, ilim yolunda kuvvetli, temiz ve ince akıllı, doğru düşünmesini bilen ve seven, hasılı hikmete mazhar olmuş rasih âlimlerin hakkı vardır, bu işe ancak öyleleri yetkilidir. Bunlar muhkem ve müteşabih hepsinin hakikatına iman ederler ve önünü sonunu hesaba katarak iyi düşünürler.</p>
<p>8-Kaypaklıktan ve sapıklıktan sakınırlar da bu düşüncelerle işte şöyle dua ederler: &#8220;Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola hidayet ettikten sonra kalblerimizi haktan saptırma, bize kendi katından rahmet ihsan eyle! Çünkü Sen çok ihsan edicisin.&#8221;</p>
<p>9- &#8220;Ey Rabbimiz! Muhakkak ki Sen, insanları, geleceği şüphesiz olan o günde bir araya toplayacaksın!&#8221; Gerçekten de Allah sözünden dönmez, sözünün ve kararın miadını şaşırmaz.</p>
<p>İşbu &#8220;ilimde râsih olanlar&#8221; ilâhî ifadesinde &#8220;vav&#8221; harfi istî&#8217;nâfiye veya atıf olmak üzere iki türlü bağlantı vardır ki, birincisinde yukarıda</p>
<p>açıklanan mânâ doğrultusunda üzerinde kelâm tamam olmuş ve cümle sona ermiş olur, vakf-ı lâzımdır. Zaten mushaflarda da durulması gerektiğini göstermek için buraya işareti konmuştur. Müteşabihatın te&#8217;vilini Allah&#8217;dan başkası bilmez. İlimde rasih olanlar bile şöyle derler: &#8230; demek olur. Bu tefsir bağlantısı Abdullah b. Abbas&#8217;dan, Hz. Aişe&#8217;den, Hasen&#8217;dan, Malik b. Enes&#8217;ten, Kisaî ve Ferra&#8217;dan ve birçok seleften rivayet olunmuştur. Diğerinde ise &#8220;vav&#8221; atıftır. O zaman cümle ancak üzerinde tamam olur ki, müteşabihin te&#8217;vilini Allah&#8217;dan ve ilimde rüsuh sahibi âlimlerden başka kimse bilmez demek olur. Bu da yine Abdullah b. Abbas&#8217;dan, Mücahid&#8217;-den, Rebi b. Enes&#8217;ten ve daha başkalarından rivayet olunmuştur. Kelamcıların ve müteahhir âlimlerin birçoğunun tercihi de budur. Mesele müteşabihin sıhhatli ve doğru olarak te&#8217;vilini Allah&#8217;dan başkası bilebilir mi, bilemez mi noktasına bağlıdır.</p>
<p>Te&#8217;vîl: Lügattaki aslı bakımından, herhangi bir şeyi varacağı gayeye, hedefe vardırmak demektir. Bilhassa bir lafzın meâlini, yani varacağı mânâyı alıp tefsir eylemeye denilir. Te&#8217;vil ya doğru ve sıhhatli bir te&#8217;vil olur, ya da yanlış ve bozuk bir te&#8217;vil olur. Bir sözü hiç ihtimal bulunmayan bir mânâya çekmek veya ihtimali olan mânâlar içinde daha uygunu ve daha kuvvetlisi varken en uzaktaki ihtimale çekmek fasid ve batıl bir te&#8217;vil olur. Te&#8217;vil her halükârda haklı bir gerekçeye ve sebebe dayanmalıdır. O sebep, o delil bulunduğu zaman, çoğu yerde hafî olan açık olana, mecaz da hakikate tercih edilir. Aksi halde yapılan te&#8217;vil indî ve fasittir. Bundan dolayı muhkematı hiç gözönünde tutmadan müteşabihatı arzuya göre te&#8217;vil etmek, sapıklık demek olduğu zaten âyette açık seçik söylenmiş olduğundan bunda şüphe yoktur. Fakat muhkematı esas almak, cidden hüsnüniyet ve konunun şartlarına riayet ederek hareket eylemek üzere, müteşabihat için &#8220;işte bundan murad budur&#8221; diye hükmederek doğru ve sıhhatli bir te&#8217;vil yapabilmek âlimler için mümkün müdür, değil midir?</p>
<p>Bu mesele üzerinde çok ihtilaf edilmiş olduğu görülüyor. Kur&#8217;ân&#8217;da kıyametin vakti, saati, zebanilerin sayısında vesairede bazı sayıların özellikleri ve daha başka bazı hususların Allah&#8217;dan başka kimseye malum olmadığında ittifak vardır. Buna karşılık birçok âyetlerin de ittifakla te&#8217;vil edildiğinde hiç şüphe yoktur. Bunun için bu babdaki ihtilafın, ihtilaf olmaktan ziyade tefsir ilmi açısından büyük faydası bulunduğunu anlamak gerekir. Âyetteki her iki türlü yorumdan her biri kendi açısından çok anlamlı olarak maksadı ayrı ayrı yönlerden dile getirmişlerdir. Şöyle ki, yalnızca özel anlamıyla veya genel anlamıyla</p>
<p>herşeyi inceden inceye, bütün ayrıntıları ve bütün sonuçlarıyla müteşabihin mânâ ve te&#8217;vilini Allah&#8217;dan başka kimse bilmez. Fakat genel anlamı bütün ayrıntılarıyla değil de şöyle yüzeysel olarak düşünecek olursak, bunlardan bir kısmının ilimde rüsuh sahibi âlimlerin de bunu bilebileceğini anlatmak istemiştir. Yalnızca birinci rivayet olsaydı, âyetin zahirinden çıkan anlama göre ilimde rüsuh sahibi âlimlere te&#8217;vilden herhangi bir hisse ve pay düşmezdi. &#8220;Bunu, üstün akıllılardan başkası düşünmez.&#8221; âyetiyle uyumlu olmazdı. Yalnızca atıf rivayeti, yani ikinci rivayet olsaydı, o zaman da ilimde rüsuh sahibi âlimlerin müteşabihatı bütün yönleri ve çeşitleri ile eksiksiz bilebilir, hepsinin te&#8217;viline akıl erdirebilir, yani Allah&#8217;ın bildiği gibi bilebilir oldukları anlaşılırdı. İşte buradaki &#8220;vav&#8221;ın dahi böyle müteşabih bir şekilde ortaya konmuş olması, buradaki her iki şıkka uygun olarak atıf şeklinde düşünüldüğünde müteşabihatın yüzeysel; istînaf şeklinde düşünüldüğünde te&#8217;vil konusunun derinlemesine ve bütün yönleriyle dikkate alınmış olduğunu gösterir. Binaenaleyh müteşabih genel anlamı üzerine hamlolunduğu takdirde topluca mânânın, &#8220;Bütününün te&#8217;vilini Allah&#8217;dan başkası bilmez.&#8221; demek olup, bazılarını Allah&#8217;dan başkasının muhkemata başvurmak ve ona uymak suretiyle bilebilmelerine engel olmayacağını atıf rivayeti izah eder. Şu halde te&#8217;vil açısından müteşabih üç esasa ayrılır:</p>
<p>1- Kul bilgisiyle vukuf mümkün olmayan ki, kıyametin ne zaman kopacağı ve dabbenin ortaya çıkışı vakti vs. gibi.</p>
<p>2- İnsanların bilmesi mümkün olan ki, garip lafızlar ve muğlak hükümler gibi.</p>
<p>3- Bu ikisi arası ki, tanınmaları bazı rüsuh sahibi âlimlere mahsus bir ihtisas olur.</p>
<p>Bunun için biz daha önce yukarıda selefin tercihi üzere hem üzerinde vakfın lüzumunu tercih ettik, hem de &#8220;vav&#8221;ın atıf olduğu suretinde mânâya işaretini gösterdik. Yalnızca atfı tercih etmek, Kur&#8217;ân&#8217;da rasih âlimlerin anlayamayacağı ve Allah&#8217;ın bilgisine havale etmeye mecbur olacağı hiçbir şey yokmuş gibi bir ihtimali de içine alabilir. Bir kelâmdan hiçbir şey anlaşılamamak, kelâmda hitap edilenlere yönelik hiçbir fayda bulunmadığı düşüncesine kapılarak böyle bir ihtimali zannedenler olmuşsa da doğru değildir. Şüphesiz ki, Kur&#8217;ân&#8217;da anlamsız ve boş bir lafız mevcut değildir. Sûre evvellerindeki huruf-i mukatta&#8217;ada bile çeşitli anlayışlar ve sezişler sözkonusudur. Mesele anlaşılanın sınırını belirlemede, esas itibarıyla murad edilmiş olan mânânın tayin ve tesbitindedir.</p>
<p>Hitabın faydası ise bu tesbite bağımlı değildir. Yine yukarıda kabul ettiğimiz şekilde sonsuz araştırmalara müsait konuların bulunduğunu sezdirmek, insan bilgisinin değerini tayin ettirmek, insanların bilgi derecelerine göre çeşitli anlayışlar, zevkler ve faydalar bahşetmek ve nihayet rasih âlimleri derin derin düşündürmeye yöneltmek gibi daha birçok fayda söz konusudur. Bu açılardan bakıldığında hitapta faydalar bulunduğu görülür. Kur&#8217;ân&#8217;ın öyle işaretleri vardır ki, bunlar Kur&#8217;ân ilmi ile uzun uzadıya uğraştıktan sonra sezilmeye, sonra da olayların gelişmesi ile te&#8217;vili anlaşılmaya başlar. Lafızları mânâya irca etmek şeklindeki te&#8217;vil ile mânâyı olaylara uygulamak şeklindeki te&#8217;vil arasında da fark vardır. Binaenaleyh Kur&#8217;ân&#8217;ın tefsirinde &#8220;Biz seni hakkıyla tanıyamadık.&#8221; diyecek noktalar bulunduğunu hiçbir zaman unutmamak ve her zaman Kur&#8217;ân&#8217;ın muhkematına iyi sarılmak lazım gelir. Bu âyetler bize Kur&#8217;ân âyetlerinin genellikle meâlini tayin etme işinin tamamen rasih âlimlerin yetkisinde olmadığını ve Kur&#8217;ân nazmının ve özellikle müteşabihatının ibadet ölçüsünde aynen korunmasına dikkat edilmesi gerektiğini de gösterdiği için, mânâ tayini demek olan terceme meselesinin nasıl bir ağır ve tehlikeli iş olduğunu iyi düşünmek gerekir. Daima Cenab-ı Hak, kalblerimizi fitneye yöneltmekten ve keyfî te&#8217;vile kapılmaktan, kaypaklıktan ve sapmaktan korusun.</p>
<p>Evet Allah sözünden dönmeyendir. &#8220;kendisinde hiç şüphe olmayan&#8221; o haşir günü kesinlikle gelecek, kalbleri kaypaklıktan ve küfürden, fitne ve fesattan sâlim olan, Hakk&#8217;ın âyetlerine &#8220;inandık, onların hepsi Rabbimiz katındandır.&#8221; diyen iman ehli, Allah&#8217;ın vaad ettiği rahmetine ve yardımına erecek, inkârda ısrar edenler de vaîdini, ikab ve azabını bütün şiddetiyle göreceklerdir.</p>
<p>10-11-Bunun için, &#8221; Gerçek şu ki kâfirlere, Allah&#8217;tan gelecek bir zararı, ne malları, ne de evlatları engelleyemez. İşte onlar, o ateşin yakıtı olacaklardır. Gidişatları, Firavun soyunun ve daha öncekilerin gidişatı gibidir. Âyetlerimizi inkâr etmişlerdi. Bunun üzerine Allah da onları işledikleri günahlar yüzünden yakalayıp alaşağı etti. Allah, cezası çetin olandır.&#8221; Allah Resulunün hak peygamber olduğunu bildiği ve kardeşine söylediği halde, Rûm krallarının verdiği malları elinden kaçırmak endişesiyle iman etmeyen Necran piskoposu sebebiyle nazil olduğu rivayet edilen bu âyet, hükmü umumî ve herkese şamil olarak varid olmuş, Firavun ailesinin</p>
<p>ve daha başkalarının başlarına gelen şiddetli felaketler bütün bu gibilerin, yani Hakk&#8217;ın âyetlerini tekzib ve inkâr edenlerin hepsinin başına da geleceğini müminlere müjdeli bir vaad, kâfirlere de tehdit dolu vaîd olarak haber vermiştir.</p>
<p>Daha önce Yahudiler hakkında indirilmiş olduğu rivayet olunan şu iki âyet de bunların arkasına eklenerek yukardaki âyetin hükmüne ortak edilmiştir:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>12- O inkârcı kâfirlere de ki, siz mutlaka yenilgiye uğrayacak ve toplanıp cehenneme doldurulacaksınız. Orası ne fena bir döşektir.</p>
<p>13- Hiç şüphesiz karşı karşıya gelen iki toplulukta size bir âyet, bir işaret ve ibret vardır. Onlardan biri Allah yolunda savaşıyordu, öbürü de kâfirdi ve karşılarındakini göz kararıyla kendilerinin iki katı görüyorlardı. Allah da gönderdiği yardımla dilediğini destekliyordu. Gören gözleri olanlar için elbette bunda apaçık bir ibret vardır.</p>
<p>12-13-Bedir savaşında Resulullah&#8217;ın Mekke&#8217;li müşriklere karşı zafer kazandığını gören Medine yahudileri, &#8220;Vallahi işte bu, bize Musa&#8217;nın vaad ettiği, Tevrat&#8217;ta özellikleri bildirilen ümmî nebidir.&#8221; demeye başlamışlar ve ona iman edip uymak arzusunu göstermişlerdi. İçlerinden bir kısmı da, &#8220;Acele etmeyiniz, bekleyelim birkaç olay daha görelim.&#8221; demişlerdi. Uhud savaşı olunca tereddüde</p>
<p>düşmüşler, halbuki o sırada bir müddet için Resulullah ile bir antlaşmaları da vardı, süresi dolmadan antlaşmayı tek taraflı olarak bozdular. Bu âyet bunun üzerine nazil olmuştur.</p>
<p>İkinci âyet Bedir savaşının Allah&#8217;ın yardımına nasıl bir ibret örneği olduğunu gösteriyor ki, burada &#8220;Nice ufak topluluklar, Allah&#8217;ın izniyle birçok büyük topluluklara üstün gelmişlerdir.&#8221; (Bakara, 2/249) âyetinin mânâsı ve hükmü, İslâmda ilk örneğiyle fîsebîlillah (Allah yolunda) olmak şartıyla açıklık kazanmış ve sûrenin, Bakara&#8217;nın son âyetindeki yardım duasına cevap olan noktalarından biri daha gösterilmiştir. Gerçekten de Bedir savaşı, daha sonraki yıllarda gerek yahudileri, gerek Necran&#8217;dan başlayarak hıristiyanları mağlup eden İslâm zaferlerinin de ilki ve temeli olmuştur. Kur&#8217;ân hükümlerine samimiyetle uyan ve Allah yolunda olan müminlere bu yardım her zaman vaad olunmuştur.</p>
<p>Böyle iken acaba insanlar neden bundan gaflet ederler?</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>14- İnsanlara kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar, ekinler kabilinden aşırı sevgiyle bağlanılan şeyler çok süslü gösterilmiştir. Halbuki bunlar dünya hayatının geçici faydalarını sağlayan şeylerdir. Oysa varılacak yerin (ebedî hayatın) bütün güzellikleri Allah katındadır.</p>
<p>14- Şehvetle ilgisi çok olan, bütünüyle şehvet kesilmiş gibi bulunan şeylere karşı duyulan muhabbet, yahut sırf şehvet için sevilen, onlar</p>
<p>arasından şu sayılan şeyler insanlara çok süslü, çok zinetli gösterildi, bunları pek hoş gördüler, sevilecek şeyler yalnızca bunlar zannettiler. Bir taraftan bunların meşru birer nimet olması özelliği, bir de hayalî ve gayri meşru bir şeye sebep olması özelliği vardır. Birincisinde süsleyen Allah, ikincisinde süsleyen şeytan ve beşerin bilgisizliğidir ki, fenalığı ve kınanması bu bakımdandır. Şehvet nefsin arzu ettiği şeye atılışıdır ki gönül çekmek, canı istemek diye söylenir. Bunun ifrat derecesine hırs ve şereh denilir. Dilimizde şehvet, iştahtan daha özel bir anlama gelir ise de aslında değildir. Burada şehevat, bütünüyle şehvet kesilmiş iştah çekici şeyler anlamına kullanılmış ve aşağısıyla tefsir edilmiştir. Bununla beraber mef&#8217;ûl mânâsına alınarak şehvet kendi mânâsında bırakılmak ve aşağısı da &#8220;hübb&#8221;ün beyanı olmak ihtimali vardır. Evlat ve hele oğullar demektir. Bunda kadınlar tarafından mülahaza olunan şehevat sevgisine de bir ima vardır. Zira &#8220;nâs&#8221; kelimesi bütün insanlara ve kadın ile erkeğe şamil olmak üzere genel anlamlı bir kelimedir. Fakat kınama açıkça erkeklere tevcih olunmuş, kadınlar sevmek değil, sevilmek mevkiinde gösterilmiştir. Bununla beraber âyet Allah katındaki mutlak gerçeği değil, bir bakış açısını, bir zihniyeti dile getirmiştir.</p>
<p>&#8220;Kanatîr&#8221; kantarın çoğuludur, &#8220;mukantara&#8221; ise kantarlanmış demektir. Kantarların kantarlanması da darb sûretiyle (çarpım yapılarak) çoğaltılmıştır ki, mübalağa için olur. Aritmetik ifadesiyle en az &#8220;kantar kerre kantar&#8221; demek gibidir. Kantar en büyük ağırlık birimidir ki, çeşitli zamanlarda, değişik kavimler tarafından farklı şekilde kullanılmış olduğu bilinmektedir. Mesela bir zamanlar Afrika ve Endülüs&#8217;te sekiz bin miskal, sonra yüz rıtıl bir kantar sayılmıştır. Hz. Peygamber&#8217;den bin iki yüz ukye (okka) veya on iki bin ukye veya bin iki yüz dinar diye üç ayrı rivayet de bulunmaktadır. Mutlak olması bakımından herhangi bir sayı değil, en yüksek tartıda birçok şey demek olur. Nitekim Araplarda kantar miktarı belli olmayan bir ağırlık ve tartıdır. Veyahut yerle gök arası kadar mal demektir diye de lügat rivayetleri bulunmaktadır.</p>
<p>İşte böyle şehevat muhabbetini pek güzel bir şey zannetmeleridir ki, kendilerini her fenalığa sürükler. Bu iştah çekici şeylere böylesine muhabbet ise göründüğü kadar güzel bir şey değildir. Bunların amaç ve gaye edinilmeye değer yanları yoktur. Nihayet bunlar bayağı bir hayatın unsurlarıdır.</p>
<p>İnsan bırakır hepsini hîn-i seferinde.</p>
<p>Dönüp dolaşıp varılacak ve hayatın gayesi edinilecek şey bunlar değildir. Allah&#8217;ın yanındakidir ki, bu dünya hayatından geçilip Allah&#8217;a varıldığı zaman</p>
<p>ona erilir. Bundan dolayı o şehevat, o iştah çekici şeyler, dünya hayatını sürdürmek ve geçip Allah&#8217;a gitmek için faydalanılmak üzere verilmiş birer araç olmak bakımından Allah tarafından ihsan edilmiş birer nimet iseler de bu bayağı hayata ve onun eşyaları olan şehevata muhabbet etmek ve bu yüzden Allah yanındaki güzel mevkii feda etmek ne kadar büyük budalalıktır, ne kadar alçaklıktır.</p>
<p>Bunları anlatmak için:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>15- De ki, size, o istediklerinizden daha hayırlısını haber vereyim mi? Korunan kullar için Rablerinin yanında cennetler var ki, altlarından ırmaklar akar, içlerinde ebedî kalmak üzere onlara, hem tertemiz eşler var, hem de Allah&#8217;dan bir rıza vardır. Allah, o kulları görür.</p>
<p>16- Onlar ki, &#8220;Ey Rabbimiz! Biz inandık, iman getirdik, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru!&#8221; derler.</p>
<p>17- O sabredenleri, o doğruluktan şaşmayanları, o elpençe divan duranları, o nafaka verenleri ve seher vakitlerinde o istiğfar edip yalvaranları (görür).</p>
<p>15-16-17-Her çeşit nimet bulunan bu güzel cennetler, bu daimî gönül alan ve henüz gizli vatanlar, bu tertemiz pak çiftler, o içinde bulunduğumuz geçici, aldatıcı, basit ve alçak hayattaki iştah çeken şeylerden daha güzel, çok daha hayırlıdır. Allah&#8217;ın tam anlamıyla bir rızası ise hepsinden büyük, her lezzetten yüksektir. Fakat bu güzel yurt, bu güzel yuva herkese değildir. Dünyanın her an durmadan değişen ve geçici olan iştah çekici şeylerine sevgiyle bağlanmaktan sakınıp, kötü akibetten korunan muttakilere mahsustur. Böyle olmayanlar güzel yuvaya eremez, rıdvan lezzetini bulamaz. Başında o geçici lezzetleri elde etmenin hırs ve çabasıyla yanar tutuşurlar, sonunda ondan mahrum kalmanın acısı ve azabı içindedirler. Bu korunma (ittika) da kuru laftan ve gösterişten ibaret bir korunma değildir. Allah, kullarının içini dışını, ne yapıp ne işlediklerini görür. İmanlarını şüpheden uzak olarak ikrar ve itiraf edip bu sayede günahlarına mağfiret dileyen, hiçbir lezzete imkan bırakmayan ateş azabından korunmalarını niyaz eden, sabırlı, sözlerinde, niyet, davranış ve işlerinde dürüst ve doğru olan, huşû içinde ibadet ve taata devam eden, mallarını Allah yolunda infak eden, karanlıkların aydınlığa, gafletlerin açıklığa ve uyanıklığa dönüştüğü o seher vakitlerinde istiğfar eyleyen kullarını görür ve gözetir, güzel yurdu ve en büyük rıdvanını böyle kullarına verir. Şu halde ta başta yürekten inanıp tasdik etmek ve imanını da hiç çekinmeden dil ile ikrar etmek, günahların bağışlanmasına ve azaptan korunmaya vesile ve sebep ise de, hiç şüphesiz en güzel sonuç ve en büyük rıza, sayılan özellikleri kendilerine huy ve alışkanlık edinmiş olan takva ve ibadet ehli müslümanlara aittir.</p>
<p>Sakın bu beyanları, bu vaatleri ve bu uyarıları, bu iman ve sığınmayı, bu yüce hasletleri, hasılı bu dini ve dindarlığı, temelsiz, şahitsiz, kanıtsız, belgesiz, boş bir şey, kuru bir iddia, gerçekliği şüpheli, şunun bunun karşı çıkmasıyla zayıf düşecek, ortadan kalkacak, insanı aldatan hayallerden sanmayınız. Çünkü:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>18- Allah şehadet eyledi şu gerçeğe ki, başka tanrı yok, ancak O vardır. Bütün melekler ve ilim uluları da dosdoğru olarak buna şahittir ki, başka tanrı yok, ancak O aziz, O hakîm vardır.</p>
<p>19- Doğrusu Allah katında din, İslâm&#8217;dır; o kitap verilenlerin anlaşmazlıkları ise sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki taşkınlık ve ihtirastan dolayıdır. Her kim Allah&#8217;ın âyetlerini inkâr ederse iyi bilsin ki, Allah hesabı çabuk görendir.</p>
<p>18- Allah, muhakkak kendisinden başka tanrı olmadığına bizzat kendisi, meleklerin hepsi ve gerçekten ilim sahibi olan bütün olgun bilginler şahitlik etti. Üstelik adaleti ve hakkı ayakta tutanlar olarak şahitlik ettiler. Allah Teâlâ&#8217;nın birliği, adalet ve hak ölçüleriyle gözeticiliği (kayyûmiyeti) derece derece bu üç türlü şahitliğin hem her biri ile, hem de toplamı ile sabittir.</p>
<p>Daha yukarılarda da geçtiği üzere, lügatte şühûd ve şehadet esasen hazır olmak ve gözüyle görmek demek olup, kendisinde gerek hazır olmak, gerek içine doğmak suretiyle gerçekleşen bilgiyi dile getirerek bir hakkın yerini bulmasına ve bir isbata şehadet denilir. Örfte ve şeriat geleneğinde şahit davacı ve davalıdan başka birisi olur. Burada ise kitap indiren Allah Teâlâ&#8217;nın şahitliğinde davacı ile şahitliğin, hatta şahid ile üzerine şahitlik edilenin birleşmesi söz konusu olabileceğinden, bu şahitliğin gerçek önemi ve mânâsını iyi düşünmek gerekir. Her şeyden önce davacı peygamber, davalılar inkârcı kâfirler olmak itibariyle bu sualin varid olmayacağı belli ve meydandadır. Allah&#8217;ın şahitliğinin mânâsı bir hakikatı bildirmek, beyan edip açıklamaktır veya birtakım deliller ile</p>
<p>onu ispat etmektir, veyahut yakından şahid olan bilgisi ile hükmetmek mânâlarından biri ile dahi tefsir edilir. Bu mânâ ile Cenab-ı Allah, gizli ve açık dünyalarda haddi hesabı olmayan şahitler ve deliller yaratıp meydana çıkarmak suretiyle kendi birliğini ve yüceliğini beyan edip açıkça ortaya koyduğu gibi, bundan başka dinî anlamda deliller de indirerek bunları bildirmiş ve doğrulamıştır ki, genelde insanlar için bu mânânın anlaşılması daha kolay olduğundan birçok tefsir âlimleri, bununla yetinmişlerdir. Fakat burada daha derin ve hikmet sahipleri arasında pek çok münakaşalara sebep olmuş olan marifet bakımından da bahse konu olan, yani &#8220;ilm-i yakîn&#8221; (kesin bilgi) meselesinin esaslı bir çözümü vardır. Bu bize gösteriyor ki, her hususta yakînin temeli ve başlangıç noktası, Hak Teâlâ&#8217;nın kendine ve birliğine olan bilgisi ve şehadetidir. Her ilm-i yakîn, Hakk&#8217;ın kendine uygunluğudur ve bu uygunluğun bildirilip açıklanması ile mümkün olur. İlm-i yakin, ayn-i yakîne, ayn-ı yakîn de hakk-ı yakîne dayanmaktadır. Aslında hak olan herhangi bir şeyin bizzat veya dolaylı olarak kendisini göstermesidir. Sadece sübjektif bir iddiadan, bizzat kendi özünde hak olan yakîni birbirinden ayırd ettirir. Bunun için gerek dış dünyada, gerek iç dünyada yakından şahit olunarak ve yaşanarak elde edilen bilgi, birtakım deliller aracılığı ile elde edilen nazarî bilgiden üstündür. Mesela, acaba şu bahçede bülbül var mı, yok mu diye bahse tutuşan ve her biri iddiasını akıldan veya başkalarından duyarak elde ettiği deliller ile ispata çalışan birtakım kimselere karşı, o bahçede bir bülbülün ötmeye başlaması ne büyük bir şehadettir. Halbuki bu ötüş bile henüz delile dayalı bir ilm-i yakîndir. Burada asıl şehadet bir taraftan o sesin bülbülde, diğer taraftan işitenlerde meydana gelen olgusu ve her iki tarafla olan ilişkisidir. Bu bir sestir ve bu ses bir bülbül sesidir. Binaenaleyh hakikat, özüne uygundur diyenlerin daha önce kendilerinde bir şahit ve meşhud vardır, yani o sesin bülbül sesi olduğunu anlayıp idrak etmelerini sağlayan bir bilgi birikimi vardır. İşte o şahit ve meşhud onların idraklerinde hem önce ve şimdi birleşmiştir. Binaenaleyh hakikatın derinliklerinde ve zamanın akışında şahit ile meşhudun bu birleşmesidir ki, şehadetin niteliği ve gerçeğin tasdiki bakımından esas şahit olmuştur. Bu durum gerçeğin kendi özüne uygunluğu temeline racidir. Ve bu husus, her hakkın, hak olmak bakımından mutlak anlamda birliği ve bütünlüğü demektir. Bu da yok olma vasıflarından münezzeh, ezelden ebede katıksız hakikat ve hak olmak özelliğinin sahibi olarak kaim bulunan Allah Teâlâ&#8217;nın adalet ve hakkaniyeti ayakta tutan birliğine ve O&#8217;nun kendinde huzuru ile ezelî ve ebedî olarak uygunluğuna ve bunu izhar ve ilanına bağlıdır. Herhangi bir hakikatın özüne uygunluğu &#8220;o, odur&#8221; şeklinde aynîlik denilen bir</p>
<p>orantının doğruluğunun tasdiki demektir ki, bu ancak bir bilen kişi ile gerçekleşir. Bilgi ve bilen kişi aradan çıkarılırsa, şeylerin kendi nefsine uygunluğu meselesi de ortadan kalkar. Fakat bilen birine karşı bir taş bile kendisini ortaya çıkarıp kendi varlığına şahitlik eder. Şu halde insan düşüncesi gözardı edildiğinde, kendi kendilerinin varlığından haberdar olmayan şeyler, kendi özüne uygun değilse, o şeylerin insan bilgisi yardımıyla kendi kendilerinin varlığına şahitlik etmeleri nasıl mümkün oluyor? Ve sonra bütün şehadet hak adı verilen bir tek noktaya nasıl toplanıyor? İşte bilgi probleminin filozofları şaşırtan en ince noktası burasıdır. Bu âyet de işte bu noktayı çözüme kavuşturarak, ilm-i yakîn meselesinin gerçek başlangıç noktasını gösteriyor. Varlıkların kendi varlıklarında kendi kendilerine uygunlukları, Hak Teâlâ&#8217;nın kendi zatında kendine uygunluğunun, yani nin kendine olan bilgisinin ve bu bilgiyi açıklaması ile kendi varlığına ve birliğine şehadetinin eseridir. Şu halde varlıklar, kendilerine, kendilerinde uygun değil, kendi özünü bilen Hakk&#8217;ın zatında, yani Allah&#8217;ın bilgisinde kendi özlerine uygundurlar. Her insanın kendine uygunluğu, bunun gibi, her varlığın insan bilgisindeki kendine uygunluğu da yine her birinin ilâhî ilimde yer aldığı şekildeki uygunluk sebebiyledir. Bundan dolayı varlık âleminde ne kadar şahitlik edilecek konu varsa, ne kadar ilim ve delil varsa, ne kadar bilgi ve belge varsa hepsi Hak Teâlâ&#8217;nın kendini bilmesine ve bildirmesine, yani şehadetine dayalıdır. İleride gelecek olan &#8220;Her şey helak olacak, ancak Allah baki kalacak.&#8221; (Kasas, 28/88), &#8220;Rabbinin her şeye şahit olması sana yetmez mi?&#8221; (Fussilet, 41/53) âyetleri bu noktaya açıklık kazandırmıştır.</p>
<p>Hasılı gerçek şahit ancak Allah Teâlâ&#8217;dır. Mesela, güneş vardır diyen bir şahit, kendisiyle şahitlik ettiği güneş arasında Hakk&#8217;ın koyduğu ölçüye uymaktan başka birşey yapmış olmaz. Şu kadar ki, bu uymak, açık veya zımnen veya farkına varılmadan olabilir. Hak Teâlâ&#8217;dan başka hiçbir âlim ne kendine, ne de başka varlıklara tamamen şahid değildir. İnsan bilgisinde de varlıkların kendilerine uygunlukları izafî, eksik ve sadece bir yöndendir. Ben, benim diyebilen insanın bile kendi özüne uygunluğu, bütün yönleriyle tam ve mutlak ve hakka&#8217;l-yakîn değildir. Onun kendi bedenî ve ruhî varlığında daha bilmediği ve şehadet edemediği izafetlerle dolu nice yönler bulunmaktadır. İnsanın gerek kendinde, gerek diğer varlıklarda gerçekten bilebildiği şeyler, Hakk&#8217;ın şehadetini doğrudan doğruya veya dolaylı olarak sezebildiği yönlerdir. Binaenaleyh insanda mutlak anlamda bir yakîn bilgisi varsa, o da Allah&#8217;ın varlığı ve birliğine ait olan bilgisidir. Zira bu bilgi, gerek kendisine ve gerek eşyaya olan ilimlerin hepsinin en</p>
<p>başta gelen temel öğesidir. Bundan başka herhangi bir bilgide bağlayıcı bir kesinlik ve zaruret yoktur. İlim ehlinin dereceleri de bu şahitliğe yakınlığı ve uzaklığı ile orantılıdır. Kendi içlerinde Hak Teâlâ&#8217;nın bu şahitliğini sezemeyenler gerçek âlimlerden olamazlar. Bunlar bilgiyi inkâr eden sofistlerden ve şüpheciliği savunan inkârcılardandır. Gerek kendi özüne, gerek dış varlıklara ait olan bilginin hakikatine ve değerine inanıp da Hak Teâlâ&#8217;yı inkâr edenler ise, inatçı kâfirlerden olanlardır. Cenab-ı Allah&#8217;ın kendinde kendi varlığına bilgisi ve şehadeti bulunduğu gibi, varlıkları yaratması ile dış ve iç dünyalarda bu bilgisini sayısız şahitler ile ilan ve izhar etmesi, ilim, akıl, düşünce ve idrak gücü vermesi ve bunlara uygun hareket eden âlimler yaratması ve onlara şehadetini tebliğ ve ilan eylemesi dahi, Allah&#8217;dan başkasına karşı kendisine, kendi birliğine hakkaniyetle şehadetidir ki, eninde sonunda, başlangıç ve sonuç, davacı, şahit ve şehadet olunan olarak, hatta doğrudan doğruya hakim olarak, hepsi bu birlik noktasında birleşmeden, buna başvurup, sığınmadan ne bir şahitlik yapılır, ne varlıktan, ne ilimden, ne amelden bir eser sezilir. Allah Teâlâ kendi zat-i ahadiyetinde (mutlak birliğinde) şahit ve meşhudun birliğini ve bütün şehadetlerin bu birlik sayesinde, bu şehadetin adlî ve hükmî anlamda hakimiyeti altında sürüp gittiğini, bu şehadet olmadan hiçbir şeyin adaletle ve hakkaniyetle tasdik edilip doğrulanamıyacağını hem fiilen, hem de kavlen ortaya koyduğu şehadetiyle isbat eyledi ve buna kendi şehadetiyle, kendi tezkiyesiyle desteklenmiş nice şahitler de yaratıp ortaya çıkardı. Bu cümleden olmak üzere, bir insanın &#8220;ben benim&#8221; diyerek kendi kendini tanıması O&#8217;nun sayesindedir. Yine O&#8217;nun sayesindedir ki, insan kendi varlığı hakkında şahitlik eder, kendi şuurunun, kendi varlığına uygunluğunu, yani kendisinin, başkası değil de kendisi olduğunu dolaysız olarak haber verir. Hem davacı, hem şahit, hem de meşhud (hakkında şahitlik yapılan) olduğu halde bu şehadetini ayniyle adalet, doğru ve gerçek tanır. Buna şüphesiz olarak inanır.</p>
<p>İkinci bir husus olarak Allah Teâlâ&#8217;nın &#8220;kendisinden başka bir tanrı olmadığına, yani tek ve yegane ilâh&#8221; olduğuna bütün melekler, gerek tekvinî anlamda, gerek teşri&#8217;î herhangi bir hususta ilâhî emri ve iradeyi tebliğ ve icra ile görevli Allah elçileri olmaları anlamıyla bütün melekler, bütün idrak ve akıl sahibi olan görülmez varlıklar, bedensel varlıklarından soyutlanmış ruhlar dahi şahitlik ettiler, üstelik şehadetlerinin doğru olduğuna Hak Teâlâ&#8217;yı da şahit tuttular. Zira Allah Teâlâ kendi şehadetini evvela bunlara bildirdi ve bunları şahit gösterdi.</p>
<p>büÜçüncü olarak, Allah Teâlâ&#8217;nın &#8220;kendisinden başka tanrı olmadığına, yegane tapılacak ilâhın kendisi olduğuna&#8221; yani, gerçekten ilim sahibi olanlar, bütün peygamberler, büyük âlimler ve O&#8217;nun birliğine inanan gerçek filozoflar şahitlik ettiler. İlim ehli arasında görülüp de adalet ve hakkaniyetten sapan, adalet ve hakperest olmayanların inkâr veya şehadetlerini gizlemeleri, ketm eylemeleri önemli değildir. Adalet ve insaf sahibi olan hiçbir ilim sahibi yoktur ki, hiç olmazsa kendi içinde, Allah&#8217;ın birliğine şahitlik etmesin. Zaten ilmin ve âlimin bilfiil yeryüzündeki varlığı bile Allah&#8217;ın birliğinin açık delillerindendir. İlim zaten vakıaya uygun değilse, yani hakkın ve gerçeğin olduğu gibi tanınması demek olan hak ve gerçek değilse ilim olmaz. Bildiğinin doğruluğu ve gerçekliğine iman ve şehadeti olmayan da âlim değildir. Hak Teâlâ ezel ve ebed bakımından gerçekten kendisinin tek ilâh olduğuna ve birliğine şahit değilse; ne ilimde hakikat bulunabilir, ne de kimse kendi kendini tanıyıp bilebilirdi. Sofistler gibi ilmi inkâr ederek veya gerçekleri tersyüz ederek şüpheye ve inkâra sapanlar ise kendilerinde Hakk&#8217;ın şahitliğini yapan bir ilmin bulunmamasından dolayı şahitlik ehliyetinden mahrum kalmışlar ve bu davada mahkum olanlar arasına girmişlerdir.</p>
<p>İşte mânâsıyla Allah&#8217;ın birliğine ve Allah&#8217;ın adalet ve hakkaniyeti ayakta tutup duran bir kayyum olduğuna, böyle bir vahdet düzeninin ve hatta bütün mevcudatın ve bütün gerçeklerin kendisiyle ayakta durabildiği bir mutlak varlık olarak derecelerine göre, dürüst, adil ve şahadeti geçerli bu kadar şahitler, söz ve anlam birliği ederek sistemli bir şekilde şahitlik ettiler, her biri doğruluğu ayakta tutan kimseler olarak &#8220;Ben şahitlik ederim ki, Allah&#8217;tan başka ilâh yoktur.&#8221; dediler. &#8220;O aziz ve hakim olandan başka ilâh yoktur&#8221;, yani hıristiyanların zannettiği gibi, teslis (üçlü ilâh inancı) yok, bir takım azizler yoktur. Burada işbu çeşitli şekilde tevcihlere ihtimali olan bir isim tamlamasıdır. Evvela şahitlik açısından doğrudan doğruya &#8220;Allah&#8221;dan hâl, ikinci olarak meşhudluğu açısından &#8220;hüve&#8221;den hâl olur ki, mânâ bakımından her ikisi de birbirinin vazgeçilmez şıkkıdır. Üçüncü olarak, &#8220;ilim sahipleri&#8221;nden veya &#8220;ilim&#8221;den hâl, dördüncü olarak da Allah, melekler ve ilim sahiplerinin her birinden ayrı ayrı hâl olabilir ki, en sonda gelmesi bakımından en uygun olan da budur. O zaman &#8220;her biri adaleti yerine getirici olduğu halde&#8221; demek olur. Ve şahadetten sonra tezkiyeyi ifade eden bir te&#8217;kid hali olduğu için &#8220;Her biri adaleti hakkıyla yerine getirici olduğu halde şahitlik etti.&#8221; takdirinde bir başlangıç cümlesi olması en güzel vecihtir. Gerçi &#8220;Kavim bana binekli olarak geldi.&#8221; denildiği</p>
<p>zaman &#8220;Her biri binekli olarak&#8221; mânâsı murad olunabileceği inkâr edilmiştir. Lakin bu misal yalnızca ilim sahiplerinden hâl yapıldığı takdirdedir. Ve denilebilir ki, &#8220;Kavim bana binekli olarak geldi.&#8221; cümlesi ile &#8220;&#8221;Zeyd, kavim ve onlara uyanlar, bana binekli olarak geldi.&#8221; demek arasında fark vardır. Atıf teğayür içinde bir cemiyet ve bütünlük ifade eder, &#8220;her biri&#8221; mânâsını sarahatle ve açıkça göstermiş olur.</p>
<p>Rivayet olunmuştur ki, Şam rahiplerinden, yani Hıristiyan din âlimlerinden iki zat gelmişlerdi. Medine&#8217;yi gördükleri zaman biri öbürüne, &#8220;Bu kasaba ahir zamanda çıkacak o peygamberin kasabasına ne kadar benziyor.&#8221; dedi, sonra da Hz. Peygamber&#8217;in huzuruna geldiklerinde onu kendine mahsus sıfat ve özelliklerden tanıdılar, Hz. Peygamber efendimize (s.a.v.), &#8220;Sen Muhammed&#8217;sin.&#8221; dediler. Onlara &#8220;Evet&#8221; buyuruldu. &#8220;Hem de Ahmed&#8217;sin.&#8221; dediler. Hz. Peygamber tarafından, &#8220;Ben Muhammed&#8217;im ve Ahmed&#8217;im.&#8221; buyuruldu. Bunun üzerine, &#8220;Biz sana birşey soracağız, haber verirsen iman edeceğiz.&#8221; dediler. Hz. Peygamber &#8220;Sorunuz.&#8221; buyurdu. Onlar da, &#8220;Bize Allah kitabında en büyük şahitliği haber ver.&#8221; dediler. İşte bu âyet nâzil oldu. Bunun üzerine her ikisi de müslüman oldular. Demek ki, bu âyetin nüzûlü, Necran heyetinin gelişinden önce imiş.</p>
<p>19-Özetle bütün varlığa şamil olan bu üç şehadet sonucunda ilmelyakin, aynelyakin, hakkalyakin ve her türlü hakikatten daha açık bir hakikat olarak gerçekleşmiş bulunmaktadır ki; dır. Allah katında kendi ilâhî rızasına uygun ve mutluluk hedefine iletecek olan hak dinin İslâm olduğunda şüphe yoktur.</p>
<p>Kisai kırâetinde feth ile öbür kırâetlerin hepsinde kesr ile okunur. &#8220;Enne&#8221; okunduğu takdirde bu cümle bir önceki cümleden bedel olmuş olur. Yani Allah Teâlâ, kendi birliğine şahitlik ettiği gibi, hak dinin İslâm dini olduğuna da şehadet eylemiştir, asıl şehadet edilen şey de budur. Kesre olarak &#8220;inneddine&#8221; okunduğu takdirde ise hükmü şahitliğin sonuca, onun arkasından gelen cümlesi de bu şehadetin gereği olan bir başka cümle olmuş olur. Çünkü İslâm dininin en temel ilkesi diye Allah&#8217;ın birliğine inanmak ve Allah katından gelen vahiy dinlerinin hepsini ikrar ve itiraf eylemektir. İslâmın diğer temelleri ve ayrıntı sayılan öbür kuralları da hep bu inanca bağlıdır.</p>
<p>Allah katında değişmez ve sabit olan ve &#8220;meşhüdün bih&#8221; olan hakk, kendi adaletinin, gerçekliğinin ve birliğinin her türlü yanlıştan arınmış olarak ancak</p>
<p>İslâm&#8217;da, buna bütün yönleriyle ve gerekleriyle şehadet ile Allah&#8217;dan gelenin cümlesini ikrar olduğundan hak dinin İslâm&#8217;dan başka birşey olmadığı da hakkalyakin, aynelyakin ve ilmelyakin olarak sabittir. Allah Teâlâ&#8217;nın kendisi için ilke edindiği, peygamber gönderdiği, evliyasını yönlendirdiği din ve sırat-ı müstakim budur. Nimet ve mükafatını ancak bununla verir, akıbette selamete ancak bununla çıkarır.</p>
<p>Lüğattaki asıl mânâsıyla din ceza, yani mükafat veya mücâzât veya itaat etmek demek olan mastar anlamıyla ilgili olarak bir uyan ve güçlü bir uyulan arasındaki ilişkinin adıdır. Bu ilişki, hakimiyeti elinde bulunduran güçlü önder tarafından gözönünde tutulduğu zaman sevab veya ikab ile sorumluluğun uygulanması demektir. Uyan tarafından ele alındığı zaman da selamet arzusu, korku ile ümit arası bir tutumla itaat ve emre bağlılık anlamı ifade eder ki, bunlar dinin masdar olarak anlamlarıdır. Hasılları dindarlık anlamına gelen deyyaniyet ve diyanettir. Fatiha sûresinde dinin bilinen mânâsıyla tarifi geçmiş idi ki, akıl sahiplerini, kendi istek ve iradeleriyle doğrudan doğruya hayra ve nimete sevkeden bir ilâhî kurumdur. Şeriat ve millet dahi denilen ve beşerin ihtiyari fiillerini, hayra ve mutluluğa yönlendiren ve düzenleyen bir yol, bir kanun ve bir mânevî kuvvet demek oluyordu. Bundan dolayı genellikle din denilince, sorumluluk duygusuyla karışık kendi istek ve iradesiyle bağlılık isteyen ve kendisine bağlananları kötülük ve uğursuzluktan koruyarak hayra ve mutluluğa götüren; aksi halde, yani, kendi istek ve rızası ile iyi uyulmadığı ve uygulanmadığı, aykırı davranışlardan sakınılmadığı zaman doğrudan doğruya hayır ve mutluluğun zıddı olan kötü sonuçlar ile ceza gerektiren hükümlerin zorla ve kaçınılmaz olarak uygulanacağını gösteren, ümit ve korkunun hedefi, hayranlıkla ve son derece saygı ile kulluk edilen hikmet sahibi bir yaratıcı ve yetiştiricinin ortaya koyup, uyulmasını teklif ettiği bir mükafatlar ve cezalar kanunu veya ona itaat ve teslimiyet anlaşılacağından din, her zaman için bir ilâhî ifade ve ona zarurî olarak itaati ve teslimiyeti gerektirir. Diyanet, yani dindarlık da o ilâhî hakime kulluk etmek ve kanunlarına teslim olmak demek olur.</p>
<p>Yukarılarda da beyan olunduğu üzere lügat anlamıyla İslâm kelimesi, silm, selm, selamet köklerinden gelir; hemzesi duhul veya müteaddi (geçişli) fiil yapmak için kullanılır. Kapsamlı ve pek temiz bir kelimedir ki, silme (barışa) ve selamete girmek veya koymak veya selamet temin eden teslimiyet, karşılıklı olarak barış içine girmek, hasılı sâlim olan mânâlarına gelir ki, hepsinde selamet ve sâlimiyet gayesiyle bir bağlılık ve uyumluluk mânâsı vardır. Din dahi irade</p>
<p>ve akıl sahipleri arasında anlaşmazlıkları ve didişmeleri bir yana bırakıp toplumsal barışı sağlayan bir kanundur. Bununla yalnızca insanlar arasında uyumluluk değil, insanlarla Allah arasında da bir uyum sözleşmesi vardır. Din sayesinde yaratıcının iradesi ile yaratılanın iradesi arasında bir uyum sağlanmış olur. Kul, Allah&#8217;ın dilediği gibi ister, Allah da kulun dilediği gibi yapar; böylece arada didişme ve anlaşmazlık kalmaz. Allah&#8217;a ebedî vuslat hasıl olur. Bu sayede insanların birbirleriyle çatışan istek ve iradeleri, bir hedefe yönelerek aralarında bir sâlim medeniyet ve sürekli bir barış meydana gelir. Ve hepsi ilâhî nimetten istifade eder, felah bulur. Allah&#8217;ın birliğine bağlanıp uymayınca da bu maksat hasıl olmaz. Bu sûretle dinin özü, bu tevhid inancı çerçevesinde, her yönüyle ve gerçek anlamıyla İslâm&#8217;dır. &#8220;Kendisinden başka ilah olmayan&#8221; Allah&#8217;ın emrettiği gerçek dindarlığın gereği de bu tevhide şehadet ve bu tevhid çerçevesinde bir olan Allah&#8217;a teslimiyet ve itaattir. Hakkiyle kurtuluş, felah ve selamet ve hayır ve mutluluk ancak bu ihlasta, bu bağlılıktadır. Allah katında din, halis din olan &#8220;Allah&#8217;a teslimiyettir&#8221;. Allah&#8217;dan başka ilâh ve ilâhlar tanıyan veya gerçeği bildiği halde, dine bağlanmayı gerçekten başka bir şey sanan, din ile ilim, Hak Teâlâ ile en yüce hayır arasında didişme var zanneyleyen veyahut hayırla şer çatışmasının çözümüne Allah Teâlâ&#8217;nın hakim olmadığını, O&#8217;nun hükmünün dışında herhangi bir şey kalabileceğini farzeden velhasıl Hakk&#8217;tan gelmeyen ve Hakk&#8217;ın âyetlerinden çıkarılmayan dinlerin, bağlılıkların ve dindarlıkların hiçbiri insanlara selamet ve seadet bahşedecek hak din değildir. Allah Teâlâ&#8217;ya ortak tasavvuru, muhal ve batıl olan birşey olduğu gibi, İslâm&#8217;dan başka bir hak din tasavvur etmek de batıldır.</p>
<p>Özetleyecek olursak, din ve dindarlığın bütün mânâsı, itaat ve bağlılık anlamıyla selametin sağlanmasında toplanır. İslâm&#8217;ın mânâsı da faydalı bir selamet, katıksız bir teslimiyet ve bağlılıkta toplanır. Şu halde din kavramı, mutlak anlamıyla ele alındığı zaman bile mutlak olarak İslâm kelimesiyle eşit ve eş anlamlıdır. Hangi din ele alınacak olsa, onun özünün teslimiyet ve boyun eğmekten ibaret olduğu görülür. Zahir din, İslâm&#8217;ın dış görünüşü; batın din İslâm&#8217;ın içyüzü; tam din, dışyüzü ve içyüzü ile hakiki İslâm; batıl din yalan ve yanlış bir İslâm; hak din, hak bir İslâm&#8217;dır. Hakikaten selamet bahşeden hak bir İslâm ise ancak hakiki tevhid inancına dayanan bir İslâm&#8217;dır. Hakiki tevhid ise, şeriki ve ortağı bulunmak ihtimali bile olmayan, ezel ve ebed bakımından hayy ve kayyum bir ilâh tanımak ve ancak O&#8217;na şehadet etmektir. Böyle bir ilâh ise ancak Allah Teâlâ&#8217;dır. Evvel ve âhir bütün izzet ve hakimiyeti şahid ve meşhud olan zat-ı ehadiyyetinde toplayıp, kendisinden başka ilâhları nefyetmiş, O&#8217;ndan</p>
<p>başka tanrılık iddia eden veya tanrılık nisbet edilenlerin hepsinin acz ve zavallılığını daima göstermiş ve göstermekte bulunmuş ve herhangi bir zamanda tevhid nizamından çıkmak isteyenleri perişan eylemiş ve her türlü mutluluğu tevhid yolundan bahşeylemiş, velhasıl diye ilâhlıkta birliğe kendisi de şehadet etmiş olmakla Allah&#8217;ın birliğine şehadet ile hakiki İslâmın, Hak Teâlâ&#8217;nın dini olduğunda hiç şüphe yoktur. Hakiki din kurucusu olan Allah Teâlâ&#8217;nın İslâmını, melekler ve ilim sahipleri gibi, kendi birliğine iman ve ihlâs ile bağlananları rahmeti ile selamete çıkarmak, kulların İslâmı da Allah&#8217;a kendilerini teslim ederek bu selamet yoluna girmek demektir. İşte İslâm dini, Allah ile kullar arasındaki bu birlik ilişkisidir. Meleklerin ve ilim sahiplerinin dini de budur. İlim alanında bundan başka bir din yoktur. Bu dinin başı hakkı bilmek, hak ilmin başı da bu dindir. Bu dinden başka bir din aramak ya Allah&#8217;ın üstüne çıkmaya çalışmak, ya Allah&#8217;dan aşağısına nefsini teslim eylemektir ki, ikisi de dinsizlik ve küfürdür. İsyan ve tefrikadır, felakettir. Binaenalyh kitap ehli olanların anlaşmazlıkları ile bunun bilimselliğine ve gerçekliğine hiç halel gelmez. Onların gerek kendi aralarında, gerek Resulullah&#8217;a karşı ihtilaf çıkarmaları, hak ve hakikatı bildiren bütün ilim sebepleri geldikten sonra adalet ve hakkaniyetle hareket etmeyi, hakka ve ilme teslim olmayı, boyun eğmeyi bir yana bırakıp, kendi aralarında azgınlık ve düşmanlıkla, hükmetme sevdasıyla dinsizliğe ve inkâra saptıklarından dolayıdır. Fakat adalet ve hakkın isbatı için gönderdiği ve delil olarak öne sürdüğü gibi kesin âyetler ve belgelere her kim küfreder, bunları inkâr eder, İslâm&#8217;dan kaçınırsa Allah hesabı çabuk görendir. Cezalarını hemen vermekten çekinmez.</p>
<p>Bu isbat ve takrirden sonra gelelim nüzul sebebi olan münazara ve mücadele meselesine: Ey Muhammed!</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>20- Buna karşı seninle münakayaşa kalkışırlarsa de ki: &#8220;Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah&#8217;a teslim etmişimdir&#8221;. Kendilerine kitap verilenlere ve (kitap verilmeyen) ümmîlere de ki: &#8220;Siz de İslâm&#8217;ı kabul ettiniz mi?&#8221; Eğer İslâm&#8217;a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah kulları görendir.</p>
<p>21- Allah&#8217;ın âyetlerini inkâr edenler ve haksız yere peygamberleri öldürenler, insanlar içinde adaleti emredenlerin canına kıyanlar yok mu? Bunları acıklı bir azapla müjdele!</p>
<p>22- İşte bunlar öyle kimselerdir ki, dünyada da ahirette de bütün yaptıkları boşa gitmiştir. Onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır.</p>
<p>23- Görmüyor musun, o kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanlar, aralarında hüküm vermek için Allah&#8217;ın kitabına davet olunuyorlar da, sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyorlar.</p>
<p>24- Bunun sebebi, onların &#8220;belli günlerden başka bize asla ateş azabı dokunmaz&#8221; demeleridir. Uydurageldikleri yalanlar dinlerinde kendilerini aldatmaktadır.</p>
<p>25- O geleceğinde hiç şüphe olmayan günde kendilerini bir araya topladığımız ve hiç kimseye haksızlık edilmeden herkese ne kazandıysa tamamen ödendiği vakit halleri nasıl olacaktır?</p>
<p>20- Ben Allah&#8217;a kendimi teslim ettim, tertemiz, şeksiz, şüphesiz, halis, muhlis bir sûrette Allah yolunu tuttum, Allah&#8217;ın dinine bağlandım, ancak Allah&#8217;a yöneldim, bana uyanlar da böyledir. İşte İslâm&#8217;ın mânâsı, işte Muhammed ve Muhammed ümmetinin dini. İşte ebedî selametin gerçek ve şaşmaz yolu, sırat-ı müstakimi. &#8220;Kendilerine kitap verilenlere ve verilmeyen ümmilere de ki&#8230;&#8221; Bu da Hz. Muhammed&#8217;in peygamberliğinin bütün insanlığa şamil olduğunun uyarısı ve ilanıdır. Zira bu tasnifin dışında hiçbir insan zümresi yoktur; kitap verilmiş olanlar yahudilerle hıristiyanlar ve benzerleridir, &#8220;ümmiyyin&#8221; de kitapsız dinlere mensup olanlarla Arap müşrikleridir. Esas hitap tarzı Arap olan ve olmayan şeklinde ırk ayırımı esasına göre değildir, bu genel ayırım iledir. Tebliğ görevi bunlaradır. Bu vazife yapıldıktan sonra bunları kabulden çekinip, inkâra ve ihtilafa sapmalarının sorumluluğu Hz. Peygambere racî değildir, tamamen kendilerine aittir. Bu sorumluluğu ve inkârlarının cezalarını böylece tebliğ etmek dahi peygamberliğin görevleri cümlesindendir.</p>
<p>Rivayet olunuyor ki, Resulullah bunu kitap ehlinden olan yahudilere okuduğu zaman &#8220;İslâm&#8217;ı kabul ettiniz mi?&#8221; hitabına karşı, &#8220;kabul ettik.&#8221; dediler. Bunun üzerine yahudilere, &#8220;İsa&#8217;nın Allah&#8217;ın kelimesi, kulu ve resulü olduğuna şehadet eder misiniz?&#8221; buyurdu, &#8220;Maazallah&#8221; (Allah korusun) dediler. hıristiyanlara da, &#8220;İsa&#8217;nın, Allah&#8217;ın kulu ve Resulü olduğuna şehadet eder misiniz?&#8221; buyurdu, bunlar da &#8220;maazallah (Allah korusun), İsa kul mu olur?&#8221; dediler. &#8220;Eğer onlar yüz çevirir, kabul etmezlerse, sana düşen tebliğdir.&#8221; âyeti buna işaret etmekte, devamının dahi tebliğini emretmektedir.</p>
<p>21- Gerek yahudi olsun, gerek hıristiyan ve daha başka kitap</p>
<p>ehlinden ve ümmilerden ve müslümanlık iddiasında bulunanlardan olsun Allah&#8217;ın âyetlerini inkâr edenler bir; yahudilerin yaptığı gibi, peygamberleri katledip öldürmek gibi ameli anlamda küfürlerini icraat şeklinde ortaya koyanlar iki; Peygamber değillerse de insanlar arasında peygamberlerin izinden giderek adalet ve hakkaniyet emreden insanları katletmek suretiyle yine fiilen kâfirliklerini ortaya koyanlar üç.</p>
<p>22-İşte bütün bu kâfirlere hoşlandıkları inkârlarının cezası olan elem verici azabı müjdele ki, &#8220;Onlar öyle kimselerdir ki, dünyada da ahirette de bütün yaptıkları boşa gitmiştir.&#8221; Ne kadar tuhaf, şunlara baksana!</p>
<p>23-24-25- &#8220;Baksana o kendilerine kitap verilenlere! Aralarında hakem olması için Allah&#8217;ın kitabına davet olunuyorlar da sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyorlar.&#8221; Resulullah yahudilerin dershanelerine gitmiş, kendilerini imana davet eylemişti. Nuaym b. Amir, Hars b. Zeyd, &#8220;Sen hangi dindesin?&#8221; diye sordular, Peygamber efendimiz de &#8220;İbrahim dini üzereyim.&#8221; buyurdu. Bunun üzerine onlar, &#8220;İbrahim yahudi idi.&#8221; demelerine karşılık, Resulullah, &#8220;Haydi aramızda Tevrat hakem olsun, ona başvuralım.&#8221; diye çağrıda bulundu. Bu teklife &#8220;evet&#8221; demekten çekindiler. Aynı durum &#8220;recm&#8221; meselesinde de olmuş idi. Burada bu olaylara işaret olunarak &#8220;Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra ancak birbirleriyle anlaşmazlığa düştüler.&#8221; (Câsiye, 45/17) âyetiyle de açıklandığı şekilde, bunların bile bile hakka karşı direnmeleri ve şiddetli aldanmaları ve iftiraları ve nihayet feci akibetleri, uyarmak ve korkuya düşürmek için gösterilmiştir.</p>
<p>Kâfirler mülklerine, devletlerine, servetlerine, kuvvetlerine güvenerek mâli-kü&#8217;l-mülk olan Allah&#8217;ın âyetlerini tanımaz, Hakk&#8217;ın şanına tecavüzkar davranırlar. O&#8217;na &#8220;oğul&#8221; isnad etmekle o kuvvetler alınmaz, gündüzler gece, geceler gündüz olmaz, diriler ölmez, ölenler dirilmez, zenginler züğürtlemez, fakirler ve zayıflar servete ve kuvvete kavuşmaz, haksızlıkların ve küfürlerin cezaları verilmez zannederlerken, şüphesiz ve mutlaka gelecek olan o toplanma ve cem&#8217; gününün, o genel seferberlik gününün anılması hususunda Ey Muhammed, sen:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>26- De ki: &#8220;Ey mülkün sahibi Allah&#8217;ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın, dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır Senin elindedir. Muhakkak ki, Sen her şeye kâdirsin.</p>
<p>27- Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın; ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin.</p>
<p>26-27-Rivayet olunuyor ki, Mekke&#8217;nin fethi üzerine Resulullah efendimiz, ümmetine, Fars ve Rum mülklerini vaad etmişti. Münafıklar ve yahudiler, &#8220;Heyhat, heyhat, Muhammed nerede, Fars ve Rum nerede! Onların güç ve kuvvetleri bundan pek fazla, Muhammed&#8217;e Mekke ve Medine yetmedi mi ki, bir de Fars ve Rum devletlerini istiyor?&#8221; dediler. Daha önce Ahzab (Hendek Savaşı) senesinde Resulullah, kazılacak hendeği belirlemiş, Medine halkından her on kişiye kırk arşınlık yer göstermişti. Amr b. Afv, Selman-ı Farisi, Huzeyfe, Numan b. Mukrin ve Ensardan altı kişi kendilerine verilen kırk arşınlık sahada çalışıyorlardı, kazarlarken hendeğin orta yerinde büyük bir kaya çıktı. Kayayı kırmaya uğraşırlarken demir külünkler kırıldı. Çok çalıştılar, taşı kıramadılar, ondan çok az birşey koparabildiler. Selman&#8217;a, &#8220;Çık Resulullah&#8217;a durumu haber ver, ne emrediyorsa öğren gel.&#8221; dediler. Selman gitti, Resulullah bir gölgelik yapmış içinde oturuyordu, durumu kendisine arzetti. Resulullah Selman ile beraber hendeğe indi, diğer dokuz kişi de orada idiler. Resulullah Selman&#8217;ın elinden külüngü aldı, taşa bir vurdu, taş çatladı ve öyle bir kıvılcım çıktı ki, karanlık bir odadaki kandil gibi etrafı aydınlattı. Resulullah bir fetih tekbiri aldı, oradakiler de tekbir getirdiler. İkinci bir darbe daha indirdi, öyle bir şimşek daha çaktı</p>
<p>ve yine öyle bir tekbir aldılar, üçüncü bir darbe daha vurdu, taşı parçaladı ve yine öyle bir şimşek daha çaktı. Aynı şekilde bir tekbir daha aldılar. Sonra Selman&#8217;ın elini tutup hendekten çıktı. Selman, &#8220;Anam, babam sana feda olsun ya Resulullah, hiç görmediğim bir şey gördüm.&#8221; dedi. Resulullah, oradakilere dönerek.&#8221; Bakınız Selman ne söylüyor?&#8221; dedi. Onlar da, &#8220;Evet ya Resulullah.&#8221; dediler. Buyurdu ki: &#8220;İlk darbeyi vurdum, gördüğünüz gibi bir şimşek çaktı, bundan bana Hıyre&#8217;nin ve Medain-i Kisra&#8217;nın (Kisra&#8217;nın şehirleri) kasırları (köşkleri) aydınlandı, Cibril de bana haber verdi ki, ümmetim bunlara muhakkak galip gelecek; sonra ikinci darbeyi vurdum, gördüğünüz gibi yine şimşek çaktı, bundan da bana Rum diyarının kırmızı köşkleri aydınlandı, Cibril bana haber verdi ki, ümmetim bunlara muhakkak galip gelecek. Sonra üçüncü darbeyi vurdum, gördüğünüz şimşek çaktı, bundan da bana San&#8217;a'nın köşkleri aydınlandı. Cibril de haber verdi ki, ümmetim muhakkak bunlara galebe edecektir. Müjdeler olsun!&#8221;</p>
<p>Bunun üzerine müslümanlar pek sevindiler. &#8220;Elhamdülillah, (Allah&#8217;a hamdolsun) bu bir doğru vaattir. Kazıdan sonra bize büyük bir nusret vaad olunuyor.&#8221; dediler. Münafıklar ise, &#8220;Ne acaip insanlarsınız, Muhammed sizi boş ümitlere düşürüyor, asılsız vaatlerde bulunuyor, Medine&#8217;den Hıyre ve Rum kralının şehirlerinin köşklerini gördüğünü ve bunların sizce fetholunucağını söylüyor, halbuki muharebeye çıkmaya bile gücünüz yetmiyor da korkunuzdan hendek kazıyorsunuz&#8221; dediler ki, Ahzab Sûresi&#8217;nde &#8220;O vakit münafıklarla kalblerinde hastalık olanlar diyorlardı ki, Allah&#8217;ın ve Resulünün bize vaad ettiği şeyler boş şeylerdir.&#8221; (Ahzab, 33/12) âyeti bu olay hakkında nâzil olmuştu. Bu iki âyetin de o zamanlar veya yukarıda geçtiği üzere Mekke fethinden sonra nazil olduğu rivayet edilmiştir. Daha yukarıda Rum meliklerine güvenen Necran hıristiyanları dolayısı ile nazil olduğu da yine zikredilmiş idi. Buna göre nüzulünde değilse bile siyakında (sözün gelişinde) bunlara işaret vardır.</p>
<p>Bu âyetlerin faziletleri hakkında bir hayli haberler varid olmuştur. Bunlardan biri Ebu Eyyub el-Ensari&#8217;den ve Hz. Ali&#8217;den rivâyet olunduğu üzere, Resulullah buyurmuştur ki: Fatihatü&#8217;l-Kitab, Âyete&#8217;l-Kürsî, bir de Âl-i İmran&#8217;daki &#8220;Şehidallahu ennehu&#8230;&#8221;den a (3/17-18) kadar, den &#8216;a (3/26-27) kadar iki âyet nazil oldukları zaman, Allah Teâlâ ile aralarında hiç bir hicab bulunmaksızın Allah&#8217;ın arşına yapışarak, &#8220;Ya Rab! Bizi yeryüzüne ve sana isyankar olanlara indiriyorsun.&#8221; dediler. Allah Teâlâ da,</p>
<p>&#8220;Ahdim olsun, sizi her namazın arkasında okuyan herhangi bir kimsenin kusurlarına bakmayarak makamını cennet kılacağım, onu kutsal huzurda iskan edeceğim, her gün kendisine yetmiş kerre nazar edeceğim ve yetmiş türlü ihtiyacını yerine getireceğim ki, bunun en aşağısı mağfirettir. Ve onu her bir din düşmanından hasetçinin şerrinden koruyacağım ve mağrifet eyleyeceğim.&#8221; buyurdu.</p>
<p>Said b. Cübeyr&#8217;den rivâyet olunduğu üzere, Medine etrafında üçyüz altmış put vardı, bu âyet-i kerime nazil olduğu zaman yerlere kapanıp secde ettiler.</p>
<p>Ebussuud, tefsirinde der ki, &#8220;Bazı kitaplarda şöyle bir kudsi hadis vardı: Ben azimüşşan olan Allah, hükümdarlar hükümdarıyım. Hükümdarların kalbleri ve alınları benim elimdedir. Kullar bana itaat ederlerse ben de onları onlara rahmet kılarım ve eğer kullar bana isyan ederlerse, ben de onları onlara ceza kılarım; şu halde hükümdarlara sövmekle meşgul olmayın ve fakat bana tevbe ve müracaat eyleyin ki, onları size doğru meylettireyim.&#8221; Bu hadisin içeriği ile &#8220;siz nasıl olursanız, başınıza öyleleri yönetici olur.&#8221; hadis-i şerifinin mânâsı aşağı yukarı aynıdır.</p>
<p>İşte Allah&#8217;ı böyle bilmeli, böyle tanımalı ve bu tanıyışla ona bağlılık göstermeli ve sığınmalıdır. Şimdi bunu bilen ve Allah&#8217;dan nusret ve yardım isteyen müminlere şunu anlat:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>28- Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin ve onu her kim yaparsa Allah&#8217;dan ilişiği kesilmiş olur, ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır. Bununla beraber Allah sizi kendisinden korunmanız hususunda uyarır. Nihâyet gidiş Allah&#8217;adır.</p>
<p>29- De ki, göğüslerinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir. Hiç şüphesiz Allah, her şeye kadirdir.</p>
<p>30- O gün her nefis, ne hayır işlemişse, ne kötülük yapmışsa onları önünde hazır bulur. Yaptığı kötülüklerle kendi arasında uzak bir mesafe bulunsun ister. Allah, size asıl kendisinden çekinmenizi emreder. Şüphesiz ki Allah, kullarını çok esirger.</p>
<p>28-29-30- Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri kendilerine dost edinmesinler. Müminler iman hasletine küfür hasletini karıştıracak, müminlere şimdiki zamanda veya gelecekte zararı dokunacak, İslâm&#8217;a zarar verecek ve ters düşecek bir sûrette kâfirlerle dostluk ilişkilerine girmesin. Sevgisini, muhabbetini ve buğzunu hep Allah için yapsın. Bu âyetin nüzul sebebiyle ilgili olarak dört vecih nakledilmiştir:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>1- Yahudilerden Haccac b. Amir, Kehmes b. Abdulhakik, Kays b. Zeyd, Ensardan bazılarına gizlice gelerek, dinlerini bozmak isterlerdi. Rifaa b. Münzir ve Abdurrahman b. Cübey ve Sa&#8217;d b. Hayseme (r. anhüm) bu müslümanlara, o yahudilerden sakınmalarını ve uzak durmalarını tavsiye ettiler. Onlar dinlemediler. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.</p>
<p>2- Müslümanlardan Hatib b. Ebi Beltea gibi bazı zevat, Mekke kâfirlerine sevgi gösterisinde bulunuyorlardı. Allah Teâlâ bunu nehiy buyurdu, yasakladı.</p>
<p>3- Münafıkların başı Abdullah b. Übeyy ve adamları yahudilerle ve müşriklerle dost bulunuyor, onlara müslüman taraftan bilgi aktarıyor, havadis veriyorlardı. Resulullah aleyhine zafer arzu ediyorlardı. Müminler bundan menedildiler.</p>
<p>4- Ubade b. Samit hazretlerinin yahudilerden dostları vardı. Ahzab günü Hz. Peygamber&#8217;e gelerek, &#8220;Ey Allah&#8217;ın Resulü, benim yanımda beşyüz yahudi vardır. Benimle beraber harbe çıkmalarını istiyorum.&#8221; demişti. Âyet bunun hakkında nazil oldu. İlh&#8230;</p>
<p>Bunu her kim yaparsa Allah&#8217;dan, Allah&#8217;ın dostluğundan ve yardımından hiçbir nasibi yoktur. Ancak onlar tarafından gelmesi beklenen ve sakınılması gereken her hangi bir zarardan korunmak için yaptığınız dostluk müstesnadır. Öyle durumlarda iş başka, yoksa müminler, hiç kimseye karşı iyi davranmaktan, adalet ve ihsandan menedilmiş değillerdir. Hukuka riâyet, ahitte sebat, ciddiyet, merhamet ve yardımseverlik aslında imanın gereği olan güzel huylardır. Güzel huy ise müminin şiarıdır. Fakat müminler, herşeyden önce din ve imanlarında samimi olmak zorundalar. Allah&#8217;dan başkasına nefsini teslim etmiyecek olan müminin, kendisini herhangi bir sebepten dolayı kâfirlerin dostluğuna kaptırması, imanına ve ciddiyetine aykırı olur. Bir kâfir, bir mümine dünyaları bağışlasa bile onun ne imanına, ne de din kardeşlerine en ufak bir zarar getirecek şeyi kabul ettirememelidir. Bir mümin de bunu bile bile yapmaz, fakat iyi niyetle gaflet edebilir, hüsnüzan ederek aldanabilir. Karşısındakine göre bilgisi, tecrübesi ve dünya işlerindeki haberi daha eksik olabilir. Farkında olmaksızın fena yollara sürüklenebilir, fena işlere bulaştırılabilir. Bunlar ise müminlerin yavaş yavaş kafirlere benzemelerine ve ilâhî nusretin de üzerlerinden eksilmesine sebep olabilir. &#8220;Her kim böyle yaparsa Allah&#8217;dan ilişiği kesilmiş olur&#8221;. Bundan dolayı kesinlikle müminler, kâfirlerle içli dışlı olmaktan ve yakın dostluktan sakınmalıdırlar. Meğer ki, bütün bu gibi tehlikelerden korunabilecek bir vaziyette bulunsun ve korunabilsin, veyahut büyük bir zaruret, tehlike veya zor karşısında bulunsun. O zaman kalbinde imanına sahip olarak &#8220;takiyye&#8221; edebilir.</p>
<p>Rivâyet olunuyor ki, Müseylemetü&#8217;l-Kezzab, ashaptan iki kişiyi esir almıştı. Birine, &#8220;Muhammed&#8217;in Allah&#8217;ın resulü olduğuna şehadet eder misin?&#8221; diye sordu, o da &#8220;Evet, evet, evet&#8221; dedi. Sonra, &#8220;Benim de Allah&#8217;ın resulü olduğuma şehadet eder misin?&#8221; diye sordu, ona da &#8220;evet&#8221; dedi. Müseyleme kendisi için, &#8220;Ben Beni Hanif&#8217;in peygamberiyim, Muhammed Kureyş&#8217;in peygamberi&#8221;</p>
<p>diye iddia ediyordu. Sorguya çektiği birinci esiri serbest bıraktı, öbürünü çağırdı, &#8220;Muhammed&#8217;in Allah&#8217;ın resulü olduğuna şehadet eder misin? diye sordu, o da &#8220;evet&#8221; dedi, &#8220;Benim resulullah olduğuma şehadet eder misin?&#8221; diye sorunca, &#8220;Ben dilsizim, ben dilsizim, ben dilsizim&#8221; dedi. Müseyleme de onu hemen öldürdü.</p>
<p>Bu haber Hz. Peygamber&#8217;e erişince, &#8220;O öldürülen imanındaki sadakat ve samimiyet üzere geçti, mübarek olsun; öbürüne gelince o da Allah&#8217;ın ruhsatını kullandı, bunda da bir zarar yoktur.&#8221; buyurdu. Bu mânâ &#8220;Ancak zor karşısında kalıp da kalbi iman dolu olanlar müstesna&#8230;&#8221; (Nahl, 16/106.) âyetinde daha açıktır. Hafiyye vezninde takiyye canını, ırzını veya malını düşman şerrinden korumak için ondan sakınmak demektir. Düşmanlık da iki türlüdür. Birisi din ayrılığına dayanan düşmanlıktır ki, kâfirin mümine düşmanlığı gibi. Diğeri de mal, mülk, servet ve başa geçmek gibi dünyaya ait çıkarlardan doğan düşmanlıktır. Bundan dolayı takiyye dahi iki kısımdır. Bunların ayrıntıları, hangi hallerde caiz olup olmadıkları fıkıh ilminin alanına girer. Bunlar Razî ve Âlusî tefsirlerinde özetle bildirilmiştir. İşte korunmanın böyle çeşitli yönleri vardır. Ve kesin olan şudur ki; asıl korunma Allah&#8217;ın azabından korunmadır. Allah müminlere &#8220;Ancak onların zararlarından sakınmanız gereken durumlar başka&#8230;&#8221; şeklinde ruhsat vermekle birlikte &#8220;Allah size, asıl kendisinden korkmanız, çekinmeniz gerektiğini bildiriyor, son dönüş Allah&#8217;adır.&#8221; diyerek de ikaz buyuruyor ki, hemen arkasından gelen şu iki âyet bunu açıklar.</p>
<p>Yahudiler &#8220;Biz Allah&#8217;ın oğulları ve sevgilileriyiz.&#8221; (Mâide, 5/18) demişlerdi. Müşrikler de Allah&#8217;a muhabbetimizden dolayı bizi Allah&#8217;a iyice yaklaştırsınlar diye putlara tapıyoruz, demişlerdi (Zümer, 39/3). Necran heyetindekiler de, &#8220;Biz Allah&#8217;a sevgimizden dolayı İsa&#8217;yı tanrı tanıyoruz.&#8221; demişlerdi. Bunlara karşı buyuruluyor ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>31- De ki, siz gerçekten Allah&#8217;ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.</p>
<p>32- De ki, Allah&#8217;a ve Peygamber&#8217;e itaat edin! Eğer aksine giderlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez.</p>
<p>31-Mahabbet (muhabbet, sevgi), insan ruhunun yücelik ve güzellik sezdiği bir şeye öyle bir meyil göstermesidir ki, ona yaklaşmak için gerekli sebep ve vesileleri arayıp bulmaya yöneltir. Binaenaleyh sevenin hedefi, sevgilinin rızasına erebilmek ve öfkesinden sakınmak, korunmak olduğundan, sevgi, itaat isteğini ve isyan sayılan şeylerden kaçınmayı gerektirir. Herhangi bir kişi, hakiki yüceliğin ve kemalin ancak Allah&#8217;a ait olduğunu idrak edip anladığı zaman, onun bütün sevgisi Allah için, Allah yolunda ve Allah&#8217;ın rızasını kazanmak uğrunda olur. Allah&#8217;ın dini de tevhid ve İslâm olduğundan, sevgisi hep bu çerçevede dolaşır durur. İtaat ve ibadet için gösterdiği iradede ancak bu din hakim olur. O halde Allah&#8217;ı sevenler &#8220;Ben özümü Allah&#8217;a teslim ettim, bana uyanlar da öyle&#8230;&#8221; (Âl-i İmrân, 3/20) diyen ve bu ilâhî emri tebliğ eyleyen Resulullah&#8217;a karşı gelmemek ve onun gibi ihlas ve samimiyetle, &#8220;Ben özümü Allah&#8217;a teslim ettim&#8230;&#8221; deyip dininde ve şeriatında ona ve onun öğretim ve bildirilerine uymak ve onu örnek almak lazım gelir. Bunun zıddı, &#8220;Ben Allah&#8217;ı severim, ama emrini dinlemem, O&#8217;nun sevdiğini sevmem, O&#8217;nu sevenleri, O&#8217;nun yolunu gösterenleri, O&#8217;nun seçip gönderdiklerini sevmem, onlara benzemek istemem.&#8221; demektir ki, bu da, &#8220;Ben kendimden başka birşey sevmem, tevhid yolunda yürümek istemem.&#8221; demektir. Allah&#8217;ın Resulüne uymak istememek &#8220;Ben özümü Allah&#8217;a teslim ettim.&#8221; dememek ve düstur ile hareket etmemektir. Bu da Allah&#8217;ı sevmemek ve rahmetinden mahrum kalmaktır.</p>
<p>Rivayet olunuyor ki, âyeti nazil olduğu zaman</p>
<p>münafıkların başı Abdullah b. Übeyy, &#8220;Bakınız, Muhammed kendisine itaat ve ibadeti Allah&#8217;a taat gibi tutuyor ve bize, hıristiyanların İsa&#8217;yı sevdikleri şekilde kendisini sevmemizi emrediyor.&#8221; demiş idi ki, bunun üzerine ikinci âyet nazil oldu. Ve öyle bir şüphenin yerinde olmadığını gösterdi. Yani Resalullah&#8217;a uymak, hıristiyanların Hz. İsa hakkında iddia ettikleri gibi, tanrılığa ortak olmak demek değildir. Allah sevgisini bölüp üç ayrı ortağa paylaştırmak değil, yalnız &#8220;Ben özümü Allah&#8217;a teslim ettim.&#8221; diye bütün sevgiyi sırf Allah&#8217;da toplayıp, O&#8217;na teslim olduğunu sunmakta ve itaatı yalnızca O&#8217;na yapmaktır. Hz. Muhammed&#8217;e de sırf Allah&#8217;ın resulü, görevlendirdiği peygamberi, dinin tebliğcisi, hidâyetinin ve emirlerinin bildiricisi ve habercisi olduğundan dolayı, yine sırf Allah için uymak ve izinden gitmektir. Birine uyarken, onun karşısında veya yanında diğer birine veya ikisine daha uymak başka şey, tek başına ve yalnızca O&#8217;na uyarken, O&#8217;nun namına, O&#8217;nun bir adamını, bir görevlisini tanımak yine başka bir şeydir. Bir elçiyi tanımak, onun kendisini değil, onu görevlendirip gönderen makamı tanımaktır. Mesela bir devletin elçisini, memurunu reddetmek, o devleti ve onun kanunlarını reddetmek demek olduğu gibi, Allah&#8217;ın elçisi demek olan peygamberini kabul etmeyip reddetmek de Allah&#8217;a küfür ve saygısızlıktır. Bundan dolayı Allah&#8217;ın elçisine itaat etmekten kaçınanlar, Allah&#8217;a ibadet ve taattan kaçınan kâfirlerdir. Allah da kâfirleri sevmez, küfrün hiçbir çeşidine razı olmaz. Eğer hıristiyanlar Allah&#8217;ı sevselerdi, İsa&#8217;yı Allah&#8217;ın bir peygamberi olarak tanırlar ve ona bir tanrı olarak ibadet değil, bir peygamber olarak itaat ederlerdi. Eğer ancak Allah&#8217;ı seviyorlar ve İsa&#8217;ya Allah&#8217;ın bir peygamberi olarak itaat ediyorlarsa, peygamberlik sıfatında Hz. Muhammed&#8217;in zatı ve kişiliği değil, ancak onu gönderenin şan ve şerefinin dikkate alınması gerekeceğinden, peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed&#8217;i de tanırlar ve itaat ederlerdi. Onlar Allah&#8217;ı sevseler, Allah&#8217;ın peygamberlerinden bir kısmını tanıyıp da yalnızca birini ayırmazlardı, tanımazlık etmezlerdi. &#8221; Biz Allah&#8217;ın resulleri arasında fark gözetmeyiz&#8221;, derler ve Hz. Muhammed&#8217;i de tanırlardı. Bunu ayrı tutup tanımamaları, İsa&#8217;yı Allah için değil, bizzat kendi zatî varlığı, kendi şahsiyyeti için sevdiklerinden, Allah&#8217;ı ve İsa&#8217;nın Allah tarafından yaptığı teb liğleri tanımadıklarından dolayıdır. Bu noktadan bakıldığında aynı şey yahudiler için de söz konusudur. Hıristiyanlar bir peygamberi ayrı tuttukları için, yahudiler de hem Hz. İsa&#8217;yı, hem de Hz. Muhammed&#8217;i ayrı tuttukları için, yani iki peygamberi tanımadıkları için Hz. Musa&#8217;nın peygamberlik sıfatından ziyade kişiliğinde ısrar etmişlerdir. Bu bakımdan hıristiyanların küfrü bir ise yahudilerin</p>
<p>küfrü ikidir. Diğer müşriklerin küfrü daha fazladır. Genel anlamda dinleri inkâr edip, hiç Allah tanımayanların küfrü de sonsuzdur. Velhasıl Allah&#8217;a itaat ile Resulüne itaat arasında karşılıklı bir gereklilik vardır. Fakat bunda Allah gibi sevmekle, Allah için sevmek arasındaki büyük farkı görmemezlikten gelip gözardı etmemek gerekir. Allah gibi sevmek, yani âyette geçtiği şekilde &#8220;Onlar, putları Allah gibi severler&#8230;&#8221; (Bakara, 2/165) ifadesinde Allah&#8217;a bir ortak, bir denk sevmektir. Bu Allah&#8217;a şirktir ve küfürdür. İşte hıristiyanların İsa&#8217;ya olan sevgi ve bağlılıkları böyledir. Oysa istenen &#8220;Allah gibi sevmek&#8221; değil &#8220;Allah için sevmek&#8221;tir. Allah için sevmek ise, ancak bir tek Allah için sevmek ve hiç kuşkusuz tevhid üzere sevmektir. Bakara sûresinde zaten bu nokta iyice açıklanmış olduğundan, burada &#8220;Bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin.&#8221; diye Muhammed&#8217;e uymakla emrolunmuştur. Bu emri, o münafıkın yaygarası gibi, hıristiyanların İsa&#8217;ya bağlılıkları şeklinde bir şüphe ile ele almaktan katiyyen sakınmak gerekir. Çünkü âyet, zaten o tür anlayışları kınamak için gelmiştir. &#8220;De ki, ben özümü Allah&#8217;a teslim ettim, bana uyanlar da öyledir&#8230;&#8221; emri ile muhatap tutulan ve bu emirleri tebliğ eden Hz. Muhammed&#8217;in izinde olan ümmeti, bu uymadan dışarı çıkmamak ve Allah&#8217;dan başkasını Allah&#8217;ın sıfatlarında denk ve ortak tutmamak için bu bağlılık ile yükümlü tutulmuşlar ve bu uyma ile Allah&#8217;ın sevgisine nail olacaklarına inanmışlardır. Hatta bu gelişigüzel bir uyma da değil, tamamen kendi istek ve rızası ile olan bir uyma olmalıdır. Bu itaat doğrudan doğruya Allah&#8217;a itaattır. Çünkü Hz. Muhammed&#8217;in şahsı ve bedeni varlığı bakımından değil, O&#8217;nun peygamberlik görevi bakımındandır ve Allah adına vekalet yoluyla olan bir itaattir. Yani, bana uyunuz, demek, &#8220;Allah&#8217;a ve Resule uyunuz!&#8221; demektir.</p>
<p>Burada hıristiyanların Hz. İsa&#8217;da sandıkları gibi, haşa Allah&#8217;ın birliği Hz. Muhammed&#8217;in şahsında yok olmuş değil, tam aksine Hz. Muhammed&#8217;in hakikatı ve şahsiyeti Allah&#8217;ın birliğinde yok olmuştur. Onun dilinden işitilen biz sözü, Hz. Muhammed&#8217;in öz benliğinin ve kişisel varlığının ifadesi değildir. Hz. Muhammed &#8220;Ben özümü Allah&#8217;a teslim ettim.&#8221; diye kendisini ve kendi benliğini tamamen Allah&#8217;a teslim etmiştir. Muhammed, kendi varlığının kendisine değil Allah&#8217;a ait olduğunu bilmiştir. O, yani, bana uyunuz, dediği zaman, Allah&#8217;ın karşısında yer almaya çalışan, tanrılığı beşeriyete indiren bir benlik değil; aksine zavallı insanlığı şirk ve bayağılık bataklığından kurtarıp Allah Teâlâ&#8217;nın yüce birliğine, en büyük rızasına eriştirmek için görevlendirilmiş bir peygamberin kulluğuna ve peygamberliğine yakışan bir vicdanla söylemiştir.</p>
<p>Bu nokta o kadar mühimdir ki, Allah&#8217;ın birliğine iman konusunda hiçbir şüpheye yer bırakmamak için bu vicdana açık bir şuurla şehadet de şarttır. Yalnızca &#8220;Ben şahitlik ederim ki, Allah&#8217;dan başka ilâh yoktur.&#8221; şehadeti ile yetinildiği zaman, hıristiyanların şüphesine benzer bir şüpheye veya Allah&#8217;ın beşeri bir mahluk, bir bende yok olacağı tarzında bir vahdet-i vücud anlayışına ihtimal ve imkan kalabileceği için, buna bir de &#8220;Ben şahadet ederim ki, Muhammed Allah&#8217;ın kulu ve resulüdür.&#8221; şehadetinin eklenmesi lüzumlu görülmüş ve İslâm&#8217;ın temeli olmuştur. Zira tanrılık İsa&#8217;ya gelmiş ve Allah İsa&#8217;da yok olmuştur, batıl inancında olan bir kimse, gerçekte Allah&#8217;ı inkâr etmiş ve yok saymış olduğu halde yine de kendine göre diyebilir. Ve bunun altında, fakat Allah İsa&#8217;dır, veya İsa&#8217;dadır gibi bir inanç da gizleyebilir. Yine bunun gibi bir başkası da derken, fakat Muhammed Allah&#8217;dır veya Allah Muhammed&#8217;in şahsındadır gibi batıl bir vahdet-i vücud inancı gizleyebilir. Halbuki katıksız şirk, katıksız inkâr, Allah&#8217;ı görevlerinden soyutlayıp tatile çıkarmak ve hulûl inancı, nasıl bir küfür ise; Allah&#8217;ı, kâinatta veya varlıklardan birinde yok olmuş saymak sûretindeki vahdet-i vücud iddiası da öylece batıl bir inançtır ve öylece küfürdür. Gerçek tevhid inancında Allah&#8217;dan başka herşey Allah&#8217;da fena bulacaktır, her şey Allah&#8217;a irca olunur. Allah, kendisinden başka hiçbir şeye, hiçbir varlığa irca olunmaz. Allah her şeyi örter ve kaplar, hiçbir şey Allah&#8217;ı örtemez, kaplayamaz. Allah&#8217;ı ve Allah&#8217;ın âyetlerini örtbas etmeye çalışan kâfirleri de Allah sevmez.</p>
<p>32-İşte bütün bu şüphelerden dolayı, açıkça peygamberliğe şahedet edilmedikçe, Allah&#8217;ın birliğine, Allah&#8217;ın kendisinin şehadeti gibi gerçek bir şehadet yapılmamış olacağından İslâm&#8217;da bu iki şehadetin birleştirilmesinin şart olduğunu ve Allah&#8217;a itaat ile Resulüne itaatın birbirini gerektirdiğini ve Allah&#8217;ın rızasına, mağfiretine, rahmetine ermenin ancak bu sûretle mümkün olacağını açıklamak üzere; &#8220;De ki, Allah&#8217;a ve Resul&#8217;e itaat ediniz! Eğer onlar yüz çevirirlerse, şunu bil ki, Allah kâfirleri sevmez.&#8221; buyurulmuştur.</p>
<p>Şu halde bahis, tanrılıktan peygamberliğe geçmiş olmakla, Hz. Muhammed&#8217;in peygamberlik özelliğini anlatmaya ve bütün gerçekleri ortaya koymaya gelmiştir. Onun peygamberliği bir tekamül sistemi içinde ilâhî ıstıfa (seleksiyon) ya mazhar olmuş bir kadim peygamber hanedanından geldiğini tesbit edip desteklemek üzere, herşeyden önce, alelade insanlardan seçkin durumda olan peygamberliğin niteliğini ve genel olarak bütün peygamberlerin yüce kadrini anlatmak için, daha sonra da Hıristiyanlığın özüne ve içyüzüne geçip Hz. Meryem ile oğlu Hz. İsa&#8217;nın hallerini ve dine davetindeki, tevhid inancına davetindeki</p>
<p>tutumunu ve bu arada Hz. Zekeriya ile Hz.Yahya&#8217;nın yüce kadrini beyan ederek, hem hak ve hakikatı dile getirmek ve açığa çıkarmak, hem de bütün bunlar hakkında yahudilerin ve hıristiyanların ifrat ve tefrit arasında bocalayıp duran tutumlarını iptal etmek; daha sonra bunların Hz. İbrahim hakkındaki mücadelelerinin de kof olduğunu göstererek onun, Yahudilikle ve Hıristiyanlıkla bir ilişkisi bulunmadığını ispat etmek ve nihâyet bütün peygamberlerin, bir Allah&#8217;a ibadet ve itaatten başka bir yol izlemediklerini, kendilerine veya meleklere veya diğer bir peygambere ibadete davet etmek gibi bir ihtimal bulunmadığını, böyle bir şaibeden uzak olduklarını ve binaenaleyh Hz. Muhammed&#8217;in peygamberliğinin bütün yönleriyle sağlam temeller üzerinde bulunduğunu ve İslâm&#8217;dan başka bir din aranamıyacağını beyan ve tebliğ ettikten sonra onun hükümlerinin uygulanmasına geçilmek için evvela buyuruluyor ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>33- Gerçekten Allah, Adem&#8217;i, Nuh&#8217;u, İbrahim soyunu ve İmran soyunu âlemler üzerine seçkin kıldı.</p>
<p>34- Bir zürriyet olarak birbirinden gelmişlerdir. Allah her şeyi işitendir, bilendir.</p>
<p>33- Burada içinde yaşadığımız asrı en çok uğraştıran pek önemli bir ilmi kanun ile peygamberlik meselesinin niteliği gösterilivermiştir. Şimdi Peygamberlik nedir? Peygamberlerin diğer insanlardan ne farkı vardır? Ne için Allah, herkese bizzat emrini tebliğ etmesin, kelâmını ve emirlerini anlatmasın da ayrıca peygamber göndersin? Bunlara ne lüzum var mı diyeceksiniz?</p>
<p>Bunu anlamak için varlıkta ve özellikle canlı varlıklar dünyasında, hele</p>
<p>hele akıl sahibi olan canlılar dünyasında Allah&#8217;ın rablık sıfatının gereği olarak bir tekamül (gelişme) ve ıstıfa (seleksiyon) kanunu vardır ki, bu kanun O&#8217;nun Rablığının tanıklarından, ilim ve kudretinin, sonsuz rahmet ve inâyetinin kanıtlarından birini teşkil eder. İşte peygamberlik meselesi, bu ilâhî geleneğin, bu hakikat yolunun ve bu ilmî kanunun çerçevesinde ele alınacak olursa, peygamberlerin nasıl olup da insanlar arasında fevkalade bir imtiyaza mazhar olabildikleri başka delil aramaya ihtiyaç bırakmadan, bilimsel bir kesinlikle ve en akla yatkın bir şekilde anlaşılır. Çünkü peygamberliğe mazhar olmayanların bunu dış gözlem veya iç gözlem yoluyla bizzat tecrübe ederek bilmeye, anlamaya çalışmaları abestir, boşunadır. Bunu anlamak için de âyetteki ve kayıtlarını iyi anlamak lazım gelir. Istıfâ: Lüğatte bir şeyin safını, yani en saf ve en halis olan özünü almaktır. Tasfiye bir şeyin karışığını, bulanıklık şaibelerini giderip özünü çıkarmak, saf olanı karışık olandan süzüp ayırmak demek olduğu gibi, ıstıfa da en safisini seçip almaktır. Bir madeni tasfiye edip cevherini almak bir ıstıfa, o cevherler arasından herhangi bir şeye elverişli olanının seçip almak da yine bir ıstıfadır. İşte lüğat anlamıyla ıstıfa böyle karışık olanı seçip ayıklamaya, değişik maddelerden meydana gelmiş olan karışımları ayrıştırıp amaçlanan yönde geliştirmeyi hedef tutan bir iradi fiil ve bir iradi etkidir ki, yaratılışta bu fiil ve etkinin varlığını sürdürmesine bilim dilinde &#8220;Istıfa Kanunu&#8221; deniliyor. Bunun frenkçesi seleksiyondur. Lüğat anlamıyla ıstıfa genel olarak yaratılmış olarak bir varlık üzerindeki işlem olarak anlaşılır ve yaratılıştan sonraki bir iş olarak ele alınır: Gül yapraklarından gülyağı elde etmekte olduğu gibi&#8230; Burada söz konusu olan ıstıfa ise yaratılış sırasında hakim olan Allah Teâlâ&#8217;nın ıstıfasıdır ki, asıl ıstıfa kanunu budur. Binaenaleyh bunda tasfiye ile mevcut safiyi, saf olmayandan seçip ayırmak anlamından daha fazla olarak safiyi yaratmak, ona vücut vermek mânâsı da eklenmektedir. Bundan dolayı tefsir âlimleri bu ıstıfayı iki farklı anlamda tefsir etmişlerdir: Birisi, ıstıfa yarattıklarının en halisi, mahlukatın en özü kıldı şeklinde olan tefsirdir. Diğeri de &#8220;Yakışıksız sıfat ve niteliklerden ayıklayıp güzel hasletler ve alışkanlıklar ile donattı.&#8221; demek olan tefsir şeklidir.</p>
<p>Şüphe yok ki, ıstıfa bu ikinci mânâda daha açıktır. İmam Fahruddin Râzî bu ikinci mânâ üzerinde yürüyerek, peygamberlerin yaratılışı üzerinde cereyan eden ilâhî ıstıfayı, tabiatteki &#8220;Istıfa Kanunu&#8221; nazariyesine uygun düşecek bir şekilde izah eylemiştir. Fakat bu izahın tamam olması için birinci tefsir şeklini</p>
<p>de dikkatten uzak tutmamak lazımdır. Zira ıstıfa kanunun akışında her aşamadaki ıstıfa ikinci mânâyı akla getirirken, yani çirkin ve olumsuz özellikler atılıp ayıklanırken, iyi ve olumlu özellikler ile donatılırken, o donatma mükemmel olarak yeni bir yaratılışı da içine aldığından birinci manadan uzak değildir. Bunun için Rağıb Isfahanî demiştir ki: &#8220;Allah Teâlâ&#8217;nın bazı kullarını ıstıfası, bazan başkasında olan karışıklıktan, şaibeden safi olarak icad ile, bazan da bundan ari olmayarak ihtiyar ve hükmüyle olur. ilh&#8230;&#8221; Demek ki, müfessirlerden bazıları bunun birini diğer bazıları da öbürünü daha uygun bulmuşlardır. Hasılı ilâhî ıstıfa, mutlaka safî olanı hem yaratmak, hem de seçmek ile ilişkilidir. Şu kadar ki, bu yaratma ya başlangıçtadır veya sonradan ve ilâvetendir ki, bu sayede bir safiden daha safisi, ondan da daha safisi ilh&#8230; meydana gelerek sürekli bir tekamül mümkün olmaktadır. Başlangıçta maddesiz safi olarak yaratmak dahi Âdem&#8217;deki karışıklıktan tasfiye edilmesi mânâsını da içine almaktadır. Bu da bir çeşit ıstıfa demekse de ıstıfa sözünden normalde anlaşılan şey, mevcut bir karışım üzerinde yapılan işlemdir. Böyle bir ıstıfa dahi yeniden yaratmaktan uzak değildir. Bu sûretle ıstıfa, varlık düzenindeki yaratılış olayında Allah Teâlâ&#8217;nın koymuş olduğu bir Rablık kanunundan başka bir şey değildir. Onun koyduğu bir sünnet, yürürlükte tutup geçerli kıldığı kuraldır ki, varlık düzeni içinde olup biten bütün değişmeler ve gelişmeler, ancak bu kanunun hasıl ettiği fiil ve tesirler sayesinde olmaktadır. Yani ıstıfa, varlık düzeni içinde yer alan çeşitli varlıkların bir sıfat olarak değil, Allah Teâlâ&#8217;nın koymuş olduğu bir kanun, O&#8217;nun iradesinin eseri olan bir kuraldır. Tekdüze olarak sürüp giden atalet ve ıttırad prensibine aykırı olan ve ilâhî iradenin etkisine en büyük misal ve belge olan sebeplilik prensibi ile, sebeplerin değişmesiyle sonucunda değişeceği genel ilkesine bir yönden benzeyen bu kanun, tabiat icabı olarak öne sürülen nazariyeyi, devamlı olarak ve durmadan iptal etmek için, hem her aşamasında ıttırad kanununu iptal eder, hem de ilme ve sebeplerin sürekliliğine belge olmak için onu büsbütün ortadan kaldırmayıp beraberinde sürükleyip götürür. Bu sûretle görülüyor ki, ıstıfa tekamülün şartıdır ve birlikte mütalaa edilmesi lazım gelir. Bütün varlıkları bir tek varlık şeklinde bir araya toplayarak, onları çeşitli varlık ve hayat basamaklarına ayırarak, basitten mürekkebe doğru, veya noksanlıktan mükemmelliğe doğru en uygun ve uyumlu bir sınıflandırmaya tabi tutan ve bu sayede beşerin bilim ve teknolojisine dahi kendi sahalarıyla ilgili olarak uygun ve uyumlu bir sınıflama temin eden bu ıstıfa kanunu, kâinattaki olayların hepsinde kendini göstermekle beraber, en çok hayat olaylarında ve canlılar dünyasında, özellikle de insanın yaratılış ve gelişmesinde pek çok olarak</p>
<p>kendini göstermektedir. Bu mütalaada başlangıçta maddenin basit ve safi, ya da karışık ve mürekkep olarak yaratılıp yaratılmadığı bahislerine girmeye hiç lüzum görmeden, olayların şimdiki durumda bilinen tekamül derecelerini nasıl kazandıklarını ve kazanmakta olduklarını düşündürmek bile yeter. Şimdi şu karşımızda duran ve &#8220;âlem&#8221; denilen karışık olaylar yumağını şöyle dikkatle bir düşünelim: Evvela bir feza (uzay) ile birçok gök cismini içine aldığı görülen genel bir görünüm karşısında bulunuyoruz. Ve bu manzarada gök cisimlerinin birbirlerinden ayrılmış ve farklı farklı özellikler kazanmış olduklarını ve bu arada üzerinde yaşadığımız yer kürenin de onlardan ayrılmış olduğunu görüyoruz. İşte bunların herbiri bize bir ıstıfa örneği sunar. Sonra yer küremizi teşkil eden cisimler içinde üç temel kaynak denilen madenler (toprak), bitkiler ve hayvanların birbirinden çok açık ve mütekamil farklarla ayrılmış olduklarını görürüz; şöyle ki, ilk maddeden madenler, madenlerden bitkiler, bitkilerden de hayvanlar gittikçe artan bir tekamül ile gruplara ve türlere ayrıla ayrıla gelmiş gibi, bir gelişme düzeni ve tekamül çizgisi gösteriyorlar. Maden adı altında birleşen ve madenleşme veya cevherleşme denilen bir karışım, yine çeşitli tasfiye aşamalarından geçerek ve her aşamada başka başka yeni özellikler kazanarak yepyeni bir cevher özünde ıstıfa edilip çok çeşitli madenler zuhur ediyor. Yine her birinde çeşitli mertebede sınıflamalar da görülüyor. Sonra başka birtakım özellikleriyle bitkiler karşımıza çıkıyor. Bunlar madenlerde bulunan özelliklerden daha başka bir özellikle bambaşka bir ıstıfa şeklinde gelişme, büyüme ve üreme gibi, özellikle topraklardan silkinip bir yeni varlık manzarası arzediyor. Bu da yine kendi alanında, bitkilerin sınıflandırılması ve türlere ayrılması sırasında bir çok ıstıfa aşamalarını meydana getiriyor. Bunlar da her aşamada ıstıfa ve tekamüle uğruyorlar ki, madenlerdekine göre bunlardaki ıstıfa ve gelişme çok daha açık olarak görülüyor. Madenlerde milyonlarca yılda meydana gelen ıstıfa, yani cevherleşme bunlarda bir iki nesil içinde ve çok daha hızlı biçimde oluyor. Üçüncü olarak bir başka özellikleriyle hayvanlar âlemi geliyor. İlkel bitkiler ile ilkel canlılar arasındaki fark bizim için ister bilinsin, ister bilinmesin, ama bunların şimdiki durumda aralarındaki gelişmişlik farkı o kadar açıktır ki, hiç kimse bir çiçekle bir kelebeği karıştırmaz; çiçeği dalından koparır, kelebeği de kovalamaya mecbur kalır. Ve bilir ki, bitkisel hayat, kelebekte fazlasıyla vardır. Fakat kelebekteki hayat çiçekte yoktur. Çiçek kelebek haline gelmek için topraktan bir daha silkinmiş, daha mütekamil bir ıstıfaya mazhar olmuştur. Bu sûretle bitkisel özellikler, hayvansal özelliklere eklenerek gelişmişlik düzeninde bir de hayvansal varlıklar zuhur etmiştir. Bu da hayvanlar</p>
<p>arasında bir sınıflamayı gerektirmiştir ve hayvanlar da bitkilerden daha çok sınıflara ayrılmıştır. İşte yer küremizde, onu öteki gök cisimlerinden ayıran ilk yaratıldığı andan beri, onun üzerinde görülegelen bu değişimler içinde çok çeşitli ıstıfa aşamalarından geçtiği o kadar açık seçiktir ki, bunda tabiat adı verilen ve hep tekdüzelik özelliği anlamına gelen oluşlar her aşamada bir yeniden yaratılışa tabi tutulmuş, alışılmışın aksine her aşamada bir harika eklenerek yeni bir varlık şeklinde ortaya çıkmıştır. Tabiatta hiçbir olayın bir önceki olayla eşit şartlarda ve aynen tekrar etmediğini, bu yüzden tam anlamıyla ve sanıldığı gibi hiçbir değişikliğe uğramadan sürüp giden bir tabiat davasının batıl olduğunu ilim ve tecrübe ortaya koymuş bulunmaktadır. Bu değişiklik içindeki ıttırat ve tutarlılıktan okunan bütünlük düzeninin kendi yaratıcısı ve düzenleyicisi varlığın kendisi olmayıp, bu düzenleme özelliğinin varlıkların kendi içlerinde bulunmadığı, daha açık bir ifadeyle, sonradan yaratılmış olan varlıkların hiçbirisinin ne sebebi, ne de gayeleri kendi varlıkları içinde aranmamalıdır. Bütün varlıklar bir araya toplanıp cem edildiği zaman illet-i küll denilen ve hepsinin varlığına vücut veren esas sebebin bunların toplam varlığı içinde yok olmayıp, tam aksine bütün varlığın o illet-i küll içinde fâni olacağı ve Allah&#8217;ın birliğinin ancak bu illet-i bakiyeye ait olduğunu ve binaenaleyh bütün âlemin de bir tabiat olmadığını gösteren açık bir delil ve şahit vardır. Akıl ve ilim sahiplerinin bu ıstıfa sırrını pek iyi düşünmeleri lazım gelir. Bu ıstıfayı yapan, varlıkları böyle bir asıldan ayırıp ayırıp peyderpey çoğaltan ve türlere ayıran, onları tekamül ettiren gücün, âlemlerin yaratıcısı olan Allah olduğunda şüphe eden hiçbir ilim sahibine tesadüf edilmemiştir. Şu kadar ki, bir takım kimseler bu çeşitli tabiatların hep birbirinden doğarak geldiğine ve her mükemmelin bir noksandan kendiliğinden çıktığına, her sonradan olandaki ıstıfa kuvvetinin bir öncekinde yine kendiliğinden var olduğuna, değişmenin de bu ıstıfanın eseri olduğunda şüphe etmemekle beraber ıstıfanın sebepsiz, illetsiz ve gerekçesiz olduğuna ve bu suretle ıttırad, tam zıddı olan değişme ve çeşitlenmeyi zorunlu olarak meydana getirdiğine ve bu çelişki içinde âdî ve gelişigüzel bir tabiat kanunu olduğuna sahip olmak gibi bir çelişki içine düşmüşlerdir. Bu noktada bugün tabiat biliminde ilim adamlarının iki çelişkili teoride ısrar ettiklerini görüyoruz:</p>
<p>1- Diyorlar ki, ıstıfa kanunu ve tekamül prensibi gereğince bütün varlıklar bir tek varlıktan, bir tek kökten doğup çoğalmışlardır. Binaenaleyh bütün canlılar, bir tek ilk canlıdan üreyerek veya değişerek gelmiştir. Ve bu tekamül</p>
<p>ve bu ıstıfa bitkilerden madenlere geçerek ta bir ilk maddeye kadar gerisin geri irca olunuyor. Binaenaleyh insan dahi iptidaî canlılardan üremiştir.</p>
<p>2- Her hayvan, her bitki mutlaka ve behemehal kendi türünün bir tohumundan ürer veya doğar. Pastör bunu tecrübeye bağlı olarak ispat etmiştir. Binaenaleyh tohumsuz bir üreme olmayacağı gibi, mesela nohut tohumundan buğday çıkmaz, balık tohumunda köpek çıkmaz, maymun tohumundan ayı doğmaz, hatta zatürre tohumundan tifo mikrobu doğmaz.</p>
<p>Görülüyor ki, bu iki dava birbirine tamamen zıttır. Biri bilimsel ve doğru ise öbürü değildir. Bugün herkes bilir ki, yer küremiz sonradan teşekkül etmiştir. Ve üzerindeki hayvanlar da sonradan meydana gelmiştir. O halde bugünkü canlıların başlangıcı olan tohumlar nasıl oluştu? Tabiat nazariyesine en uygun olan Pastör nazariyesinde bu suâle cevap yoktur. Meğer ki, arzın değişimi ve sonradan yaratılmış olduğu inkâr edilsin. Halbuki önceki nazariye ıstıfa ve tekamüle dayanarak buna cevap verebilir; nice bin derece sıcakta kaynamakta olan maddelerden ıstıfa ve tekamül kanunu ile gazları, sıvıları, katı cisimleri, madenleri, bitkileri, hayvanları çıkarmak imkânını bulabilir. Fakat bunu bulmak için olayların, nasıl maddedeki asıl ve zati çerçeveyi aşabildiğini ve o asıldan daha gelişmiş, daha mütekâmil özellikler kazanabileceğini ve dolayısıyla hakiki etkenin, maddenin kendisi değil, ona hükmeden ve ona etki eden, onun üstünde istediği gibi tasarrufta bulunan bir yaratıcı gücün olduğunu kabul etmek gerekir. Ve bunu itiraf edip söylemek için, tabiat davasından vazgeçip onu bir yana bırakmış olduğunu ilan etmek lazım gelir, yoksa bu da kendi içinde kendisiyle çelişkiye düşmüş olur. Istıfa ve tekamül kavramlarının tabiat fikri iddiasıyla nasıl uzlaştırılabileceği sorulduğu zaman, değişiklik ifade eden ıstıfa ile tekdüzelik demek olan ıttırad kanununun aynı tabiat kanunu olduğunu, bu ikisinin tek ve aynı şey olduğunu söyleyenler, bir çelişkiden başka bir şey söylemiş olmazlar. Bunlar ilmin esası olan ve gerçeğin kendi kendisine uygunluğu ve sebeplilik kanununa küfretmiş olurlar. O zaman ne ilim kalır, ne bilgi, ne bilen, ne bilinen, ne tabiat ne de varlık&#8230; Bu noktaya gelince bütün hakikatı itiraf ederek ıstıfanın tabiattan değil, fakat mutlak kudretin sahibi olan yüce yaratandan, O&#8217;nun iradesinden geldiğini ve binaenaleyh fıtrat denilen yaratılışın tabiatten önceliğini itiraf etmek gerekir. Bunun içindir ki, ıstıfa nazariyesinde irade terbiyesinin önemi pek büyüktür. Şu halde tabiat bilimleri, tabiata aykırı harikaları inkâr ettirecek bir zaruret, bir kesinlik değildir. Her zaman aksine oluşların ve yaratılışların mümkün olduğu bir alışılmışlık anlamı ifade eder.</p>
<p>İşte peygamberliğin niteliğini anlatmaya yönelik olan ve Hz. İsa&#8217;nın yaratılışına dahi bir mukaddime teşkil edecek olan bu âyette ıstıfanın zaruri bir mutlak ıttırad değil; tabiat üstü bir fıtrat, bir üstün yaratış ifade eden bir ilâhî fiil olduğuna ve aslî maddelerin zarureti ve kadim olduğu görüşünden de sarfınazar etmek gerekeceğine bir uyarıdır. Binaenaleyh tabiat davasıyla her şeyi değişmez bir tekdüzeliğe bağlayıp, onunla mukayese ederek izah etmeye, yaratılışta ayan beyan görülmekte olan fevkalade terakki ve tekamülü, değişme, gelişme ve ayrışmayı inkâra veya durdurmaya kalkışmak doğru bir yol değildir. Ve bu cümleden olmak üzere insan tabiatı namına insanların hepsini fıtrat, kuvvet ve melekât bakımından aynı seviyede saymamak ve bu suretle birçoklarında yok diye nübüvveti, risaleti ve peygamberlerin mucizelerini imkansız, akıl dışı gibi zannetmemek ve İsa meselesini de işte bu esas çerçevesinde anlamak lazım gelir.</p>
<p>34-Aslında ıstıfanın iradeye bağlı olduğuna, ilim ve eğitimdeki önemine en büyük misal, tabiat üzerinde iradesiyle tasarrufta bulunma kabiliyetine doğuştan haiz olan insanoğlunun kendisidir. Onun daha ileri ve daha mükemmel bir ıstıfaya da aday olduğuna dikkat çekmek için, beşerin ıstıfasından başlayıp insanoğlunun bütün varlık içinde en gelişmiş, en çok ıstıfaya uğramış bir tür olduğunu göstermiştir. Âyet yalnızca bunu göstermekle de yetinmemiş, bu ıstıfanın, bugün birbirinin devamı olarak sürüp giden bu türün yaratılışında, başlangıç noktası olan Âdem&#8217;in oluşumunu sağlayan tohumdan başlamayıp, doğrudan doğruya kendisinden başlaması da ıstıfanın tabiatın kendiliğinden olan bir kanunu değil, onun ilâhî iradeye bağlı bir kanun olduğunu ve sonra bu ıstıfanın, yine ilâhî iradeyle &#8220;birbirinden gelen bir zürriyet olarak&#8221; ifadesi de nesilden nesile süzülerek yapıldığını, artarak ve gelişerek tekamül ettiğini de göstermiştir. İşte peygamberliğe mazhar kılınan zatların böyle bir ıstıfa ile diğer akıl sahiplerinden daha seçkin ve daha özel bir ilâhî ıstıfa ile geldiklerini ve bu arada en mükemmel bir ıstıfa mertebesiyle Âdem, Nuh, İbrahim soyu ve İmran soyu zincirini izlediğini, İsa&#8217;nın İmran soyundan, Hatemül-Enbiya olan Hz. Muhammed&#8217;in de İbrahim soyundan bulunduğunu ve şu halde gerek peygamberliği inkâr vadisinde, gerek bunların yüce kadirlerinin inkârı konusunda gizli veya açıkça söylenen sözleri veya beslenen fikirleri Allah Teâlâ&#8217;nın işitir ve bilir olduğunu anlatmıştır.</p>
<p>Artık birlik ile çokluk, tabiat ile irade arasında bağlantı teşkil eden ıstıfa kanununu ve bunun ifade ettiği tekamül ve terbiye sırrını hakkıyla düşünüp tasavvur edenler en açık bir ilmî kesinlikle şu gerçekleri itiraf ederler:</p>
<p>1- Her kanun, kanun üstü bir yaratılış olayı ile başlar.</p>
<p>2- Her olayın, bir kanun olması zaruri değil, mümkündür.</p>
<p>3- Bir olayın, kanun olması için tekdüze olarak sürüp gitmesi şarttır. Fakat her sürüp gidişin onun zıddı olan bir ihtilafa dönüşmesi de zarurîdir. Binaen-aleyh varlığın zaman içinde sürüp gitmesi, aynen ve ebediyyen böyle sürüp gideceği anlamına gelmez; çünkü bu onun zatından gelen kalıcı bir özellik değildir, yeni yeni benzer olayların tekrarıdır. Zatında bakîlik özelliği, varlığın değil, onu yaratan Hâlikın sıfatıdır.</p>
<p>4- Tabiat, haddizatında değişmez bir zaruret değil, alışkanlığa bağlı bir zaruret ifade eder. Binaenaleyh bugün algılanan bir tabiat, dünün veya yarının olaylarına zaruri olarak hakim değildir.</p>
<p>5- Türlerin bireylerinde tıpatıp aynilik mümkün olmadığı gibi, mutlak eşitlik mümkün değildir. Onlarda o türün ortalama özelliklerinin üstünde de, altında da kalan bir takım belirgin özellikler, üstünlükler ve noksanlıklar daima vardır. Binaenaleyh türün bütünlüğü ve birliği, gelişmeye veya gerilemeye engel değildir.</p>
<p>6- Varlık denilen bu çeşitli âlemlerden gelişerek temayüz etmiş olan çeşitli yaratıklar arasında beşer nevi, hepsinden mükemmel bir ıstıfa ile varlık içinde kendini göstermiştir. Istıfanın iradî olması meselesi özellikle insanda açıkça görülmektedir. Beşeriyete ait olan bu gelişmişlik, ilâhî kemale en yakın olan ve madde ile tabiat üzerinde en ziyade tasarrufa istidatlı bulunan bir kemale yöneliktir.</p>
<p>7- Peygamberlik, beşeriyetin nevine mahsus bir özelliği değil, insan nevinde en mükemmel bir ilâhî ıstıfadır. Bunu da ardarda sürüp giden, derece derece durmadan daha mükemmele doğru yönelen bir ıstıfa zinciri takip etmiştir. Herhangi bir türde, o türün fertleri, türün altında veya üstünde bir takım üstün özelliklerle farklı olabildiği gibi, bu farklılık ve değişiklik beşer sınıfları ve fertleri arasında daha fazladır. Hatta beşer fertleri ve sınıfları arasındaki farklılık ve değişiklik o kadar çoktur ki, başka türlerde bu kadar çok farklılıkların her biri bir başka cins sayılmaya bile layıktır. İnsanların hiçbirinin şahsî hasletleri bir başkasına ölçü olmaz. Zeyd&#8217;in nefsi, vicdanı, duyguları ve yönelişleri, bilgi ve iradesi, kabiliyet ve kabiliyetsizlikleri, arzusu ve alışkanlıkları ile Amr&#8217;in nefsi ölçülemez. Beşeriyetin fertleri arasında çeşitli hayvanları, hatta melekleri, cinleri ve şeytanları temsil eden karakterler vardır; neler neler vardır. Hatta beşerin</p>
<p>akılları bile ne kadar farklı farklıdır. Beride henüz şahsiyeti gelişmemiş, burnunun ucundakini göremeyen bir akıl; ötede mekanları, zamanları aşmış, şahsiyetinden çıkıp bir küllî ruh olmuş diğer bir akıl ve ruh vardır. Ve &#8220;Akıl için yol birdir.&#8221; misaline uygun düşen akıl, esasen böyle küllî bir akıldır ki, gerçek kıvamını bulmuş, hakiki mebdeini anlamış, şerikten münezzeh olan Hak Teâlâ&#8217;nın vahdaniyyet yolunu tutmuştur. Binaenaleyh, insanın ıstıfasının pek güzel örneklerini veren böyle seçkin akıllara beşer fertleri arasında çok bol olarak rastlanmaması, bunların ne beşeriyetlerini, ne de gerçekten beşer içinde ileri ve üstün olduklarını inkâra sebep teşkil etmez. Bunun gibi alelade akılların hayran olacağı, en yüksek bir ilâhî ıstıfaya mazhar olmuş olan Allah&#8217;ın peygamberlerinin de ne beşer türünden olduklarını, ne de türün üstünde olan imtiyazlı özelliklerini inkâra aklen ve ilmen hiçbir sebep yoktur. Istıfa kanununu bilenler ve bütün sonuçlarıyla birlikte genişce anlayabilenler, bunu kendi nefislerinde tecrübe etmeseler bile, şüphesiz bir istidlal ile dolaylı olarak ilmen ve aklen anlayabilirler. İnsan yok iken, insan tohumu da yok iken, insanı yaratıp meydana getiren Allah, onu ıstıfa üzerine ıstıfaya tabi tutarak nesilden nesile ıstıfa ederek neler yapmaz neler&#8230;</p>
<p>İşte peygamberliğin niteliği bu en büyük ıstıfanın eseridir. Ve bunun en büyük misali de Hz. Muhammed&#8217;in peygamberliğidir.</p>
<p>Bunu Halîmî gibi İslâm filozofları şöyle izah etmiştir: &#8220;Peygamberler, gerek cismani kuvvetlerde, gerek ruhani kuvvetlerde başkalarına benzemezler. Dış ve iç duyuları gibi idrak güçleri, görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma duyuları, hafıza ve zeka gibi zihinsel güçleri, aklî ve ruhî güçleri, yalnızca derece bakımından değil, nitelik bakımından diğerlerinden farklı bir mükemmelliğe ve ulaşılabilecek en üst düzeye sahiptir. Mesela, uzakları görmekle kalmazlar, arkadan ve perde gerisinden de görebilirler. Başkalarının işitemediği sesleri, duyamadığı kokuları işitir, duyar ve anlarlar. Şifâ-yı Şerif&#8217;de de ayrıntılı olarak açıklanmış olduğu üzere Peygamber efendimizin cismanî ve ruhanî kuvvet ve melekeleri ne kadar yüksekti.</p>
<p>Özetle yine Fahruddin Razî Hazretleri der ki: &#8220;Bu konuda sözün tamamı şudur: Nefsi kudsî-i Nebevî, normal şahsiyetlere bile nitelik yönünden ters düşen bir özelliğe sahiptir. Yani onların şahsiyetlerinin hakikatı, beşer cinsi içinde en mükemmel bir nevidir. Zekada, fetanette, hürriyette, yücelikte, cismani ve şehvani güçlere hakimiyet ve üstünlükte özel bir mükemmelliğe sahip peygamberin kutsal kişiliğinin gereklerindendir. Ruh şeref ve safada; beden taharet,</p>
<p>temizlik ve arılıkta son derece yüksek olunca şüphe yok ki, bedensel ve ruhsal güçlerin hepsi kemalin son derecesine ererler. Zira bu kuvvetler ruhtan bedene doğru feyiz saçarak akan nurlar mecrasındadırlar. Esas yapıcı ve alıcı güçler gelişmenin son noktasında olunca onların ortaya koydukları eserler de son derece güçlü, şerefli ve sâfî olacaktır. Binaenaleyh âyetin mânâsı şu olur:</p>
<p>Cenabı Allah, yeryüzünde sakin olan canlılar arasından ve hatta melekler de dahil bütün yaratılmışlar arasından Âdem&#8217;i seçip ıstıfa etti. Beşer soyu üzerinden henüz bir üreme aşaması geçmediği halde o zamanki mahlukat arasında ve hepsinden seçkin, saf ve temiz bir fıtrat üzerine yarattı. Bilmek gerekir ki, insan insandan doğar mutad kural ve kaidesi ezelî ve zarurî bir kanun değildir. Başlangıçta insan, insandan doğmadı. Bunun başka bir mahluktan doğduğunu farzetmekle insan insandan doğar kaidesinin genelliği, ezelîliği ve zarurîliği sağlanmış olmaz. Her ne olursa olsun, en az başlangıçta bir insan vardır ki, işte o insandan doğmamıştır. Bu konuda zarurî, ezelî ve istisnasız genel ve küllî olan bir kural varsa o da şudur: Her insan Allah&#8217;ın mahlukudur. Buna iman eden hiç yanılmaz. Her insan insandan doğar, diye iman eden yanılır. Evet Âdem&#8217;i o zaman ki mahlukattan daha üstün ve temiz bir fıtratla yarattı. Sonra Cenab-ı Allah, ruhanî kuvvetlerin gelişmesini ve kemale ermesini Âdem&#8217;in soyundan belli kısmına nasip etti, onları ürettirdi. Sonra Nuh&#8217;a, daha sonra İbrahim&#8217;e geldi. Sonra İbrahim&#8217;den iki kol ayrıldı; İsmail ve İshak. İsmail, Hz. Muhammed&#8217;in kudsî ruhunun zuhuruna ve seçilmesine başlangıç oldu. İshak da evlattan evlada ta Âl-i İmrân&#8217;a kadar Yakup soyundan peygamberliğe ve İys silsilesiyle mülke başlangıç oldu ve bu hâl Hz. Muhammed&#8217;in zuhuruna kadar sürüp gitti. Bütün peygamberler zaman içinde âlemlerin en seçkinleri idiler. Nihâyet Hz. Muhammed&#8217;in zuhuru ile gerek nübüvvet nuru, gerek mülk şerefi Muhammed aleyhissalatu vesselama intikal etti.&#8221;</p>
<p>&#8220;Âl&#8221;, kelimesi, yakınlıkta ve mezhepte bir kişiye raci olandır.</p>
<p>Âl-i İbrahim&#8217;den murad, bütün müminler denilmiş ise de sahih olan âyette geçtiği üzere &#8220;Zürriyetimden de Ya Rabbi, dedi. Allah buyurdu ki: zalim olanlar benim ahdime nail olamazlar.&#8221; (Bakara, 2/124) gereğince ilâhî ahdin içinde olanlar, onun zalim olmayan zürriyeti ve özellikle Hz. Muhammed Mustafa&#8217;dır.</p>
<p>Âl-i İmran&#8217;a gelince: İmran da ikidir. Birincisi Hz. Musa ile Hz. Harun&#8217;un</p>
<p>babaları, yani Yakub&#8217;un oğlu Levi&#8217;nin oğlu Yashür&#8217;ün oğlu olan İmrandır. Bilindiği gibi, Hz. Yakub&#8217;un babası İshak, onun da babası İbrahim&#8217;dir. Rivâyet olunduğuna göre, bu İmran&#8217;ın da Meryem isminde bir kızı varmış ki bu kız Hz. Musa ile Harun&#8217;un büyük kızkardeşleri oluyor.</p>
<p>İkincisi de Hz. İsa&#8217;nın anası Meryem&#8217;in babası olan İmran b. Metan&#8217;dır ki, bu da İyşa oğlu Davud oğlu Süleyman peygamber soyundandır. Bu soy da yine Yakub oğlu Yehuda&#8217;nın soyudur. Burada Âl-i İmran her ikisine de ihtimali bulunmakla beraber, ikinci İmran&#8217;a ait olması âyetin siyakına göre daha açık ve kuvvetli görülmektedir. Fakat genel anlamıyla gerek birinci ve gerek ikinci her iki İmran soyuna ait olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Bu iki İmran arasında bin sekiz yüz sene geçtiği de söylenmiştir.</p>
<p>Genel olarak bu ıstıfa sırrı iyice düşünüldükten ve anlaşıldıktan sonra gelelim Âl-i İmran&#8217;a, Meryem ve İsa&#8217;ya.</p>
<p>Şimdi şu kıssaları hatırda tutunuz. Bir Allah&#8217;tır işiten, bilen:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>35- İmran&#8217;ın karısı: &#8220;Rabbim, karnımdakini tam hür olarak sana adadım, benden kabul buyur, şüphesiz sen işitensin, bilensin.&#8221; demişti.</p>
<p>36- Onu doğurunca -Allah onun ne doğurduğunu bilip dururken- şöyle dedi: &#8220;Rabbim, onu kız doğurdum; erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu koğulmuş şeytanın şerrinden sana ısmarlıyorum&#8221;.</p>
<p>37- Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi ve Zekeriyya&#8217;nın himayesine verdi. Zekeriyya ne zaman kızın bulunduğu mihraba girse, onun yanında yeni bir yiyecek bulurdu. &#8220;Meryem! Bu sana nereden geldi?&#8221; deyince, o da: &#8220;Bu, Allah katındandır.&#8221; derdi. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.</p>
<p>35-36-37- Rivâyet olunuyor ki, Hz. İsa&#8217;nın ninesi, İmrân&#8217;ın karısının ismi Hanne binti Fâzuka (Fâzuka&#8217;nın kızı Hanne), Hanne&#8217;nin kızkardeşi ve bir rivâyette Meryem&#8217;in kızkardeşi İyşâ da Hz. Zekeriyya&#8217;nın karısı ve Hz. Yahya&#8217;nın annesiymiş. Peygamber (s.a.v.) efendimiz: &#8220;Yahya ile İsa teyze oğullarıdır.&#8221; buyurmuştu.</p>
<p>&#8220;Muharrer&#8221; kelimesi, esasen iyice azadlanmış, halis, hür bırakılmış demektir ki, ibadette ihlas sahibi (samimi) veya mabed hizmetçisi veya dünyadan âzâde mânâlarıyla tefsir edilmiştir.</p>
<p>&#8220;Mihrâb&#8221; bilindiği üzere cami ve mescitlerin ön tarafında imamın duracağı belli yerdir. &#8220;Zikr-i cüz, irade-i kül&#8221; (bir kısmın söylenmesiyle, o şeyin tümünü kastedme) yoluyla mescide, aynı şekilde en şerefli, en ileri mevkiye de mihrab denilir. Fakat burada mihrabdan maksat, mescidde merdivenle çıkılır bir mahfel olduğu beyan ediliyor ki, Hz. Meryem, Zekeriyya aleyhisselam tarafından buraya konulmuş ve burada muhafaza edilmişti.</p>
<p>İşte ana karnında babasından yetim kalan Hz. Meryem, böyle bir ruhaniyetle doğmuş ve böyle bir mihrabda Allah katından özel nâiliyyet ile yetiştirilmişti. O mihrab ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>38- Orada Zekeriyya, Rabbine dua etti: &#8220;Rabbim! Bana katından hayırlı bir nesil ver. Şüphesiz sen, duayı hakkıyle işitensin&#8221; dedi.</p>
<p>39- Zekeriyya mabedde namaz kılarken melekler ona: &#8220;Allah sana, Allah&#8217;dan bir kelimeyi doğrulayıcı, efendi, nefsine hakim ve iyilerden bir peygamber olarak Yahya&#8217;yı müjdeler.&#8221; diye ünlediler.</p>
<p>40- Zekeriyya: &#8220;Ey Rabbim, benim nasıl oğlum olabilir? Bana ihtiyarlık gelip çattı, karım ise kısırdır.&#8221; dedi. Allah: &#8220;Öyledir, fakat Allah dilediğini yapar.&#8221; buyurdu.</p>
<p>41- Zekeriyya: &#8220;Rabbim! (oğlum olacağına dair) bana bir alâmet ver&#8221; dedi. Allah da buyurdu ki: &#8220;Senin için alâmet, insanlara üç gün, işaretten başka söz söyleyememendir. Ayrıca Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et&#8221;.</p>
<p>38-39-40-41- Allah&#8217;tan bir kelimeyi (yani İsa&#8217;yı) tasdik edici. Burada Hz. Yahya&#8217;nın, Hz. İsa&#8217;yı ilk tasdik eden kimse olduğu zikrediliyor. Bu tasdik,</p>
<p>Yahya&#8217;nın ana karnına düşmesiyle başlamıştır. Çünkü &#8220;âkır&#8221;, hayız ve nifastan kesilmiş çok ihtiyar bir kadının hamile kalması da âdete aykırı bir şeydir. Şu halde Yahya, Cenab-ı Allah&#8217;ın âdete aykırı şeyler yaratabileceğine fiilen bir şahittir. Ve onun vücuduyla esas tasdik ettiği de &#8220;Allah dilediğini yapar.&#8221; kelâmıdır. Bu ise Meryem&#8217;in de, âdet dışı olarak, hamile olabileceğini tasdiktir. Bu mânâ iledir ki, Yahya&#8217;nın anasının Hz. Meryem&#8217;e: &#8220;Benim karnımdaki, senin karnındakini tasdik ediyor.&#8221; dediği rivâyet ediliyor.</p>
<p>Bir efendi: Kerim (cömert), halîm (yumuşak), batıla tenezzül etmeden güzel şekilde insanların rızasını (hoşnutluğunu) alır, yaşıtlarına üstün, başkanlığa layık, gücü, kudreti varken, gerek kadın ve gerek diğer dünya şehvetlerinden nefsini son derece koruyan ve zapteden, mücerred (soyut), namuslu, zahit, dünyayı terkeden. Bir nebevî hadiste varid olduğu üzere bir hata yapmamış, kelime (Hz. İsa)yi tasdik edici olan Yahya böyle bir efendi, böyle bir zahid, böyle bir salih peygamber idi. Hz. Yahya&#8217;nın İsa&#8217;dan yaşça altı ay büyük olduğu çoğunlukla rivayet edilmiştir. Bununla beraber üç yaş da denilmiştir. İşaret edilen (Yahya), İsa&#8217;nın göğe kaldırılmasından önce şehit edilmiştir. Bir hadis-i şerifte şöyle rivâyet edilmiştir: &#8220;Dünyanın Allah&#8217;a karşı değersizliğindendir ki, Zekeriyya&#8217;nın oğlu Yahya&#8217;yı bir kadın öldürmüştür.&#8221; Meryem&#8217;in kefili, Yahya&#8217;nın babası olan, kin ve iftiralarla şehit edilen Hz. Zekeriyya da böyle nezih ve fevkalâde (olağanüstü) bir Rabbanî (ilâhî) mazhariyette bulunuyordu. Yine Âl-i İmrana (İmran ailesine) gelelim.</p>
<p>Şunu da hatırda tutunuz. Yine bir Allah&#8217;tır işiten, bilen:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>42 &#8211; Hani melekler: &#8220;Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz yarattı ve seni dünya kadınlarına üstün kıldı.</p>
<p>43- Ey Meryem! Rabbine divan dur ve secdeye kapan ve rüku&#8217; edenlerle beraber rüku&#8217; et&#8221; demişlerdi.</p>
<p>42-43- Hz. Meryem böyle bir ilâhî seçeneğe tertemiz, pampâk idi. Çirkin hallerden, yahudilerin iftiralarından uzak ve temiz idi. Hiçbir kadında görülmemiş bir şekilde Hz. İsa&#8217;ya anne olması yönüyle, dünyadaki kadınların hepsinden üstün oldu. Bu seçmenin eseri ve bu temizliğin iyilik alâmeti olmak üzere ibadet ve taat ile meşgul olur, Rabbinin divanına durur, kaşını gözünü kaldırmaz, dualar eder, secdelere kapanır, namaz kılar, asilerle değil, namaz kılan taat ehli cemaat ile beraber olur, &#8220;Beyt-i Makdis&#8221;de ibadet ederdi. Böyle yapması için kalbinde meleklerin kendine ilham ettiğini duyar ve bu emirlere uyardı. Yahudilerin ve hıristiyanların bilinen ve görünen namazlarında rüku&#8217; bulunmadığına göre &#8220;rüku&#8217; edenlerle rüku&#8217; et&#8221; ifadesinde rüku&#8217;un mânâsı, namaz veya taat ve şükür veya İslâm&#8217;dakinden başka bir şekil veya aynen öyle olması hakkında tefsirciler çeşitli açıklamalarda bulunmuş ve aynı zamanda &#8220;rüku&#8217; edenler&#8221; ile beraberliğin mânâsı da açıklanmıştır. Her halde kıyam (ayakta durma), secdeler ve rüku&#8217;un, namazın erkanı (içindeki farzları)nı ve &#8220;râkiîn&#8221;, cemaati ifade ettiği açık olduğundan, Meryem&#8217;in namazında bir rüku&#8217; bulunduğu meydandadır. Maiyyet (beraberlik) ise Meryem sûresindeki &#8220;Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti&#8221; (Meryem, 19/17) âyetinin delaletiyle perde arkasından cemaate uymakla tefsir edilmiştir. Bununla beraber mutlak (kayıtsız) da olsa Meryem&#8217;in, erkekle beraber ancak cemaatla namaz halinde bulunduğunu anlatır.</p>
<p>Ey Muhammed!</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>44- İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. (Yoksa) &#8220;Meryem&#8217;i kim himayesine alıp koruyacak?&#8221; diye kalemlerini (kur&#8217;a için) atarlarken sen yanlarında değildin. (Bu hususta) Tartışırlarken de yanlarında bulunmadın.</p>
<p>44-Bundan dolayı senin uyulması zorunlu bir büyük peygamber Muhammed Mustafa olduğunda ve bu haberlerin hak vahy bulunduğunda şüphe yok.</p>
<p>Bu hatırlatmanın sonunda ve düşmanlık noktasında Meryem&#8217;in seçimiyle ilgili olarak İsa kıssasınında bütün gerçeklerini anlatmak için şunları an:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>45- Melekler şöyle demişti: &#8220;Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir kelimeyi müjdeliyor ki, adı Meryem oğlu İsa Mesih&#8217;dir; dünyada da ahirette de itibarlı, aynı zamanda Allah&#8217;a çok yakınlardandır.</p>
<p>46- Beşikte de, yetişkin çağında da insanlarla konuşacak ve iyilerden olacaktır.</p>
<p>47- (Meryem): &#8220;Ey Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?&#8221; dedi. Allah: &#8220;Öyle ama, Allah dilediğini yaratır, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece &#8216;ol!&#8217; der, o da hemen oluverir.&#8221; dedi.</p>
<p>48- Allah ona kitab (okuma ve yazmay)ı, hikmeti ve Tevrat ile İncil&#8217;i öğretir.</p>
<p>49- Allah onu İsrailoğullarına (şöyle diyecek) bir peygamber olarak gönderir: &#8220;Şüphesiz ki ben size Rabbinizden bir âyet (mucize, belge) getirdim: Size, kuş biçiminde çamurdan birşey yaparım da içine üflerim, Allah&#8217;ın izniyle o, kuş olur; anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiririm ve Allah&#8217;ın izniyle ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyor ve neleri biriktiriyorsanız size haber veririm&#8221;.</p>
<p>50- &#8220;Önümdeki Tevrat&#8217;ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak için (geldim) ve Rabbiniz tarafından size bir mucize getirdim. Artık Allah&#8217;tan korkun da bana uyun&#8221;.</p>
<p>51- &#8220;Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Onun için hep O&#8217;na kulluk edin! İşte bu, doğru yoldur&#8221;.</p>
<p>45-46-Mesih kelimesi İbranice aslında &#8220;mübarek&#8221; mânâsında &#8220;meşih&#8221;tir ki, İsa&#8217;nın</p>
<p>lakabıdır. &#8220;İsa&#8217;nın, &#8220;iyşu&#8217; &#8220;nun Arapçalaşmışı olduğu geçmişti.</p>
<p>Kelime: Nahiv ilmi terimi olarak, &#8220;müfred (tek) bir mânâya konmuş kelimedir ki, isim, fiil, harf veya edat ismiyle üç çeşittir. Mürekkeb (birleşik)lere ve lafız (kelime)dan başkasına söylenmesi mecazdır. Mantık teriminde ise &#8220;kelime&#8221; nahivdeki fiil demektir. Burada isme karşılık olma karinesiyle bu mânâ daha yakın görünüyor.</p>
<p>Râğıb, &#8220;el-Müfredat&#8221;ında der ki: &#8220;Kelm, duyma veya görme (gibi) iki histen biriyle idrak olunan (algılanan) bir tesirdir. Bunun için tesiri açık bir cerh (yaralama) mânâsına gelir. Kelâm ise duyma hissiyle anlaşılır. Kelam, dizilmiş kelimeler ile içerdiği mânâlara, tümü itibarıyla, ıtlak edilir. Nahiv&#8217;de bunun bazan bir kısmı olan isim veya fiil veya edatlara da denirse de, çoğunlukla birleşik ve müfid (bir anlam ifade eden) cümleye denilir. (Yani kelâm, bizzat kastedilen cümledir). Bundan dolayı Nahiv&#8217;de &#8220;kelâm&#8221;, &#8220;kavil&#8221;den daha özeldir. Zira &#8220;kavil&#8221;, müfret (tekil) de olabilir. Kelime ise Nahiv&#8217;de isim veya fiil veya edat üç çeşit kelâmın fertlerinden her birine ıtlak edilir. Bununla beraber &#8220;kelime&#8221; ıtlakı bu üçle sınırlandırılmış değildir. Bir kelâm, bir kasîde, bir kitap, sözlü ve fiilî bir hüküm, bir önerme bir şey&#8230; kelime olur ki, Kur&#8217;ân&#8217;da bunun birçok misalleri vardır. Kelime-i tevhid, kelime-i İsa ve diğerleri bu cümledendir&#8221;. Demek ki &#8220;kelâm&#8221; denmesinde esas, bizzat veya vasıtalı duyma tesiri altında bir mânâ telkin etme yönüdür. Kelâm, böyle bir araçdır. Kelime ise gerek duymanın ve gerek görmenin etkisi altında mânânın telkini yönlerinden daha geneldir. Mesela ağızdan çıkan mânâlı sesler veya kitapta yazılan mânâlı yazılar kelime olduğu gibi, âleme bir bakıldığı zaman, bakışta seçkinleşen ve gözden gönüle geçip duygu tesiri altında az-çok bir mânâ telkin eden varlıklar ve görünen yaratıklar da birer kelimedirler ki, Hz. İsa da bunlardan biri idi ve Meryem&#8217;e böyle bir tesir ile geldi.</p>
<p>Allah tarafından garip bir kelime, bir fiil ve tesir, normaldışı bir yaratma işi, mânâlı bir eser. Burada buyurulmayıp da kelimenin nekre (belirsiz) olarak getirilmesi şu nükteleri ifade eder: Evvela bu kelime tanınmadık, garip, âdet dışı bir kelimedir. Ve bu sebeple İsa&#8217;nın hüviyetini teşkil eder. Gerçekte İsa&#8217;nın yaratılışı bilinen âdetin dışındadır. kaydı da bunun vasıtasız bir yaratma ve bundan dolayı âdet dışı bulunduğunu ve aynı zamanda bu kelimenin batıl olmayıp, bir &#8220;hak kelime&#8221; olduğunu gösterir. deki ibtidaiyyedir. İkinci olarak, bu bir kelimedir, fakat kelime bundan ibaret değildir. Çünkü nekreler, yaygın fertlere delalet ederler. Buna göre Allah</p>
<p>Teâlâ&#8217;nın daha başka kelimeleri bulunduğu unutulmamalıdır. &#8220;De ki: &#8216;Rabbimin sözleri(ni yazmak) için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden önce, deniz tükenir&#8217;. Yardım için bir o kadarını daha getirsek (yine yetmez).&#8221; (Kehf, 18/109). Ki o kelimenin ismi, Mesih İsa b. Meryem (Meryem&#8217;in oğlu İsa Mesih)dir. Allah&#8217;dan bir kelime ki, ismi Meryem&#8217;in oğlu İsa Mesih. İşte hıristiyanların &#8220;ekânîm-i selâse&#8221; (üç esas: baba, oğul, Rûhu&#8217;l-kudüs) diye, teslis (üçleme) ve te&#8217;lih (tanrılaştırma) eyledikleri ve üç şahıs dedikleri İsa&#8217;nın hüviyeti. Biri lakab olmak üzere iki isim; bir müsemma (isimlenen), bir sıfat, sonra da açıklanacak vasıflar. Şu halde İsa bir oğuldur, fakat Meryem&#8217;in oğludur, haşa Allah&#8217;ın oğlu değildir. İsa, Mesih&#8217;tir, mübarektir, Rûhu&#8217;l-kudüs ile te&#8217;yid edilmiştir. İsa, Allah&#8217;tan bir kelimedir, fakat kelimelerin tümü değildir. Hem de tekdir, çoğul değildir. Allah&#8217;dan bir kelimeye, Allah&#8217;ın bir kelimesi denebilirse de, Allah denemez. İsa bir kelime olmak üzere, Allah&#8217;a bağlıdır. Bir oğul, bir çocuk olmak üzere ise ancak Meryem&#8217;e bağlıdır. &#8220;Dünyada da ahirette de itibarlı, aynı zamanda Allah&#8217;a çok yakın olanlardandır. Beşikte de, yetişkin çağında da insanlarla konuşacak ve iyilerden olacaktır.&#8221; Bu dört de o kelâmının halleridir ki, bir âyet sonra geri kalanı da gelecektir.</p>
<p>Vecîh: Vecâhetli, şeref sahibi, yani kuvvetli, şerefli, itibarlı, dünyada peygamberliğinin şerefi, ahirette şefaatinin itibarı ve cennette derecesi yüksektir. Şu kadar ki &#8220;O&#8217;nun izni olmaksızın, O&#8217;nun katında şefaat edecek olan kimdir?&#8221; (Bakara, 2/255) âyeti unutulmamalı. Sade şerefli değil, mukarrabînden de, Allah Teâlâ&#8217;ya pek yakın olanlardan ve rıdvân-ı ekberi (en büyük rızası)ne erenlerden ki &#8220;İyilikte öne geçenler (mükafatta da) öne geçenlerdir. İşte onlar Allah&#8217;a yakın olanlardır.&#8221; (Vâkıa, 56/10-11) âyeti bunu dile getirmektedir. Halbuki bazıları itibarlı olur da, mukarreb (Allah&#8217;a çok yakın) olmaz. Ve İsa gibi daha nice mukarrabîn vardır. Fakat cahiller bunun Allah&#8217;a yakınlığını, uluhiyette (ilâhlıkta) aynılık veya ortaklık zannettiler.</p>
<p>Kehl: Kuvvetini toplamış, gençliği kemaline ermiş olandır ki, çoğunlukla otuzdan sayarlar. Beşikteyken ve büyükken insanlara söz söyler bir halde olması, Meryem sûresinde gelecek bir mucizesini veya kelime denmesinin sebebini açıklama mânâsından başka; dünyada olgunluk yaşına kadar yaşayacağını müjdeleme ve özellikle hudûsü (sonradan olma olduğu)nü, çocukluk ve olgunluk</p>
<p>gibi halden hale, tavırdan tavıra değişme ve geçişini anlatma ile hakkındaki ilâhlık iddiasının batıllığına tenbihi de içerir.</p>
<p>47- Meleklerin müjdesi üzerine Meryem kalb ve vicdanında kendisinden hiçbir şüphesi bulunmadığı ve kelimenin garibliğini de duyduğu için, doğrudan doğruya Rabbine dönüp ve yalvararak: &#8220;Ey Rabbim! Bana hiçbir beşer dokunmamışken benim için çocuk nereden veya nasıl olur?&#8221; diye hayretle sordu. Rabbi de: &#8220;Allah böyle, ne dilerse yaratır ve takdir eder; O, bir işi kesinlikle istedi mi sadece &#8216;ol!&#8217; der, o da oluverir.&#8221; diye onu vicdanında tasdik, kaza ve ilâhî kudreti bilenler için bunda garib ve uzak görecek bir taraf olmadığını anlattı. Kelimenin sırrı da işte bu, idi.</p>
<p>48-49-50-Allah bunu anlattı, şunları da anlattı: &#8220;Allah ona kitabı ve hikmeti öğretti&#8221;. Burada &#8220;kitab&#8221;, kitâbet (yazı yazmak) mânâsına masdardır. Demek ki Hz. İsa yazı yazmasını bilir bir bilgin idi. Mucizelerde &#8220;Allah&#8217;ın izniyle&#8221; sınırlamasının tekrarı, bunların hıristiyanların iddia ettikleri gibi İsa&#8217;nın tanrılığına değil, yaratıcısının uluhiyetine delalet edeceklerini kuvvetle açıklamak içindir.</p>
<p>İşte ilâhî takdirde İsa böyle bir kelime idi. Hiçbir sebebe mahkum olmayan Allah Teâlâ&#8217;nın birliğine ait kudreti işbu âyetinden anlaşıldığı üzere, kelimelerin mânâya delaletleri gibi, yaratılışı ve ahlâkı, ilim ve hikmeti, kitap ve yazması, fiilleri ve sözleri ile delalet ederek anlatacak bir âyet, bir hak alâmet olacak, İsrailoğullarına bir peygamber olarak gelecek, değişmez sanılan âdetler dışında dört mucize gösterip imana davet edecek, önündeki Tevrat&#8217;ı tasdik, te&#8217;yid ve yasaklanan bazı şeyleri onlara helal edecek, gelişinin tek sebebi ve bütün mucizelerinin gayesi tek bir âyeti anlamaktan ibaret olduğunu söyliyecekti ki, bu âyet de şu idi: Allah&#8217;tan korkunuz ve bana itaat ediniz, hiç şüphe yok ki Allah hem benim Rabbim, hem sizin Rabbinizdir. Şu halde O&#8217;nu mabud tanıyınız, O&#8217;na ibadet ve kulluk ediniz. İşte sırat-ı müstakîm (doğru yol). Demek ki, bir kelime olan İsa&#8217;nın ifade edeceği meâl, bu bir âyet olacaktı.</p>
<p>Şimdi, &#8220;Acaba Allah tarafından meleklerin müjdesi ve Allah&#8217;ın takdiri ve vaadi yerini buldu mu? Kelime kuvve (niyet)den fiile çıktı mı? İsa, bu haller ve vasıflarla gelip bu daveti yaptı mı?&#8221; gibi sorulara lüzum yoktur. Bunun cevabı da bu açıklamanın içindedir. Bir kere ta yukarda &#8220;Muhakkak Allah sözünden dönmez.&#8221; (Âl-i İmran, 3/9) olduğu malum. Sonra meleklerin yalan söylemeyecekleri açıkça belli olmakla beraber, Meryem&#8217;in buna bizzat yalvarmakla</p>
<p>aldığı cevap da malum. O halde kelimenin hayal olmadığını anlatmak için ile mukayyed (sınırlanmış) olması, melekler ile gelmesi, gerçekleşmesine delil olduğu gibi, deki de bu bapta şüpheye yer bırakmamış, bundan başka bu gerçekleşme (Âl-i İmran, 3/52) da &#8220;fasîha fâsı&#8221; ile görülen âlemde de gösterilmiştir. Bundan dolayı İsa bu hüviyet, bu haller ve vasıflar, bu din ve davetle bir peygamber olarak geldi: &#8220;Size bir delil getirdim, Allah&#8217;tan korkun, bana itaat edin, muhakkak ki Allah benim de, sizin de Rabbinizdir, ona ibadet edin, bu doğru bir yoldur.&#8221; dedi ve onun bütün hayat ve daveti, bir tek âyetin mânâsından ibaret oldu. İsa: &#8220;Bana itaat ediniz&#8221; dediği zaman, &#8220;Beni Allah tanıyınız, bana kul olunuz.&#8221; demiyordu. Ancak &#8220;Rabbim ve Rabbiniz olan Allah&#8217;a kul olunuz, yalnız O&#8217;nu mabud tanıyınız, doğru yol budur.&#8221; diyordu. Doğru yol, hak din olan İslâm&#8217;dan başka bir şeye davet etmiyor. &#8220;Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana itaat ediniz ki, Allah da sizi sevsin.&#8221; (Âl-i İmran, 3/31); &#8220;Allah&#8217;a uyun ve peygambere uyun.&#8221; ; (Mâide, 5/92) &#8220;Ben de kendimi Allah&#8217;a teslim ettim, bana uyanlar da.&#8221; (Âl-i İmran, 3/20); &#8220;Müslüman olunuz.&#8221; (Hacc, 22/34; Zümer, 39/54) diyen Muhammed Resulullah&#8217;ın davetinden başka bir şey yapmıyordu. &#8220;Allah katında din İslâmdır.&#8221; gerçeğinden başka bir iddiada bulunmuyordu. &#8220;Allah kendisinden başka ilâh olmadığına şahitlik etti. Melekler ve ilim sahipleri de O&#8217;ndan başka ilâh olmadığına adaletle şahitlik etti. O, azizdir, hakimdir&#8221; (Âl-i İmran, 3/18) âyetiyle şahidliğinden başka, bir şahitlik yapmıyordu. Özetle İsa&#8217;nın kelimesinin, kelime-i tevhidden başka hiçbir mânâsı yoktu. İlâhî kitapların, kuvvetli naslarına karşı, &#8220;Biz onun ruhunu ararız, ruhuna bakarız.&#8221; diye müteşabih âyetler arkasında dolaşmak isteyenlerin bilmesi gerekir ki, işte Tevrat&#8217;ın ve İncil&#8217;in de yegane ruhu bu tevhidden ibarettir.</p>
<p>51-İsa ancak bu mânâ, bu ruh bakımından bir rûhullah (Allah&#8217;ın ruhu) idi. Bu kelime de bu mânâda, bu ruhta Yahya nasıl İsa&#8217;yı tasdik eden bir müjdeci olarak gelmiş ise, İsa da Muhammed (s.a.v.)&#8217;i öylece tasdik ederek gelen bir müjdeciydi. Sonra Hz. Muhammed de işte bu kitap ile, bu furkan (hak ile batılı ayırıcı) ile herşeyi tasdik edici olarak gelmiştir. İsa &#8220;Şüphe yok ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O halde O&#8217;na ibadet edin.&#8221; derken Musa gelseydi, &#8220;hayır&#8221; diyemez, İsa&#8217;yı önceden tasdik ettiği gibi tasdik ederdi. Şimdi Muhammed Resulullah &#8220;Allah&#8217;a ve Peygamber&#8217;e uyun.&#8221; diyerek bu gerçeği tebliğ ederken, bütün peygamberlerle beraber İsa da</p>
<p>gelseydi &#8220;evet&#8221; diye Hz. Muhammed&#8217;i tasdik ve tebliğine uymaktan başka bir şey yapmazlardı. Bu bilindikten sonra İsa&#8217;nın terceme-i hâli (özgeçmişi) hakkında meselenin aslı ile ilgisi olmayan ayrıntıları bırakalım da onun davetinin neticesine ve son haline gelelim:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>52- İsa onların inkârlarını hissedince: &#8220;Allah yolunda yardımcılarım kim?&#8221; dedi. Havariler: &#8220;Allah yolunda yardımcılar biziz. Allah&#8217;a iman ettik. Şahit ol ki, biz muhakkak müslümanlarız.&#8221; dediler.</p>
<p>53- Ey Rabbimiz, senin indirdiğine iman ettik, o peygambere de uyduk. Artık bizi şahidlerle beraber yaz.</p>
<p>54- Onlar hileye başvurdular, Allah da onların tuzağını boşa çıkardı. Allah hileleri boşa çıkaranların en hayırlısıdır.</p>
<p>55- O zaman Allah şöyle dedi: &#8220;Ey İsa, şüphesiz ki seni öldüreceğim, seni kendime yükselteceğim ve seni inkârcılardan temizleyeceğim. Hem sana uyanları, kıyamete kadar o küfredenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz banadır, ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda hükmedeceğim&#8221;.</p>
<p>56- &#8220;İnkâr edenlere gelince, onlara dünyada da, ahirette de şiddetli bir şekilde azab edeceğim, onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır&#8221;.</p>
<p>57- &#8220;İman edip iyi işler yapanlara gelince, Allah onların mükafatlarını tastamam verecektir. Allah zalimleri sevmez&#8221;.</p>
<p>52- İsa&#8217;nın tevhide daveti üzerine İsrailoğullarının az bir kısmı iman etmiş, çoğunluğu etmemişti. İman etmiyenler bilinen küfürlerini, kötü niyetlerini İs&#8217;ya hissettirdiler. İsa da bunlardan bu küfrü hissedince dedi. Kendine, özü Allah&#8217;a doğru yardımcılar aradı. Bu cümlede, &#8220;ilallah&#8221; kaydının, &#8220;Ensar&#8221;dan veya &#8220;yâ&#8221;dan hâl olmasına ve nın mânâsına göre, çeşitli mânâlara ihtimali vardır.</p>
<p>1- Ben Allah&#8217;a giderken yardımcılarım kimler?</p>
<p>2- Allah&#8217;a teslim ve uymuş olarak bana yardım edecekler kimler?</p>
<p>3- Benim, Allah için yardımcılarım kimler?</p>
<p>4- Allah ile beraber olup, yardımcım olacak yardımcılarım kimler?</p>
<p>5- &#8220;Allah&#8217;a iman etmiş ve müslüman olmuş, nefsini Allah&#8217;a teslim etmiş olup da, yardımını Allah&#8217;a bağlayarak ve Allah rızasından başka bir şey düşünmeyerek bana Allah yardımı yapacak, özetle özü Allah&#8217;a bağlı, Allah&#8217;a doğru yardımcılarım, dostlarım kimler?&#8221;</p>
<p>Bu mânâ hepsini toplayıcıdır. Cevap da buna daha uygundur. Hz. İsa&#8217;nın bu isteği ilk olarak bir sosyal tesir yapıyordu. Kelime başlangıçta Meryem&#8217;in rahminde ilâhî seçim ile cisimlendiği gibi, şimdi de dışarda belirlemeye başlıyordu ki, İsa&#8217;nın dünyada itibarı bununla olacaktı. Bu andan itibaren tevhid dini maneviyatta kalmayacak, maddiyata da geçecekti. Bu isteğe, İsa&#8217;nın ölüyü diriltme mucizesinin kazanç meyvesi olan en güzide ashabı (arkadaşları) havarîler cevap verdiler:</p>
<p>Havariler bir ağızdan dediler ki: O Allah yardımcıları, Allah dostları biziz. Yani biz, Allah için sana yardımcıyız. Zira sana yardım, Allah&#8217;a dostluktur, Allah rızasına uygundur. Çünkü sen O&#8217;nun peygamberisin. Bundan, &#8220;Sen Allah değilsen, biz sana yardım etmeyiz.&#8221; gibi veya &#8220;Sen Allah&#8217;sın, şu halde biz de senin yardımcılarınız.&#8221; gibi bir kötü anlam çıkmaması için sözlerini açıklığa kavuşturdular. Yani biz Allah&#8217;a iman ettik ve sen şahit ol ki biz şüphesiz müslümanız, Allah ve Resulüne itaat ediciyiz. İşte nasaraya (hıristiyanlara), nasârâ (hıristiyan) denmesinin sebeplerinden birisi, İsa ile havarîler arasındaki bu yardım anlaşmasıdır. Onlar o zaman böyle müslüman ve Allah&#8217;ın birliğine inanmış idiler. Bununla İslâm dinine ve Muhammed aleyhisselâma ait davete de manevi bakımdan ikrar vermişlerdi.</p>
<p>53-Bunun için havariler cevaplarını şu dua ile bitirdiler: Ey Rabbimiz, biz senin indirdiğin emre inandık ve peygambere (yahut o resûle) uyduk, şu halde bizi yalnız bir şahid olan İsa ile değil, birliğine şahitlik eden bütün erbâb-ı şühûd (şehadet ehli) ile beraber yaz. Yani melekler, peygamberler, ilim sahipleri ve özellikle &#8220;Siz insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun.&#8221; (Bakara, 2/143) âyeti gereğince ahirette bütün ümmetlere şahit olacak olan o peygamber Muhammed ve ümmeti ile yaz. Görülüyor ki &#8220;şahitlerden&#8221; demediler, &#8220;şahitlerle beraber&#8221; dediler. Zira biliyorlardı ki kendileri &#8220;şahidlerden&#8221; değildiler. Hz. İsa, havarilerin İslâm&#8217;ına ve bu duasına şahit olduğu gibi, Muhammed (s.a.v.) ve ümmeti de buna şahitlik eder. Havariler, manevî bakımdan, Muhammed ümmeti ile beraberdir. Muhammed ümmeti de Hz. Muhammed ile beraber peygamberlerin tümüne; &#8220;Peygamberlerden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.&#8221; (Bakara, 2/285) diye şahitlik yaptıklarından, Hz. Muhammed ve ümmeti, Hz.İsa&#8217;yı ve havarileri beraberlerine almışlardır.</p>
<p>Yuhanna İncili&#8217;nin birinci babında yahudilerin, &#8220;Sen kimsin?&#8221; diye sorularına</p>
<p>karşı Hz. Yahya&#8217;nın Mesih&#8217;e (İsa&#8217;ya) şahitliği hakkında şöyle bir kıssa vardır: &#8220;Yahya inkâr etmeyerek, &#8216;Ben Mesih değilim.&#8217; diye ikrar etti. &#8216;Öyle ise nesin, İlyâ mısın?&#8217; diye sorduklarında; &#8216;O da değilim.&#8221; dedi. &#8216;Sen o peygamber misin?&#8217; dediklerinde, &#8216;Hayır&#8217; diye cevap verdi. O zaman, &#8216;Sen kimsin söyle ki, bizi gönderenlere cevap verelim. Kendi hakkında ne dersin?&#8217; dediler, &#8216;Ben Eş&#8217;ıya peygamberin dediği gibi, Rabbin yolunu doğrultunuz, diye çölde çağıranın sadasıyım.&#8217; dedi ve o gönderilenler firisilerden idiler ve ona sorarak: &#8216;Öyle ise sen Mesih yahut İlya, ya o peygamber olmadığın halde niçin vaftiz ediyorsun?&#8217; dediler. Yahya onlara cevap olarak: &#8216;Ben su ile vaftiz ederim&#8230;&#8217; dedi.&#8221; (İstanbul&#8217;da basılmış Türkçe İncil Tercemesi, 1930). İşte burada &#8220;er-Resul&#8221;, &#8220;en-Nebiyyu&#8221; tercemesi olan &#8220;o peygamber&#8221;, &#8220;şol peygamber&#8221;, Tevrat&#8217;ta Musa&#8217;ya benzer, &#8220;Musa gibi bir peygamber&#8221; olarak geleceği açıklanan o peygamberdir ki, Hz. Yahya&#8217;nın şahitliğiyle o peygamberin ne Yahya, ne kendisi, ne de Mesih olmadığı açıklanmıştır. bunun için İncil&#8217;e, Yahya&#8217;ya, Mesih&#8217;e iman, gelecek olan &#8220;o peygamber&#8221;e de imana bağlıdır. Şu halde havariler Hz. İsa&#8217;yı diye şahid getirdikten sonra Allah&#8217;a diye dua ettikleri zaman &#8220;inzal ettiğin&#8221; cümlesinde şüphesiz &#8220;ol peygamber&#8221; de dahil olmakla den kasıtları ya bi&#8217;l-ibâre (metin ile) veyahut İsa&#8217;ya veya resul cinsine uymanın gereği olmak üzere bi&#8217;l-işâre (metnin işaretiyle) Muhammed Resulullah&#8217;a bakmakta veya kapsamaktadır. Lafzı itibariyle değilse bile mânâ bakımından şamildir ki &#8220;Allah&#8217;a ve Resule uyun.&#8221; emrinden beri kelimesinin ilk defa burada tekrar etmiş olması bakımından bunun yalnız e masrûf (çevrilmiş) olmayıp, bütün peygamberlerin tasdikçisi olan o Resule, &#8220;o peygamber&#8221;e bağlanması ve bu şekilde Resul cinsini kapsamına alması sözün gelişinin tümüne daha uygundur. Bunlar düşünüldüğü zaman duasının tefsir yönü de anlaşılır. &#8220;Allah&#8217;a inandık, herşey Rabbimizin katındandır.&#8221; (Âl-i İmran, 3/7) &#8220;Allah daha iyi bilir.&#8221;</p>
<p>54- Havariler öyle dedi, diğerleri de hile ve su-i kast yaptılar. Bu zamirin lafız bakımından yakınlığı sebebiyle havarilere gönderilmesi ve bunların hepsinin yardım vaadinde sebat edemeyip içlerinde hile edenlerin de bulunduğu mânâsı anlaşılabilirse de, mânâ yönünden bu hile, küfreden İsrailoğullarına aittir. Yani İsa, İsrailoğullarının inkârını hissetti, yardımcı aradı, havariler kendine yardım anlaşması yaptı, diğer taraftan küfürleri anlaşılan İsrailoğulları da hile yaptılar. O sosyal yapıya bu şekilde hile karıştı, tamam olmadı, bir seçime daha muhtaç oldu ki, o da Muhammed Mustafa ile olacaktır.</p>
<p>Mekr, karanlık, gizli, hissedilmeyecek hile ile diğerine zarar vermeye çalışmaktır. İsrailoğullarının buradaki hileleri, Hz. İsa&#8217;ya komploları, yani Allah&#8217;ın kelimesini yok etmek için gizli gizli tedbirlere teşebbüs edip birden bire onu öldürmek üzere el altından birtakım kimseler tayin etmiş olmalarıdır. Ve hıristiyanların sözüne göre bu hileye havarilerden birisi de iştirak etmiş ve kâfirlere casusluk yapmış. Bu sû-i kast, Hz. İsa&#8217;nın hem maddî hayatına, hem manevî hayatına yönelmişti. Bir taraftan zulüm yaparak kendini öldürmek, diğer taraftan davet ettiği tevhid dinini, kelimesini kaldırmak için mekir, hile ve hud&#8217;a düşünülüyordu. Gerçekte &#8220;İsa&#8221; demek de dini, kelimesi demekti. Artık İsa&#8217;nın çekilmesi zamanı gelmiş idi, fakat daha ölmeyecekti. İsrailoğulları bu hile dolayısıyla hıristiyanlığa bir hayli şeyler soktular, karıştırdılar, fakat arzularına erişemediler. İsa&#8217;yı öldüremediler. Hıristiyanlığı ortadan kaldıramadılar. Onlar hile yaptılar Allah da onlara hile yaptı, onları hileden menetmedi, fakat hilelerinin cezasını verdi. Gerçekten Allah mekredenlerin hayırlısıdır. Onun hilesi, başkalarınınki gibi şer ve zarar vermeyi hedef alan bir hile olmadığı gibi; keşfi mümkün, önüne geçilebilir, durdurulur bir hile de değildir. Hatıra ve hayale gelmez, engin sırlarına erilmez yönlerden çevirir; imandan, doğruluktan çıkan, küfür ve hileye sapanların belalarını verir. Buna göre Allah&#8217;ın mekri lügat bakımından bilinen şer mânâsıyla değil, ona ceza olan ve müşâkele (şekli bir, mânâsı zıt kelime getirmek) suretiyle hile denilebilen bir hayırdır. Hatta ilâhî hile, hile yapanlar için bile bir hayrı içerir. Çünkü onlara bu şekilde hilenin fenalığını, cezasını anlatır da uyanmalarına, tevbe etmelerine sebep olur.</p>
<p>55-İşte Allah o hile edenlere bu mekrini şöyle dediği zaman yaptı: Zira Allah o hileden, sû-i kast yapan kâfir zalimlere rağmen İsa&#8217;ya dedi ki: Ey İsa, seni ben vefat ettireceğim ve bana yükselteceğim &#8230; &#8220;Teveffi&#8221; kelimesi, &#8220;vefa&#8221; masdarından alınmış olarak esas lügatta &#8220;ıstıfa&#8221; gibi tamamen kabzedip almaktır. Fakat ruh sahiplerine ve bilhassa insanla ilgili olduğu zaman vefat ettirmek, yani eceline yetiştirip ruhunu almak mânâsında açık ve meşhurdur. Buna göre bir delil bulunmadıkça, başka bir mânâ ile tevili caiz değildir. Fakat burada mekir mânâsıyla ilgisi bulunmak üzere Nisâ Sûresi&#8217;nde &#8220;Onu öldürmediler ve asmadılar, fakat (öldürdükleri) kendilerine (İsa&#8217;ya) benzetildi.&#8221; (Nisa, 4/157) âyeti, onların Mesih Meryemoğlu İsa peygamberi öldüremediklerini ve asamadıklarını ve fakat şüpheye düşürüldüklerini açıkça beyan etmiş, Hz. Peygamber&#8217;den de</p>
<p>&#8220;İsa ölmedi, kıyamet gününden önce size dönecektir.&#8221; hadis-i şerifi de varid olmuş bulunduğundan, buradaki &#8220;seni öldüreceğim&#8221; kelimesinin, az çok zahir dışı bir mânâ ile tevil olunması gerekmiştir. Bunun için tefsir âlimleri burada yedi sekiz kadar mânâ beyan etmişlerdir ki, birkaçını zikredelim:</p>
<p>1- &#8220;Teveffî&#8221; vefat mânâsınadır. Ancak mâbad (kendisinden sonras)ında atıf harfi olan (vav), ne beraberlik, ne de tertip gerektirmiyeceğinden burada nükteli bir takdim ve te&#8217;hir vardır. Ref&#8217; (yükseltme) önce, teveffî (ölme) sonra olacaktır. Bu mânâ Katâde&#8217;den rivâyet edilmiştir. Yani İsa o su-i kast sırasında Allah&#8217;a yükseltilmiş, onlar öldürüp astık zannetmişler, fakat ölmemiştir. Çünkü Allah &#8220;muhakkak ben, seni öldüreceğim.&#8221; buyurmuştur. Müslümanlar arasında meşhur olan mânâ ve inanç da budur. Çünkü burada zahire aykırı denecek bir tevil yok demektir. Bizce bu tefsir ve inancın özeti şu demek olur: Allah&#8217;dan bir kelime olan ve Rûhu&#8217;l-Kudüs ile te&#8217;yid edilmiş bulunan Mesih İsa&#8217;nın ruhu henüz kabzedilmemiştir. Ruhunun eceli gelmemiştir. Kelime daha Allah&#8217;a dönmemiştir. Onun daha dünyada göreceği işler vardır. Bu, bir ruhun bâki (ebedî) olmasıdır. Fakat hıristiyanların dediği gibi, uhrevî (ahirete ait), ebedî bir ruhun bâki olması da değildir, berzaha ait bir bekadır. Onun kıyametten önce eceli gelecek, vefat edecek, Azrail tarafından öldürülecektir. Ahirette de ölümden sonra bir ba&#8217;s (yeniden dirilme), bir ahiret hayatı olacaktır. İsa&#8217;nın ruhu alınmamış olunca, İsa&#8217;nın Allah&#8217;a yükselişi, yerden kalkması yönündendir. Ortadan kalkan, Allah&#8217;a yükselip dönen odur. Bundan dolayı İsa&#8217;nın haberlerde gelen semaya yükselmesiyle, Kur&#8217;ân&#8217;da varid olan Allah&#8217;a yükselmesi durumunu birbirine karıştırmamak gerekir. Çünkü sema, ilâhî isimlerden değildir. Hıristiyanlar, semaya Allah, Allah&#8217;a sema diyorlarsa da İslâm&#8217;da caiz değildir. O halde &#8220;seni kendime yükselteceğim&#8221; ifadesinin &#8220;seni semaya yükselteceğim&#8221; diye te&#8217;vil olunmaması gerekir. Zira İsa&#8217;nın Allah&#8217;a yükseltilen cismi, semaya yükseltilen de henüz öldürülmemiş olan ruhudur diyebiliriz. Ve bu sema, dünya seması olan maddî sema değil, ruhanî dördüncü semadır ki, Mi&#8217;rac gecesinde Resulullah (s.a.v.) İsa&#8217;yı orada, Harun&#8217;u beşinci, Musa&#8217;yı altıncı, İbrahim&#8217;i yedinci semada görmüştü. Şu halde İsa&#8217;nın, semaya yükselmesi ve kıyametten önce semadan</p>
<p>inmesi ve dönüşünü anlatan haberler ve hadisleri, Allah&#8217;a yükseltilen İsa&#8217;nın cismine sarfetmemelidir. İsa&#8217;nın ruhu, böyle bir geçici bakâ ile bakî olduğu gibi, diğer peygamberler de böyledir. Kabirlerindeki peygamberler diridirler. Nitekim fıkıh kitaplarında açıklanmıştır. Her peygamberin ruhanî eceli, ümmetinin ecelidir. Ruhanî ecelleri tamam olmuş nice peygamberler vardır ki, Kur&#8217;ân&#8217;da anılmamışlardır. Yukarda geçen ıstıfa (seçme) âyeti gereğince &#8220;Birbirinin zürriyeti olarak&#8221; (Âl-i İmrân, 3/34) seçim silsilesinde dahil olan büyük peygamberlerin derece derece ruhanî semada bekaları devam etmektedir ki, bunlar da Âl-i İbrahimdir. Âl-i İmrân da bundandır. İsa&#8217;nın cesedi Allah&#8217;a yükseltilmiş, fakat İsa&#8217;nın ruhu da kabzedilmemiş (alınmamış), yani ümmetinin eceli gelmemiş, İsrailoğullarının su-i kastı ve hilesiyle Hıristiyanlık yok olmamış, o hile içinde yaşamış ve Musa&#8217;nın ruhunun beraberinde yaşamıştır. Bunun için o yok oldu sanılan, İsa&#8217;nın bir avuç tabileri, İsa pek az bir zaman içerisinde bu ruhtan faydalanarak yahudilerin üstünde bir hayata erişmiş ve nihâyet Muhammed aleyhisselamın gönderilmesiyle hepsi Muhammed&#8217;e ait ruhun emrine geçmiştir. Bundan sonra İsa da, bütün peygamberlerle beraber, Hz. Muhammed&#8217;in emrindedir. Bir gün gelecek Muhammed ümmetinin daraldığı bir devirde Allah&#8217;ın bir garib kelimesi olan İsa&#8217;nın ruhu ortaya çıkacak, Muhammed&#8217;e ait ruhun emrinde hizmet edecek, fakat kıyametten önce vefat edecektir. İşte bu halin, yalnız İsa&#8217;ya özellikle açıklanması, İsa&#8217;nın hüviyetinin mücerred (soyut) bir garib kelime olması, yani ölüleri diriltme gibi en çok inkâr edilen bir harika olaya nail olmasından dolayıdır. Bu mazhariyet (şeref) peygamberlerin hepsinde ve hele Muhammedî hakikatte de mevcut ise de, o aynı zamanda marufdur, bilinen bir hakikattir. Tamam hakikate uygun olarak harika ile sünneti toplamıştır. İsa, Âdem gibi, tekamülün başlangıcı olan bir şâz (kural dışı); Muhammed (s.a.v.) tekamülün gayesi olan bir hakikattir. Bunun için Muhammed&#8217;e ait ruh, Allah&#8217;ın izniyle, ölüleri diriltme mucizesinde İsa&#8217;nın ruhunu kullanır. Ölüleri diriltmek İsa&#8217;da mücerred (soyut) bir mucize, Muhammed&#8217;de bir kanundur. Muhammed&#8217;e ait ruhun seçiminde, İsa&#8217;nın ruhunun da bir ıttıradı (birbirini takip etmesi) vardır. Her harika, ilk nail oluşa nisbet olunur. Muhammed&#8217;e ait olan harika, onunla beraber olan diğer peygamberlerden gelen harika silsilelerine eklenen olgun özelliktedir. &#8220;Allah onlardan bir kısmının derecelerini yükseltmiştir.&#8221; (Bakara, 2/253).</p>
<p>2- Ey İsa, seni eceline tam bir şekilde yetireceğim, sana katili musallat etmiyeceğim, kendi kendine öldüreceğim ve kendime yükselteceğim.</p>
<p>3- Seni Azrail aracılığıyle öldüreceğim ve şahsını yerden alıp kendime yükselteceğim.</p>
<p>4- Seni uyutacağım, kendime yükselteceğim.</p>
<p>Bu ikisi Hasen&#8217;den ve dördüncüsü Rebi&#8217;den rivâyet edilmiştir.</p>
<p>5- Seni, tam bir şekilde, olduğun gibi, ruh ve bedeninle alacağım, kendime yükselteceğim.</p>
<p>6- Bazı âlimler de tamamen zahiri üzere bırakarak, &#8220;Seni vefat ettireceğim, ruhunu alacağım.&#8221; mânâsını vermişler ve &#8220;Cenab-ı Allah İsa&#8217;yı semaya yükseltinceye kadar üç saat&#8221; ve bir rivayette &#8220;yedi saat vefat ettirdi.&#8221; diye rivâyet etmişlerdir. Fakat bu rivayet zayıf görülmektedir. Doğru rivayet, yükseltilmeden önce ve yükseltilme esnasında ruhunun alınmamış olmasıdır. Buna da en uygun olan birinci görüştür. Bu rivayetten nihâyet şunu anlayabiliriz ki, o esnada birkaç saat kadar Hıristiyanlığın tamamen sönmüş olduğu fikri hüküm sürmüştür. Ve bu yükseltme ile o küfreden, kâfirlerden seni temizleyeceğim, artık onlarla ilgin kalmayacak. Onlar sana bulaşamayacaklar. Ve sana ciddi olarak uyanları yahut ciddi veya surî (görünüşte), gerçek veya iddia olarak nasıl rastlarsa dinine uyanları, kıyamete kadar o küfredenlerin üstünde tutacağım. İsa&#8217;nın dinine uyan topluluk, yahudilere üstün gelecek ve kıyamete kadar kılıç veya delil bakımından onların üstünde olacaktır.</p>
<p>Buradaki dan maksat, Hz. İsa&#8217;ya küfürlerini hissettirip hile eden ve onların yolunda giden yahudilerdir. Fakat yahudi olmak sıfatıyla değil, küfür sıfatıyladır. den maksat, havariler ve onlar gibi müslüman ve müvahhid olarak, ciddi olarak İsa&#8217;nın dinine tabi olanlar mıdır? Yoksa böyle olmasa bile şahsına sevgi ve onun adına hareket ile velevki görünüşte olsun ona uyanlar da dahil midir? Yani mutlak ittiba (uyma), kemaline mi sarfedilmiştir? Yoksa ıtlakı üzere mi cereyan etmektedir? Birinci takdirde bu vaad, bütün hıristiyanlara değil, ciddi olarak tevhid ehli ve İslâm olan ve bütün peygamberleri tasdik eden, İslâm ve tevhidde havariler ile birlik ve uyuşmuş olanlara mahsustur ve bu üstünlük hakiki ve geneldir. İkinci takdirde ise, bunlarla beraber bütün hıristiyanlara da şamildir ve üstünlük izafî (relâtif) ve nisbîdir. Bu konuda iki rivayet varsa da sonrasındaki ihtilaf ve hüküm fıkrası, genel olan ikinci mânâya ve izafî üstünlüğe işaret etmektedir. Gerçekten o zamandan beri ya delil veya hükümetçe veya her ikisiyle gerçek üstünlük, gerçek ittiba erbabına mahsus</p>
<p>olmakla beraber, genel şekliyle müslüman veya müslüman olmayan hıristiyan toplumları da yahudilerin üstünde ve onlara hakim ve galip olagelmişlerdir. Fakat bu yükselme ve bu vaadin mânâsı, ne İsa&#8217;nın uluhiyete ortaklığı ve ne İsa&#8217;nın tabilerinin ilâhî hakimiyyetten çıkması, ne de bundan sonraki âlemin içinde hıristiyanlara üstün hiçbir ümmet gelmeyecek ve İsa&#8217;nın tabileri hiçbir zaman mahkum ve sorumlu olmayacak demek olmayıp, ancak İsa&#8217;ya hile ve küfreden yahudilerin bu küfürde devam ettikleri müddetçe hiçbir zaman İsa&#8217;nın tabilerinin üstüne çıkamayacaklarını, bu da İsa&#8217;nın kendisinden değil, bir peygamber olan İsa&#8217;ya küfür, Allah&#8217;a küfür olmasından doğmuş olduğunu ve bundan dolayı İsa&#8217;ya iman edeceğiz diye Allah&#8217;a küfredenler, yahudilere mahkum olmamakla beraber, dünya ve ahirette küfür cezasından kurtulamayacaklarını ve yoksa gerek İsa ve gerek tabileri her zaman ilâhî hakimiyet altında bulunduğunu, özetle o hileye karşı İsa&#8217;ya ve İsa&#8217;nın tâbilerine iltifat eden bu vaadler imanın küfre; tevhidin şirk ve ihtilafa; doğruluğun hileye; adaletin zulme; Allah&#8217;ın mâsivallah (Allah&#8217;dan başkasın)a hakimiyyet ve üstün gelmesi demek olduğunu anlatmak üzere buyuruluyor ki: Ey İsa, bu vaadlerden ve o kâfirlere tabilerine bu üstünlüğü verdikten sonra üzerinizde ilâhî hüküm ve hakimiyyet kesilmiyecek, nihayet dönüş yeriniz ben olacağım hakkında tabilerinle ihtilaf ettiğiniz hususlarda aranızda yine hükmedeceğim.</p>
<p>56-57-Bu hüküm üzerine: &#8220;İnkar edenlere gelince, onlara dünyada da ahirette de şiddetli bir azab edeceğim. Onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır. İman edip iyi işler yapanlara gelince, Allah onların mükâfatlarını tam olarak verecektir. Allah zalimleri sevmez.&#8221; Hayru&#8217;l-mâkirîn (hileleri boşa çıkaranların en hayırlısı) olan Allah, zalimleri sevmediği içindir ki, küfürleriyle zulmeden o kâfirlerin hilelerine karşı onlara bu hileyi, sana da bu diriltmeyi takdir etti. Onlar da İbrahim&#8217;in nesline mensup oldukları halde, &#8220;Zalimlere ahdim ermez.&#8221; (Bakara, 2/124) istisnasıyla ilâhî ahidden mahrum olarak bu mahkumiyete dûçâr oldular. Senin tabilerin de onlara karşı dünyadaki bu üstünlüğü kötü kullanıp zulmederlerse, aynı sonuca mahkum olurlar. İşte İsa&#8217;nın tabilerine kıyamete kadar -izafî de olsa bir üstünlük vaad edilmiş olması &#8220;kelimetün minallah&#8221; (Allah&#8217;tan bir kelime) olan İsa&#8217;nın ruhu, o hile ve yükseltilme zamanında alınmamış olduğuna ve şu halde hükmü, vuku bulmada sonra olduğu halde; İsa&#8217;yı en çok sevindirecek olan hakimiyet ve ilâhî vahdaniyyetin, her şeyden önce ilanı nüktesiyle takdim edilmiş olduğunu gösterdiğinden, İslâm inancında İsa vefat</p>
<p>etmemiştir ve fakat kıyametten önce vefat edecektir. Demek ki, İsa&#8217;nın son hali de budur. Şimdi:</p>
<p>Ey Muhammed:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>58- İşte bu sana okuduğumuz, âyetlerden ve hikmetli Kur&#8217;ân&#8217;dandır.</p>
<p>58- İşte ey Muhammed, İsa ile tabileri ve yakınları arasındaki ihtilaf üzerine vereceğimi vaad ettiğim o hüküm yok mu, onu biz sana okuyoruz: Öyle ki, Tevrat ve İncil&#8217;i tasdik edici olarak indirilen ve senin peygamberliğine delil ve bürhan olan, müteşabih ve muhkem âyetleri içeren, muhkemleri &#8220;ümmü&#8217;l-Kitab&#8221; (Kitabın esasları) olan Kur&#8217;ân&#8217;ın âyetlerinden ve hak ile batılın ayrılmasında hikmetli bir şekilde hakim olan furkan-ı muhkem (sağlam furkan = Kurân) ve zikr-i hakîm (hikmetli zikir = Kur&#8217;ân) cümlesinden olmak üzere tilavet ediyoruz. Birdenbire değil, derece derece serdediyor ve zikrediyoruz. Demek ki o hüküm İslâm hükümleridir. İşte o âyetlerden, o hikmetli ve muhkem zikirden birisi:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>59- Doğrusu Allah katında İsa&#8217;nın (yaratılışındaki) durumu, Âdem&#8217;in durumu gibidir; onu topraktan yarattı, sonra ona &#8220;ol!&#8221; dedi, o da oluverdi.</p>
<p>59- &#8220;Onu topraktan yarattı&#8221;, topraktan hayata doğru başlayan ıstıfa (seçme)ya, &#8220;sonra ona &#8216;ol!&#8217; dedi&#8221; , bir müddet sonra insana mahsus ruh üflenmesiyle insan olarak seçmeye, &#8220;hemen olur&#8221; da silsilenin devam etmesine delalet etmektedir ki, &#8220;oldu ve olur&#8221; demektir. Âdem&#8217;in topraktan yaratılması, Âdem&#8217;in oğullarının babalarının sulbündeki yaratılışlarının gidişatına denktir, denebilir. Bugün bazı Zooloji bilginleri (hayvanat bilimi âlimleri)nin tercihlerine göre nutfe (döl suyu, sperma)deki yani menî tohumlarındaki hayat, bitki hayatıdır. &#8220;Allah sizi yerden bir bitki olarak bitirdi.&#8221; (Nuh, 71/17) âyetinin mânâsına göre de Âdem&#8217;in (hayata), yeryüzünden bir bitki gibi başlamış olması anlaşılabiliyor. Bundan sonra bunun hayvanî hayat ve insanî hayat bir adım(lık bir zaman)da mı, yoksa birçok zamanlarda mı geçtiğini ilmî denecek bir şekilde tayin edemeyiz, bunlar şüphedir. Bunda kuvvetli olan nokta, Adem&#8217;in her halde, ilk hılkati ne olursa olsun, onun o yaratılışta insan ve âdem değilken, ilk olarak bir insan, bir beşer olması ve ondan önce bitki ve hayvan varsa da, insan bulunmaması ve insanın bir &#8220;kün&#8221; (ol) emri ile olmasıdır. Şu halde burada, hem insan, hem hayvan, hem bitki açısından her birinin ilk tohumlarının kendi cinslerinden olmadığını, onların her birinin de bir ilâhî yaratma ile olduğunu ve bunların kadîm ve ezelî olmadıklarını açıklama vardır. Şu halde insan bir hayvan tohumundan olmuştur veya bir bitki tohumundan olmuştur diye şüphe etmek de meseleyi değiştirmez. İlk insan yine bizzat yaratılmıştır. Farzedelim ki Âdem bir hayvandan doğmuş olsun, bir hayvan veya bir bitki insan oluversin. Bu da bir &#8220;kün&#8221; (ol!) emrinden başka bir şey midir? Faraza bir insan nesnastan doğmuş demek, &#8220;ilk insan, insan tohumuna muhtaç olmamıştır, insan için insan tohumu zorunlu değildir&#8221; demek değil midir? O halde bunlar da yaratma kanunu ve &#8220;kün&#8221; (ol!) emrinden başka, ilmî ve kesin bir kanunî başlangıç yokken şüphelere koşup da kuvvetliyi bırakmanın mânâsı nedir? Daha sonra, Âdem&#8217;in bir değil, birçok farzedilmesi de meseleyi değiştirmez. Tersine misalleri çoğaltır. Fakat akıl açısından bir Âdem&#8217;den fazlası da zorunlu ve kuvvetli değildir. Bununla beraber ne gariptir ki, &#8220;babasız bir insan olmaz&#8221; davasında bulunanlar, başlangıçta bir değil, birçok babasız insanlar bulunduğuna hükmetmek istiyorlar. Bunlar ise, ilimde ve imanda kuvvetliyi bırakıp, şüpheye koşmaktır. Bakınız veciz nazmındaki mânâların içeriği ve hilkat (yaratılış) tertibi ve ilmin ihkâm (sağlamlaştırmas)ı ne kadar hayrete şayandır? İnsanlığın yaratılışı iki neş&#8217;et (meydana geliş) üzerine tertip</p>
<p>olunmuş ve &#8220;kün&#8221; (ol!) emri ikincide verilmiştir.</p>
<p>İşte Allah&#8217;ın müteşabih bir kelimesi olan İsa&#8217;yı, böyle muhkem bir asla döndürmek suretiyle açıklama, ilmî bir imana bağlayan bu muhkem âyetin nüzul sebebi, Necran&#8217;dan gelen hıristiyan murahhas heyeti (delegeleri)nin Peygamber&#8217;in huzurundaki karşılıklı konuşmaları olduğunda tefsir bilginleri ittifak etmişlerdir. Buna göre bu âyet, önce nass olarak ve ibaresiyle hıristiyanlara; ikinci olarak ve işaretiyle yahudi ve diğerlerine cevaptır. Necran temsilcileri demişlerdi ki: &#8220;Madem İsa&#8217;nın beşerden bir babası olmadığı açıktır, o halde Allah olması gerekir.&#8221; Şimdi bunlara karşı buyuruluyor ki, İsa&#8217;nın ve tasdik ettiği bütün peygamberlerin getirdikleri ilâhî kitaplar ve bu cümleden olarak Tevrat ve İncil gereğince Hz. Âdem&#8217;in de beşerden bir babası olmadığı belli ve açıktır. Halbuki bütün bunların şehadetiyle Âdem ne Allah&#8217;tır ne de Allah&#8217;ın oğludur. İşte İsa da, tıpkı onun gibi, ne Allah, ne de Allah&#8217;ın oğludur. Allah İsa&#8217;nın babası değil, yaratıcısı ve rabbidir; İsa ancak Meryem&#8217;in oğludur. Hak din budur. Bunun zıddı, Tevrat ve İncil&#8217;i ve İsa&#8217;yı da yalanlamaktır. Burada yalanlanması gereken noktalardan birisi, bu çözümün, hıristiyanlara karşı mücerred (soyut) bir ilzam (susmaya mecbur etme) ifade eden bir tartışmadan ibaret olmayıp, kesin susturmayı ifade etmekle beraber, hiçbir hata ihtimali olmayan delile ait muhkem bir hakkı, bir ezelî hakikati tesbit etmiş olmasıdır. Yoksa aslı bozulmuş İnciller&#8217;de İsa&#8217;ya &#8220;İbnü Yusuf&#8221; (Yusuf&#8217;un oğlu) adının verilmesini caiz gören hıristiyanlara karşı diğer ilzam (susturma)lar da yapılabilirdi. Fakat bu, bir hak olmaz, İsa&#8217;ya, Meryem&#8217;e ve Yusuf&#8217;a bir iftira, bu da &#8220;bana hiçbir beşer dokunmadı&#8221; vicdanında Meryem&#8217;i tasdik eden Allah Teâlâ&#8217;ya bir küfür olurdu. Bunun içindir ki, Allah, İsa&#8217;ya ancak &#8220;İbnü Meryem&#8221; (Meryem&#8217;in oğlu) demiştir. Ve bununla &#8220;Allah&#8217;ın oğlu&#8221; ünvanını reddettiği gibi, &#8220;Yusuf&#8217;un oğlu&#8221; ünvanını da reddetmiştir. Buna göre bu çözüm, yalnızca susturmaya mahsus bir çözüm değil, delil ile ilgili bir çözüm olduğundan, yalnız hıristiyanlara cevap olmakla kalmayıp, işaretle yahudilere ve başka inkârcılara da cevaptır. Yahudilere cevap olmasının açıklaması da şudur:</p>
<p>Tevrat gereğince Âdem, anasız babasız topraktan yaratılmış, babası yok bir peygamberdir. Ve babası olmamakta İsa da bir Âdem gibidir. Şu halde babası olmadığından dolayı İsa&#8217;yı ve peygamberliğini inkâr etmek Âdem&#8217;i ve Tevrat&#8217;ı, Allah&#8217;ın kudretini inkâr etmektir. Şu halde siz, yalnız İncil&#8217;i ve İsa&#8217;yı değil, Tevrat ve Musa&#8217;yı da yalanlıyorsunuz. Sonra bunda akıl bakımından bütün akıl sahiplerini şöyle bir aydınlatma vardır: Beşere özgü dokunma olmaksızın Meryem&#8217;den</p>
<p>İsa&#8217;nın doğuşu normal deneylere, tecrübelere uymuyor diye, Meryem&#8217;i ve İsa&#8217;yı ve bu konudaki gözlemleri, şehadetleri yalanlamaya ve bozmaya kalkışmak doğru değildir. Doğru ilme, akıl ve hikmete aykırıdır. Zira böyle bir inkâr insanın kendini ve insanlığın aslını ve toprak aslî maddesinden yaratma ve seçme kanununu inkârdır ki, bunları inkâr edenler kendilerini ve gerçek ilmi reddetmiş olurlar. Çünkü akıl ve ilimde en kesin kanun, yaratma kanunudur. İlimde deneye uygun olana inanılır. Fakat deneye uymayan olaylar da inkâr edilmez, tesbit olunur. Diğer bilgilere başlangıç yapılır. Deneyin ötesi bulunduğu da tecrübe edilmiştir. Şu halde İsa&#8217;yı inkâr, ilmî ve fennî değildir. İsa&#8217;nın yaratılışı ilim bakımından tasavvur olunamaz bir çelişki değildir. Tersine insana mahsus deneylerin başlangıcı olan ilmî bir olayın, Âdem olayının, ilk yaratma olayının bir tekrarıdır. Gerçekten İsa müteşabih bir hak kelimedir. Yani yaratılışta bir nadir olaydır. Fakat her yönden tek, ıttırad (aynı üslubta gitme) kanunundan bütün bütün dışarda, misalsiz, akıl ile açıklanması ve yorumu mümkün olmayan bir kelime, bir olay da değildir. Allah katında bunun gerçek bir yorumu ve açıklaması vardır. İlk beşerin yaratılması, ıstıfa kanunu, İsa olayına şahit olamayanlar, şahitlerden bu kelimeyi işittikleri zaman ifrat ve tefrit ile, sapma ve doğrudan ayrılma ile, inkâr veya kötü yoruma sapmamalıdır. Halk (yaratma) ve ıstıfa (seçme) kanunu her zaman, herkes için olayların görülmesiyle bilinir. Akıl ve ilim sahiplerinin şunu bilmesi gerekir ki, âdet dışı olaylar vardır, bu da bir kanundur, hem de tecrübe ve araştırmaya ait bir kanundur. Bu da yaratmanın iradeyle ilgili olduğuna delildir. Sûrenin başında akıl sahiplerine ve büyük âlimlere anlatıldığı üzere hak olaylar, aynı şekilde onu ifade eden hak âyetler, muhkem ve müteşabihlere ayrılmıştır. Muhkemler, hem görerek, hem düşünerek şüphe etmeksizin alınır. Onlar kendi kendilerini açıklarlar. Müteşabihler ise ancak şüphesiz olarak alınırlar, onun dışında kendi kendilerini açıklayamazlar? Ancak kendilerine uygun bir misale veya bir kanuna irca ile açıklanır ve yorumlanırlar. Gerçek misali bulunamadıkça, yapılan yorumlar hata olur; yalan olur, aldanmak, aldatmak ve doğruyu bozmak olur. Buna göre kuvvetli ilim, tek ve istisna olayları inkâr etmez. Onu, önce olduğu gibi alıp ve tasdik ederek, görerek kaydeder ve kelime ile haber verir. İkinci olarak muhkem ve gerçek bir örneğini araştırarak izah ve yorumuna ve aynı üslub bir bütüne döndürmeye çalışır. Ona akılda ve dış alemde bir örnek bulabilirse, &#8220;bu da böyledir&#8221; der. Araştırmasından sonra bulamazsa olayları yalnız görmekle yetinir; yorumunu bekler ve Allah&#8217;a havale eder, fakat inkâr etmez, kötü yorumdan kaçınır. Mesela altını, altın olarak alır, inkâr etmez, özelliğini zabteder. Bunu</p>
<p>başka madenlere bir yönden benzetir, diğer yönden benzetemez, bakır veya gümüştür diyemez, &#8220;onlar gibi değildir&#8221; de diyemez. Netice olarak bunu maden kelimesiyle ve hepsinin başlangıcı olan bir mutlak misalle toprak aslî maddesine döndürme ve onu o topraktan seçme ve terbiye ile altın yapan yaratıcı kudrete teslim eder. İşte akıl sahiplerinin, kamil aklın, kuvvetli ilmin yapacağı budur. Bundan başkası ne ilim, ne akıldır; nefis düşkünlüğüdür. Şimdi bu ilmî esaslar bilindikten sonra görünmüş olan İsa kelimesine gelelim: Bu kelime, Mesih Meryem&#8217;in oğlu İsa&#8217;dır ki, güzel ve yüksek vasıfları içeren bir tevhid delilidir. Beşer tarihinde bu isim ile -Allah&#8217;ın izniyle önemli olaylara başlangıç olmuş, mübarek, kişisel ve bir tek olay olarak görünmüş, sonra göğe yükseltilmiş ve yalnız kelimesine şehadet kalmıştır. Bu olay başlıca birkaç yönden müşahede edilir: Birincisi olayın kendisidir ki, İsa&#8217;nın zatıdır. Bunu geçmişte beşikteki çocukluğundan yetişkinliğine kadar birçok insanlar, bu cümleden olarak İsrailoğulları toplumu görmüş, konuşmuş, kimi sevmiş, kimi sevmemiş, seven sevmeyen hepsi yalanlanması mümkün olmayan bir ittifak ile bu insanî şahıs vardır diye şahitlik etmiştir. Bu yönden İsa&#8217;nın şahsı, hem görünmüş olmak, hem de şahitlik etmek bakımından muhkem bir olaydır. Bir insandır. İkincisi, İsa&#8217;nın şahsı Meryem&#8217;den doğmuştur ki, bu da kesindir. Gerçi bu görme, diğer müşahedenin aynı değildir. Fakat bilinen ve muhkem âdet dairesinde bilinen herhangi bir şahsın varlığı gibi görülmüştür ki, esası Meryem&#8217;in kendisinin ve beraberindekilerin müşahede ve şahitliklerine dayanmaktadır. Gebeliğin geçmesinden istidlalin eklenmesiyle de İsa&#8217;nın şahsını görenlerin hepsi bunu itiraf etmiştir. Herhangi bir şahsın anasından doğduğunu itiraf etmesi de başka türlü bir görmeye dayanmaz. Şu halde İsa&#8217;nın, Meryem&#8217;in oğlu olması durumu da bu şekilde görme ve sonuç çıkarmaya dayanan inkâr edilemez muhkem bir olaydır. İsa anasından doğmuş bir çocuk, bir insandır. Üçüncüsü, Meryem&#8217;e, beşerle ilgili bir temasın vaki olmaması ve İsa&#8217;nın Meryem&#8217;in rahminde bir baba aracılığı olmaksızın yaratılması durumudur ki, bu da aslında imkansız olmayan ve fakat örnekleri görülmüş olmadığından dolayı şâz (kural dışı), garib ve tek olan karmaşık bir olaydır. Doğumda olduğu gibi, bu da Meryem&#8217;in vicdanı ve Meryem&#8217;in geçmiş ve özel durumlarını tecrübeyle bilenlerin şahitlikleriyle tesbit edilmiştir ki, bir nefy-i mahsura (sınırlı bir nefye, yani bu tür hamileliğin yalnız Meryem&#8217;e mahsus olduğuna) şahitliktir. Pastör deneyindeki ilmî şahitliğin içeriği de böyle bir nefy-i mahsurdan ibarettir. &#8220;Yirmi dokuz sene gibi belli bir zaman sürecinde kapalı şişeler içerisindeki dezenfekte edilmiş sular içinde bir mikrop oluşmamış olduğuna Pastör adındaki doktor objektif bir şekilde şahitlik</p>
<p>etmiş, bundan da tohumsuz meydana gelmenin bir tabiat olmadığı sonucuna varmıştır. Buna karşılık da Hz. Meryem korunmuş ve masum olduğunu Pastör&#8217;ün şişelerini bilmesinden daha kuvvetli bir şekilde bildiği kendi nefsinde, kendi kalp ve vicdanı ile beraberinde onu devamlı bakış ve tecrübeleri altında saklı bulunduran zatlar da tecrübe ve bilgileriyle insan teması olmaksızın bir gebeliğin, bir ceninin oluşmasına hem enfüsî (subjektif) ve hem âfâkî (objektif) bir şekilde şahitlik etmişlerdir. Bu sırada bundan önce Zekeriyya&#8217;nın karısının ihtiyarlamış iken Yahya&#8217;ya gebe kalması olayı da tecrübe ve âdet dışı olma bakımından Meryem&#8217;in gebeliğinin doğruluğunu gösteren geçmiş bir teyid edici olmuştur.</p>
<p>İşte incelemeye göre İsa anasından doğmuş, anasının maddesinden yaratılmış bir insanî şahıs olma bakımından muhkem; anasından beşer dokunmaksızın oluşumu bakımından da müteşabih olan hak bir kelimedir. Bu kelime böyle kural dışı bir olay olmak üzere tesbit edilmiş ve bunu görmemiş olan akıl sahiplerinin akıl ve imanına teklif olunmuş ve bu olay birtakım olaya ve nice sözlere sebep olmuştur ki, bütün bu sözlerin içinde en doğrusu onun söylediği &#8220;Şüphesiz Allah,benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O&#8217;na ibadet ediniz.&#8221; ifadesi, tevhid emridir. Herhangi bir kimse kendinde böyle bir olay görmüş olsa, onu Allah&#8217;a karşı kendi vicdanında &#8220;haktır&#8221; diye tasdik etmekte hiç de tereddüt etmez. Bir insanın bunu şahsında görmesi için de Meryem gibi bir bikr-i betûl (kendini Allah&#8217;a adayan bekâr kadın) olması gerekir. Şimdi Meryem gibi bir bâkire olmayanlar ve onun gibilerini görmeyenlerin, bunu tesbit eden şehadetleri yalanlayarak veya bozarak İsa olayını inkâr veya kötü yorum yapmaya ilmen ve aklen hakları olabilir mi? Sonra, bu olayın bir gerçek yorumu, bir açıklaması var mıdır, yok mudur? Mesele budur. Yukardan beri akıl sahiplerine bütün bu açıklamayı yapan ve seçme kanununu da anlatıp kelimeyi böyle inceleyen Kur&#8217;ân ta sûrenin başında &#8220;İlimde derinleşmiş olanlar: &#8216;Biz ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır. Ama ancak temiz akıl sahipleri öğüt alır.&#8217; derler.&#8221; (Âl-i İmrân, 3/7) muhkem âyetiyle, müteşabihi inkâra veya kötü yoruma sağlam ilim ve kâmil akıl açısından hiçbir zaman hak ve selahiyet bulunmadığını anlatmış olduğu gibi, burada da onu akıllar nazarında çaresiz olarak sabit ve sağlam bir örneğe, bir aslî maddeye, ezel ve ebede doğru, bir muhkem kanuna irca edip gerçek yorumunu göstermiştir ki, o örnek Âdem ve o madde toprak ve o kanun yaratma ve seçme kanunudur. Buna göre ilmî açıdan bunu inkâr etmek doğru değildir ve</p>
<p>şöyle izah etmek gerekir. İsa kelimesi, bir insan tasavvurunu, bir insan kelimesini içerir. İnsan tasavvuru ve insan kelimesi de pratik ve realitede, her şeyden önce Âdem anlayışını, Âdem olayını ifade eder. Çünkü realitede insan tarifinin ilk örneği Âdem&#8217;dir. Âdem kelimesinin kesin akıl anlayışında en sağlam şekilde delalet ettiği olay da şudur: Başlangıçta topraktan yaratılmış ve var olmuş itaatkâr bir memurdur ki, asıl insan demek bu demektir. Şu halde İsa kelimesi, insanın aslı demek olan Âdem kelimesine, diğer Âdemoğullarından daha çok bir benzeyişle benzeyip dururken, &#8220;böyle insan olmaz ve olamaz&#8221; diye inkâr etmek veya geçmiş ve gelecekte dengi bulunmak ihtimali olmayan yaratıcı ve emredici Allah Teâlâ&#8217;ya benzetmeye kalkışıp çelişkiye düşmek veya düşük örneklere dönüştererek iftira ve bühtan yollarına sapmak için hiçbir ilmî ve fennî zorunluluk yoktur. Toprak ve ruh, yaratma ve seçme, bir yaratıcıya mahkum olmak, her insandan en küllî (tümel), en umumî (genel), en sağlam esas bu iken, bunu bırakıp da İsa&#8217;yı bunun dışında veya tesiriyle düşünmeye veya ilim bakımından hiç izahı mümkün değil zannetmek büyük bir bilgisizliktir, insanlıktan düşmektir. Kör bir tabiat, seçimsiz bir yaratma, temelsiz bir kanun, illet (sebep)siz bir malul (illetli), iradesiz bir sebep değişimi fikirleri üzerinde yürüyen ve başlangıç tasavvurunu Hak&#8217;dan almayıp kendi gördüğünden alan ve insanlığı ruhî gelişmesinden çok cisim ve madde ile ilgili gelişmesiyle ölçen kimselerin aşırılık ve ihmalkârlıktan kurtulmayan tasavvurlarına ve adi iddialarına ilim denmez. Âdem kıssası, İsa kıssasının hem haber, hem istikrâ (tüme varım) ve hem istintac (sonuç çıkarma) bakımından bir örnek ve izahıdır. Sözün kısası, insanlığın yaratılışı hakkında başlıca iki kanun vardır: Birisi, hiçbir istisnası olmayan daha genel ve külli (tümel) ve bundan dolayı istidlal (delil ile sonuca varmak) ve sonuç çıkarma yönüyle mantık bakımından kesin ve kuşkusuz bir sonuç veren şu kanundur: &#8220;Her insan Allah&#8217;ın mahlukudur.&#8221; İkincisi de şu kanundur: &#8220;İnsan, bir baba insan ile bir ana insanın birleşmesiyle doğmuş çocuğudur&#8221;. Bu kanun, genel değil, çoğunluğa aitdir. Çünkü zorunlu müstesnası vardır. Çünkü ilk insanı veya ilk insanları kapsamamaktadır. Buna göre İsa bir insandır ve çoğunlukla insan, bir baba insan ile bir ana insanın birleşmeleriyle doğmuş çocuklarıdır. O halde İsa da büyük ihtimal ile böyle bir çocuktur. &#8220;Acaba onun babası kimdir?&#8221; diye düşünmek kuvvetli, ilmî bir düşünce değildir. Bir iman temin etmez, ilmî bir inkâra da hak vermez. Fakat &#8220;İsa bir insandır ve her insan ise Allah&#8217;ın yaratığıdır. O halde İsa da Allah&#8217;ın yaratığıdır.&#8221; diye tasavvur edildiği zaman hiç yanlış olma ihtimali yoktur. Buna iman eden hiçbir zaman aldanmaz ve hiç yalan söylemiş olmaz. İşte hak din olan İslâm dininde, iman ve iman prensiplerinin, böyle her şüpheden uzak ve her töhmetten salim, gayet sağlam ve son derece nezih ve ahlâkî olması gerekir. İnsan, ya</p>
<p>doğru söylemeli veya susmalıdır. Yalancılıkla Allah&#8217;a küfür ve isyan etmemelidir.</p>
<p>Bu açıklamalara eklenecek bir şey yoktur. Fakat zamanımızda hayat bilgisi, tabiat bilgisi ve rüşeym (embriyon) ilmi adına söz söyleyenler çok olduğundan, bunları kavrayamayacak olanların uzaklaşmalarını ortadan kaldırmak için şunları da hatırlatalım: Önce, hayvanlarla ilgili doğumlarda kanûn-i veraset (soya çekim)e ait olmak üzere &#8220;atavizm&#8221; (ceddâniyet) yani ta yukarlardaki ataya ve dedeye çekmek denilen bir olay vardır ki, İsa olayı da bu türdendir. İkinci olarak, tasvirle ilgili olan hayat bilgisinde canlı olanlar &#8220;monomer&#8221; yahut &#8220;diyamer&#8221; yani &#8220;analı&#8221; veya &#8220;analı babalı&#8221; olmak üzere iki kısma ayrılır. Demek olur ki, Hz. İsa&#8217;da insanlar arasında bir analı bir hayat olayı olmuştur. Üçüncüsü, insanlarda erkek dişi bulunduğu gibi, iki cinsli olarak hünsâ-yı müşkil (erkeklik ve kadınlık yönünden eşit olan hünsa) de bulunabilir. Ve zaman zaman bunun bir yönü (yani erkeklik veya kadınlık uzvu) galip gelebiliyor. Biz bundan Hz. Meryem&#8217;e hünsâ demek istemiyoruz. Çünkü Kur&#8217;ân metni ile o kadındır, fakat bundan hakkıyla şu hükmü çıkarabiliriz ki, bir bedenin iki çeşit tohumun meydana gelmesinde esas olması pekâlâ düşünülebilir. Şu halde kadınlar âlemi arasında Meryem&#8217;in seçilmesini bu şekilde düşünmemize engel nedir? Dördüncü olarak, bugün biliyoruz ki, insan tohumu olan nutfe (döl suyu, sperma) tamamen meni demek değildir. &#8220;Kendisi dökülen meniden bir nutfe (sperma) değil miydi?&#8221; (Kıyame, 75/37) âyeti gereğince meniden bir parça olan ve bir meni içinde birçok miktar bulunabilen ve bezr-i manevî (meni tohumu) denilen bir hücreciktir. Ve bunun yirmi dokuz sene önce zannedildiği gibi hayvanlara özgü bir hayat ile yaşayan bir &#8220;huveyn&#8221; (gözle görülemeyecek kadar küçük hayvancık) değil, bitkisel hayatta bir &#8220;büzeyr&#8221; (tohum taneciği) olduğu kabul ediliyor. Şimdi tabiat bilgisi adına güneşten koptuğu ve bir zamanlar güneş gibi ateş sıvısı halinde bulunduğu nazariye (teori)ye uygun gibi görünen yeryüzünün o ateşleri içinde böyle bir tohum tanesinin bulunamayacağı ve buna göre bunun sonradan yaratıldığı ve oluşturulduğu fen ilimleri bakımından bilinip ve kabul edilirken ve sonra böyle bir tohum tanesinin oluşum imkanına, kuru topraktan çok daha gelişmiş bir rahimin daha müsait ve çok elverişli olmasının tabii görünmesi gerekirken, Meryem&#8217;in rahiminde bir yumurtacığı bulmak için böyle bir tohum tanesinin muhakkak dışardaki bir erkek tarafından aşılanması nasıl olur da bir mutlak zaruret (zorunluluk) gibi düşünülür? Ve nasıl olur da öyle bir tohum tanesinin şekil ve ulaşma yolunu ilim ve beşer fenni kapsar ve tayin eder diye iddia olunabilir? Ve sonra tek başına böyle haddini bil-meyen</p>
<p>tabiat ilimleri davalarına, haddini bildirmek için yaratılmış ve gönderilmiş olan Hz. İsa&#8217;ya ve meleklerin canciğer arkadaşı olan seçkin anasına (Meryem&#8217;e) ilim adına nasıl saldırılabilir? Beşinci olarak, insan, madde ile değil, ruh ile insandır. Ve burada psikoloji açısından da bir düşünce vardır. Her an kendimize dikkat edersek görürüz ki, zihnimizdeki bir kelimenin veya bir mücerred mânânın, maneviyattan maddiyata, ruhaniyetten cismaniyete bir sebep olması vardır. Kendimizdeki bir şuurun bir hayale, bir hayalin bir harekete geçebildiğini görüyoruz. Böyle olmasaydı kolumuzu oynatamazdık ve hiç kuşku yok ki bu toplu ve mekanik (şuursuz, kendi kendine olan) hareket, içimizdeki molekül ve hücre hareketiyle ilgilidir. Demek ki bir soyut idrak (anlayış), hem mekanik harekete, hem zerresel ve kimyasal harekete dönüşebiliyor da, bu şekilde kulaktan veya kalpten gelen bir &#8220;arş = marş!&#8221; kelimesi orduları yürütüyor. Manevi olayların, böyle maddî olaylara devamlı olarak dönüşmesi görüldükten sonra, bunun diğer örneklerini de az çok farklı bir biçimde düşünebiliriz. Bir lafızla veya nefisle veya vücudla ilgili kelime, vicdanî bir izlenim uyandırır ve bu vicdanî izlenim, şiddetine göre, bütün ruhu kapsayan sağlam bir inanç olur ve bu inanç bedende etkisini göstermeye, beden de onunla uygun olan yeni bir hayata başlar. Ve bu hâl gelişebilirse uzva ait görevlerde yeni bir şekil vücud bulabilir ki, filozoflar bu şartlar altında uzuvla ilgili değişikliklerin örneklerini bile tesbit etmişlerdir. Şu halde Hz. Meryem&#8217;in bu hâli yaşadığını düşünmek ve kabul etmek de mümkündür. Ve belki bu şekilde Meryem&#8217;in kalbindeki bir kelime, Meryem&#8217;in rahminde bir tohum ile bir yumurtanın beraberce oluşmasına -Allah&#8217;ın izniyle sebep olmuş ve İsa bundan doğmuştur. Bu da şehvetle ilgili bir mânâ ile değil, bilhassa rahmânî bir mânâ ile tasavvur edilmek gerekir. İşte bazı tefsir bilginleri, Meryem&#8217;in seçimi, meleklerin müjdesi, kelimenin oluşumu âyetlerinin psikoloji ilmi açısından böyle bir düşünce ilham ettiğini de göstermişlerdir. Bununla beraber bunlar tevil ve tefsir değil, inkâr ve uzak görme iddialarını bozacak mümkün olabilen düşünceleri göstermektedir. Gerçekte te&#8217;vil dur. Bunda o kadar açık mânâlar vardır ki, dikkat edip anlamalıdır. Topraktan yaratma, sonra &#8220;kün&#8221; (ol!), hemen peşinde &#8220;feyekün&#8221; (hemen oluverdi). Ancak şu noktayı unutmamalıdır ki, bu zikr-i hakim (hikmetli hatırlatma), bütün muhataplardan önce hıristiyanlara karşı bir hâkimin hükmüdür. Allah&#8217;ı ve insanı tanımak, yaratıcı ile yaratılanı, amir ile memur, hâkim ile mahkumu farkettirip itaate davet etmektir. Kelime, İsa&#8217;da var da, Âdem&#8217;de yok değildir. İsa&#8217;ya her ne yönden bakılırsa bakılsın ortağı, dengi, örnekleri vardır. Fakat Allah&#8217;ın</p>
<p>hiçbir dengi yoktur. İsa ve Âdem, ikisi de topraktan yaratılmış, ikisi de emriyle memurdur. Âdem kelimesi, Allah&#8217;ın aynı veya oğlu olmak mümkün olmadığı gibi, İsa kelimesi de öyledir. Kelimeler çok, Allah ise birdir. Allah, kelimelerde fani (yok olucu) değil, diri ve her şeyi koruyandır. Fakat kelimeler Allah da fani (yok olucu)dir. Kelimelerle Allah çoğaltılmamalı, Allah ile kelimeler birleştirilmelidir. Kelimeler birer yol gösterici, birer alâmet, birer âyettirler. Bütün bunların tek medlûl (mânâ)leri Allah&#8217;dır. İsa da, Âdem gibi, Allah&#8217;dan gelmiş, Allah&#8217;a yükseltilmiştir. İsa&#8217;nın ruhu, vefat etmediyse, edecektir, bakî (ebedî olarak kalıcı) ancak Allah&#8217;dır.</p>
<p>Şimdi Necran delegeleri ve onların benzerleri bu hakkı kabul etmeyip de, &#8220;Allah&#8217;dan garip bir kelime&#8221; dedin ya, işte bu bize yeterlidir, kelime Allah&#8217;ın cüz&#8217;ü (bir kısmı)dür, kelime Allah&#8217;ın aynıdır, kelime Allah&#8217;dır, diye inat edip kibirlenerek boş laf üretiyorlarsa, Ey Muhammed:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>60- Bu hak (gerçek) senin rabbindendir, o halde şüphecilerden olma.</p>
<p>61- Sana (gerekli) bilgi geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa, de ki: &#8220;Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da lanetleşelim; Allah&#8217;ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim&#8221;.</p>
<p>60-61-Bu âyete, mubâhele (lanetleşme) âyeti denir ki, &#8220;Hangi taraf yalancı ise ona Allah lanet etsin.&#8221; diye karşılıklı olarak lanetleşmek demektir. Yukarda açıklandığı üzere Necran delegeleri müzakere esnasında reylerinin sahibi olan reisleri Âkıb Abdu&#8217;l-Mesih&#8217;in reyi ile bu lanetleşme teklifini kabul edemediler. Onlar üzerinde en kuvvetli hüküm bu oldu, bir anlaşma ile İslâm devletinin uyruğuna girmeyi kabul edip gittiler. &#8220;Haklarımıza sahiptirler, müslümanların yükümlülükleriyle de sorumludurlar.&#8221;</p>
<p>İşte Âl-i İmran (İmran ailesi) kıssasının gerçek aslı:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>62- İşte (İsa hakkında söylenen) gerçek kıssa budur. Allah&#8217;tan başka hiçbir tanrı yoktur. Muhakkak ki Allah çok güçlüdür ve hikmet sahibidir.</p>
<p>63- Eğer (haktan) yüz çevirirlerse, şüphesiz ki Allah bozguncuları çok iyi bilendir.</p>
<p>63- Gelelim Âl-i İbrahime (İbrahim ailesine) ve Muhammed aleyhisselâm ile ilgili seçime:&#8221;Allah&#8217;tan başka tanrı yok. O, güçlüdür, hikmet sahibidir. Allah katında din, ancak İslâm&#8217;dır.&#8221; (Âl-i İmrân, 3/18-19) olduğu akılla ve nakille, ilimle ve hikmetle kuvvetli bir şekilde sabit olduktan sonra, şimdi bozguncuların itirazına bakmayarak, kelimeleri dağıtmayıp toplamalı; dağınık, farklı kelimeleri, çeşitli ihtilafları bırakmak ve en sağlam olan ittifak şeklini almak suretiyle İsa kelimesinin, Âdem kelimesine döndürülmesi ve her ikisinin ortaksız yaratıcı ve emredici bir Allah&#8217;a teslim olma ölçüsünde tevhidi gibi hakkıyla tevhid etmeli ve buna göre Âdem&#8217;in en güzide sülalesi olan İbrahim soyunda bilhassa Âl-i İbrahim (İbrahim ailesi) denilen şûbe ile Âl-i İmran (İmran ailesi) denilen ve ihtilafa düşmüş bulunan şûbeler arasındaki eşit ve üzerinde ittifak edilen bir hak kelimesine davet etmelidir.</p>
<p>Bunun için ey Muhammed:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>64- De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah&#8217;tan başkasına kulluk etmeyelim, O&#8217;na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah&#8217;ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: &#8220;Şahit olun biz müslümanlarız&#8221;.</p>
<p>64-Burada çeşitli vicdanların, muhtelif milletlerin, farklı dinlerin, çeşitli kitapların, temelli bir vicdanda, hak bir sözde nasıl birleşebilecekleri, İslâm&#8217;ın insanlık âleminde ne kadar geniş, ne kadar açık, ne kadar doğru bir hidayet yolu, bir hürriyet kanunu öğretmiş olduğu ve artık bunun Arap ve Arap olmayana ait olmadığı tam olarak gösterilmiştir. cümlesinde toplanan vicdanî birlikten daha geniş, daha hakim hiçbir vicdan bulmak mümkün değildir ki onun arkasına düşülsün. Dinî gelişmeler, vicdanların ayrılık ifade eden özelliklerinde değil, bütünlüğünde ve genişliğindedir. Bütün özgürlük ve eşitlik davasının esası bu bir kelimede, bir vicdanda toplanır: İşte özgürlük ve eşitlik davasının bütün çözüm anahtarı buradadır. Birbirimizi rab, mevla, mutlak hükmedici tanımıyalım; bütün hareketlerimizi bir Hakk&#8217;ın emriyle ve Allah&#8217;ın rızasıyla ölçelim. Allah&#8217;ı bırakıp da onun gerisinde ve hakkın dışında bir bağımlılık anlaşmamız olmasın; hepimiz Allah&#8217;a kul olalım ve kendimizi ancak O&#8217;na boyun eğmiş bilelim; birbirimize de ancak bu açıdan uyalım ve bağlanalım; hiç birimizin hakkına tecavüz etmeyelim; Allah&#8217;ın onu görevlendirdiği vazifeye de Allah</p>
<p>için itaat edelim. Asıl anlaşma ve asıl vicdan, bir Allah&#8217;ın emrine uyma olunca, her anlaşmazlık, hak düşüncesi ve hak kanunu ile çözümlenir. Ve hiçbir kimsenin şahsî isteği hakim olmaz. Buna göre İsa&#8217;yı da rab tanımıyalım. Onu da Allah&#8217;ın bir kulu ve bir elçisi tanıyalım. Aynı şekilde papalar, krallar, başkanlar hep böyle, birbirine Allah&#8217;a itaatları ve hakkı araştırmaları açısından bakalım.</p>
<p>Ortaya atılan bir soruya karşı Resulllah (s.a.v.) kitap ehli (yahudi ve hıristiyanlar)dan iman edenlere: &#8220;Siz hani papaların ve diğerlerinin sözlerine, yalnızca onların sözleri olduğu için itaat etmez miydiniz? İşte o, onları rab edinmektir.&#8221; buyurmuştur. Burada sözün gelişi en çok Hz. İsa&#8217;ya &#8220;rab&#8221; diyen hıristiyanlara yöneliktir. Bugün bazı İncil tercemelerinde bunun muallim (öğretmen) demek olduğu gösterilmişse de akide-i teslis (üçleme inancı) varken bu yorum yeterli olamaz. Hatta, &#8220;Ona kitabı ve hikmeti öğretir.&#8221; (Âl-i İmrân, 3/48) âyetinin delaletine göre gerçek öğretici yine Allah&#8217;tır.</p>
<p>Fakat kitap ehli, Hakk&#8217;ı birlemekten değil, kelimeyi dağıtmaktan hoşlandılar, İmran ailesi ile İbrahim ailesi arasında bir birlik yönü olan İbrahim&#8217;i bile, her biri kendilerine bağlayarak &#8220;yahudi idi&#8221; veya &#8220;hıristiyan idi&#8221; dediler. Bunlara karşı cevap olarak buyuruluyor ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>65- Ey Kitap ehli! İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat da, İncil de ondan sonra indirilmiştir. Siz hiç düşünmüyor musunuz?</p>
<p>66- İşte siz böylesiniz. Haydi biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız, ya hiç bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışıyorsunuz? Allah bilir, siz bilmezsiniz.</p>
<p>67- İbrahim, ne yahudi, ne de hıristiyandı; fakat o, Allah&#8217;ı bir tanıyan dosdoğru bir müslümandı, müşriklerden de değildi.</p>
<p>68- Doğrusu onların İbrahim&#8217;e en yakın olanı, ona uyanlar, şu Peygamber ve iman edenlerdir. Allah da müminlerin dostudur.</p>
<p>65-66- Yani Tevrat ve İncil&#8217;den, bir dereceye kadar, bilginiz bulunan Musa ve İsa, hakkında hiç malumatınız bulunmayan Hz. İbrahim.</p>
<p>67- &#8220;Fakat o, Allah&#8217;ı bir tanıyan dosdoğru bir müslümandı, müşriklerden de değildi.&#8221; Şu halde ne yahudilerin, ne hıristiyanların, ne de müşriklerin İbrahim&#8217;i, ne ırk bakımından, ne de din bakımından kendilerine bağlamaya, kollarından saymaya hakları olmadığı gibi, bunlardan ırk yönünden mensub olanların da kendilerini temiz bir müslüman-muvahhid olan İbrahim&#8217;in aile ve tabilerinden saymaya hakları yoktur ve mücadeleleri bilgisizcedir. Onlar &#8220;Zalimlere ahdim ermez.&#8221; (Bakara, 2/124) âyetinin hükmüne dahildir.</p>
<p>68- &#8220;Doğrusu onların İbrahim&#8217;e en yakın olanı, ona uyanlar, şu peygamber ve iman edenlerdir.&#8221; Seçime giren İbrahim ailesi işte bunlardır: İbrahim&#8217;in dinine uyanlar, şu şanı ulu peygamber Muhammed Mustafa ve buna iman edenlerdir. İlahî ahde ve imamete (önderliğe) nail olacak olanlar, her halde, bunlardır. Çünkü &#8220;Allah, müminlerin dostudur.&#8221;</p>
<p>Kitap ehlinin bir kısmı müvahhid (Allah&#8217;ı birleyen) ve müslüman olmak şöyle dursun müminleri sapıtmaya çalışıyorlar. Nitekim yahudiler, Huzeyfe, Ammar, Muaz gibi büyük sahabileri yahudiliğe davet etmeye cesaret ettiler de şu âyet indi:</p>
<p>Ey müminler!</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>69- Kitap ehlinden bir grup sizi saptırmak istediler, halbuki sırf kendilerini saptırıyorlar da farkına varmıyorlar.</p>
<p>69-Bunların, haberleri olmadan kendilerini nasıl saptırdıkları da şu hitap ile anlatılıyor:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>70- Ey kitap ehli! (gerçeği) gördüğünüz halde, niçin Allah&#8217;ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?</p>
<p>71- Ey kitap ehli! Niçin hakkı batıla karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?</p>
<p>70-Bakınız bunların bir kısmının karıştırmalarına ki, Hayber veya Ureyne yahudileri hahamlarından on iki kişi anlaşmışlar, birbirlerine: &#8220;Haydi bir gün sabahleyin laftan ve yalnız dil ile Muhammed&#8217;in dinine giriniz, akşam üzeri de; kitaplarımıza baktık ve bilginlerimize de danıştık, şimdi Muhammed&#8217;in (Tevrat&#8217;ta anlatılan) o peygamber olmadığını anladık, bu yalan ve dini de batılmış, deyiniz ve inkâr edip çıkınız. Böyle yaparsanız Ashabı da şek ve şüpheye düşerler.&#8221; demişlerdi. Aynı şekilde Kıblenin değişmesi meselesinde Ka&#8217;b b. Eşref isimli yahudi hahamı da kendine uyanlara, kıbleye karşı günün başlangıcında namaz kılmayı ve sonunda caymayı telkin etmişti ki, şu âyet bunları haber veriyor:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>72- Kitap ehlinden bir grup: &#8220;Müminlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar da dönerler.&#8221; dedi.</p>
<p>73- &#8220;Ve kendi dininize uyanlardan başkasına inanmayın&#8221; (dediler). De ki: &#8220;Şüphesiz doğru yol, Allah&#8217;ın yoludur&#8221;. (Onlar kendi aralarında): &#8220;Size verilenin benzerinin hiçbir kimseye verilmiş olduğuna, yahut Rabbinizin huzurunda sizin aleyhinize deliller getireceklerine&#8221; (de inanmayın dediler). De ki: &#8220;Lütuf Allah&#8217;ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah, rahmeti bol olan, her şeyi hakkıyla bilendir&#8221;.</p>
<p>74- Rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf ve kerem sahibidir.</p>
<p>72-73-74-Fakat kitap ehlinin hepsini böyle ahlâksız sanmamalıdır. Çünkü:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>75- Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen, onu sana eksiksiz iade eder. Fakat öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça onu sana iade etmez. Bu da onların, &#8220;Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan bize vebal yoktur.&#8221; demelerinden dolayıdır. Ve onlar, bile bile Allah&#8217;a karşı yalan söylerler.</p>
<p>76- Hayır, kim sözünü yerine getirir ve kötülüklerden korunursa, şüphesiz Allah da korunanları sever.</p>
<p>77- Allah&#8217;a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir paraya satanlar var ya, işte onların ahirette bir payı yoktur; Allah kıyamet günü onlarla hiç konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temizlemeyecektir. Onlar için acı bir azab vardır.</p>
<p>75 -76-77- &#8220;(Kitap ehlinden) öyle kimseler vardır ki, ona yüklerle emanet bıraksan onu sana geri verir.&#8221; Yahudi bilginlerinden olup Peygamber&#8217;e iman eden Abdullah b. Selam Kureyş&#8217;ten birinin emanet bıraktığı bin ikiyüz okya altını eksiksiz teslim etmiş idi ki, okya kırk dirhem itibar ediliyor. &#8220;Yine onlardan öylesi vardır ki, ona bir dinar emanet etsen onu sana geri vermez.&#8221; Nitekim yine yahudilerden Fenhas b. Âzura diğer bir Kureyş&#8217;linin emanet bıraktığı bir dinarı inkâr etmişti. Bir dinar, (aslı dinnar) yirmidört kırat, yani bir miskal itibar edilir. Bu hainliğin sebebi de: &#8220;Adam sen de, ümmîlerin, okuyup yazması olmayanların hakkı mı olurmuş? Vesikası, yaptırma gücü bulunmayan ve hele dini ayrı olan kimselerin hakkını yemek helaldir.&#8221; inancında bulunmaları olduğu gösterilmiştir. Bu âyetin içeriğine işaret ederek Malik b. Dînâr hazretleri demiştir ki: &#8220;Dinnar kelimesi, &#8216;din&#8217; ile &#8216;nâr&#8217; kelimelerinden oluşmuştur. Hakkıyla alınca &#8216;din&#8217; olur, haksız alınca da &#8216;nâr&#8217; (ateş) olur&#8221;.</p>
<p>Bir de kitap ehli içinde, kitap adına ağızlarını eğen, bile bile yalan söyleyerek propagandalar yapan ve insanları Hak&#8217;tan ayırıp batıla saptırmak, kula kul etmek istiyenler vardır. Şöyle ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>78- Kitap ehlinden öyle bir güruh da vardır ki, siz onu kitaptan sanasınız diye, dillerini kitaba doğru eğip bükerler. Halbuki o, kitaptan değildir. &#8220;Bu, Allah katındandır.&#8221; derler; oysa o, Allah katından değildir. Allah&#8217;a karşı, kendileri bilip dururken, yalan söylerler.</p>
<p>78-Halbuki Allah&#8217;ın kitap ve peygamberlik verdiği bütün nebiler ve resuller, bunların isnat ettikleri yalanlardan uzaktırlar. Çünkü:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>79- İnsanlardan hiçbir kimseye, Allah kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik verdikten sonra, kalkıp insanlara: &#8220;Allah&#8217;ı bırakıp bana kul olun.&#8221; demesi yakışmaz. Fakat onun: &#8220;Öğrettiğiniz ve okuduğunuz kitap gereğince Rabb&#8217;e halis kullar olun&#8221; (demesi uygundur).</p>
<p>80- Ve O size: &#8220;Melekleri ve peygamberleri tanrılar edinin.&#8221; diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra, size hiç inkârı emreder mi?</p>
<p>81- Allah peygamberlerden şöyle söz almıştı: &#8220;Andolsun ki size kitab ve hikmet verdim, sonra yanınızda bulunan (kitaplar)ı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?&#8221; demişti. Onlar: &#8220;Kabul ettik&#8221; dediler. (Allah da) dedi ki: &#8220;Öyleyse şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım&#8221;.</p>
<p>79-80-81-Allah bütün peygamberlerine kitap ve hikmet verirken hepsinin böyle bir sözleşme ve anlaşmasını almıştır. Bunlar arasında, önce gelenden sonra gelene, sonra gelenden öncekine böyle karşılıklı ve ilâhî şahitlik altında kabul edilmiş bir tasdik antlaşması vardır. Hepsi, kendilerini tasdik eden Muhammed Resulullah&#8217;a iman ve yardım için Hak Teâlâ&#8217;ya söz vermişlerdir. İlim ve hak şahitliğin hükmü budur.</p>
<p>Şu halde:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>82- Artık bundan sonra her kim dönerse, işte onlar yoldan çıkmışların ta kendileridir.</p>
<p>82-Şimdi peygamberlerin fâsık olmaları, Allah&#8217;a itaatten çıkmaları ihtimali var mıdır? Haşa! Öyle ise:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>83- Onlar, Allah&#8217;ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde ne varsa hepsi, ister istemez O&#8217;na boyun eğmiştir ve O&#8217;na döndürülüp götürüleceklerdir.</p>
<p>83-Hayır, gerek yükseklerde bulunanların ve gerek aşağıda bulunanların istiyerek</p>
<p>ve istemiyerek uyduğunu bilen ve hepsi Allah&#8217;a döndürülecek olan peygamberler hiçbir zaman Allah&#8217;ın dininden, Allah&#8217;a itaatten, Hakk&#8217;a teslim olmaktan başka bir istekte, bir davada bulunmazlar. &#8220;Allah&#8217;ı bırakınız da bize kul olunuz.&#8221; demezler. Ve fakat: &#8220;Allah&#8217;ın öğrettiği kitap ve okuduğunuz, okuttuğunuz derslerle &#8216;rabbaniyyûn&#8217; Rabb&#8217;e halis kullar olunuz.&#8221; derler ve öyle demişlerdir. &#8220;Rabbanî&#8221; kelimesi &#8220;Rabb&#8221; veya &#8220;mürebbî&#8221; (terbiye edici) mânâsına &#8220;Rabbe mensub&#8221;dur. (İlerde gelecek olan &#8220;Nice peygamberler vardı ki, beraberlerinde Allah erleri bulunduğu halde savaştılar.&#8221; (Âl-i İmran, 3/146) âyetine bak.)</p>
<p>Bütün bu hak âyetler anlaşıldıktan sonra, ey Muhammed:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>84- De ki: &#8220;Allah&#8217;a, bize indirilen (Kur&#8217;ân)e, İbrahim&#8217;e, İsmail&#8217;e, İshak&#8217;a, Yakub&#8217;a ve torunlarına indirilene, Musa&#8217;ya, İsa&#8217;ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere inandık. Onların arasında hiçbir fark gözetmeyiz, biz O&#8217;na teslim olmuşlarız&#8221;.</p>
<p>85- Kim İslâm&#8217;dan başka bir din ararsa ondan asla kabul edilmeyecek ve o ahirette de zarar edenlerden olacaktır.</p>
<p>86- İnandıktan, Peygamber&#8217;in hak olduğuna şehadet ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra, inkâra sapan bir milleti Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah zalimler güruhunu doğru yola iletmez.</p>
<p>87- İşte onların cezaları, Allah&#8217;ın, meleklerin, insanların hepsinin laneti onların üzerlerindedir.</p>
<p>88- Onlar bu (lanetin) içinde ebedî kalacaklardır. Kendilerinden ne bu azab hafifletilir, ne de yüzlerine bakılır.</p>
<p>89- Ancak bundan sonra tevbe edip kendini düzeltenler başka. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan ve çok esirgeyendir.</p>
<p>90- Şüphesiz imanlarının arkasından küfreden, sonra da küfrünü artırmış olanların tevbeleri asla kabul olunmaz. İşte onlar sapıkların ta kendileridir.</p>
<p>91- Muhakkak ki inkâr edenler ve kâfir oldukları halde de ölenler, yeryüzü dolusu altın fidye verseler bile hiç birisinden asla kabul edilmeyecektir. İşte dayanılmaz azab onlar içindir. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.</p>
<p>84-91-İşte ilâhî tevhidin zorunlu bir sonucu olmak üzere bütün peygamberler ve ilâhî kitaplar Allah&#8217;a karşı değil, Allah&#8217;ın olmaları ve ancak Allah&#8217;a kulluk etmeleri yönünden iman edilmedikçe İslâm&#8217;ın ve tevhidin mânâsı tahakkuk etmez. Allah&#8217;a değil, kendine kul olmaya davet edenler Allah&#8217;ın peygamberi olamaz. Elçi ancak kendisini gönderene davet eder. Ve elçiyi inkâr etmek de göndereneni inkâr olur. Hak din olan İslâm&#8217;ın esası, bu tevhid imanı ile Allah&#8217;a teslim olmaktır. Bundan çıkmak, irtidad (dinden çıkmak), bunun dışındakiler küfürdür. İsterse bir peygamberi olsun diğerlerinden ayırıp inkâr etmek, peygamberliğin esasını inkâr etmektir. Peygamberliğin esasını inkâr etmek, bütün peygamberleriyle beraber Allah Teâlâyı inkâr etmektir. kısmı, a kadar müslüman olduktan sonra dinden çıkarak Medine&#8217;den kaçıp Mekke müşriklerine sığınan birkaç kişi hakkında inmiştir. Bunlar hakkında tevbenin kabul edilmemesi bahis konusu olmuştur. En çok tercih edilen mânâ şudur: Çünkü böyleleri ölüm belirtisini görüp hayattan ümidini kesmedikçe tevbe edip imana gelmezler. Halbuki yeis halindeki iman makbul değildir. Bunun izahı, &#8220;Yoksa kötülükler yapıp da nihayet ölüm gelip çatınca: &#8220;Ben şimdi tevbe ettim.&#8221; diyenlere ve kâfir olarak ölenlere tevbe yoktur.&#8221; (Nisa, 4/18) âyetidir.</p>
<p>Şimdi İslâm&#8217;ın amelle ilgili hükümlerine ve tatbikatına gelelim:</p>
<p>Anlaşıldı ki Allah katında makbul olan din İslâm&#8217;dan ibarettir. Ve İslâm&#8217;dan başka bir din arayanın dini kabul edilmez, sonu ziyan olur. Allah&#8217;a ve Allah&#8217;dan gelene tam bir iman ve teslimiyet bulunmadıkça ahirette hiçbir amel fayda vermez. Küfürle ölenlerin her biri dünya dolusu altınlar nafaka vermiş olsalar da ahirette kendilerini kurtaramazlar. Fakat buna karşılık ilâhî yardıma ermek ve birr (büyük hayır) ve nimetlere ulaşmak istiyen ey müminler siz de:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>92- Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça, gerçek iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.</p>
<p>92-Şu halde yalnız iman, tam, kâmil hayra, iyiliğe ermek için yeterli sebep değildir. İman ve ilimden sonra amel ve özellikle (Allah yolunda) sarfetmek ve harcamak da gerektir. Hem de bu harcamak ne kadar sevgili şeylerden olursa, o kadar kıymetli olur. Allah, harcanılan hoş veya nâhoş (güzel olmayan) herhangi bir şeyi bilir ve ona göre sevabını verir. Fakat asıl iyiliğe, yüksek hayra ulaşmak, sevilen şeylerden harcamaya bağlıdır. Bundan dolayı Bakara Sûresi&#8217;nde geçen &#8220;birr&#8221; ve &#8220;infak&#8221; âyetlerini (Bkz: el-Bakara, 2/3, 44, 177, 189, 215, 219, 261, 264, 265, 267, 270, 272, 273, 274.) hatırlamalı ve ona göre İslâm&#8217;ın hükümlerini yerine getirmeye hazırlanmalıdır.</p>
<p>Birr: Bakara Sûresi&#8217;nde (Bakara, 2/177) âyetinde de açıklandığı üzere ihsan (iyilik etmek), geniş hayır, tam hayır demektir. &#8220;Birr&#8221; ile &#8220;hayır&#8221; arasında şöyle bir fark da göstermişlerdir: &#8220;Birr&#8221;, hayra ulaşan ve kastedilmiş fayda; &#8220;hayır&#8221; ise -kasıtsız bile olmuş olsa muhakkak faydadır. Birrin zıddı ukuk (isyan etmek), hayrın zıddı şerdir. Bununla beraber &#8220;birr&#8221;, hıns (günah) karşılığı da kullanılır. Burada birr&#8217;e erişmek, hayır ve iyilik etme sıfatıyla sıfatlanmış olmak veya &#8220;İyiler mutlaka nimet içindedirler.&#8221; (İnfitar, 82/13) âyetinin delaleti üzere iyiliğe ve ilâhî sevaba ermek mânâlarından her biriyle tefsir edilmiştir ki, ikisi birbirinden ayrılmazlar. &#8220;Allah asla sözünden dönmez.&#8221; (Âl-i İmran, 3/9) âyeti gereğince Allah&#8217;a söz vermek ve anlaşmada tamamıyla ayak direyerek ilâhî vaade tamamen kavuşmak, ermek mânâsı, her ikisini de içine alır. Buna göre iman, dinin temeli; birr, dinin gayesi demektir. Hak tevhid, hayra erişmek: İşte din, bu iki esasın mahsulüdür. Ve bu şekilde bu âyet, kendisinden önceki iman konularının bir sonucu, kendisinden sonraki hükümlere dair konuların da mukaddimesi (başlangıcı) yerindedir.</p>
<p>Bilinmektedir ki, infak (harcama) denilince en başta zorunlu ihtiyaçlar, bunun başında da yiyecekler vardır. İslâm dini ise bu konudaki baskıları kaldırıyor. &#8220;Yeryüzünde bulunanların helal ve temiz olanlarından yiyin.&#8221; (Bakara, 2/168) diyordu. Yahudiler de İslâm&#8217;ın hükümlerini reddetmek için neshi inkârdan başlıyorlardı. Buna dayanarak İslâm&#8217;ın helal ve haram meselelerine ve Peygamberimizin İbrahim milletine davetine karşı itiraz etmiş olmak için: &#8220;İsrailoğullarına haram olan şeyler, Nuh ve İbrahim zamanından beri haramdı.&#8221; diyorlar ve Mescid-i Aksa&#8217;nın Ka&#8217;be&#8217;den daha eski ve şerefli olduğunu da iddia ederek, kıblenin değiştirilmesine de itiraz ediyorlardı.</p>
<p>Burada bir taraftan infak (harcama) dolayısıyla İslâm dininin yiyecekler hususundaki geniş iznini teyid, diğer taraftan İbrahim milletinin kuruluşunu düzenleme olmak üzere, bunlara cevap olarak buyuruluyor ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>93- Tevrat indirilmeden önce, İsrail (Yakub)in kendisine haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrailoğullarına helal idi. De ki: &#8220;Eğer doğrulardan iseniz, haydi Tevrat&#8217;ı getirip okuyun&#8221;.</p>
<p>94- Kim bundan sonra Allah&#8217;a karşı yalan uydurursa, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.</p>
<p>95- De ki: &#8220;Allah doğru söylemiştir. Öyle ise dosdoğru, Allah&#8217;ı birleyici olarak İbrahim&#8217;in dinine uyun. O, müşriklerden değildi&#8221;.</p>
<p>93-94-95-Şu halde &#8220;nesih yoktur&#8221; davası bir iftira olduğu gibi, En&#8217;âm sûresindeki , &#8220;Yahudilere bütün tırnaklı (hayvan)ları haram kıldık. Sığır ve koyunun da yağlarını onlara haram ettik, yalnız sırtlarının, yahut bağırsaklarının taşıdığı, ya da kemiğe karışan yağlarını haram etmedik. Saldırganlıkları yüzünden onları böyle cezalandırdık.&#8221; (En&#8217;âm, 6/146) âyeti gereğince, İsrailoğullarının bunlardan mahrum oluşları saldırganlıklarının bir cezası idi. Tevrat&#8217;tan önce Hz. Yakub&#8217;un kendine haram ettiği, yani kendisine yasakladığı şey hariç tutulursa, diğerleri haram değildi. Tevrat, neshi inkâr etmek</p>
<p>şöyle dursun, tam tersine önceden helal olan bazı şeyleri İsrailoğullarına haram etmekle nesih yapmış bulunuyordu. Hz. Yakub hakkında en sahih rivayet şudur: Müşarunileyh (adı geçen), ırkunneşe&#8217; (siyatik) hastalığına tutulmuş ve bundan şifa bulur kurtulursa en sevdiği yemeği yememeye adak adamıştı. Bir rivayete göre en sevdiği de deve eti ve sütü imiş. Bu adağı, doktorların tavsiyesi veya hastalığında bir gece pek çok ıztıraplı olması sebebiyle veya sırf bir zühd (her türlü zevki terkederek kendini ibadete vermek) ve kulluk için yapmış olduğu da rivayet edilmiştir.</p>
<p>Kabe meselesine gelince: Şu muhakkaktır ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>96- Şüphesiz insanlar için kurulan ilk mabed, Mekke&#8217;deki çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet kaynağı olan Beyt (Kabe)dir.</p>
<p>97- Onda apaçık deliller, İbrahim&#8217;in makamı vardır. Oraya giren güvene erer. Ona bir yol bulabilenlerin Beyt&#8217;i haccetmesi Allah&#8217;ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağni (kimseye muhtaç değil, her şey ona muhtaç)dir.</p>
<p>96-97-Kabe&#8217;nin esas kuruluşu, Mescid-i Aksa&#8217;nın esas kuruluşundan öncedir. Buna göre bütün kitap ehlinin tanıyageldikleri mabedlerin hepsinden daha önce, daha mübarek bir tevhid kıblesidir. Bu da, önce ve sonra neshin var olduğunu</p>
<p>ifade eder.</p>
<p>Bekke, Mekke demektir. Veyahut Mekke şehirin ismi, Bekke de Mescid-i Haram&#8217;ın yeridir. Bakara sûresinde haccın tafsilatı açıklanmıştı. Burada da &#8220;Beyti haccetmek insanlar üzerinde Allah&#8217;ın bir hakkıdır.&#8221; nassıyle haccın kesin olarak farz oluşu te&#8217;kidli bir şekilde tesbit edilmiştir.</p>
<p>İstitâa, aslında fiilin itaat etme ve meydana gelmesini talep ve irade etmektir. Bu ise kudret (güç yetmey)e bağlı olduğundan, sonradan kudret mânâsında meşhur olmuştur. Tam mânâsıyla fiile yakın olan bizzat kudrettir. Fakat fiilden önce olan aletlerin ve sebeplerin selameti mânâsına kullanıldığı da çoktur ki, burada bu mânâyadır. Hacca kudret (güç yetmek), ya beden veya mal veya her ikisiyledir. İmam Malik yalnız bedenî kudreti, İmam Şafiî malî kudreti, İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri de her ikisini dikkat nazarına almıştır. &#8220;her kim küfrederse şüphesiz ki Allah&#8230;&#8221; âyetindeki &#8220;küfür&#8221;den maksadın, görüldüğü üzere haccı inkâr etme mânâsına olmak ihtimali bulunmakla beraber, tefsir bilginlerinin çoğunluğunun açıklamasına göre, &#8220;kudreti varken haccı terketmek&#8221; mânâsınadır ki, bununla namazı terketmek, zekatı terketmek gibi, haccı terketmek de kâfire yakışır bir isyan demek olduğu ağır bir tarzda gösterilmiştir.</p>
<p>Rivayet olunuyor ki, Şemmas b. Kays isminde bir yaşlı yahudi varmış. Küfrü ve müslümanlara karşı hiddeti, kini ve çekememezliği pek şiddetliymiş. Bir gün Evs ve Hazrec kabilelerinden birtakım ashab-ı kiram bir mecliste oturmuş konuşurlarken bu yahudi yanlarından geçmiş, cahiliyye zamanında aralarında şiddetli düşmanlık ve hasımlık bulunan bu kimselerin İslâm&#8217;dan sonra aralarındaki bu ülfeti, toplanmayı, düzelmeyi ve sevgiyi görünce: &#8220;Allah&#8217;a yemin ederim ki bunlar böyle toplandıkça, bizim buralarda rahatımız kalmaz.&#8221; demiş ve yanındaki bir yahudi delikanlısına: &#8220;Haydi şunların yanlarına otur, yevm-i bûâsı (buas gününü) ve daha öncekilerini hatırlarına getir ve o zaman söyledikleri şiirlerden bazı parçalar da okuyuver.&#8221; diye tenbih etmişti. &#8220;Büas günü&#8221; ise İslâm&#8217;dan önce yüzyirmi sene kadar birbirleriyle düşmanlık ve hasımlık üzere yaşamış olan Evs ve Hazrec kabilelerinin savaş yaptıkları ve Evs&#8217;in Hazrec&#8217;e galip geldiği son bir gün idi. Delikanlı dediğini yapmış ve derken bir münakaşa kapısı açılmış, iki taraf öğünmeye başlamışlar, nihayet bir çekişme, ağız kavgası olmuş, Evs&#8217;ten Evs b. Kayzî, Hazrec&#8217;den Hübar b. Sahr sıçramışlar, birbirlerine söz atmışlar, birisi diğerine: &#8220;İsterseniz bugün yine öyle bir gün yaparız&#8221; demiş. İki taraf öfkeyle gelmiş: &#8220;Haydi yaptık, silâh silâh, haydi zahireye, harre meydanına!&#8221; demişler, sözün kısası Evs kabilesi birbirleriyle, Hazrec de birbirleriyle birleşmişler, o sırada durum Peygamberimize ulaşmış, O</p>
<p>da yüce huzurlarında bulunan Muhacir ashab-ı kiramla birlikte onların yanlarına gelmiş: &#8220;Ey müslümanlar topluluğu!.. Allah Allah! Ben aranızda bulunurken de cahiliye davası mı yapıyorsunuz? Cenab-ı Allah sizi İslâm&#8217;a hidayet ettikten ve küfürden kurtarıp kerem (cömertlik) ve yardımıyla cahiliyyenin kökünü kestikten ve aranızı bulduktan sonra, yine eski küfre mi dönüyorsunuz?&#8221; diye nasihat edince, hepsi düştükleri tehlikenin bir şeytan tuzağı olduğunu anlayarak derhal ellerindeki silahlarını bırakmışlar, gözlerinden yaşlar dökerek birbirlerine sarılmışlar, kucaklaşmışlar ve Resulullah&#8217;a itaat ederek beraberce gitmişlerdi. Cenab-ı Allah bu şekilde Şemmas&#8217;ın fitne ateşini söndürmüş, bu sebeple hem Ehl-i Kitab&#8217;a bir öğüt, hem de müminleri onlardan herhangi birine uymaktan yasaklama maksadıyla hükmü âmm (genel) olan şu âyetleri indirmiştir:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>98- De ki: &#8220;Ey kitap ehli! Allah yaptıklarınızı görüp dururken niçin Allah&#8217;ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?&#8221;</p>
<p>99- De ki: &#8220;Ey kitap ehli! Gerçeği görüp bildiğiniz hâlde niçin Allah&#8217;ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek müminleri Allah&#8217;ın yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir&#8221;.</p>
<p>100- Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizi döndürüp kâfir yaparlar.</p>
<p>101- Size Allah&#8217;ın âyetleri okunup dururken ve Allah&#8217;ın elçisi de aranızda iken nasıl inkâra saparsınız? Kim Allah&#8217;a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle doğru yola iletilmiştir.</p>
<p>98-101- Allah&#8217;a i&#8217;tisam (sımsıkı sarılmak), Allah&#8217;a sığınmak ve ilâhî ismet (masumluk)e sığınmaktır ki, bu sarılma için:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>102- Ey iman edenler! Allah&#8217;tan, O&#8217;na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.</p>
<p>103- Hep birlikte Allah&#8217;ın ipine (kitabına, dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah&#8217;ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O&#8217;nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.</p>
<p>Allah&#8217;tan hakkıyla korkmak Bakara sûresinin (Bakara, 2/2) âyetinde açıklandığı üzere &#8220;takva mertebeleri&#8221;nin en mükemmelidir ki, iki mânâ ile düşünülür: Birisi her yönden Allah&#8217;a itaat edip, hiçbir isyan etmemek, daima zikr (Allah&#8217;ı anma) üzere bulunup, hiç unutmamak ve her halde şükredip hiçbir nankörlüğe düşmemektir ki, ilâhî şan ve büyüklüğe layık olmak mânâsına &#8220;Hak takva&#8221; demektir. Bu ise peygamberlerin en büyükleri gibi masum fıtrat üzere yaratılmış olanlardan başkası için ve hatta onlar için bile mümkün değildir. &#8220;Seni layıkıyla tanıyamadık, sana layıkıyla ibadet edemedik.&#8221; Bundan dolayı bu âyet indiği zaman ashab-ı kiramın çok ibadet etmekten dolayı ayakları şişmiş, alınlarının derileri soyulmuş ve bunun üzerine &#8220;Gücünüzün yettiği kadar Allah&#8217;dan korkun.&#8221; (Teğabün, 64/16) emrinin inmiş olduğu rivayet edilmiştir.</p>
<p>İkincisi Allah yolunda hakkıyla, gücünün yettiği kadar gayret etmek ve bu konuda hiç kimsenin kınamasından korkmamak, hatta anası, babası veya kendi aleyhinde bile olsa Allah için adalet ve doğruluktan ayrılmamaktır ki; bu hak, vücub (lüzumlu, gerekli) ve sabit olmak mânâsınadır. Ve bu şekilde âyeti, bunun açıklamasıdır. Allah&#8217;tan hakkıyla korkmak ve her halde müslüman olarak ölebilmek için de her şeyden önce Allah&#8217;ın ipine toptan yapışarak tevhid üzere toplanmak ve ayrılıklardan çekinmek lazımdır. Anlaşılıyor ki, haccın farz oluşu, bu toplanmanın hem sebeplerinden, hem de maksatlarından birini teşkil eder. Şu halde önce kalplerin birleşmesi, ikinci olarak fiillerin birleşmesi hak dinin esaslarının en büyüklerindendir. &#8220;Ben, kendi başıma, yalnızca dinimi, imanımı koruyabilirim.&#8221; demek tehlikelidir. Kendi başına kalmak isteyen fertlerin, iman ve İslâm üzere hüsn-i hatime (iyi sonuç) ile ahirete gidebilmesi şüpheli olur. Ferd zorlama ve baskı altında her şeyini kaybedebilir. Çünkü &#8220;Allah&#8217;ın kudreti toplumla beraberdir.&#8221; Ve dinin dünyada en büyük feyzi de bu toplumun kuruluşundadır. Bunun içindir ki, toplumlarını yitiren veya perişan edenler muhakkak perişan olurlar. Fiilî sebepler karşısında ilmî deliller, çoğunlukla hükümlerini yerine getiremezler. Nitekim Hz. İsa bile &#8220;Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?&#8221; (Âl-i İmran, 3/52) dedi. Her mümin, Hakk&#8217;ın bir izafî tecellisine ulaşmıştır. Hakk tecellî ise bütün bağların toplanmasıyla hakk tevhidin ortaya</p>
<p>çıkmasındadır. Şu halde bütün iman ehli, tek kelime üzerinde fiillerini birleştirmedikçe ittikâ (layıkıyla Allah&#8217;tan korkma)ya eremez, Allah&#8217;a kavuşamazlar.</p>
<p>103-Hablullah (Allah&#8217;ın ipi), Allah Teâlâ&#8217;ya kavuşma sebebi olan delil ve vasıta demektir ki, Kur&#8217;ân, Allah&#8217;ın emrini yerine getirme ve cemaat, ihlas, İslâm, Allah&#8217;a söz verme, Allah&#8217;ın emri diye rivayetlerle tefsir edilmiştir ve hepsi birbirine yakındır. Bu âyetin cemaat ve ictimaiyyet (toplum bilim, sosyoloji) ile emir olduğunda kuşku yoktur. Bununla beraber burada cemaat, hablullah (Allah ipin)ın aynı değil, ona yapışmanın ürünüdür. Ebu Said el-Hudrî hazretlerinden rivayet edildiği üzere Allah Resûlü şöyle buyurmuştur: &#8220;Gökten yeryüzüne indirilmiş olan hablullah (Allah&#8217;ın ipi), Allah&#8217;ın kitabıdır.&#8221; Korkunç bir yolun kenarına çekilmiş olan bir ip veya bir kuyuya düşmüş olanları çıkarmak için uzatılmış bir ip ve ona gereğince iyice tutunmuş bir toplum düşününüz. İşte bu tasavvurdan meydana gelen hey&#8217;et-i ictimaiyye (sosyal kurul) Kur&#8217;ân etrafında devamlı yükselen bir İslâm cemaatinin misalini teşkil edecektir.</p>
<p>Bu i&#8217;tisam (tutunma) için herhangi bir cemaat olmak da kâfi değildir.</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>104- İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır.</p>
<p>104-İslâm toplumundan böyle bir ümmet (topluluk) de teşekkül etmelidir.</p>
<p>Ta yukarılarda da açıklandığı üzere ümmet, öne düşen, çeşitli insan gruplarını toplayan, kendilerine uyulan bir topluluk demektir ki, hepsinin önünde de &#8220;imam&#8221; (önder) bulunur. Cemaat ile (toplu halde) namazlar, bu muntazam ve hayırlı sosyal tertibin görüntüsünü ifade eden gözle görülür şeklidir. Bu şekilde hayra davet ve iyiliği emir, kötülüğü de men edecek bir topluluk ve imamet (önderlik) teşkili müslümanların imandan sonra ilk dinî farîzalarıdır. Bu farizayı (Allah&#8217;ın emrini) yerine getirebilen müslümanlardır ki âyetinin açık hükmü gereğince kâmil (tam) kurtuluşa ererler. Yoksa âyetinin mânâsı müşkil ve belki müteazzir (mümkünsüz) olur. Allah&#8217;ın vaadi bütünüyle temin edilmez, hayra çağırmak, iyiliği emir, kötülüğe engel olma bütün müslümanlara farz-ı kifayedir. Bu yapılmayınca hiçbir müslüman mesuliyetten kendini kurtaramaz. Fakat her ferde farz-ı ayın değildir. Ümmetin tümünün vazifesidir. Çünkü &#8220;sizden&#8221; buyurulmuştur. Buradaki in tecrîdî (soyutlayıcı) veya teb&#8217;îzî (ayırıcı) olmak üzere iki mânâya ihtimali vardır. Tecridî olduğuna göre her müslüman bununla görevlidir. Teb&#8217;îzî olduğuna göre de genelde müslümanların vazifeleri, içlerinden bunu yapacak belli, özel bir topluluk meydana getirmek, onlara yardım ederek ve uyarak o vasıta ile bu görevi yerine getirtmektir. Bunlar tayin ve görevlendirildikten sonra emretmek ve yasaklamak bizzat onlar üzerine farz-ı ayın olur. Ve fakat bunlar görevlerini yerine getirmezlerse, sorumluluk önce bunlara, ikinci olarak herkese teveccüh eder. Tevhid nizamı bozulduğu zaman, ortaya çıkacak şer ve bela da yalnız zalimlere isabet edip kalmaz, herkese bulaşır.</p>
<p>Hayra davet (çağırma), dine ve dünyaya ait bir iyiliği içeren herhangi bir şeye davettir ki, birliğin ve İslâm&#8217;ın esasıdır. İyiliği emretmek ve kötülüğe engel olmak da bunun önemli bir kısımdır. Maruf (iyilik), İslâm&#8217;ın gereği olan Allah&#8217;a itaat; münker (kötülük) de İslâm&#8217;ın gereğine uymayıp, Allah&#8217;a karşı gelmek demektir. İyiliği ve kötülüğü Allah&#8217;ın ipinden başka ölçü ile ölçmeye kalkmak, isteklere ve nefse ait arzulara uymaktır ki, bu da ayrıcalık yapmaktır. Bu noktayı daha çok açıklamak için buyuruluyor ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>105- Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.</p>
<p>106- O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara: &#8220;İmanınızdan sonra küfrettiniz ha? Öyle ise inkâr etmenize karşılık azabı tadın&#8221; (denecektir).</p>
<p>107- Yüzleri ağaranlara gelince, (onlar) Allah&#8217;ın rahmeti içindedirler. Onlar orada ebedî kalacaklardır.</p>
<p>108- Bunlar Allah&#8217;ın, sana gerçek olarak okuyageldiğimiz, âyetleridir. Allah âlemlere hiçbir haksızlık etmek istemez.</p>
<p>109- Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah&#8217;ındır. Bütün işler Allah&#8217;a döndürülür.</p>
<p>105-109- Ey Muhammed ümmeti!</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>110- Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah&#8217;a inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler de var, ama pek çoğu yoldan çıkmışlardır.</p>
<p>111- Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşmaya kalkışsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.</p>
<p>112- Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine alçaklık damgası vurulmuştur. Meğer ki Allah&#8217;ın ipine ve insanlar (müminler)ın ahdine sığınmış olsunlar. Onlar Allah&#8217;ın hışmına uğradılar ve üzerlerine de miskinlik damgası vuruldu. Bunun sebebi, onların Allah&#8217;ın âyetlerini inkâr etmiş olmaları ve haksız yere peygamberleri öldürmeleridir. Ayrıca isyan etmiş ve haddi de aşmışlardı.</p>
<p>110-111-112-Burada ümmet-i Muhammed&#8217;in esas mümeyyiz (ayırıcı) özelliği, tevhid imanı ile iyiliği emir ve kötülükten alıkoyma olduğu ve bilhassa bu vasıf altında insanlar için en hayırlı bir ümmet oldukları ve bu vazife esas itibariyle yalnız ulu&#8217;l-emr (müslümanların yetkili amirlerin)e ait olmayıp bütün müminlerin bizzat</p>
<p>veya bilvasıta (aracı ile) bununla ilgili olmaları gerekeceği ve bir ümmetin hayırlı oluşu da çoğunluğunun iyiliğiyle olabileceği ve nitekim diğer kitap ehlinin bu haslete sahip olamamaları, içlerinde Allah&#8217;a itaattan çıkmış sapıkların çoğunluğu oluşturmalarından doğduğu ve müslümanların çoğunluğu bu seçkin hasleti muhafaza ettikçe kendilerine diğer kâfirlerin, sapıkların netice itibariyle bir eziyetten başka zararları dokunamayacağı hatırlatılıyor ki, burada &#8220;ancak Allah&#8217;ın ipine ve insanların ahdine sığınanlar hariç&#8221; kısmı da dikkate değerdir. Kendilerini her şey zannedip Allah&#8217;a itaatten dışarı çıkanlar az çok zillet (alçaklık)ten kurtulurlarsa, yine Allah&#8217;ın veya Allah&#8217;ın kullarının ahd (söz verme) ve emanı sayesinde kurtulabilirler.</p>
<p>Evet, Kitap ehlinin mümin olanları da yok değildir:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>113- Hepsi bir değildirler. Kitap ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet (topluluk) vardır ki, gecenin saatlerinde onlar secdeye kapanarak Allah&#8217;ın âyetlerini okurlar.</p>
<p>114- Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayır işlerinde de birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar iyi insanlardandır.</p>
<p>115- Onlar ne hayır işlerlerse karşılıksız bırakılmayacaklardır. Allah kendisinden gereği gibi sakınanları bilir.</p>
<p>113-114-115-Ümmet-i kâime, hakşinas (hak tanıyan), doğru, doğrulan veya Allah için kalkan, müstakîm (doğru), âdil (adaletli) topluluk mânâlarına gelir.</p>
<p>Tefsir bilginlerinin çoğunun tercihine göre burada kitap ehlinden maksat, Musa ve İsa aleyhisselâma iman etmiş olanlardır. Ve bu âyetin iniş sebebi hakkında birkaç rivayet vardır:</p>
<p>1- Abdullah b. Selam, Sa&#8217;leb b. Said ve Üseyd b. Ubeyd gibi zatlar müslüman oldukları zaman diğer yahudiler bunların aleyhinde bulunmuşlar küfür ve hüsranlarından bahsetmişlerdi. Bunlara karşı, onların faziletlerini açıklamak hakkında bu âyet inmiştir.</p>
<p>2- Necranlılardan kırk, Habeşten otuziki, Rumdan üç kişi ki toplamları yetmiş beş zat İsa&#8217;nın dini üzereyken Muhammed (s.a.v.)&#8217;i tasdik ederek iman etmişlerdi. Âyet bunlar hakkında inmiştir.</p>
<p>3- Peygamberimizin Medine&#8217;ye gelmesinden önce Ensar arasında Esad b. Zürare, Berar b. Ma&#8217;rur, Muhammed b. Mesleme ve Ebu Kays b. Sırme b. Enes muvahhidîn (Allah&#8217;ı bir tanıyanlar)den idiler. Cünüb oldukları zaman guslederler ve bildikleri kadar hanif dini ile amel ederlerdi. Resulullah gelince derhal tasdik edip, ona yardım ettiler.</p>
<p>4- Yukarıdaki âyetlerde kitap ehli yerildikten sonra hepsinin böyle olmayıp, içlerinde iyi sıfat ve hoş huya sahip olanların da bulunduğunun açıklanması için indiği de söylenmiştir.</p>
<p>Bazı tefsircilerin açıklamasına göre de burada kitap ehli deyimi, müslümanları da kapsayan genel bir mânâda kullanılmıştır. Ve her halde âyetin siyâk (geliş şekli), cümlesindeki müminleri açıklama olduğu ortadadır.</p>
<p>Kitap ehlinin iman edenleri böyle. Genel olarak kâfirlere gelince; müminler, bunların servetlerinden ve dünya hayatı uğrunda çok harcamalarından endişe etmemelidirler. Çünkü:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>116- O inkâr edenler (var ya), onların ne malları, ne de evlatları, onlara Allah&#8217;a karşı hiçbir fayda sağlamayacaktır. Onlar, ateş halkıdır; orada ebedi kalacaklardır.</p>
<p>117- Onların bu dünya hayatında harcadıklarının durumu, kendilerine zulmeden bir topluluğun ekinlerini vurup da mahveden kavurucu ve soğuk bir rüzgarın hali gibidir. Allah onlara zulmetmedi. Fakat kendileri, kendilerine zulmediyorlar.</p>
<p>116-117-Ancak:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>118- Ey iman edenler! Kendi dışınızdakilerden sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Kin ve düşmanlıkları ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Düşünürseniz, biz size âyetleri açıkladık.</p>
<p>119- İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler, siz kitap(lar)ın hepsine inanırsınız, onlarsa sizinle buluştukları zaman &#8220;inandık&#8221; derler. Başbaşa kaldıkları zaman da kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: &#8220;kininizle geberin!&#8221;. Şüphesiz ki Allah göğüslerin (gönüllerin) özünü bilir.</p>
<p>120- Size bir iyilik dokunsa fenalarına gider, başınıza bir kötülük gelse onunla sevinirler. Eğer sabreder ve Allah&#8217;dan gereğince korkarsanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez; çünkü Allah onları kendi amelleriyle kuşatmıştır.</p>
<p>118-Bitâne ( ) esasında elbisenin iç yüzündeki astar demektir. Bundan bir kimsenin sırlarına vakıf olan pek sıkı dostuna da &#8220;bitâne denilir. Müminler, milletlerinin ehlinden başkasını, yani gerek kâfirleri ve gerekse münafıkları (iki yüzlüleri) iç yüzlerine vakıf olacak özel işlerinde ve muamelelerinde kullanmaktan</p>
<p>yasaklanmıştır ki, bu yasaklamanın özel hususlara da şümulü bulunmakla beraber âyetin siyâkı (gelişi) -daha çok genel işlere bakmaktadır. Bunun gerekçesi de her iki tarafın ruhî durumları izah olunarak anlatılmıştır.</p>
<p>Evvela size fesat ve zarar yapmakta hiç kusur etmezler. Size meşakkat ve zahmet veren şeylerden memnun olurlar. Buğuzları ağızlarından taşmış, aleyhinize devamlı propaganda yapmaktadırlar. Halbuki sîne (göğüs, kalp)lerinde gizledikleri öfkeler, kinler daha büyüktür.</p>
<p>119-İkincisi: Bunların sebebi ey müminler! Siz öyle kimselersiniz ki, onları, yani kendinizden başkasını da seversiniz. Müslümanın şiarı budur. Herkesin iyiliğini ister, herkese hayırhah (iyiliksever) olur, sevgi gözüyle bakar, haklarını korur, fesattan sakınır, kimseyi belaya sokmak istemez. Fakat mümin ve müslüman olmayanlar size karşı öyle değildir. Onlar sizi sevmezler. Bunun böyle olmasının sebebi de siz müslümanlar bütün kitaplara iman edersiniz ve tamamen iman edersiniz. Onun için herhangi bir kitaba mensub olanların ve hatta mensubluk iddiasında bulunanların kendilerine iyi nazar (bakış)ları kadar sizin de onlara iyi nazar (bakış)ınız bulunur. Çünkü imanın gereği budur. Fakat böyle olduğunuz halde onlar öyle değildirler. Sizin kitabınıza inanmazlar, küfrederler; inandıkları kitaba da -yukarda görüldüğü üzere hepsi tamamıyla inanmış değildir. Buna göre müslümanların, müslüman olmayanlara karşı bakışları ve muameleleri mümine yakışır olduğu halde; müslüman olmayanların müslümanlara bakış ve muameleleri -inançları gereğince daima ve zorunlu olarak kâfirce olur. Bundan dolayıdır ki hakiki bir müslüman, herkesin işlerinin sırdaşı olmaya layık olduğu halde; müslüman olmayanların müslümanlara sırdaş olması hem kendilerine, hem müslümanlara zarardır. Netice olarak müslümanın vicdanı temiz ve geniş, diğerleri ise dar ve bulaşıktır. Üçüncü olarak, münafıklar yüze karşı gelince &#8220;biz müminiz&#8221; derler; fakat tenha kaldılar, meydanı boş buldular mı iman ehline kinlerinden parmaklarını ısırırlar, daima diş gıcırdatır dururlar. .</p>
<p>120-Bunun için siz müminlere bir güzellik dokunursa fenalarına gider. Mesela müslümanların bedenlerinin sıhhati, ucuzluk ve ferahları, düşmanlarına zaferleri, aralarındaki anlaşma ve sevgileri onları memnun etmez ve fakat size bir kötülük isabet ederse onunla sevinirler. Mesela müslümanlara bir hastalık, fakirlik, mağlubiyet, ayrıcalık, yağma ve çapulculuk gibi bir musibet oldu mu keyiflenir ve sevinirler. İşte bütün bunlara karşı müslümanların görevi sabredip korunmak,</p>
<p>faziletler kazanmak ile onları hasetlerinden çatlatmaktır. Eğer müslümanlar Allah&#8217;a itaat etmede sabrederler ve yasaklarından kaçınmakla iyice korunurlarsa, o kâfirlerin ve o münafıkların hilelerinin ve entrikalarının hiçbir zararını görmezler. Çok olsa biraz eziyet çekmiş olurlar. Fakat sonunda hepsine galip gelirler ki, İslâm tarihi bunun misalleriyle doludur.</p>
<p>Sabredenlere ve Allah&#8217;tan gereği gibi korkanlara Cenab-ı Allah&#8217;ın yardım ve imdadı nasıl cereyan edip de düşmanların zararlarını defettiğini, sabredilmediği ve korunulmadığı zaman da nasıl zararlara düşüldüğünü açıkça anlatmak için de özellikle şu örnekleri an ey Muhammed:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>121- Hani sen sabah erkenden müminleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın. Allah, hakkıyla işiten ve bilendir.</p>
<p>122- O zaman içinizden iki takım bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki Allah onların yardımcısı idi. İnananlar, yalnız Allah&#8217;a dayanıp güvensinler.</p>
<p>121-Bu iki âyette Uhud gazası (harbi) hatırlatılmıştır. Şöyle rivayet edilir ki, bir Çarşamba günü müşrikler Ebu Süfyan komutasında olarak Medine civarında Uhud dağına inmişlerdi. Resulullah (s.a.v.), ashabıyla istişare etti. Abdullah b. Übeyy b. Selul&#8217;ü de çağırmıştı. Bundan önce onu çağırmazken, bu defa onu da davet etti. İstişare esnasında Abdullah ve Ensar&#8217;ın çoğunluğu: &#8220;Ey Allah&#8217;ın elçisi Medine&#8217;de dur, çıkma, biz şimdiye kadar herhangi bir düşmana çıktıksa musibete (kötülüğe) uğradık ve fakat herhangi bir düşman da üzerimize geldiyse biz de onları musibete düşürdük. Sen içimizde iken daha neler olur? Şu halde bırak onları, şayet kalırlarsa kötü bir yerde kalmış olurlar ve eğer üzerimize gelirlerse</p>
<p>erkekler yüzyüze savaşır; kadınlar, çocuklar da taşa tutarlar, geri dönerlerse fena halde ümitsiz ve şaşkın olarak dönerler, giderler.&#8221; demişlerdi. Diğer bazıları da: &#8220;Şu köpeklere karşı çıkalım, kendilerinden korktuk zannetmesinler.&#8221; dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz buyurdu ki: &#8220;Ben rüyamda gördüm, etrafımda bir sığır boğazlanıyordu. Bunu hayra yordum. Kılıcımın ucunda bir gedik gördüm, bunu da bir hezimet (yenilgiy)e yordum ve gördüm ki, sanki ben sağlam bir zırhlı gömleğe sokuldum, bunu da Medine diye yordum. Reyiniz (kanaatiniz bu şekilde) olursa Medine&#8217;de kalır ve onları bırakırsınız&#8221;. Buna karşı müslümanlardan &#8220;Bedir savaşı&#8221;na yetişememiş olan ve Uhud günü şehit olmaları takdir edilmiş bulunan birtakım kimseler: &#8220;Herhalde bizi düşmanlarımıza çıkar.&#8221; dediler ve bunda ısrar ettiler. Buna göre Peygamberimiz de zırhını giyindi. Giyinince de ısrar edenler: &#8220;Biz ne kötü şey yaptık, Resulullah&#8217;a vahy gelirken ona karşı fikrimizde ısrara kalkıştık.&#8221; diye pişman oldular. Bunun üzerine: &#8220;Ey Allah&#8217;ın Resulu ne fikirdeysen öyle yap.&#8221; dediler. Resulullah da: &#8220;Bir peygamber zırhını giyince, artık savaşmadan onu çıkarması yaraşmaz.&#8221; buyurdu ve cuma günü cuma namazından sonra bin kişi ile çıkıp hareket etti. Cumartesi günü sabahleyin Uhud&#8217;da Şi&#8217;b adlı yere vardılar. Resulullah piyade (yaya) olarak yürüyordu. Ashabını harb için mevzilere yerleştiriyordu ve safları o kadar tanzim ediyordu ki, biraz çıkmış bir göğüs görse, &#8220;geri çekil&#8221; diyordu. Vadinin bir yanına kondu. Gerek kendisini ve gerek askerinin arkasını Uhud&#8217;a verdi. Abdullah b. Cübeyr&#8217;i okçulara komutan yaptı. &#8220;Oklarla bizi müdafaa ediniz, arkamızdan gelmesinler.&#8221; diye ona emretti. Ve ashabına da: &#8220;Bu yerde iyi durunuz, düşman sizi görünce dönecektir. Sakın dönenleri takip etmeyiniz ve bu mevziden çıkmayınız.&#8221; buyurdu. İşte bunları hatırlatmaktır. kısmı da Hz. Aişe&#8217;dir. O gün Resulullah onun yanından hareket etmişti. Sonra Abdullah b. Übeyy, görüşüne muhalefet edildiğinden dolayı, &#8220;Çocukların sözlerini dinledi de benimkini dinlemedi.&#8221; diye içerlemişti. Kendi adamlarına: &#8220;Muhammed, düşmana ancak sizinle galip gelir, ashabına, &#8216;Düşman sizleri görünce bozulacak&#8217; diye vadetti. Şu halde düşmanlarını gördüğünüz zaman siz bozulunuz, arkanızdan onlar da bozulur, iş Muhammed&#8217;in dediğinin tersine olur.&#8221; dedi. İki taraf karşılaşınca Abdullah emrindeki üçyüz kadar münafıkla beraber bozuluverdiler. Düşman üçbin kadardı. Bunlara karşı yediyüz müslüman kaldı. Allah&#8217;ın yardımıyla müşrikleri yenilgiye uğrattılar. Resulullah&#8217;ın buyurduğu ortaya çıkmıştı. Fakat müminler bu suretle onların bozulduklarını görünce, Bedir olayı gibi olmasını arzu ederek sabredemediler, geriye kaçanları takibe koyuldular ve Resulullah&#8217;ın emrine uymayıp, gösterdiği yeri terkediverdiler. Sırf</p>
<p>bu muhalefet yüzünden Cenab-ı Allah müşriklerin kalplerinden korkuyu alıverdi. Tekrar döndüler hücum ettiler. Asker, Resulullah&#8217;ın etrafından dağıldı. Beraberinde Hz. Ebu Bekir, Ali, Abbas, Talha, Sa&#8217;d gibi birkaç zattan başka kimse kalmadı. O sırada Resulullah&#8217;ın mübarek yüzü yaralandı, mübarek rubâ&#8217;ıyye (kesici) dişi kırıldı. Asker içinde: &#8220;Muhammed öldürüldü&#8221; diye bir sayha (çığlık) çıktı. Ensar-ı kiramdan künyesi Ebu Süfyan olan bir zat da: &#8220;İşte Allah&#8217;ın Resulu burada&#8221; diye bağırmaya başladı. Muhacirler ve Ensar döndüler, Resulullah&#8217;ın etrafına geldiler. İçlerinden yetmiş kişi şehid olmuş, birçoğu da yaralanmıştı. Resulullah, &#8220;Kardeşlerini müdafaa eden erkeğe Allah rahmet etsin&#8221;. buyurup, beraberindekilerle müşriklere hücum etti, onlar da bir hayli ölü ve yaralı vererek, Allah&#8217;ın yardımıyla hepsini defetti.</p>
<p>İşte Uhud olayının özeti budur ki, üçbin düşmana karşı, binden az ve üçyüz münafıkın da geri dönmeleri üzerine yediyüz kadar müslüman askeri galip olmuşken sırf Resulullah&#8217;ın emrine uymamaktan ve ganimet arzusuna düşülmekten dolayı böyle bir bozgunluk vuku buldu ve olanlar oldu ki, bütün bunlar, &#8220;Eğer siz sabırlı olur ve iyi korunursanız onların hileleri size hiçbir zarar vermez.&#8221; (Âl-i İmran, 3/120) anlamını gösteren olayın şahitleridir.</p>
<p>122-Bu olayda Abdullah b. Übeyy b. Selul&#8217;ün bozgunluğu esnasında Resulullah&#8217;ın taraflarını teşkil eden iki taife ki, Hazrec&#8217;den Beni Seleme (Seleme oğulları) ile Evs&#8217;ten Beni Harise (Harise oğulları) de kalp zayıflığına düşüp az daha dönecek gibi olmuşlar; fakat âyeti delaletince Allah saklamış, kalplerini toplamışlar, niyetlerini doğrultmuşlar ki âyetinin de bunlara işaret olduğu beyan edilmiştir. Bunda bir münafığı bitâne (sırdaş) edinip istişareye karıştırmaktan çıkan zarara da büyük bir misal vardır. Şu halde müslümanlar sabır ve korunma ile görevlerini bilmeli ve ancak Allah&#8217;a tevekkül ve itimat etmelidirler. Kalplere kuvvet veren O, zayıflık veren yine O&#8217;dur. İkbal (düşmanı karşılamak) ondan, idbâr (geri çekilmek) de ondandır. Allah&#8217;ın emirlerini tutup, yasaklarından sakınanlar herhalde galip ve muzaffer olurlar.</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>123- Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz halde Allah size Bedir&#8217;de yardım etmişti. Allah&#8217;tan sakının ki, O&#8217;na şükretmiş olasınız.</p>
<p>124- O zaman sen müminlere: &#8220;Rabbinizin size, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?&#8221; diyordun.</p>
<p>125- Evet, sabreder ve (Allah&#8217;tan) korkarsanız, onlar ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı nişanlı beş bin melekle yardım eder.</p>
<p>126- Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Yardım, yalnız daima galip ve hikmet sahibi olan Allah katındandır.</p>
<p>127- (Allah bu yardımı) inkâr edenlerden bir kısmını kessin veya perişan etsin de umutsuz olarak dönüp gitsinler (diye yaptı).</p>
<p>128- Bu işten sana hiçbir şey düşmez. (Allah), ya onların tevbesini kabul eder, yahut onlara, zalim olduklarından dolayı azab eder.</p>
<p>129- Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah&#8217;ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder. Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.</p>
<p>123- &#8220;Bedr&#8221;, Mekke ile Medine arasında bir kuyu suyunun ismidir ki, sahibi Bedr b. Kelde&#8217;nin adıyle veya ay gibi parlak ve yuvarlak olduğundan dolayı Bedr diye isimlendirilmiştir. O yere veyahut vadiye Bedr denildiği de rivayet edilmiştir. İkrime&#8217;den nakledildiğine göre burası cahiliyye devrinde bir ticaret yeriymiş. Peygamberimizin, müşriklerle ilk savaşı olan Bedir gazası burada olmuştu ki, hicretin ikinci senesi Ramazan ayının yirmi yedinci cuma gününe rastlıyordu. O gün, &#8220;sizler güçsüz olduğunuz halde&#8221; âyetinden anlaşıldığına göre müslümanlar gayet az, fakir ve maddî bakımdan son derece zayıf durumda idiler. Toplamı üç yüz on kişiden ibaret bir mücahid toplumu idi. Yetmiş yedisi Muhacir (Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye göç eden)lerden ve sancaktarları Hz. Ali idi. İki yüz otuz altısı Ensar (Medine&#8217;nin yerlisin)dan ve sancaktarları Sa&#8217;d b. Ubade idi. Üç-beş kişiye ancak bir deve düşebiliyordu. Bütün askerde yalnız bir at, diğer bir rivayete göre biri Mikdad&#8217;ın, bir de Mersed&#8217;in olmak üzere iki at, doksan deve, altı zırh, sekiz kılıç vardı. Buna karşılık düşman, bin kadar savaşçı idi. Yüz atları vardı. Silah ve kuvvetleri tamdı. İşte Bedir günü böyle bir halde bulunan müminlere Cenab-ı Allah yardım ihsan etti. Bilindiği ve görüldüğü üzere Ebu Cehil gibi Kureyş&#8217;in ileri gelenleri o gün hep öldürüldüler. Ve o günden itibaren imanın gücü ortaya çıktı. Bedir günü, İslâm&#8217;ın binası oldu. Bunu Allah&#8217;dan başka kim yapabilir? Şimdi aklı olanlar, böyle bir yardımı yapan Allah&#8217;a dayanmaz ve itimad etmez mi? Nasıl olur da sabır ve korunmayı bırakır, feşele (yani korkaklığa) ve kalp zayıflığına düşer? Şu halde ey müminler bundan böyle hep Allah&#8217;dan gereği gibi korkunuz ki, yardımına erişip şükredesiniz.</p>
<p>124-125- Bedir harbindeki ilâhî yardım o sırada idi ki ya Muhammed, sen müminlere şöyle diyordun: &#8220;İndirilmekte olan üç bin melekle Rabbinizin size yardım etmesi yetmez mi? Evet siz sabır ve sebat eder, itaatsizlikten sakınırsanız, onlar da şu anda üzerinize geliverirlerse Rabbiniz, beş bin nişanlı melekle size yardım eder.&#8221; Rivayet edildiğine göre o sıra, &#8220;Kürz b. Cabir el-Muharibî</p>
<p>müşriklere yardım etmek istiyormuş&#8221; diye müslümanlara bir haber gelmiş ve endişelenmelerine sebep olmuştu. Buna karşı, bu şekilde iki derece ilâhî yardım bildirilmiş ve müşrikler dağılmış, bunu haber alan Kürz de yardımdan vazgeçmiş idi. Cenab-ı Allah Bedir savaşında müminlere başlangıçta bin melaike ile yardım etmişti. &#8220;Siz Rabbinizden yardım istiyordunuz, O da: &#8220;Ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım edeceğim&#8221; diye dualarınızı kabul etmişti.&#8221; (Enfal, 8/9) Bundan sonra Kürz haberleri üzerine inmiş olan üç bin melek yardımı ile müşriklerin dağılmasını çabuklaştırdı. Ve şayet düşmanlara adı geçen Kürz&#8217;ün yardımı hemen geliverecek olursa, müminlerin -sabır ve korunmaları şartıyla yani alâmetli, nişanlı, simaları belli beş bin melaike daha göndereceğini de vaad etti. Şu halde düşmana yardım gelmemiş ve zafer tamam olmuş bulunduğundan, bu beş bine ihtiyaç kalmadığı anlaşılıyor. Bununla beraber işbu beş bin nişanlı meleklerin de savaşa katılmamış olmakla beraber, indikleri ve hazır oldukları hakkında rivayetler de mevcuttur. Ve bazı rivayette bu nişanlı melekler &#8220;Uhud&#8221;da inmiş ve fakat çarpışmaya iştirak etmemişlerdir. Bu meleklerin simaları, çoğu rivayetlerde kır atlar üzerinde sarı veya beyaz veya siyah sarıklı olmak üzere nakledilmiştir. Bütün tefsir ve siyer bilginlerinin ittifakı vardır ki, Bedir harbinde melekler inmiş ve kâfirlerle harbetmişlerdir. Bedir harbinin dışında meleklerin bizzat harbe katılmayıp ancak çok sayı ile yardım halinde bulunmuş oldukları da İbni Abbas&#8217;dan rivayet edilmiştir. Allah&#8217;ın bir meleğinin, yerin altını üstüne girmeye gücü yettiği halde, böyle birçok melek ile yardım, kulların fiillerine olan ilâhî yardımının bir tecellisidir. Ve bilinmektedir ki, bu gibi durumlarda insanların gözünde kemmiyyet (mikdar)in de özel bir önemi vardır. Şu halde meleklerin çoğaltılması, en az bir mücahit zümresinin, keyfiyyet (nitelik) bakımından, kuvvetlerinin artmasını ifade eder.</p>
<p>126-Bunun için buyuruluyor ki: Vuku bulan ve vaad edilen bu yardımı Allah, sırf müminlere bir müjde olmak ve kalplerini yatıştırmak için yapmıştır. Böyle bir yardım ve hatta genelde gerçek yardım ise, ancak aziz (üstün) ve hakim (hikmetli) olan Allah katındandır.</p>
<p>127-Allah&#8217;ın bu yardımı da şu hikmetler içindir: Kâfirlerin bir tarafını bölmek, öldürmek veya esir etmek veya onları perişan edip ciğerlerini hûn (kan) eylemek için ki maksatlarına eremeyip perişan ve ümitsiz olarak dönsünler.</p>
<p>128- Ey Muhammed! Başkaları şöyle dursun, sen bile bizzat hiçbir emre, hiçbir hükme sahip değilsin. Ancak memur bir kulsun. Allah&#8217;ın</p>
<p>emri olmayınca, o kâfirlere ve muhalif (karşıt)lere hiçbir şey yapamazsın, hatta aleyhlerine dua bile edemezsin. Nitekim rivayet edildiğine göre Uhud olayında Resulullah kâfirlere beddua etmek istemişti ki bu âyet inmiştir. Netice olarak emir, ancak Allah&#8217;ındır. Allah&#8217;ın hikmeti de, ya onları Bedir&#8217;de yaptığı gibi kesmek veya perişan etmekle ümitsiz bırakmak, veya onlara tevbe nasip etmek, veyahut onları şiddetli bir şekilde azaplandırmaktır. Bu azaplandırmanın sebebi de zira onlar zalimdirler.</p>
<p>129- &#8220;Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah&#8217;ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder.&#8221; bununla beraber &#8220;Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir&#8221;. Şu halde bunu iyi bilmeli ve yalnız Allah&#8217;ın emir ve hakimiyetine iman ve ancak onun yardımına dayanıp ona göre sabır ve ittika (gereğince sakınmak) ile ilâhî afv ve rahmet yoluna girmeli ve Uhud vakası (olayı)nda olduğu gibi zarar görmemek için küçük cihaddan önce müminler büyük cihad olan nefis mücadelesi ile ahlâklarını, toplumlarını, işlerini ve iç durumlarını ıslah ve terbiye etmelidirler.</p>
<p>Bunun için:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>130- Ey iman edenler! Kat kat artırılmış olarak faiz yemeyin. Allah&#8217;tan sakının ki kurtuluşa eresiniz.</p>
<p>131- Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının.</p>
<p>132- Allah ve Peygambere itaat edin ki, size de merhamet edilsin.</p>
<p>130-131-132-Demek ki şimdi içe ait ıslahat (düzeltme) hususunda dikkat nazarına alınacak mesele, ittika (gereğince sakınma) ile ilgili olan iktisadî meseledir. Ve bunun en önemlisi de faizden kaçınmaktır (Bakara, 2/275, 276, 278, 279. âyetlerin tefsirine bkz.). Bunda da ilk iş &#8220;ad&#8217;at-ı müdaafe&#8221; (kat kat artırılmış) ribâ (faiz)nın kaldırılmasıdır. Faizin kat kat artırılması da, bir borca geçmişi eklene eklene faizin ana para kadar veya daha çok bir mikdarı bulması demektir. Tefsirciler, kat kat olma şartının, ihtirâzî olmayıp o zamanki durumun cereyanına göre vaki olmuş olduğunu ve buna göre yasaklamanın aslının mutlaka faizi haram kılmaya yönelmiş olduğunu açıklamaktadırlar. Bu âyetin Uhud vakasını hatırlatması konusunda inmesi, bunun ilk nazil olan ribâ (faiz)yı yasaklama âyeti olduğunu göstermekten uzak değildir. Fıkha ait incelemelere göre Bakara sûresinin âyetleri nüzul bakımından bundan sonradır. Ve hatta sonra inmiş olmasa bile, herhalde, mukaddem (daha önce) de olmadığından, en azından beraber olduklarının düşünülmesi gerekir. Ve bundan dolayı ribâ (faiz) hakkında hakim olan nass (mânâsı açık âyet), &#8220;Allah alışverişi helal, ribâ (faiz)yı haram kıldı.&#8221; (Bakara, 2/275) mutlak haram kılma âyetidir. Şu halde Bakara sûresinde açıklandığı üzere &#8220;Eğer (faizle ilgili söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Resulu ile savaşa girdiğinizi bilin.&#8221; (Bakara, 2/279) tehlikesini düşünüp emirlerini tutun. Bu ittika (korunma) ve itaat ile:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>133- Rabbinizin bağışına ve genişliği göklerle yer arası kadar olan, Allah&#8217;tan gereği gibi korkanlar için hazırlanmış bulunan cennete koşun!</p>
<p>134- O (Allah&#8217;tan hakkıyla korka)nlar, bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar, insanları affederler. Allah iyilik edenleri sever.</p>
<p>135- Ve onlar çirkin bir günah işledikleri, yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah&#8217;ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Allah&#8217;tan başka günahları kim bağışlayabilir? Bir de onlar, bile bile, işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmezler.</p>
<p>136- İşte onların mükafatı (ödülleri) Rableri tarafından bağışlanma ve altından ırmaklar akan, ebedî kalacakları cennetlerdir. Çalışanların mükafatı ne güzeldir!</p>
<p>133- kelimesi, Nâfi&#8217; ve İbni Âmir kırâetlerinde &#8220;vav&#8221;sız olarak şeklinde okunur.</p>
<p>&#8220;Müsaraat&#8221;, , konuşmak, sürat yarışı yapmaktır. Mağfiret (afv)e koşmak da, sebeplere ve mağfiretin yoluna koşmak demektir. &#8220;Cennet&#8221;, dâr-ı saadet (saadet evi) olan ebedî vatan, o gizli bahçe ki &#8220;altından ırmaklar akan cennetler&#8221; den birisi veya hepsi. &#8220;Arz&#8221;; tûl (uzunluk) karşılığı &#8220;en&#8221; veya vüs&#8217;at (genişlik) veya karşılık ve bedel mânâsınadır ki, birşey satın almak için arz olunur. Diğer bir âyette &#8220;Genişliği, gökle yerin genişliği gibi olan cennete koşuşun.&#8221; (Hadid, 57/21) buyurulduğundan, burada da teşbih (benzetme) &#8220;kaf&#8221;ın hazfi</p>
<p>(düşmesi)yle &#8220;Onun eni, göklerin ve yerin enidir.&#8221; mânâsı gözetilmiştir. Ve bu teşbihin hakikî veya genişliğin büyüklüğünden kinaye olduğu da bahis konusu edilmiştir. İbnü Abbas ve Said b. Cübeyr ve cumhûr (çoğunluk) demişlerdir ki: &#8220;Gökler ve yer, kumaş gibi yayılıp birbirine ulanınca cennetin enine bir ölçü olur. Uzunluğunu ise Allah&#8217;tan başka kimse bilmez&#8221;. Bu görüşe göre cennet, semalardan daha büyük demektir. Bazı nebevî hadislerde de cennet, Arş-ı âzam (büyük Arş)ın altında ve semaların üstünde bulunduğu şeklinde varid olmuştur. Bunun için &#8220;bir kişiye düşen cennet&#8221; diye de açıklanmıştır. Bununla beraber bu âyetin zahiri, bu alemin semaları ve yeri, aynen cennetin eni, âyeti de teşbihen (benzetilerek) böyle olduğunu gösteriyor. Bunların birini bedel, birini &#8220;en&#8221; mânâsına alarak tevfik (birbirine uydurmak) mümkün olduğu gibi, &#8220;Rabbının (hüküm ve adalet) makamından korkan kimseye iki cennet vardır.&#8221; (Rahman, 55/46) âyeti de, her iki âyetteki cennetleri başka başka olarak almaya müsaittir. &#8220;Rabbimiz, bize dünyada da güzellik ver, ahirette de güzellik ver.&#8221; (Bakara, 2/201).</p>
<p>Râzî tefsirinde nakledildiği üzere Herakl&#8217;in (yani Rum kralının) elçisi Peygamberimize: &#8220;Sen &#8216;müttekîler için hazırlanmış ve genişliği yer ve gökler kadar&#8217; olan bir cennete davet ediyorsun? O halde nâr (cehennem) nerede?&#8221; diye sormuş. Resulullah (s.a.v.): &#8220;Sübhanallah (Allah&#8217;ı noksan sıfatlardan tenzih ederim), gündüz olduğu zaman gece nerede olur?&#8221; buyurmuş olduğu rivayet edilmiştir.</p>
<p>134-Bu cennetin müttakî (Allah&#8217;tan gereğince korkan)ler için hazırlanmış olduğu gösteriliyor. Ve bu korunmanın sadece şirkten sakınmak mânâsına genel bir korunma olmadığı anlatılmak için bu müttakîler, özel vasıflarla vasıflandırılıyor ki, birinci olarak &#8220;serra&#8221;, sürûr (sevinç) veren durum; &#8220;darrâ&#8221;, zarar ve sıkıntı veren durum demektir ki, hâl-i yüsur ve hâl-i usür, (sürûr hali ve gam hali); hayat ve vasiyyet hali suretiyle ölüm hali; evlat ve akrabaya harcama gibi sevinç veren infak; düşmanlara karşı masraf gibi zarar ve sıkıntı veren harcama halleri; kolaylaştırıcı kimselere ziyafet ve hediye; sıkıntıda olan fakirlere sadaka mânâlarından her biriyle tefsir edilmiştir. Buna göre açık olan genellemedir. Gayz, hoşlanmadık bir şeye karşı insan tabiatın heyecanının yani öfke demektir ki, gadab (kızgınlığ)ın aslıdır. Ve ondan farkı vardır. Deniliyor ki, her halde gadabın arkasında intikam alma isteği</p>
<p>vardır. Veyahut gadab (kızgınlık), istemeden yüzde ve uzuvlarda görünür. Gayz ise yalnız kalpte kalabilir. Bir de Allah&#8217;a gazab isnat edilir de, gayz isnat edilmez. &#8220;Kezm = &#8221; dolu bir kırbanın (deriden yapılmış su kabı) ağzını bağlamaktır ki, burada öfkesini yutup tutmak, zarar gördüğü kimselere karşı kudreti bulunduğu halde intikama kalkışmamak ve hatta hoş olmayan bir hâl göstermeyip hazmetmek ve sabretmektir. Kötülük edenlere karşı afv ile muamele edenler. Affetmek hakkında birçok nebevî hadis varid olmuştur. Bu cümleden olarak buyurulmuştur ki: &#8220;Kıyamet günü, nerede ecir (sevab)leri Allah üzerinde olanlar, cennete girsinler.&#8221; diye bir çağırıcı bağıracak. &#8220;Ecri Allah üzerinde olan kim?&#8221; denilecek. Bunun üzerine, affetmiş olanlardan başka kimse kalkamayacaktır. İşinde iyilik yapan bütün iyilikseverleri kapsayıcıdır. (İhsanın mânâsı için Bakara sûresi 112. âyetine bakınız).</p>
<p>135-İkinci olarak &#8220;Onlar fâhişe işledikleri veya nefislerine zulmettikleri zaman&#8230;&#8221; Fahişe, zina gibi çok çirkin olan fiil; nefse zulüm de herhangi bir günah. Yahut fahişe, başkasıyla ilgisi olan günah. Nefse zulüm de başkasıyla ilgisi olmayan günah demektir. Müttakilerin ikinci kısmı insanlık hali böyle bir kötülük yaptıkları veya herhangi bir günah işledikleri zaman, hemen Allah&#8217;ı hatırlarlar da haya ve korkularından günahlarına hemen istiğfar ederler. Yaptığına nedamet edip kalbiyle ve diliyle affedilmesini diler ve o günahı örttürecek iyiliklere koşuşurlar. Gerçekte günahları da gafûr (affedici), rahim olan Allah&#8217;dan başka kim bağışlar? Öyle ya, affedenleri, iyilik yapanları seven şânı büyük Allah&#8217;dan çok affetmeye ve bağışlamaya gücü yeten kim düşünülebilir? İşte herhangi bir günah sonunda derhal Allah&#8217;dan utanıp da hemen tevbe ve istiğfar edenler, ve yaptıkları günahlarda, bile bile, ısrar etmeyenler,</p>
<p>136- bunlar yok mu, Allah tarafından mükafatları bağışlanma, günahları yokmuş gibi altından ırmaklar akan, içinde ebedî olarak kalacakları cennetlerdir. Bunlar Allah&#8217;ın göze görünmeyen ebedî (sonsuz) nimetleridir. Ne de güzeldir ecri iş yapanların, çalışanların. Esas itibarıyla amelin gereği değil, sırf Allah&#8217;ın lütfu olan bu bağışlama ve cennet, ilâhî vaad gereğince, güzel amel sahiblerinin haklarıdır. Amel etmeyen, tevbe etmeyen isyankârların kurtuluş ve selametleri ise böyle hak etmek şeklinde bir ahd ve vaad ile garanti edilmiş değildir. Sırf Allah&#8217;ın dilemesi ve yardımına kalmış bir şeydir. Bununla beraber onların bağışlanması da imkansız değil, caizdir. Çünkü</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin, muhakkak Allah bütün günahları affeder.&#8221; (Zümer, 39/53) buyurulmuştur. Ancak şuna dikkat edilmesi gerekir: İkisinde de esasen hakim olan ilâhî lütuf ve büyüklük olmakla beraber, Kur&#8217;ân dilinde biri çalışmış namuslu bir ecir, biri de ecir olmak üzere yazılan ve fakat namusuyla çalışmayıp ücret zamanı sadaka uman bir dilenci durumunda anlatılmıştır. Şu halde kendini beğenmiş, küstah bir işçinin kovulmak tehlikesi bulunduğu gibi, tembel bir dilencinin de iman cilvesi ile ihsana mazhar oluvermesi mümkündür.</p>
<p>Burada açıklanan iki kısım müttakilerin hali, kıyasın gelişine tatbik olununca birincilerin genel olarak Bedir ashabının, ikincilerin de Uhud ashabının vasıflarına işaret ettiği anlaşılır. Bundan dolayı, bu kıssa (olay)ya sözü nakletmek için buyuruluyor ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>137- Muhakkak ki sizden önce birçok olaylar, şeriatler gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezin, dolaşın da yalancıların sonunun nasıl olduğunu bir görün.</p>
<p>138- Bu (Kur&#8217;ân) insanlar için bir açıklama, Allah&#8217;dan gereğince korkanlar için doğru yolu gösterme ve bir öğüttür.</p>
<p>137- kelimesi burada vaka (olay)lar mânâsınadır. Yani ey müminler, Uhud vakasında kâfirler size karşı bir gösteride bulundularsa da bundan dolayı üzülmeyiniz. Sizden önce milletlerin tarihinde böyle nice olaylar geçmiştir. Fakat güzel sonuç Allah&#8217;dan korkanlara kalmıştır. Yer yüzünde gezin de gözünüz ve basiretinizle bakıp inceleyiniz,</p>
<p>gerçeği yalanlayanların sonu nasıl olmuş? Tefsirciler: &#8220;Burada, ibret almak için yeryüzünün her yerini gezip onun içine aldığı Allah&#8217;ın acaip yaratıklarını seyretmenin, salih kişileri ve büyük yapıları ziyaret etmenin ve tarih kitaplarını okuyup incelemenin caiz olduğuna delalet vardır. Çünkü bunlar, âlemin seyrini ve geçmiş milletler üzerinde cereyan eden işkenceleri bilmek için bir yoldur.&#8221; diyorlar ki bunda, hak ile batılın akışını incelemek suretiyle ibret almak için eski eserlerin de dahil olacağı unutulmaması gerekir. Biz de şunu eklemek isteriz ki, bu konuda &#8220;geziniz&#8221; emri, mücerred (yalnız) izin ve mubah olmaktan çok, en az nedb (mendûb, müstehab) gibi bir hüküm ifade eder.</p>
<p>138- İşbu &#8220;gelip geçmiştir.&#8221; hatırlatması ve gerisi, bütün insanlara bir çeşit açıklama ve fakat yalnız Allah&#8217;dan hakkıyla korkanlara doğru yolu gösterme ve öğüttür. Gereğince korunmak karakterine uymayanlar, akıllarını başlarına alamazlar. Mev&#8217;ıza (öğüt), din yolunda layık olmayan şeylerden yasaklamayı ifade eden söz demektir.</p>
<p>Şöyle ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>139- Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer hakikaten inanıyorsanız, muhakkak üstün olan sizsinizdir.</p>
<p>140- Eğer size (Uhud savaşında) bir yara değmişse, (Bedir harbinde) o topluma da benzeri bir yara dokunmuştu. O günler ki, biz onları insanlar arasında döndürür dururuz. (Bu da) Allah&#8217;ın sizden iman edenleri ayırt etmesi ve sizden şahitler edinmesi içindir. Allah zalimleri sevmez.</p>
<p>141- Bir de bu, Allah&#8217;ın iman edenleri tertemiz seçip, kâfirleri yok etmesi içindir.</p>
<p>139- &#8220;Eğer hakikaten inanıyorsanız muhakkak üstün olan sizsinizdir.&#8221; Uhud harbinde müminlerin bir kısmı bozulunca, o zaman düşman komutanlarından olan Hâlid b. Velid dağı tutmak istemiş, Resulullah da: &#8220;Sakın üzerimize yükselmesinler. Ya Allah, bizim kuvvetimiz ancak seninledir.&#8221; demişti. Bu âyet de o zaman indi diye rivayet edilmiştir. Kurtubî tefsirinde anlatıldığı üzere gerçekten Uhud&#8217;dan sonra Peygamberimiz zamanında Muhammed ümmeti hangi seferde bulundularsa muhakkak başarılı olmuşlar, ondan sonra da sahabeden bir kişi bile bulunan her İslâm ordusu da öyle olmuştur.</p>
<p>140-141- &#8220;Eğer size bir yara dokunmuşsa, o topluma da benzeri bir yara dokunmuştur.&#8221; &#8220;Karh &#8221; yara demektir. Uhud savaşında Muhacirlerden beş kişi (yani Peygamberimizin amcası Hz. Hamza b. Abdülmüt-talib, Resulullah&#8217;ın sancakdarı Mus&#8217;ab b. Umeyr, Peygamberimizin amcaoğlu Abdullah b. Cahş, Osman b. Şemmas, Utbe&#8217;nin kölesi Sa&#8217;d), Ensar&#8217;dan da yetmiş kişi şehid olmuşlardı. (Allah hepsinden razı olsun). Başlangıçta Bedir harbinde kâfirler ordusundan yetmiş kişi öldürülmüştü. Uhud&#8217;da İslâm ordusu bine yakın olduğu gibi, Bedir&#8217;de kâfirler ordusu da bin kadardı. Bundan başka Uhud savaşında müslümanlar Resulullah&#8217;ın emrine muhalefet olmazdan önce düşmandan bayraktarlarıyla beraber yirmi küsür kişiyi öldürmüşler ve birçoklarını yaralamışlar ve oklarıyla bir hayli hayvanlarını da tepelemişlerdi. Bazı tefsirciler bu mukayeseyi yalnız Uhud harbine tahsis etmişlerse de, tefsircilerin çoğunluğunun açıkladığı üzere âyet Uhud ile Bedir&#8217;in karşılaştırılması hakkındadır. Yani düşmanlar Bedir savaşında verdikleri ölü, gördükleri yenilgiden dolayı gevşekliğe ve güçsüzlüğe düşmeyip Uhud saldırısına hazırlanmış oldukları halde, siz onlardan daha yüksek iken nasıl olur da gevşekliğe ve güçsüzlüğe düşer, üzülürsünüz ve bundan sonra da cihada hazırlanmazsınız?</p>
<p>O günler, o zafer ve üstün gelme günleri yok mu? Biz onları insanlar arasında tedavül ettirir, döndürür, dolaştırırız. Kâh filanların lehine çeviririz, kâh da filanların. Nitekim:</p>
<p>&#8220;Bir gün aleyhimize, bir gün lehimizedir. Bir gün kadınlar, bir gün de kartallar&#8221;&lt;D&gt; denilmiştir. &#8220;Devlet&#8221; ve &#8220;devle&#8221; isimlendirmesi de işbu müdavele (döndürüp dolaştırma) mânâsı itibariyledir. Ve bu günleri döndürüp dolaştırmanın birçok gizli hikmetleri vardır. Bu cümleden olarak Allah sizden iman edenleri bilsin ve sizden şehidler alsın ve şahitler tutsun diyedir ki böyle yapar. Ve malum ya Allah zalimleri sevmez. Eğer bu döndürüp dolaştırmak olmamış ve kâfirler hep sıkıntı ve şiddet içinde kalmış olsaydı, imanın ihtiyarî (isteğe bağlı olmasının) kıymeti kalmaz, zorunlu bir iş olur. Teklifin, sevap ve cezanın mânâsı olmaz, her şekilde ilâhî cebir (zorlama) ve kudret, hükmünü icra eder. Ve çalışma ve seçime, isteğe bağlı olan sayısız terakkî (ilerleme) ve ıstıfa (seçme) kanunu bulunmazdı. Görünüşte kâfirlerin çıkarına gibi görünen bazı şüpheler bulunmalı ve mükellef gaybe ait delilleri iman gözüyle keşf ve tetkik ederek o şüpheleri defetmeli ve o sayede bulunduğu halden geleceğe aşk ile hamle ettirecek heyecanlar duyabilmelidir ki, gerçek iman sahibi ile küfür sahibi ortaya çıksın ve küfür ehli geçici şeylerle aldanırken iman ehli ebedîlik ile en son saadete ulaşsın. Bunun için buyuruluyor ki: Bir de Allah iman edenleri seçsin ve günahlardan temizlesin ve o kâfirleri eksiltip körletsin. Demek olur ki, insanlar arasında günlerin döndürülüp dolaştırılması, iman ile küfür arasında bir ıstıfâ (seçim) ile, işin sonunda müminleri yükseltme hikmetine dayanmaktadır. Herhangi bir zamanda kâfirlerin bir zafer günü görmüş olmaları bile bir çeşit iman ile ilgilidir. Mesela kâfirlerin batıla inanmalarının kuvveti, müminlerin hakka inanmalarının kuvveti ile karşılaştırıldığı zaman, kâfirin batıla olan imanında daha çok bir şiddet ve kuvvet varsa; o kâfirler o müminlere galip gelebilirler ki, bu galibiyet batılın hakka üstün gelmesi değil, inanılan şeyi bir tarafa bırakmak, bir imanın, diğer imana galip gelmesi demektir. Çünkü, ilgilendiği şeye bakmaksızın mutlak iman, mutlak küfre muhakkak galiptir. Buna göre müminlerin Allah&#8217;a öyle kuvvetli bir imanları bulunması gerekir ki, kâfirlerin, esasında bir küfür ve şirk olan dünyaya ait imanları onunla ölçüldüğü zaman, ahiret karşısında dünya, hâlik (yaratıcı) karşısında mahluk (yaratık) kadar zayıf ve hükümsüz kalsın. Bu noktada &#8220;Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görür.&#8221; (Zilzal, 99/7) ifadesinin de bir tecellisi vardır. Ve</p>
<p>herhalde sonuçta şurası kuşkusuz sabittir ki, yaratılış mutlak bir seçime yöneliktir. &#8220;Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın.&#8221; (Âl-i İmrân, 3/191) Bunun için kâfirlerin başarıya ulaşması da netice itibariyle, kendi zararlarınadır.</p>
<p>Mesela işbu &#8220;Allah iman edenleri bilsin.&#8221;, &#8220;Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri bilmeden, sabredenleri bilmeden&#8230;&#8221; (Âl-i İmrân, 3/142), &#8220;Elbette Allah doğruları bilecek, yalancıları bilecektir.&#8221; (Ankebut, 29/3), &#8220;İki zümreden hangisinin, kaldıkları süreyi daha iyi hesab edeceğini bilelim.&#8221; (Kehf, 18/12), &#8220;Andolsun biz sizi deneyeceğiz ki, içinizden cihad edenleri ve sabredenleri bilelim.&#8221; (Muhammed, 47/31), &#8220;Allah hanginizin daha güzel iş yaptığınızı denesin.&#8221; (Hûd, 11/7) ve yukarda Bakara sûresinde geçen &#8220;Biz Peygamber&#8217;e uyanı bilelim.&#8221; (Bakara, 2/143) âyetlerindeki ilâhî ilmin mânâsı dikkate değer görülmüştür. Hatta Mu&#8217;tezile mezhebinden olan Hişam b. Hakem bu âyetlerin zahiriyle delil getirerek: &#8220;Allah Teâlâ hadiselerin meydana gelişini ancak olduğu anında bilir, zira bu âyetler Allah Teâlâ&#8217;nın bu şeyleri ancak oluşları sırasında bildiğini ifade ediyor.&#8221; demiştir. Halbuki Allah&#8217;ın ilminin ezelî oluşu, aklî ve naklî kesin deliller ile sabit ve ilâhî ilimde değişme, mümkün olmayacağı için tefsirciler bu âyetlerdeki ilme birkaç şekilde mânâ vermişlerdir:</p>
<p>1- Temsille yorumlanmıştır ki, iman üzere sabit olan ihlas sahiplerini görüp bilmek isteyen şefkatli bir sevgili muamelesi yapmak demektir.</p>
<p>2- Burada ilim, sebebiyyet (sebep olma) ve müsebbebiyyet ilgisiyle temyizden mecazdır ki, imanları kuvvetli ve sabit olanları diğerlerinden ayırd etmek demek olur. Nitekim: &#8220;Allah müminleri, şu üzerinde bulunduğunuz halde bırakacak değildir, pisi temizden ayrılacaktır.&#8221; (Âl-i İmrân, 3/179) buyurulmuştur.</p>
<p>3- İlim, kendi hakiki mânâsıyladır. Fakat bilinenle ilgi durumlarını ayırt etmek gerekir. Bir şeyle varlığından önce bilginin ilgisi durumuyla, bizzat varlığından sonraki ilgisinin durumu arasında fark vardır. Bunun için kelamcılar demişlerdir ki, Allah&#8217;ın ilmi kadîm (ezelî) olduğu halde tealluku (ilgisi) hâdis (sonradan olma) olabilir. Ve Allah&#8217;ın ilminin olaylara iki ilgisi vardır: Biri, var olmadan önceki ilgidir ki, ezelidir. Allah Teâlâ ezelde &#8220;her şeyi bilen&#8221; dir. İkincisi, varlığından sonra lâyezal (zevalsiz, sonsuz) da ilgisidir ki, Allah Teâlâ sonsuzda her şeyi varlığından sonra, mevcut veya fânî olarak da olduğu</p>
<p>gibi bilir. Ve bu fark, Allah&#8217;ın ilminde bir değişme değil, bilinenin halinde bir değişme ifade eder. Ve bununla Allah&#8217;ın ilminin tahakkuk (gerçekleşme) ve sabit olması ortaya çıkar. Şu halde bu mânâca ilim, tahakkuk ve icat (yaratma) mânâsıyla yakından ilgilidir.</p>
<p>4- İlim, lâziminden mecazdır ki, ceza veya mükafat mânâsınadır. Nitekim dilimizde: &#8220;İyiliği et, denize at, balık bilmezse Hâlik (yaratıcı) bilir.&#8221; atasözünde, &#8220;Halik bilir&#8221; demek, &#8220;o takdir eder, mükafatını verir&#8221; demektir ki, O&#8217;nun mükafatı, en büyük rızadır. Birçok âyetlerde ilmin bu mânâya geldiği de olmuştur. Nitekim &#8220;Allah için yaptığınız her harcamayı, yahut adadığınız her adağı Allah bilir.&#8221; (Bakara, 2/270) bu kabildendir. Üçüncü mânâ çok ince ve pek felsefî olduğu için, ikinci ve dördüncü mânâlardan birisi, genel bir bakışla, daha açıktır.</p>
<p>den buraya kadar olan âyetlerin meâllerinin özeti şu oluyor ki: &#8220;Allah Teâlâ bu dine yardım vaad etmiştir. Eğer siz gerçekten müminler toplumundan iseniz, biliniz ki, Uhud vakası bu hâl üzere kalmıyacaktır. Devlet, müslümanların olacak ve onlar sonunda düşmanları istila edeceklerdir. Zaten dünyanın acıları ve tatlıları sonsuz ve halleri devamsızdır. Ebedî saadet ahirettedir. Ebu Hayyan tefsirinde nakledilir ki, hafızın birisi, âyetini okurken, dili fasih Araplardan birisi dinlemiş, o herhalde &#8220;O günleri Araplar arasında döndürüp dolaştırırız.&#8221; olacak demiş. Kendisine: &#8220;Hayır dir&#8221;, denilince, &#8220;Yani biz Allah içiniz ve O&#8217;na dönücüyüz, Ka&#8217;be&#8217;nin Rabbine yemin olsun ki Arabın devleti elden gitti.&#8221; demiş ve bu âyetten İslâm devletinin sırf Araba mahsus olmadığını ve bütün toplumlar arasında bir tedavül (döndürülmey)e namzed bulunduğunu lisan kuvveti ile anlamıştır.</p>
<p>Bu öğüt, müjde ve teselliden sonra, Uhud savaşındaki hataları tenkid ve kusur edenleri de tevbih (kınama) ve terbiye sadedinde buyuruluyor ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>142- Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girivereceğinizi mi sandınız?</p>
<p>143- Andolsun ki siz ölümle karşılaşmadan önce onu arzuluyordunuz. İşte onu gördünüz, ama bakıp duruyorsunuz.</p>
<p>144- Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allah&#8217;a hiçbir şekilde zarar veremez. Allah şükredenleri mükafatlandıracaktır.</p>
<p>145- Allah&#8217;ın izni olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. (Ölüm) belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya menfaatini dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükafatlandıracağız.</p>
<p>146- Nice peygamberler vardı ki, kendileriyle beraber birçok Allah dostları çarpıştılar; Allah yolunda başlarına gelenlerden yılgınlık göstermediler, zaafa düşmediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.</p>
<p>147- Onların sözleri ancak: &#8220;Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla ve (yolunda) ayaklarımızı diret, Kâfirler güruhuna karşı da bize yardım et!&#8221; demekten ibaretti.</p>
<p>148- Allah da onlara hem dünya nimetini, hem de ahiret sevabının güzelliğini verdi. Allah güzel davrananları sever.</p>
<p>149- Ey iman edenler! Siz eğer kâfir olanlara uyarsanız, sizi topuklarınız üstünde gerisin geriye çevirirler. O zaman büsbütün kaybedersiniz.</p>
<p>150- Hayır! Sizin mevlanız Allah&#8217;tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.</p>
<p>151- Allah&#8217;ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O&#8217;na ortak koşmalarından dolayı, inkâr edenlerin kalplerine korku salacağız. Onların yurtları ateştir. Zalimlerin dönüp varacağı yer ne kötüdür!</p>
<p>152- Siz Allah&#8217;ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, Allah, size olan vaadini yerine getirmiştir. Allah size sevdiğiniz (galibiyeti) gösterdikten sonra zaafa düştünüz. (Peygamber&#8217;in verdiği) emir hakkında tartışmaya kalkıştınız ve isyan ettiniz. Kiminiz dünyayı istiyordu, kiminiz ahireti istiyordu. Sonra Allah sizi, denemek için onlardan geri çevirdi ve sizi bağışladı. Allah müminlere karşı çok lütufkârdır.</p>
<p>142-143- &#8220;Andolsun ki siz ölümü istiyordunuz&#8230;&#8221; Bu hitab müminlerden bir kısmı hakkındadır ki, yukarda anıldığı üzere, Resulullah (s.a.v.) Bedir harbine ansızın çıktığı için, harb olacağını zannetmemişler ve bundan dolayı Bedir gazvesinde bulunamamışlardı. Bedir ashabı hakkındaki ilâhî ikramları anladıkları zaman gitmediklerine pişman olarak: &#8220;Ah keşke biz de Bedir ashabı gibi öldürülüp şehit olsaydık.&#8221; diye düşmanla çarpışmak için arzu beslemeye başlamışlardı. Ve hatta Medine&#8217;de savunmaya razı olmayıp, Uhud&#8217;a çıkmak için teşvik edenler de bunlardı. Fakat harbe çıkıp anılan olay olunca birçokları sebat edemediler. Bu âyet bunlar hakkında inmiş ve önceden harbi arzu ederek ölümü temenni ettikleri halde, onu görünce bakıp kalmalarından dolayı azarlanmışlardır. Bazı tefsirciler diyorlar ki burada ölümden kastedilen harbdir. Çünkü savaş, çoğu zaman ölümü içine alır. Bu itibar ile kendi şahsında ölüme razı olmayan, harbi de temenni etmez. İşte harb ile ölüm arasındaki bu ilgiden dolayı, çıkıp düşmanla çarpışmak arzusundan ölümü temenni etmekle tabir buyurulmuştur. Yoksa kastedilen, bizzat ölümü temenni etmek değildir. Çünkü bir müslüman için ölümü istemek meşru (dine uygun) değildir. Hatta savaşta şehid olmayı temenni etmenin bile caiz olamıyacağına ve çünkü bunda kâfirlerin galip gelmesini temenni mânâsı bulunacağını kabul edenler olmuştur.</p>
<p>Fakat doğrusu, şehit olmayı istemekte sakınca yoktur. Ve bu âyette ölümü istemekte, şehid olmayı isteme mânâsı açıktır. Ancak iyi anlaşılmak gerekir ki, şehit olmayı istemek, düşmanın üstün gelmesini temenni eder gibi, bizzat ölümü temenni etmek şeklinde olmamalıdır. Asıl maksad, Hak yolunda şehitlik rütbesine erişmek ve Allah katında vaad edilmiş olan gerçek hayata ermektir ki, bunda ölümü isteme bir vesile olmak bakımından zımnî (örtülü) kalır. Kısaca, ölmek için yaşamakla, ahirette gerçekten yaşamak için ölmek arasında pek büyük bir fark vardır. Savaşacak olanlar, sırf bu maksatla hareket etmeli ve ölümle karşılaştıkları zaman da ondan kaçınmamalı ve bu imandan ayrılmamalıdır. Uhud savaşı, her mânâsıyla müdafaa harbi olduğu gibi, tecavüz eden düşmana karşı meydan muharebesine çıkmak arzusunu besleyen bu müslümanların istek ve arzuları da yapmacık bir gösteri olmayıp, samimi bir iman eseri olduğunda hiç şüphe yoktu. Fakat &#8220;haber (ağızdan ağıza dolaşan söz), görülen şey gibi değildir.&#8221; ifadesi gereğince bugünkü arzu ile yarınki olacak olay arasında büyük bir fark bulunduğundan kalp ile sözün fiile uygunluğu önemli bir mesele teşkil eder ki, asıl imanın doğruluğu (sadakatı) bundadır. &#8220;Öyle erkekler var ki, Allah&#8217;a verdikleri sözde durdular.&#8221; (Ahzab, 33/23). Şu halde herhangi bir harbe karar vermek için tam bir ciddiyetle iyice düşünmeli ve bir kere harbe başladıktan sonra, artık dönmeyi hatıra getirmemeli, ölmek de gerekirse onu sabır ve sebat ile seve seve karşılamalıdır. Yoksa kanını son damlasına kadar akıtmaya yeminler ederek harbi kızıştırıp da selameti kaçmakta arayanlar hiçbir zaman selamet bulamazlar ve işi perişan ederler, hem de kendileri dünya ve ahirette çöküntüye uğramış olurlar.</p>
<p>144- &#8220;&#8221;Muhammed ancak bir peygamberdir. O&#8217;ndan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz gerisin geriye mi döneceksiniz?&#8221; Rivayet olunuyor ki Uhud günü iki ordu çarpışmaya başlayıp harp kızışınca, Peygamberimiz: &#8220;Şu kılıcımı hakkıyla kim alır da bükülünceye kadar düşmana çalar?&#8221; buyurmuş ve onu Ebu Dücane Simak b. Harşet el-Ensarî almış ve başına da kırmızı sarık sarıp salınarak ve:</p>
<p>&#8220;Ben, dostumla, hurmalıkların yanındaki dağın eteğinde bulunduğum sırada, hiçbir zaman harp saflarının gerisinde kalmamak üzere antlaştım. Allah ve Resulünün kılıcıyla vuruyorum&#8230;&#8221; diyerek beraberindeki birkaç müslüman ile birlikte harbe dalmıştı. Resulullah: &#8220;Bu azametli (kibirlenerek) yürüyüşü Allah</p>
<p>ve Peygamberi sevmez ama, bu makam müstesna&#8221; buyurdu. O da karşısına kim gelirse vurup öldürüyordu. Hz. Ali, Hz. Hamza ve Sa&#8217;d b. Ebi Vakkas düşman saflarına dalarak kahramanca savaşmışlar ve Hz. Ali kılıcı bükülünceye kadar çarpışmıştı. Bu şekilde Allah, müslümanlara başarı ihsan etmiş, müşrikler hayli kayıp vermiş ve bozulmuştu da ganimet toplanmaya başlanmıştı. Bunu gören okçuların çoğu ganimete iştirak etmek için komutanları Abdullah b. Cübeyr&#8217;in engellemesine rağmen mevkilerini bırakıp koştular. Onun yanında ve Resulullah&#8217;ın korunmasını emrettiği o mevkide ancak sekiz kişi kaldı. Düşmanın sağ cenah (taraf) komutanı olup, ilk önce Hz. Zübeyr&#8217;in karşısında geri çekilmiş olan Halid b. Velid, kalan okçuların azlığını ve arka tarafın boş kaldığını görünce, derhal ikiyüz elli kadar süvari ile Şı&#8217;b tarafından şiddetli bir hücum yaparak, kalan okçuları şehit edip İslâm askerini arkadan vurdu ve yarıp dağıttı, bütün kuvvetleriyle Resulullah&#8217;a doğru hücum etti. Ashab-ı kiram şiddetle çarpıştılar, içlerinden otuz kişi yaralandı, Abdullah b. Kamia sokulup Resulullah&#8217;a bir taş atarak mübarek rubâıyye (ön dişlerle azı dişi arasındaki) dişini kırdı ve güzel yüzünü yaraladı, öldürmek maksadıyla atıldı. (Bir rivayete göre taşı atan Utbe b. Ebi Vakkas idi). Mus&#8217;ab b. Umeyr müdafaya koştu. Fakat İbnü Kamia bunu şehit etmiş ve Resulullah&#8217;ı öldürdüğü zannıyla dönmüş, &#8220;Muhammed&#8217;i öldürdüm.&#8221; demişti. O zaman kim olduğu belli olmayan birisi: &#8220;Bilmiş olunuz ki Muhammed öldürüldü.&#8221; diye acı bir haykırış haykırmış ve bu ses hemen dağılıvermekle, her taraftan halk dönüp kaçmaya başlamışlardı ki, hatta bu bağıranın İblis olduğu söylenmiştir. Resulullah ise: &#8220;Allah&#8217;ın kulları bana doğru (gelin).&#8221; diye çağırıyordu. Bu sırada ashabdan ilk önce Ka&#8217;b b. Malik, kendi tabiriyle, miğferin altında parlayan gözlerinden Resulullah&#8217;ı tanımış, en yüksek sesiyle: &#8220;Ey müslüman toplumu! Müjde Allah&#8217;ın Resulü işte!&#8221; diye alabildiğine bağırmış, Resulullah da ona &#8220;sus&#8221; işareti vermiş, hemen otuz kadar sahabi Resulullah&#8217;ın yanına toplanmışlar, onu korumuşlar ve nihayet müşrikleri uzaklaştırmışlar, geri kalanları dağılmışlardı.</p>
<p>&#8220;Muhammed öldürüldü&#8221; yaygarası üzerine çok sarsılmışlar ve perişan olmuşlardı. Bir kısmı, &#8220;savaşı bırakalım&#8221; demiş, ellerini salıp oturmuşlar; bazıları: &#8220;Abdullah b. Übeyye gidecek bir adamımız olsa da bize Ebu Süfyan&#8217;dan bir eman (güven) alıverse.&#8221; diye söylenirmiş. Bir kısım münafıklar da: &#8220;Muhammed peygamber olsaydı öldürülmezdi, artık eski dininize dönünüz ve kardeşlerinize başvurunuz.&#8221; diye ikiyüzlülüklerini açığa çıkarırlarmış. Bundan dolayı, bütün bunlara karşı Enes b. Nadr hazretleri (Enes b. Malik hazretlerinin amcasıdır) kalkmış: &#8220;Ey topluluk! Eğer Muhammed öldürüldüyse, Muhammed&#8217;in</p>
<p>Rabbi canlı ve ölmemiştir. Resulullah&#8217;dan sonra sağ kalıp da ne yapacaksınız? Onun savaştığı uğurda savaşın da ve onun öldüğü uğurda şeref ve şan ile ölün.&#8221; demiş, bundan sonra: &#8220;Allah&#8217;ım şunların dediklerinden sana özür beyan ederim ve şunların (münafıkların) yaptıklarından yüz çeviririm.&#8221; diye dua ettikten sonra, kılıcını çekip muharebeye atılmış ve şehid oluncaya kadar harp etmiş ki, yetmiş yara aldığı rivayet olunmuştur. Ve birtakım insanlar da aynı şekilde şehit olmuşlardır ki, Sa&#8217;d b. Rebî&#8217; ve kanlar içinde yuvarlanan Ensarî bu cümleden idi. Kaçanlardan bazıları Medine&#8217;ye kadar gitmişler ve çoğu dağda kalmışlar, sonra toplanmışlar ve düşman açıldıktan sonra Peygamberimiz de yanındakilerle beraber oraya çıkmış ve birleşmişlerdi. İşte bu âyet, bu öldürme yaygarası üzerine görevlerini terkedenleri terbiye ve makam-ı sıddîkîn (doğruların makamın)e irşad için inmiştir. Olay öldürme şayiasının yayılması üzerine olduğu halde âyette ölümün öne alınması, Resulullah hakkında öldürülmesinin vaki olmadığı ve olmayacağı, fakat ölümün muhakkak vuku bulacağı için, özellikle Peygamber&#8217;in vefatı sırasında ortaya çıkacak olaylara dikkati çekmek ve o bakış açısından dinî terbiyeyi kuvvetlendirme hikmetini içine almaktadır. &#8220;Allah seni insanlardan korur.&#8221; (Maide, 5/67) buyurulmuş olduğu halde, birtakım ashabın öldürülme söylentisine nasıl ihtimal verebildikleri meselesine gelince: Birinci olarak, bunun o zaman nazil olmuş bulunduğu malum değildir. Ve öldürülmüş peygamberler de vardır. İkinci olarak, her âyet herkesin bilgisi altında olmayabilir. Üçüncüsü, herkes için her bildiğini, her zaman ve her yerde hatırlamak mümkün olmaz. Özellikle böyle dehşetli korkular karşısında şiddetli üzüntü ile bildiğini unutmak beşerî arızalardandır. Nitekim Hz. Ömer, Peygamberimizin vefat ettiği gün, işbu âyetini ancak Hz. Ebu Bekir&#8217;in hatırlatmasıyla hatırlamıştı.</p>
<p>&#8220;İnkılâb alâ&#8217;l-akıb = &#8221; esas olarak, &#8220;ökçeler üzerine dönmek&#8221; demektir ki, asker yürüyüşünde olduğu gibi tam sağdan veya soldan geri dönmektir. İki ökçeyi birden yerinde çevirmek suretiyle ayakları çaprazlaştırdığından yürümeyi imkansız bırakır, Kur&#8217;ân&#8217;da bu tabir, ya harpte kaçmaktan kinaye veya dinden irtidad (dinden dönme)den mecaz olmak üzere iki mânâya ihtimali vardır. Burada açık olan &#8220;dinden dönme&#8221; mânâsıdır ki, harpten kaçmak dolayısıyla inkârî istifham (soru) ile &#8220;irtidad mı edeceksiniz?&#8221; (dinden mi döneceksiniz?) diye bir tevbîh (azarlama) ifade eder. Ve Peygamberimizin vefatından sonra müslümanların görevlerini hatırlatır. Ve bu azarlama ve hatırlatmanın mahsulü de şu olur: &#8220;Muhammed ancak bir Resuldür. Ondan önceki bütün peygamberler ise gelmiş geçmişlerdir. Şu halde Muhammed</p>
<p>de onlar gibi gidecektir. Bu yönden O&#8217;nun diğer peygamberlerden bir farkı yoktur. Peygamberlerin tebliğ ettikleri şeriat (din)lerin bâkî kalması için de kendilerinin bâkî kalmaları şart değildir. Önceki peygamberlerin hepsi vefat etti. İman eden tabileri sebat edip dinlerini muhafaza ve müdafaa ettiler. Risaletin hükmü budur. Muhammed aleyhisselama ait elçiliğin hükmü de başka değildir. Bu böyle iken eğer Muhammed vefat eder veya öldürülürse, siz onun dininden dönüverecek veya onu müdafaa etmiyecek misiniz ki, bir öldürülme söylentisi üzerine kaçmaya kalkıştınız? Hayır, Muhammed (s.a.v.)&#8217;in vefatından sonra sizin hayır ve menfaat (çıkar)ınız dönmekte değil, sebattadır. O zaman bu görev tamamen size kalacak ve siz sözünüzde durup onu yerine getirirseniz şükredenlerden olacaksınız ve muhakkak Cenab-ı Allah&#8217;ın mükafatına ereceksiniz. Nitekim geçmiş peygamberlerin ümmetleri de ancak böyle mesut olagelmişlerdir&#8221;.</p>
<p>Burada yüksek nazmı, Resul&#8217;den hâl veya sıfat veya bir isti&#8217;nafiyye cümlesi olarak bir kübra (önerme) yerindedir. Ve bütün peygamberlere genel olduğu açık bir şekilde anlaşıldığından Hz. İsa da bunda dahil olmuş olur. Ve bu genel nassın, mütevatir olmayan hadislerle tahsisi caiz olmamak gerekir. &#8220;Onu (İsa&#8217;yı) öldürmediler ve asmadılar, fakat (öldürdükleri) kendilerine (İsa&#8217;ya) benzer gösterildi.&#8221; (Nisa, 4/157) âyeti de öldürme ve asmanın reddinde kat&#8217;î ise de, genelde ölümü reddetmede kat&#8217;î olmadığından bunu tahsis edici olamaz. Şu halde Hz. İsa&#8217;nın ölmediği ve ahir zamanda ineceği hakkında varid olan sahih hadislerin mânâsını, bilinen ölümden başka bir yöne yormak gerekecektir. Çünkü genel nassın, genelliği üzere cereyan etmediği farzedilecek olursa, âyetin takribinin tamamlığı işkâl yeri olacaktır. Çünkü kazıyye (önerme), genel olmadığı takdirde, bazı peygamberlerde geçmiş misal ile ölümün caiz görülmesi sabit olsa bile, hepsinde bir hükmü isbat edecek olan ölümün tahkiki sabit olmayacaktır.</p>
<p>&#8220;Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır.&#8221; Burada &#8220;şâkirin&#8221;den maksad, İslâm&#8217;da sebat ederek vazife yapanlardır. Bunun için &#8220;sâbitîn = sebat edenler&#8221; veya &#8220;tâiîn = itaat edenler&#8221; diye tefsir edilmiştir. Hz. Ali, &#8220;sâbitîn&#8221; (sebat edenler) ile tefsir eder ve dermiş ki: &#8220;Bunlar, Ebu Bekir ve arkadaşlarıdır. Ve Ebu Bekir şâkirîn (şükredenler)in başıdır&#8221;. Buna göre âyet, öldürülme söylentisi üzerine dönme ve kaçmanın, dinden dönme değilse de, ona yakın büyük bir günah olduğunu anlatmakla bir azarlama ve inananları sıddîkîn (güvenilir kimseler)in makamına yükseltecek bir terbiyeyi içermiş olduğu gibi, bilhassa Peygamber&#8217;in vefatı sırasındaki dinden dönme (irtidad) olaylarının ve Hz. Ebu Bekir&#8217;in bunlara karşı doğruluk metanetiyle güzel</p>
<p>başarısına bir işareti içine almaktadır. Ve bu şükretmenin dünyada mükafatı de İslâm devletinin kuruluşu olmuştur.</p>
<p>145- Öldürülme söylentisi üzerine perişan olanlar üzerinde iki duygudan biri veya her ikisi etken olduğu anlaşılıyor ki, birisi Peygamber&#8217;in vefatından son derece müteessir olarak her şeyden vazgeçmek; diğeri de düşman karşısında ölümden korkup can derdine düşmektir. birinciye cevap olduğu gibi, işbu de ikinciye veya her ikisine karşı teselli ve irşadı içine almış olarak metanet (dayanma) ile cihada sevk ve bu konuda bu iki endişenin bile bir mazeret olamayacağını açıklamaktır. Gerçekten Allah Teâlâ&#8217;nın izni ve iradesi olmaksızın hiçbir kimsenin ölmesi ihtimali yoktur. Gerek döşekte olsun, gerek öldürmekle olsun, mutlak ölüm böyle olunca, Allah&#8217;ın iradesi erişmeden ne düşmanın saldırısıyla, ne de kendi arzusuyla kimse ölmez. Demek ki Muhammed vefat eder veya öldürülürse düşmanın saldırmasıyla değil, Allah&#8217;ın izniyle olacaktır. Aynı şekilde her hangi bir şahıs da ölecek veya öldürülecek olursa, o da düşmanın saldırmasıyla değil, Allah&#8217;ın emriyledir. Ve bunun böyle olduğu da Uhud olayının tecrübî (deneysel) sonuçlarından biri olmak üzere sabittir. Eğer böyle olmasaydı, o gün hiçbir kimse kurtulamazdı. Buna göre her iki takdirde Allah&#8217;ı unutmamak ve Allah&#8217;ın iradesine, tam bir rıza ile itaat edip görev yapmak gerekir. Harp meydanında vazife ise kâfirlere karşı koymak ve i&#8217;lây-ı kelimetullah (Allah&#8217;ın kelimesini yükseltmek) uğrunda hiçbir şeyden çekinmemektir. İyi bilinmelidir ki, korkunun ecele faydası yoktur. Kâfirlere mağlub olanlar, bir müddet hayatta kalsalar bile, dinden dönme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Allah&#8217;ın izniyle ölüm ise tayin edilmiş bir şekilde yazılır. Yani Allah katında bilinen bir vakit ile takdir edilmiştir ki; ne ileri gider, ne geri kalır. Bir insan, gerçekte nasıl bir şekilde ölecekse öyle ölür. Ve onun dünyada iki ömrü yoktur. Şu halde iki eceli de yoktur. Bazı kimseler ecel-i müsemmâ (eceliyle gelen, normal ölüm) ve ecel-i kaza (kaza ile gelen ölüm) diye iki ecel tasavvur ederler. Ve, &#8220;Zavallı eceli gelmeden kazaya uğradı.&#8221; derler. Bilmezler ki, olay ne ise ömür, ecel odur. Ve o kimsenin Allah katında bilinen vakti ondan ibarettir. Bundan başkası gerçekten değil, zâtî ve aklî imkan üzerine kurulmuş varsayımlar ve ihtimallerdir. Herkesin gerçekte ömrünün, ecelinin birliği, inkâr imkanı bulunmayan apaçık bir gerçek olduğu halde, birtakım kimselerin bunu karmaşık bir mesele imiş gibi &#8220;ecel bir mi, iki mi?&#8221; diye konuşmaya kalkışmaları, konuyu kavrayamamalarından doğar. Evet, kaderin sırrı belli olmaz ve yaşayan bir kimsenin ne vakit ve ne şekilde öleceğini de Allah&#8217;tan başka kimse bilmez. İlâhî kanunda ölümün sebepleri olarak</p>
<p>tanınmış birçok şeyler de vardır. İnsan, ecelinin ne olduğunu bilmediği için bunlardan sakınmalıdır. Ve fakat muhakkak şu bilinmelidir ki bu sakınma ne ilâhî iradeyi değiştirir, ne de Allah katında bilinen ve takdir edilmiş olan eceli değiştirir. Şu halde ölüm endişesi, hayatla ilgili kayıtlanmalar, Allah&#8217;a karşı olan mühim vazifeleri unutturmamalıdır. Çünkü hayat ve ölümün bizzat dayanağı sırf Allah&#8217;ın dilemesidir. Ve bunda kimsenin tesiri yoktur. Fakat hayattan istifade ve hayatın meyvelerini toplayabilme, devşirebilme hususu böyle değildir. Bu cihet (yön) beşer iradesiyle ilgilidir. Bunun için buyuruluyor ki, ve her kim dünya sevabı isterse, ona dünya sevabından veririz; her kim de ahiret sevabı isterse, ona da ahiret sevabından veririz. Kayıtları gösteriyor ki istenilenin hepsi verilmezse de, her halde biraz olsun verilir. Ve kulun iradesi büsbütün hükümsüz kalmaz. Burada &#8220;dünya sevabı&#8221; kısmı, ganimet arzusuyla koşanlara bir ta&#8217;riz (taşlamay)i içermektedir. O şükredenler ki, İslâm nimetinde sebat edip, Allah&#8217;ın kendilerine ihsan ettiği kudret ve kuvveti, yaratılış gayesi olan itaate sarfederek şükrünü eda ederler ve hiçbir engel karşısında bundan dönmezler. Bu şükredenlerden maksat ya lâm-ı ahd (ahid lâmı) ile şehidler ve diğer bilinen mücahidler bunda ilk girenlere dahildirler. Burada şükrün cezasından kastedilenin de, ahirete ait sevab olduğu, sözün gelişinden açıkça anlaşılmaktadır.</p>
<p>146-147-148- &#8220;Ribbiyyûn&#8221; kelimesi, nin çoğuludur ki, &#8220;rabbânî&#8221; gibi rabbe nisbettir. Rabbe kulluk eden demektir. nın esresi, Basra-Bısriyyûn gibi ism-i mensûbun değişimlerindendir. Rabbânî, mürebbî (terbiyeci) demek olan &#8220;rabbe&#8221;ye nisbet olarak düşünülebildiği gibi, &#8220;ribbî&#8221; de cemaat demek olan &#8220;ribbe&#8221;ye nisbet olarak da tahlil edilmiştir ki, esasında sosyal anlamı düşüncesiyle &#8220;cemaat&#8221; (toplum) diye tefsir edilmiştir. Bunlardan başka Vâhidî&#8217;nin Ferrâ&#8217;dan naklettiği üzere &#8220;evvelûn&#8221; (yani evvelkiler, öncekiler) mânâsına da gelir. Bazıları, &#8220;rabbânî&#8221; ile &#8220;ribbî&#8221; arasında bir mânâ farkı bulunduğunu söylemişlerdir. Bu cümleden olarak İbnü Zeyd demiştir ki: &#8220;Rabbânî, veli imamlar, de halkdır ki, ribbe bağlıdırlar. Buna göre &#8220;rabbânî&#8221; ve &#8220;ribbî&#8221; ikisi de &#8220;rabbe intisab&#8221; mânâsını içermekle beraber, ribbe bağlanmakla terbiye ve öğrenim görmüş topluluk; rabbânî de rabbe bağlanmakla diğerlerine öğretim ve eğitim yaptırabilecek yüksek seviyede bulunanlar diye ayırım yapılması en uygun mânâ olacaktır. Bununla beraber bunların anlamdaş veya &#8220;ribbiyyûn&#8221;un, &#8220;rabbâniyyûn&#8221;dan daha şümullü olarak da kullanılması caiz olur. Yukarda, Allah tarafından peygamberliğe, kitaba, hüküm ve hükumete nail olmuş bir beşerin insanlara karşı, &#8220;bana kul olunuz&#8221; diye</p>
<p>rubûbiyyet (tanrılık) iddiasına hakkı olmadığı ve &#8220;Fakat Rabb&#8217;e halis kullar olun.&#8221; (Âl-i İmran, 3/79) âyeti gereğince bunların görevi öğretim ve eğitim ile rabbâniyyûn yetiştirmek olduğu açıklanmakla, Muhammed aleyhisselâmın gönderilmesinin hikmetlerinden birisi de rabbâniyyûn yetiştirmek olduğu anlaşılmış ve bundan sonra &#8220;Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet oldunuz.&#8221; (Âl-i İmran, 3/110) ilâhî fermanıyla Muhammed ümmetinin, ümmetlerin en hayırlısı olacağı da anlatılmış idi. İşte burada, Uhud olayı dolayısıyla Muhammed aleyhisselâma ait sebepler yüksek bir mânâ ile terbiye edilmek üzere, &#8220;Siz öyle ümmetlerin en hayırlısı olarak rabbânîler olmaya namzedken, geçmiş peygamberlerin ümmetleri kadar da olamayacak mısınız ki, öldürülme söylentisi karşısında perişan oluverdiniz.&#8221; meâlinde büyük ve ince bir azarlama ortamında, buyurulmuştur.</p>
<p>149-150- &#8220;Ey iman edenler! Eğer siz kâfirlere itaat ederseniz&#8230;&#8221; Peygamberlerin yardımcılarına uymayı özendirdikten sonra, bu âyetler de &#8220;Eski dininize dönünüz.&#8221; diyen münafıkların sözleri sebebiyle inmiştir. Bununla birlikte bütün kâfirlere uymaktan sakındırılmıştır. Bu sakındırma hitabı özellikle şu mânâyı içeriyor ki, cihaddan kaçmak, kâfirlere uymak ve mağlub olmaya, bu da neticesiyle dünya ve ahirette zarar doğuran dinden dönmeye götürecek bir felakettir.</p>
<p>151- &#8220;Allah&#8217;ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O&#8217;na ortak koşmalarından dolayı inkâr edenlerin kalblerine korku salacağız.&#8221; &#8220;er-Ru&#8217;b &#8220;, kalbi dolduran korku; &#8220;sultan&#8221;, hüccet ve bürhan ve delil demektir. Dikkate değer ki, müslümanlara büyük bir vaadi içeren bu âyet, kâfirlerin hepsinde Allah&#8217;a bir şirk bulunduğunu ve şirkin hiçbir ilmî esasa dayanmayan bir zulüm, bir haksızlık olduğunu ve korkunun sebebi de bu şirk olacağına işaret etmekte ve bu şekilde müslümanları tam bir ihlas (samimiyet)a sevketmektedir. Buna göre geniş mânâsıyla &#8220;müşrikler&#8221; deyimi, &#8220;kâfirler&#8221; deyimiyle müradif (eşanlamlı) demektir.</p>
<p>152-Şimdi, &#8220;Allah Teâlâ inananlara böyle vaadlerde bulunuyor da Uhud olayında niye bu musibetler oldu?&#8221; gibi bir soru akla gelirse, şurası muhakkak ki Allah size olan va&#8217;dini yerine getirmiş, doğruluğunu göstermiş idi. O sıradaki siz düşmanları, Allah&#8217;ın izniyle, doğruyordunuz. &#8220;Hass = &#8220;, öldürmek suretiyle hissi ibtal etmek mânâsına olup, çok öldürmek ve kökünü kesmek mânâlarına gelir. Yani düşmanınızı Allah&#8217;ın yardımıyla bozmuş, önünüze katmış devamlı kesiyordunuz ve kesecektiniz. Fakat siz bu yardımın tamam olması için sabır, korunma ve emre uymak gibi gerekli şartlara riayet etmediniz. Onun için vaadin tahakkuku o zamana kadar devam</p>
<p>edebildi ki nihayet kalb zayıflığına düştünüz, sabredemeyip ganimete hırs ettiniz, emir ve kumandada münakaşa ettiniz ve isyan eylediniz. Çünkü okçular, Hz. Peygamber&#8217;in tertip ettiği ve &#8220;her ne olursa olsun buradan ayrılmayınız&#8221; dediği mevkiden kendi kanaatlarıyla ayrılmışlar ve komutanları Abdullah b. Cübeyr&#8217;in emrini dinlememişlerdi. Bütün bunlar da Allah&#8217;ın, size sevdiğiniz zafer ve ganimeti, düşmanın bozulmasını göstermesinden sonra oldu. O halde ki, kiminiz dünyayı arzu ediyordu, ganimete koştu, kiminiz de ahireti istiyordu, yerinde kaldı, şehid düştü. Allah onu gösterdikten sonra o kalb zayıflığınız, münakaşa ve isyanınız üzerine sizi o musibetlerle denemek ve imtihan etmek için düşmanlardan yüzünüzü çevirdi, bununla beraber şurası muhakkak ki pişmanlığınız nedeniyle sizi affetti de. Allah Teâlâ bu müminlere böyle büyük bir lütuf ve ihsan sahibidir. Ve o affetme, sizin pişmanlık ve imanınız dolayısıyla bu ilâhî lütfun eseridir. Yoksa bütün bütün mahvolmanız hiçbir şey değildi.</p>
<p>Allah&#8217;ın sizi denemesi o zaman idi ki veya hatırınıza getirin o zamanı ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>153- Peygamber sizi arkanızdan çağırıp dururken, siz boyuna uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. Bundan dolayı Allah, size gam üstüne gam verdi ki, ne elinizden gidene, ne de başınıza gelene üzülmeyesiniz. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.</p>
<p>154- Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize öyle bir eminlik, öyle bir uyku indirdi ki, o, içinizden bir zümreyi örtüp bürüyordu. Bir zümre de canları sevdasına düşmüştü. Allah&#8217;a karşı, cahiliyet zannı gibi, hakka aykırı bir zan besliyorlar ve &#8220;Bu işten bize ne?&#8221; diyorlardı. De ki: &#8220;Bütün iş Allah&#8217;ındır&#8221;. Onlar sana açıklamayacaklarını içlerinde saklıyorlar (ve) diyorlar ki: &#8220;Bize bu işten bir şey olsaydı burada öldürülmezdik&#8221;. Onlara şöyle söyle: &#8220;Eğer siz evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar yine muhakkak yatacakları (öldürülecekleri) yerlere çıkıp gidecekti. Allah (bunu) göğüslerinizin içindekini denemek ve yüreklerinizdekini temizlemek için yaptı. Allah göğüslerin içinde olanı bilir.</p>
<p>155- İki toplumun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip gidenler var ya, şeytan onların kazandıkları bazı şeylerden dolayı ayaklarını kaydırmak istedi. Ama yine de Allah onları affetti. Kuşkusuz Allah çok bağışlayandır, halim(çok yumuşak)dir.</p>
<p>156- Ey iman edenler! Sizler inkâr edenler ve yeryüzünde sefere veya savaşa çıkan kardeşleri için: &#8220;Eğer bizim yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi.&#8221; diyenler gibi olmayın. Allah bunu, onların kalplerine bir hasret (yarası) olarak koydu. Allah, diriltir ve öldürür. Allah yaptıklarınızı görmektedir.</p>
<p>157- Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah&#8217;ın bağışlaması ve rahmeti, (sizin için) onların topladıkları (dünyalıkları)ndan daha hayırlıdır.</p>
<p>158- Andolsun, ölseniz de, öldürülseniz de Allah&#8217;ın huzurunda toplanacaksınız.</p>
<p>159- Sen (o zaman), sırf Allah&#8217;ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları sen bağışla, onlar için Allah&#8217;dan mağfiret dile. (Yapacağın) işlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah&#8217;a dayan. Muhakkak ki Allah kendine dayanıp güvenenleri sever.</p>
<p>160- Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, artık ondan sonra size kim yardım edebilir? Müminler ancak Allah&#8217;a güvenip dayansınlar.</p>
<p>161- Hiçbir peygambere ganimet malını gizlemesi (devlet-millet malını aşırması) yaraşmaz. Kim böyle bir aşırma ve ihanette bulunursa kıyamet günü aşırdığını boynuna yüklenerek getirir. Sonra da herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir, onlar haksızlığa da uğramazlar.</p>
<p>162- Allah&#8217;ın rızasına uyan kimse, Allah&#8217;ın hışmına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi midir? Varış yeri olarak ne kötüdür orası!</p>
<p>163- Onlar (insanlar) Allah katında derece derecedirler. Allah, onların yaptıklarını görmektedir.</p>
<p>153- O sırada uzak uzak gidiyordunuz, yahut dağlara çıkıyordunuz ve hiç bir kimseye dönüp bakmıyordunuz (yani alabildiğine kaçıyordunuz), Peygamber ise gerinizde (yani ordunun arkasındaki kuvvetler içinde) sizi çağırıp duruyordu. Yukarıda nakledildiği üzere &#8220;Bana doğru gelin ey Allah&#8217;ın kulları.&#8221; diye çağırıyordu. Demek ki kaçışın şiddetinden merkez, artçılar halinde (yani artçılar gibi) kalmıştı. Böyle oldu da Allah sizi, gam üstüne gam ile cezalandırdı. O ganimet kayboldu. Öldürülüyor, yaralanıyordunuz. Düşmanın zaferinden dolayı çok üzülüyordunuz. Peygamber&#8217;i öldürmek için yapılan hücum ile</p>
<p>içi kan ağlar ve perişan durumda kaldınız. Yahut, Allah sizi gama karşı gam ile cezalandırdı. Siz isyanınızla Peygamber&#8217;i üzdünüz, Allah da buna karşılık sizi bu gamlarla gamlandırdı. Diğer bir mânâ ile, Peygamber sizin başınıza gelen felaketlerin acısını yüklenerek size gam ortağı oldu ki ne kaybettiğiniz fırsat ve üstünlük, ne de uğradığınız musibet (kötülük)lere üzülmeyesiniz. Dünya olaylarına karşı metin ve tecrübeli olarak Allah&#8217;a sığınıp geleceğe hazırlanasınız. Zira bu şekilde deneyle görülmüş oldu ki, acı acıyı unutturur. En büyük zannedilen gamları unutturacak gamlar olur. Ve bir lahza içinde Allah yenilenleri galip, üzülenleri memnun edebilir. Ve Allah bütün yaptıklarınızdan ve yapacaklarınızdan haberlidir.</p>
<p>154- O gamdan sonra Allah size bir emniyet, bir uyku verdi ki, içinizden bir kısmını bu uyku basıyor, sarıyordu. Malumdur ki, insanı şiddetli korku içinde uyku tutmaz, uykusuzluk devam ettikçe de perişanlık artar. Buna göre, böyle bir hâl içinde uyuyabilen, korkuyu unutmuş, bir emniyet duymuş, kalbinde bir sükûnet (sakinlik) bulmuş demektir. Rivayet ediliyor ki, müşrikler olayın cereyanından sonra Uhud&#8217;dan açılırken, &#8220;yine geleceğiz&#8221; diye tehdid savurarak açılmışlardı. Müslümanlar da duruma bakarak emin olamıyorlardı. Düşmanın sahte bir dönüşle, aldatarak tekrar hücum etmesinden veya giderken Medine&#8217;ye bir baskın yapmasından çok fazla endişe ediyorlardı. Ve hatta düşman dönüp şiddetle bir hücum daha yapacak olursa bütün bütün yok olmak tehlikesinin bile baş göstereceğinden korkanlar bulunuyordu. Bunun için kalkanlarının altında çarpışmaya hazır bir halde duruyorlardı. İşte bu korku ve keder içinde bulundukları bir sırada idi ki, Allah bir emniyet verdi. Uyuklamaya başladılar. Hazreti Zübeyr demiştir ki: &#8220;Korkunun şiddetlendiği sırada ben Peygamber&#8217;le beraberdim. Allah bize bir uyku verdi ki, beni uyku basıyordu ve uykum arasında rüya gibi Muattib b. Kureyş&#8217;in, &#8220;Bize bu işten bir şey olsaydı burada öldürülmezdik.&#8221; dediğini vallahi işitiyordum&#8221;. Ebu Talha hazretleri de demiştir ki: &#8220;Uhud günü başımı kaldırdım, kimi gördümse kalkanının altında uykudan eğilmiş idi. O gün ben de uyku basanlardan idim, elimden kılıcım düşerdi alırdım. Sonra kamçım düşerdi alırdım&#8221;. Böyle bir emniyet duygusu Bedir&#8217;de de vâki olmuştur. &#8220;O zaman sizi, Allah&#8217;dan bir güven olmak üzere hafif bir uyku bürüyordu.&#8221; (Enfal, 8/11) ki bunlar, Allah&#8217;dan gelen feyz ve ilhamlar ve ilâhî sükünet cümlesindendir. Bu uyku, normal bir uyku olmayıp, fevkalade ilâhî bir yardım olmuş ve müslümanlar bundan çeşitli şekillerde istifade etmişler. sözünden anlaşılıyor ki, orada bütün müminlere inen bu uyku, hepsini</p>
<p>birden bastırmamıştır. Sözün kısası bu askerde iki zümre vardı. Müminler, münafıklar. Müminler, Muhammed aleyhissalatü vesselamın Allah tarafından hak peygamber olduğuna ve sözleri kendi arzusundan olmayıp hak vahiy bulunduğuna kesin şekilde inanmış ve Allah&#8217;ın bu dine yardım edeceğini ve bütün dinlere üstün getireceğini de Peygamber&#8217;den dinlemiş bulunduğundan, bu kötü olayın, köklerini kesecek bir yok etmeye kadar varamayacağına imanları gereğine kesin ümitleri vardı. Bu sayede o korkulara rağmen emniyetleri yok edilmemiş &#8220;Ne kaybettiğiniz fırsat ve üstünlüklere, ne de uğradığınız musîbetlere üzülmeyesiniz.&#8221; sırrı da tecelli etmiş bulunduğundan, kendilerini uyku tutabilmiş ve bununla bütün bütün sükunet bularak korkuları tamamen kalkmış ve kendilerini toplamışlardı.</p>
<p>Diğer bir topluluk da nefislerinin derdine düşmüş, kendilerinden başka bir şey düşünmüyor. Dine, Peygamber&#8217;e önem vermiyor, nefislerine ait istekleriyle uğraşıyorlardı ki, onlar münafıklar idi. Muhammed aleyhisselamın peygamberliği hakkında şüphe üzerinde bulunuyorlar ve harbe ganimet hevesiyle veya ihtilal fikriyle gelmişlerdi. Çokları daha başlangıçta Abdullah b. Übey ile beraber savuşup gitmiş, bir kısmı da kaçamamış kalmıştır. Olay bu duruma dönüşünce, başlangıçta gönüllerinde intikam almış gibi bir sevinç hissettiler; sonra da her iki taraf için şüpheli mevkide bulunduklarından dolayı, korkuları şiddetlendikçe şiddetlendi. Gözlerine uyku girmedi. Cahiliyye (İslâm öncesi) kafasıyla Allah&#8217;a sû-i zanda bulunuyorlar, &#8220;Artık Peygamber&#8217;in işi bitti, yok oldu.&#8221; batıl zannında bulunuyorlardı. &#8220;Muhammed hak peygamber olsaydı, Allah ona böyle kafirleri musallat etmezdi.&#8221; diyorlar, Allah&#8217;ın &#8220;Dilediğini yapar, dilediğine hükmeder.&#8221; bir fail-i muhtar, dilediğini yapmakta serbest olduğunu bilmiyorlardı. Allah&#8217;ın Resulü&#8217;ne güya danışıyorlarmış, emir bekliyorlarmış gibi, &#8220;gözetilen o zafer işinden bizim için az bir pay var mı?&#8221; Diğer bir mânâ ile, &#8220;bize bir iş, bir tedbir var mı?&#8221; diyorlardı ki; bu deyim, &#8220;Nasıl, bundan sonra hakimiyet işinden bize de bir hisse var mı?&#8221; gibi, bir siyasi (politik) maksadı veyahut, &#8220;Nasıl, bu işlerde biz bir dolap çevirebiliyor muyuz? Senin vaad ettiğin zaferi neticesiz bırakacak bir rol oynayabiliyor muymuşuz?&#8221; gibi bir kinciliği içine alabilir.</p>
<p>Ey Muhammed! De ki: Bütün iş Allah&#8217;ındır. Şu halde neticede bütün galibiyet (üstünlük) O&#8217;nun ve O&#8217;nun dostlarınındır. &#8220;Şüphesiz ki Allah&#8217;tan yana olanlar üstündürler.&#8221; (Maide, 5/56). Yahut</p>
<p>bütün Bedir onundur. Ezelde ilâhî takdirinde ne hükmetmiş ise o olacaktır. Ey Muhammed! O münafıklar nefislerinde (yani gönüllerinde veya kendi aralarında) bir şey, bir bozuk fikir, bir küfür gizliyorlar ki, onu sana açmazlar. Denilmiş ki, müslümanlarla beraber bu savaşa geldiklerine pişman oluyorlardı. Aralarında &#8220;Bizim için o vadolunan işten bir şey olsaydı (yani Muhammed&#8217;in vaadi doğru olsaydı), yahut bizim fikir ve tedbirden hissemiz olsaydı, fikrimizle hareket edilseydi, burada böyle öldürülmeye maruz olmaz, içimizden bu kadar ölü vermezdik.&#8221; diyorlar. Ecelin iki olduğunu söylüyorlar, normal sebeplerin, ilâhî iradenin tersine etki edebileceğini sanıyorlar. &#8220;Emr&#8221; kelimesi ya &#8220;umûr&#8221; kelimesinin veya &#8220;evamir&#8221; kelimesinin müfred (tekil)i olduğuna göre, bu söz birkaç mânâya gelebilir. Bir yandan Hz. Peygamber&#8217;in belli şartlarla Allah tarafından vaad etmiş olduğu zafer işini yalanlamak maksadıyla peygamberliğe bir itiraz; diğer yönden yukarda açıklandığı üzere Abdullah b. Übeyy&#8217;in Medine&#8217;den çıkılmaması hakkındaki reyi kabul edilmemiş olduğundan dolayı, Peygamber&#8217;in emir ve isteğini hatalı bulma ve bunun altında istişareden daha kuvvetli bir şekilde hükümet işine iştirak etmek ve işe karışmak, bu niyetle Peygamber&#8217;in idare şeklini istibdatkâr (keyfi idareye yakışır şekilde) görmek isteyen bir ihtilal fikri vardır. Bu münafıklar derken bu niyetleri besliyorlar ve tabiatıyla açıklıyamıyorlardı. Halbuki önce Resulullah, münafıkların başı olan Abdullah b. Übeyy&#8217;i istişareye davet etmişti. İkinci olarak kendisi de rüyasını anlatmış ve aynı görüşte bulunmuş ve fakat şûrâ (danışma kurulu)nın çoğunluğu, çıkmak görüşünde ısrar ettiklerinden dolayı, o görüş hakim olmuştu. Buna göre bu durum karşısında Resul-i Ekrem&#8217;e münafıkların bir çeşit istibdad isnat edercesine &#8220;eğer bu işten bize bir şey olsaydı&#8230;&#8221; demeleri, iftira edercesine bir gerçeğin tahrifi (bozulması) idi. Üçüncü olarak, bu olay ile tecrübe göstermişti ki, münafıkların istişare içine alınması bile hikmete uygun değildir. Çünkü Abdullah b. Übey, kibir ve gururundan fikrinin kabul edilmemesine tahammül edemeyerek kırgınlığını artırmış, savaşla ilgili tedbirlerin akışını yakından öğrenerek ona göre orduda ihtilal çıkarmaya çalışmıştır. Bu sebepleydi ki yukarda açıklandığı üzere &#8221; Ey inananlar, kendinizden başkasını kendinize dost edinmeyin.&#8221; (Âli İmran, 3/118) ayeti inmiş ve &#8220;De ki: Bütün işler Allah&#8217;a aittir.&#8221; ilâhî emri ile bu bakış açısından da gerçek gösterilmiştir. Ve bunlara rağmen İslâm ile ilgili işlerde istibdad (zorbalık) olmadığını ayrıca açıklamak için de &#8220;İşte onlarla istişare et.&#8221; (âyet: 159) emri gelecektir. Şimdi böyle ölü vermezdik iddialarına</p>
<p>da &#8220;Eğer siz evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine öldürülüp yatacakları yere çıkıp gideceklerdi.&#8221; diye cevap, emir buyurulmuştur. Yani, &#8220;Ey Muhammed de ki, Uhud&#8217;a çıkmayıp da evlerinizde (yani Medine&#8217;de) bulunsaydınız, öldürülmeleri yazılmış olanlar, herhalde, devrildikleri yerlere çıkacaklar, yine öldürüleceklerdi&#8221;. Zira Allah&#8217;ın takdirini geri çevirmek ve değiştirmek mümkün değildir. Ve bundan dolayı Allah&#8217;a su-i zan (kötü zan) da bulunmamalıdır. Allah bunları inananlara yardımı olmadığından değil, nice nice hikmet ve iyi şeyler için ve özellikle içinizdeki ihlas (samimiyet) ve nifak(bozgunculuk)ı tecrübe âleminde imtihana çekmek ve kalblerinizdeki gizli şeyleri, vesveseleri, şüpheleri günahları tasfiye ve temizlemek için böyle yapmıştır. Şunu da bilmeli ki Allah sinelere arkadaş olan ve onlardan ayrılmayan sırları ve gizlilikleri tamamen bilir. Şu halde öyle imtihanlara çekmesi de bilmediğinden değildir. Bunda, Rabb olmanın gerektirdiği bir seçme sırrı vardır ki, bununla müminler alışkanlık kazanır, münafıkların da durumları ortaya çıkar.</p>
<p>155- Şüphe yok ki iki ordunun çatıştığı gün içinizden yüz çevirenler (yani düşmandan dönen veya Medine&#8217;ye kadar kaçanlar), herhalde kazanmış oldukları bazı hatalar sebebiyle şeytan onların ayaklarını kaydırmak istedi. O bazı günahlar ne idi? Onu ancak Allah bilir ve burada gizlemiştir. Anlaşılıyor ki itaat, itaate sevkettiği gibi, günah da günaha sevkeder. Ve insanın şeytana kapılmak kabiliyetini artırır. Bununla beraber muhakkak ki Allah onların günahlarını affetti. Çünkü &#8220;Allah çok bağışlayıcı ve halim&#8221; dir. &#8220;Eğer Allah yaptıkları yüzünden insanları hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiç bir canlı yaratık bırakmazdı&#8221;. (Fâtır, 35/45) Artık ümitsiz olmak, kötü zanna düşmek caiz değildir.</p>
<p>O gün sebat eden veya kaçanların sayısı ve kimlikleri hakkındaki haberler çeşitlidir. Muhammed b. İshak&#8217;ın nakline göre üçte birisi yaralı, üçte biri bozguna uğramış, üçte biri de sebat etmiş. Bozguna uğrayanlar hakkında da ihtilaf vardır. Denilmiş ki bir kısmı Medine&#8217;ye kadar vardı ve Resulullah&#8217;ın öldürüldüğünü haber verdi. Bu, Sa&#8217;d b. Osman idi. Ondan sonra daha bazıları gelmiş, kadınlarının yanlarına girmişlerdi. Kadınlar bunlara: &#8220;Demek Peygamber&#8217;den kaçıyorsunuz ha!&#8221; diyorlar ve yüzlerine toprak saçıyorlar, &#8220;Burada öreke var, al da iplik bük.&#8221; diye hakaret ediyorlardı. Diğer taraftan denilmiştir ki, müslümanlar dağdan ileri geçmediler. &#8220;Keffal Tefsiri&#8221;nin açıklamasına göre bu</p>
<p>konudaki bütün haberlerden özetle anlaşılabilen şudur ki: Bazıları dönmüş ve uzaklaşmış. Bunların kimisi Medine&#8217;ye, kimisi de diğer tarafa gitmiştir. Fakat çoğu dağ tarafında kalmışlar ve orada toplanmışlar, bunların yanında Hazreti Ömer de vardı. Ancak bunun başlangıçlarda olmadığı, bir de uzağa gitmeyip dağın üzerinde Resulullah&#8217;ın oraya çıkmasına kadar kaldığı muhakkaktır. Ebu Hayyan Tefsiri&#8217;nde nakledilmiştir ki, Hazreti Ömer, bir cuma günü hutbeye çıkmış, Âl-i İmran sûresini okumuştu ve ismi geçen (Hz. Ömer) hutbesinde Âl-i İmran sûresini okumaktan hoşlanırdı. İşbu &#8220;Sizden yüz çevirenler&#8230;&#8221; âyetine gelince demiştir ki: &#8220;Uhud günü biz bozulduk, ben geçtim dağa çıktım, kendimi görüyordum ki, dağ keçileri gibi sıçrıyordum, insanlar da, &#8216;Muhammed öldürüldü&#8217; diyorlardı. Ben de, &#8216;Muhammed öldürüldü diyen bir kimse bulursam her halde öldürürüm&#8217; dedim. Nihayet dağın üzerinde toplandık. Bunun üzerine bu ayetin tamamı indi.&#8221; Yine Keffal Tefsiri&#8217;nde ve Razî Tefsiri&#8217;nde yazılmıştır ki, Hazreti Osman da Ensar&#8217;dan Sa&#8217;da ve Ukbe adında iki kişi ile beraber bozulmuşlar, hatta uzak bir yere kadar gitmişler, üç gün sonra dönmüşler, Hz. Peygamber (s.a.v.) de, &#8220;uzakça gittiniz&#8221; buyurmuştur. Bir gün Hz. Fatıma, Hz. Ali&#8217;ye: &#8220;Osman ne yaptı?&#8221; diye sormuş, o da ismi geçen (Osman&#8217;ı) eksiklemiş, Peygamber&#8217;imiz (s.a.v.) de, &#8220;Ey Ali, kız kardeşlerin kocaları birbirlerini sevme hususunda beni yordular.&#8221; hitabıyla karşılamıştır. Sebat edenlere gelince: Bunlar nihayet ondört kişi idiler ki, Muhacirler&#8217;den Ebu Bekir, Ali, Abdurrahman b. Avf, Sa&#8217;d b. Ebi Vakkas, Talha b. Ubeydullah, Ebu Ubeyde b. el-Cerrah, Zübeyr b. el-Avvam. Ensar&#8217;dan Hubab b. el-Münzir, Ebu Ducane, Âsım b. Sâbit, Hâris b. es-Sımma, Sehl b. Huneyf, Üseyd b. Hudayr, Sa&#8217;d b. Muaz&#8217;dır. Söyleniyor ki, o gün bunlardan sekizi Resulullah ile ölüm üzerine andlaşmışlardı. Üçü Muhacirlerden: Ali, Talha, Zübeyr. Beşi de Ensar&#8217;dan: Ebu Dücane, Haris b. es-Sımma; Hubab b. el-Münzir, Asım b. Sabit, Sehl b. Huneyf idi. Allah&#8217;ın izniyle hiç biri öldürülmemiştir.</p>
<p>156-Şu halde Ey müminler, o küfredenler ve sefere çıktıkları veya gazi olmaya gittikleri zaman kardeşleri için bizim yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi, diyenler gibi olmayınız, kâfirlere benzemekten sakınınız, onların sefer ve savaşı, gerçekten ölüm sebebi kabul edip de böyle söylemeleri, Allah&#8217;ın, o telakki (kabullenme)yi kalblerinde büyük bir hasret kılması içindir. Yani o inanışın neticesi kalplerin,</p>
<p>sonsuza dek hasrette kalmasıdır. Bir kerre ölüm ve öldürülmeyi bu gibi sebeplere bağlayanlar ve daha ilerisini düşünmeyenler için teselliye imkan yoktur. Artık olan olmuş ve &#8220;ah keşke göndermeseydik&#8221; diye hasret çekmekten başka bir şey kalmamıştır. Bunlara, onu yasaklamadıklarından dolayı kendilerini ölüme sebep olmuş bir katil gibi düşünerek (farzederek) pişmanlıktan başka bir şey düşmez. İkinci olarak, bu inanış, sefer ve harpten yılmaya ve onların büyük faydalarından mahrum kalmaya ve düşmanın istilasına uğrayıp her felakete baş eğmeye sebep olur ki, bu da ebedî büyük bir hasrettir. Halbuki hayatı da, ölümü de veren Allah&#8217;tır. Allah öldüreceği zaman seferde de öldürür, hazarda da; harpte de öldürür, sulhte de. Nice sefere çıkanlar vardır ki, büyük büyük kârlar, istifadelerle sağ ve salim dönerler gelirler. Nice savaşa gidenler vardır ki, büyük zaferlerle dönerler. Allah öldürmeyince kimse ölmez, hem de Allah yaptıklarınızı görür. Müminler bunu bilmeli ve kâfirlere benzememelidirler.</p>
<p>157- Şayet Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz hiç şüphe etmeyiniz ki Allah&#8217;tan bir mağfiret (affetme) ve rahmet herhalde o kâfirlerin ömürleri boyunca toplayacakları şeylerden hayırlıdır.</p>
<p>158- Başkasına değil, ancak Allah&#8217;a haşrolunacaksınız. Ona sevkolunup, onun huzurunda toplanacaksınız, mükafatınızı ve cezanızı ondan alacaksınız.</p>
<p>Müminlere vaki olan bu hatırlatmadan sonra Resulullah&#8217;ın şanına, haklarına ve görevlerine ilişkin olarak hitap renklendirilerek şu ayet irad buyuruluyor:</p>
<p>159- Şimdi ey Muhammed! Şu ilâhî nimete özellikle şükretmelidir ki, Allah katından büyük bir rahmet ile yaratılmış olduğun güzel ahlak gereğince sen onlara yumuşak, nazik bulundun, azarlamayı hak ettikleri halde kusurlarını yüzlerine vurup da sert muamele etmedin. Yoksa sen huysuz, katı kalpli biri olsaydın hiç şüphesiz etrafından darmadağın olurlar, seni bırakıp kaçtıktan sonra bir daha başına toplanmazlardı. Bu ise en büyük bir felaket olurdu. Bundan dolayı peygamberlik haklarıyla ilgili kusurlarını affet, ve Allah haklarını Allah affettiğinden, onlar için istiğfar et ve işde onlarla istişare et. Yani vahy gelmeyip rey ve ictihada dayanan, savaş gibi, genel işlere ilişkin durumlarda onların oyunu al ki emir, iyiliği emir olsun. Müşavereden sonra karar verip azmettiğin zaman da Allah&#8217;a dayan ve itimad et, icrada gevşeklik etme. Muhakkak Allah tevekkül edenleri sever.</p>
<p>&#8220;Müşavere&#8221;, şivar, meşvüre, meşvere, meşure, danışıp işaret almak, yani</p>
<p>rey (oy) almak demektir. Toplanıp meşveret eden cemaate de &#8220;şûrâ&#8221; denilir ki, bu da esas itibarıyla öbürleri gibi masdardır. Arap dilinde &#8220;işaret&#8221; diye ile sılalandığı (kullanıldığı) zaman, dilimizde meşhur olduğu üzere el veya göz, kaş ile îmâ (işaret etme) mânâsına geldiği gibi, diye ile sılalandığı zaman da emretmek, oy vermek mânâsına gelir. Müşavere işte bu mânâda işaret almak içindir. İştikak (türeme) bakımından iş bu müşavere ve işaret, arı kovanından bal almak mânâsından veya satılık hayvanı göstermek veya anlamak için at pazarında binip koşturmak mânâsından alınmıştır.</p>
<p>&#8220;Afv&#8221; ve &#8220;istiğfar&#8221; emirlerinden olan &#8220;İşte onlarla istişare et.&#8221; buyurulmasında dikkati çeken bir takım nükteler ve hikmetler vardır:</p>
<p>1- Peygamber&#8217;in onlarla müşaveresi, şanlarının yüksekliğini ve payelerinin terfiini (yükseltilmesini) gerektirir. Bu da onların sevgilerinin artmasına sebep olur. Müşavereye tenezzül edilmemesi ise bir çeşit hakareti içerir ki, bundan da kötü huy ve huysuzluk meydana gelir. Bunun sonucu ise, &#8220;etrafından dağılırlardı&#8221; sözüyle açıklanmıştır. Bu açıdan Peygamber&#8217;e ait müşavere, bir kalp hatırı almayı içerir.</p>
<p>2- (Âl-i imran, 3/79), (Âl-i İmran, 3/104), (Âl-i İmran, 3/110) emirleri işaretince Muhammed aleyhisselamın gönderilmesi bütün insanlar için uyulacak, örnek alınacak bir ümmet teşkilini hedef aldığından, Hz. Muhammed&#8217;in ashabının en yüksek bir siyasî terbiye kazanması Allah&#8217;ın isteği idi. Böyle bir terbiye ise &#8220;Allah tarafından bir rahmet ile&#8221; âyetinin delaletince sıf ilâhî rahmet olan Hz. Muhammed&#8217;in müşavere mektebinde alınabilirdi. Hz. Muhammed&#8217;in terbiye ve talim görmüş ashabı, başkalarını terbiye edebilecek şekilde yetişecekler, sonra da &#8220;Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz&#8221; nebevî hadisi mânâsınca, Allah&#8217;ın emriyle nice toplumlar ve Allah&#8217;a layıkıyla kulluk etmeye çalışanlar yetiştireceklerdi. Buna ise her şeyden önce pek büyük bir cömertlik ve nezaketi içeren bir ahlakî kemal ve rabbânî irfan gerekli idi ki; işte esası, ilâhî bir vergi ve meyveleri ve inkişafları beşere ait çalışma, kazanma olan bu ahlâkın başlangıcı teşekkür hitabıyla ve gelişmeleri iyiliksever emriyle gösterildikten sonra, o irfan (anlayış)ın öğretim ve temrin (alıştırmas)i için de buyurulmuştur. Bu bakımdan da Peygamber&#8217;in müşaveresi bir terbiye sırrını ve uyma hikmetini içine alır.</p>
<p>3- Esasen Peygamber&#8217;imiz, Uhud olayının başlangıcında müşavere etmişti. Peygamber&#8217;imiz, Medine&#8217;den çıkılmaması tarafına meylettiği halde, onlar çıkılması reyinde bulunmuşlardı. Çıkılınca da olanlar oldu. Şu halde bundan sonra Peygamber onlarla müşavereyi terk ederse, o müşavereden dolayı kalbinde bir üzüntü bulunduğuna delalet ederdi. Bunun için, bu olaydan sonra müşavere emri açıkça belirtilmiştir ki, Peygamber&#8217;in kalbinde bu olaydan böyle bir eser bulunmadığı ve müşavere hususunda üzüntü caiz olmayıp, tam bir emniyet ile hareket edilmesi gerektiği ve iyi niyetle vaki olan ictihadî reyden dolayı, sonunda hata ortaya çıksa bile, başında mesuliyet olmayacağı anlaşılmış olsun.</p>
<p>4- Münafıkların başı Abdullah b. Übeyy müşavereye sokulmuş olduğu halde, müşavere ahlâkını tanımıyarak ve tahakküm fikrine kapılarak en müşkül (zor, kritik) bir zamanda işe karışma ve müdahele hırsıyla, &#8220;Bize işten bir hisse var mı?&#8221;, &#8220;Bize bu işten birşey olsaydı&#8230;&#8221; dediklerinden dolayı, cevabından sonra buyurulmasında; hem İslâm siyasetinin tehakküm ve istibdad fikrinden uzak bir iyiliksever ruh ve ahlâka dayandığını, hem de bu iyilikseverliğin, tevhid esasına ve ihlas fikrine aykırı açık veya gizli bir şirk ve işrak (Allah&#8217;a ortak koşmay)a varan bir işe katılma durumunda olmamasının gereğini ayrıca bir hatırlatmadır. Şu halde &#8220;onları işe ortak et&#8221; buyurulmayıp da buyurulması, münafıklara bir reddi ve müşaverenin metnindeki emir birliğini bozmaya değil, düşünme ve açıklamaya yönelmiş olması gerektiğini de içerir ve âyetin başında sonunda yüksek hükmüyle bütün işlerin Allah&#8217;a döndürülmesi de bu tevhid noktasını bildirir. Bundan ise şu neticeyi alırız ki, İslâm şurası (danışma kurulu)nın görevi, yalnız kendi arzu ve isteklerini ifade eden reylerini göstermek değil, olaylarda Allah&#8217;ın kullarının genel çıkarları açısından hakkı araştırmakla o konuda aklî ve naklî delillerden amel edilir olması gereken Allah&#8217;ın hükmünü tayin etmektir. Bu şekildedir ki ortaya çıkacak olan irade, tatbikte hiçbir kıymeti olmayan yalnız beşerî istekler değil, vaki&#8217;de gerçekleşecek olan ilâhî iradeyi temsil ve ona uyarak faydalı bir şekilde hüküm icra edebilir. Burada insan iradesinin hiç hükmü yok denemez. Fakat ilmin iradeye tabi olmasıyla, iradenin ilme tabi olması arasında büyük bir fark bulunduğunu unutmamak gerekir. Şu halde şûrâ, her şeyden önce, ilmî bir fikir ile hakkı araştırmak ve ilâhî iradenin tecellilerine uymak ve cüz&#8217;î iradelerini, kendi temennilerini ortaya çıkarmaya değil, Hakk&#8217;ın hükmünü açıklamak ve tayine sarf etmek gerekir. Yoksa ortada müşavere değil, çeşitli iradelerin çekişme</p>
<p>ve mücadelesi cereyan eder ve bu münakaşa, hak ve hayır fikri ile Allah&#8217;ın hükmüne döndürülmedikçe çeşitli fırkaların çarpışması, batması gerekli olur.</p>
<p>İşbu müşavere emrinin vücub (farz)mu, yoksa nedb (mendub)mi ifade ettiği hakkında âlimlerin ihtilafı vardır. İmam Şafiî hazretleri mendub olduğunu kabul etmişse de, zahir olan farzdır. Fakat tefsircilerin ve bilginlerin ittifakı vardır ki, Allah katından vahy inmiş olan hususlarda Peygamber&#8217;in ümmeti ile müşavere etmesi caiz değildi. Çünkü nass karşısında rey ve kıyas batıldır; mevrid-i nass (nassın geldiği yer)de ictihada mesağ (izin, ruhsat) olmadığı malumdur. Nass olmayan hususlara gelince, her şeyde müşavere caiz midir, değil midir? Birçok bilginler ve tefsirciler işbu emrinin, harbe mahsus olduğu fikrindedir. Çünkü vahiy bulunan hususlarda müşavere caiz olmadığı kesinlikle bilindiğinden deki &#8220;el-Emru&#8221; kelimesinin &#8220;elif-lâm&#8221;ının istiğrak (genelleme) için olmadığı anlaşılır. Dolayısıyla ahd için olduğu ortaya çıkar. Bu âyette geçmiş olan bilinen emir ise, harp ve düşmanla karşı karşıya gelmektir. Şu halde emirin de buna tahsis edilmesi olması gerekir. Fakat diğer âlimler ise, el-emr&#8217;in âmm (genel) olduğu ve ancak nass (kesin dini delil)&#8217;ın geldiği hususlara tahsis edilmiş ve buna göre geri kalanlarda genel bir şekilde hüccet (delil) olarak kalmış olduğu fikrindedir. Gerçekte emri, harbe mahsus olmadığı gibi, buradaki de öyle olması gerekir. Delillerin gelmesinden sonra ihtilaf edenler ve Allah&#8217;ın kitabına iman etmeyenler aleyhinde gelen âyetlerin, nassın geldiği yerde ictihadın caiz olmadığını gösterdikleri ve daha açıkçası nass karşısında ictihad, Allah&#8217;ın emri karşısında rey ve kıyas ile isyan eden mel&#8217;ûn (lanetlenmiş) İblis&#8217;in hali olduğu malumdur. Şu halde meselenin ruhu, vahye mazhar olan Resulullah&#8217;ın din içinde ictihadla da görevli olup olmadığı meselesidir. Peygamber için ictihadı caiz görmeyenler, müşaverenin harp işi gibi sırf dünya ile ilgili olan hususlara ait olduğuna inanmışlardır. Halbuki Usul İlmi&#8217;nde sahih olan şudur ki,Resulullah vahyi bekler ve vahy gelmeyen hususlarda rey ve ictihadıyla amel ederdi. Ve bu ictihadda başlangıçta hata da düşünülebilir, ancak hata olursa vahy ile düzeltilir, devam etmezdi. Peygamber&#8217;in ictihadının, diğer ictihadlardan farkı bu idi. Yoksa Cenab-ı Allah &#8220;İçlerinden işin iç yüzünü araştırıp çıkaranlar, onun ne olduğunu bilirlerdi.&#8221; (Nisâ, 4/83) diye müctehid âlimleri öğmüş ve &#8220;Ey akıl sahipleri ibret alın.&#8221; (Haşr, 59/2) diye basiret kullanmak ile istibar (ibret alma) ve kıyası da emretmişken, basiret sahiplerinin efendisi olan, akıl ve zekası herkesin üstünde bulunan Resulullah&#8217;ın bu naslardan hariç olamayacağı açıktır. Şu halde Resulullah, vahy inmeyince ictihadla görevliydi. İctihad</p>
<p>ise mübahase (karşılıklı konuşma) ve münazara (ilmî tartışma) ile kuvvet bulacağı için, vahyin gelmesinin dışında müşavere ile de görevli olmuştur. Rivayet edilmiştir ki işbu indiği zaman Resulullah şöyle buyurmuştur: &#8220;Biliniz ki, Allah ve Resulü müşavereden herhalde müstağnidirler ve fakat Allah Teâlâ bunu benim ümmetime bir rahmet kıldı. Onlardan her kim istişare ederse doğru yoldan mahrum kalmaz. Her kim de terk ederse hatadan kurtulmaz&#8221;. Diğer bir hadis-i şerifte de: &#8220;Müşavere eden bir toplum, herhalde işlerinin en doğrusuna muvaffak olur.&#8221; buyurulmuştur.</p>
<p>Bütün bunlardan anlaşılır ki, burada Peygamber&#8217;e hitap olarak gelen &#8220;veşâvirhüm&#8221; (onlarla müşavere et) emri, yukarda açıklandığı üzere, bir çok faydaları içermekle beraber, bunun sebebi ve asıl hikmeti, ümmetini öğretim ve terbiyesi için gelmiş olmasıdır. Şu halde Peygamber için müşavere mendub da olsa, ümmet için vacibtir. Nitekim diğer bir âyette &#8220;İşleri, aralarında danışma iledir.&#8221; (Şûrâ, 42/38) buyurulmuştur.</p>
<p>160-161-Bu noktada Resulullah&#8217;a hitabdan müminlere sözü çevirerek buyuruluyor ki: &#8220;Eğer Allah size yardım ederse size galip gelecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa ondan sonra size yardım edecek olan kimdir?&#8221; &#8220;Hizlân&#8221; muhtacı, tam ihtiyacı sırasında bırakıvermektir. Bedir vakası birinci fırkanın, Uhud vakası da ikinci fırkanın misalleridir. Gerçi Uhud&#8217;da Cenab-ı Allah müminleri perişan bırakmamıştır. Fakat Bedir gibi tam yardım da bahşetmemiş ve bu şekilde Allah&#8217;ın yardımsız bırakmanın dehşetini takdir ettirecek bir imtihan yapmış olduğundan, bu da ikinci fırkayı tecrübeyle takdir etmek için yeterli örnek olmuştur. Şu halde müminler de ancak Allah&#8217;a tevekkül etsinler, yalnız ona dayansınlar.</p>
<p>İmam Fahruddin Râzî der ki: &#8220;Tevekkül bazı cahillerin zannettiği gibi, insanın kendini ihmal etmesi demek değildir. Böyle olsaydı müşavere emri, tevekküle engel olurdu. Tevekkül insanın zahirî (görünür) sebeplere uyması ve fakat kalbini onlara bağlamayıp Hak Teâlâ&#8217;nın, korumasına dayanması demektir&#8230;&#8221; Okçular, merkezi terkedip ganimete koşmalarına sebep olarak, &#8220;Resulullah herkesin aldığı kendisinin olsun der de ganimetleri taksim etmez diye korktuk, nitekim Bedir&#8217;de taksim etmemişti.&#8221; demişler, Resul-i Ekrem de:</p>
<p>&#8220;Demek ki ganimetleri size taksim etmeyeceğiz de hainlik yapacağız zannettiniz.&#8221; buyurmuştu. Bu sebeple Peygamber&#8217;in şânını tenzih ve hainliğin Allah&#8217;ın gazabını çeken büyük bir günah olduğunu ve cezasız kalmayacağını açıklamak için şu âyetler inmiştir: . Gulûl = &#8220;, ganimet malından gizli bir şey aşırmak, emanete hiyanet etmektir ki, genelde devlet mallarında su-i istimal (kötüye kullanma) de bu türdendir. Resulullah, gulûl (hainliğ)i büyük günahlardan saymıştır ve bu konuda bir çok hadisi şerif vardır. Bu cümleden olarak: &#8220;Her kim üç şeyden uzak olarak ruhu cesedinden ayrılırsa cennete girer. Kibir, gurur, borç&#8221; &#8220;İpliği, iğneyi de eda ediniz (veriniz), çünkü kıyamet gününde âr (utanma), nâr (ateş) büyük ayıptır. &#8221; buyurulmuştur.</p>
<p>162- Şimdi Peygamber gibi Allah&#8217;ın rızası ardında giden zat Allah&#8217;dan bir dehşetli gazap (kızgınlık) ile dönen ve varacağı yer cehennem olan haine benzer mi? O cehennem ne fena varış yeridir. Hayır onlar eşit olamazlar.</p>
<p>163- O sevilen gurup ile o istenmeyen gurup Allah katında tabaka tabaka çeşitlidirler, biri cennette, biri cehennemdedir ve Allah onların amellerinin derecelerini bilir, ona göre sevap ve ceza verir.</p>
<p>Şimdi bu sevilen gurup ile sevilmeyen gurubun durumlarını biraz açıklama ve Uhud olayından üzgün olan müminleri teselli etme ve kalplerini takviye (kuvvetlendirme) konusunda önce Resulullah&#8217;dan başlayarak buyuruluyor ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>164- Andolsun ki Allah, müminlere kendilerinden, onlara kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitab ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.</p>
<p>165- (Bedir&#8217;de düşmanı) iki katına uğrattığınız bir musibet (Uhud&#8217;da) size çarpınca mı: &#8220;Bu nereden&#8221; dediniz? De ki: &#8220;Bu başınıza gelen kendinizdendir&#8221;. Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.</p>
<p>166-167- İki topluluğun karşılaştığı günde başınıza gelen musibet de Allah&#8217;ın izniyledir. Bu da müminleri belirlemesi ve hem de münafıklık yapanları ayırt etmesi içindir. Ve onlara: &#8220;Geliniz, Allah yolunda savaşınız veya (hiç olmazsa) savunmaya geçiniz.&#8221; denilmişti. Onlar ise: &#8220;Biz savaşmasını (veya savaş olacağını) bilseydik arkanızdan gelirdik.&#8221; demişlerdi. Onlar, o gün, imandan çok küfre yakındılar. kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah neyi gizlediklerini daha iyi bilendir.</p>
<p>168- Kendileri oturup kaldıkları halde kardeşleri için: &#8220;Eğer bize uysalardı öldürülmezlerdi&#8221; dediler. Onlara de ki: &#8220;Eğer iddianızda doğru iseniz, kendinizden ölümü uzaklaştırınız&#8221;.</p>
<p>169- Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rab&#8217;leri katında rızıklanmaktadırlar.</p>
<p>170- Allah&#8217;ın lütfundan verdiği nimetle sevinçlidirler. Arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere de hiç bir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler.</p>
<p>171- Onlar, Allah&#8217;ın nimetini, keremini ve Allah&#8217;ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelerler.</p>
<p>172- Kendilerine yara dokunduktan sonra da Allah ve Peygamberi&#8217;nin davetine uydular. Hele onlardan iyilik edenlere ve gereğince Allah&#8217;tan korkanlara büyük bir mükafat vardır.</p>
<p>173- İnsanlar onlara: &#8220;Düşmanlarınız size karşı ordu topladı, onlardan korkun.&#8221; dediklerinde, bu, onların imanını artırdı ve şöyle dediler: &#8220;Allah bize yeter. O ne güzel vekildir&#8221;.</p>
<p>174- Bunun üzerine kendilerine hiç bir kötülük dokunmadan Allah&#8217;ın nimeti ve lütfuyla geri döndüler ve Allah&#8217;ın rızasına uydular. Allah büyük lütuf sahibidir.</p>
<p>175- (Size o haberi getiren) ancak şeytandır, (sadece) kendi dostlarını korkutabilir. Onlardan korkmayın, eğer mümin iseniz benden korkun.</p>
<p>176- Küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar, Allah&#8217;a hiç bir şekilde zarar veremezler. Allah onlara ahirette bir pay vermemek istiyor. Onlar için büyük bir azap vardır.</p>
<p>177- İman karşılığında inkarı satın alanlar Allah&#8217;a hiç bir zarar veremezler. Onlar için acı bir azap vardır.</p>
<p>178- Kâfirler, kendilerine mühlet vermemizin, şahısları için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara bu mühleti, ancak günahlarını artırsınlar diye veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.</p>
<p>179- Allah, müminleri içinde bulunduğunuz şu durumda bırakacak değildir, pisi temizden ayıracaktır. Ve Allah sizi gayba vakıf kılacak da değildir. Fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini seçip (gaybı bildirir). O halde Allah&#8217;a ve peygamberlerine iman edin. Eğer iman eder ve günahlardan korunursanız, sizin için büyük bir mükafat vardır.</p>
<p>180- Allah&#8217;ın, kendilerine lütfundan verdiği nimetlere karşı cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır o, kendileri için şerdir. Cimrilik ettikleri şey, kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah&#8217;a aittir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.</p>
<p>164- &#8220;Andolsun ki Allah, müminlere, kendilerinden bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur.&#8221; Bu, ne büyük bir ilâhî lütuftur. Bütün insanlık âlemine bir hidayet tarihi açan ve âlemlere halis ilâhî rahmet olan böyle yüksek şanlı bir Peygamber&#8217;in ümmeti olan ve özellikle sohbet ve arkadaşlık şerefiyle şereflenmiş bulunan müminlere ne mutlu! Öyle bir Resul ki onlara vahyi anlatarak Allah&#8217;ın âyetlerini okur, ilâhî bilgilere ulaştırır ve bakış güçlerini terbiye eder. Onları ıslah ve tasfiye eder de amelî kuvvetlerini, ahlâklarını tamamlatır (kemale erdirir), onlara kitabı ve hikmeti öğreterek Allah&#8217;a adamaya yükseltir. Kitap, şeriatin zahir durumlarına, hikmet de onun güzelliklerine ve Allah bilgilerine, sırlarına, hedeflerine ve faydalarına işarettir. Halbuki bundan önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlardı.</p>
<p>O cahiliyyet ve sapıklık birkaç sene içinde birden bire bu yüksek hidayet ve hikmete dönüşüverdi. Ve bu şekilde geçmiş asırlar tarihi kapanıverdi. Şu halde buna ümmet olan müminlere gevşeklik yakışır mı?</p>
<p>165-Bu böyle iken sizin iki katını isabet ettirdiğiniz bir musibet size isabet edince, (yani sizin musibetiniz düşmanınızınkinin yarısı iken) &#8220;bu başımıza gelen musibet nereden?&#8221; dediniz. Bedir savaşında düşman yetmiş ölü ve yetmiş esir vermişti. Uhud&#8217;da da müslümanlar hiçbir esir vermeyerek yetmiş kadar şehit verdiler. Bu ölçü ile müslümanların Uhud&#8217;daki kaybı, müşriklerin Bedir&#8217;deki kayıplarının yarısı kadardı. Bir de müslümanlar, müşrikleri bir Bedir&#8217;de, bir de Uhud&#8217;un başlangıcında olmak üzere iki kere bozguna uğratmışlar, müslümanlar ise bir kerecik bozulmuşlardı. Bu itibarla da müşriklerin uğradıkları musibete bakarak müslümanların musibeti ikiye karşı bir demekti. Hem müşriklerin musibetleri, müslümanların Bedir başarıları olduğu halde; müslümanların musibeti, müşriklerin bir başarısı değildi. Bu ise müslümanların fazlaca üzüntü ve hayretini gerektirmiş ve bunu büyüterek: &#8220;Bu nereden?&#8221; diye bir endişeye dalmışlardı. Bu soru, hadisenin ilmî bir bakışla tetkik ve tenkidi için mesele ortaya atma kabilinden olabilirse de, diğer taraftan münafıkların: &#8220;Muhammed&#8217;in vaadi tahakkuk etmedi, peygamber olsaydı bu musibetler olur muydu?&#8221; gibi şüpheler ortaya atmaya çalıştıklarından, burada mümin halkın fikirlerinin bozulma ihtimali de vardı. Buna göre Cenab-ı Allah, olayın haddinden fazla büyütülmüş olduğunu karşılaştırmak suretiyle göstererek sorusunun haksız ve yersiz olduğunu soru üslubuyla hatırlatmak için (Âli İmran, 3/140) mazmununa işaret ederek, sevinci gibi kederleri de değişen bu âlemde, bu halin şaşılacak ve üzülecek bir şey olmadığı tarzında bir teselli etme cevabına işaretle beraber, meselenin gerçek cevabını da açıklamak için buyuruyor ki: Ey Muhammed cevap olarak şöyle de: O sizin kendinizden oldu. Bunun sebebini ilk önce dışarda değil, kendinizde, emre uymamak, merkezi terkedip ganimet hırsına düşmek gibi kötü irade ve hareketinizde aramalısınız. Şu halde &#8220;bu nereden?&#8221; diye şaşıp ve üzüleceğinize, nefsinizi ıslah edip, gelecek için hazırlanmalısınız. Çünkü Allah her şeye kâdirdir. Kudret cümlesinden olmak üzere yolunda bulunanlara başarı ihsan ettiği gibi, tersine gidenleri sefil de edebilir. Hatta gizli hikmetlerinden dolayı, lütfunu kahr, kahrını lütuf şeklinde gösterebilir. Bunun için üzüntülü ve müteessir olmakta mânâ yoktur. Burada önce olayın sebep ve kaynağı kendileri olduğu ve bu şekilde kulların fiillerinin kendi iradelerine dayalı bulunduğu tebliğ olunmakla beraber; bundan insan iradesinin, ilâhî iradenin tersine olarak</p>
<p>olaylarda müstakil (bağımsız) olduğunun zannedilmemesi, sebeplerin ve kulların iradesinin tesirinin, Allah&#8217;ın kudretine ve iradesinin ilgisine borçlu ve bağlı bulunduğunun iyice anlaşılması için ilavesinden sonra, doğrudan doğruya müminlere hitabı çevirmekle sorunun cevabı şu şekilde açıklanıyor ki:</p>
<p>166-167-Ey müminler, iki ordunun (yani müslümanların ordusuyla, müşriklerin ordusunun) çatıştıkları o gün her ne felaket isabet ettiyse, kendinizden olmakla beraber Allah&#8217;ın izniyledir. Çünkü ilâhî izin ve iradenin dışında herhangi bir olayın olmasına imkan yoktur. Demek ki, ilâhî irade iki şekilde ortaya çıkar: Birisi cebrî (zorlayıcı) olan ilâhî iradedir ki, hiç bir sebep ve şart ile bağlı olmayarak ilk defa ve doğrudan doğruya ortaya çıkar. Ve bu irade, rızayı da gerektirir. Bunda Cebbar (zorlayıcı) ism-i şerifi hakimdir ve kulların fiilleri ıztırarî (zorunlu)dir. Biri de sebep, şart ve kulun iradesi altında hükmünü yürütme şeklinde ortaya çıkan ilâhî iradedir ki, bu irade rızayı gerektirmez. Ancak sorumluluk kullara ait olmak üzere fiille ilgili bir izni ifade eder. Buna ve özellikle bunun zıddı rıza olanına Kelâm bilginleri tahliye (serbest bırakma) de tabir etmişlerdir. Kur&#8217;ân&#8217;da çoğunlukla bu çeşit icraya ait irade izin kelimesiyle ifade olunmuştur. Yasağın kalkması demek olan izin de rızayı gerektirmez. Ve bundan dolayı sorumluluğa zıt olmaz. İşte burada karinesiyle buyurulması da bu kabildendir. Bunun için bazı tefsirciler bu izni, irade ile; bazıları da tahliye ile tefsir etmişlerdir ki maksad, bu iznin rıza demek olmadığını da anlatmaktır.</p>
<p>Sözün kısası vaad olunan ilâhî zafer, mutlak ve zorunlu değildi. Sabır ve günahlardan sakınma gibi, kulun iradesi ile ilgili olan şartlarla kayıtlı idi. Müminler buna uymayıp, iradelerini kötüye kullandıklarından dolayı musibet vaki oldu. Bununla beraber her şeye kâdir olan Allah zıddını isteseydi, müminlerin kötü iradelerini ve müşriklerin bundan istifade eden hareketlerini infaz etmez, musibeti, ilâhî zorlaması ile menedebilirdi; fakat etmedi, izin verdi ve böylece musibet olayı da olağanüstü sûrette değil de, normal bir şekilde vuku buldu ki, bu âdet, kulların iradesini izin ile yerine getirme ve sorumluluk, ilâhî sünnetidir. O halde buna &#8220;nereden?&#8221; diye şaşıp ve hayret edecek bir taraf yoktur. Tersine teşekkür etmek gerekir ki, rızaya tabi olan Resulullah&#8217;ın ve beraberindeki bir kaç zatın sabır ve takvaları hürmetine müşriklerin saldırıları durduruldu da yok olma tehlikesi önlenmiş oldu.</p>
<p>Şunu da bilmeli ki musibet, Allah&#8217;ın birtakım hikmetleri ile de beraber bulunan</p>
<p>Allah&#8217;ın izniyle beraber, bir de müminleri bilmesi, (yani halk arasında ayırıp ortaya çıkarması), ve münafık olanları bilmesi, ayırt etmesi ve her ikisinin ona göre ecir ve cezalarını vermesi içindir. Bunda, böyle müminleri seçmek ve münafıkları ayırmak hikmetleri de vardır. O münafıklar ki, kendilerine geliniz Allah yolunda çarpışınız veya kendinizi ve vatanınızı müdafaa ediniz, yahut bizzat savaşmazsanız, bari çok kalabalık görünerek düşmana göz dağı veriniz de koğulmasına hizmet ediniz, denildi de. İbnü Abbas (r.a.) demiştir ki: &#8220;Bunlar Abdullah b. Übeyy ve arkadaşlarıdır.&#8221; Çünkü Uhud savaşında bırakıp gitmişlerdi. Abdullah b. Amr b. Haram da bunlara: &#8220;Size Allah&#8217;ı hatırlatırım, Peygamberimizi ve kavminizi terkedip gitmeyiniz.&#8221; demiş ve vuruşmaya davet etmişti. Buna karşı biz savaş olacağını bilseydik, yahut savaşmasını bilseydik elbette size uyardık dediler ve bununla fesat (bozgunculuk) çıkarmak ve alay etmek istediler. Doğrusu o gün onlar, imandan çok küfre yakın idiler. Zaten bunlar, ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylerler, (yani içleri dışlarına uymaz). Söyledikleri kalplerinden gelmez. Bu onların her zamanki halleridir. O gün de ağızlarından iki şey açıkladılar ki, kalplerinde yoktu. &#8220;Savaş olacağını bilmiyoruz, bilseydik uyardık.&#8221; dediler. Kalplerinde ise bunların ikisi de böyle değildi. Onların kalplerinde ne sakladıklarını Allah daha iyi bilir.</p>
<p>168- O münafıklar ki, harpten savuşup oturarak kardeşleri (yani akrabaları) için: &#8220;Bizi dinlemiş olsalardı öldürülmezler, bizim gibi kurtulurlardı.&#8221; dediler. Bunu diyenin de Abdullah b. Übeyy olduğu nakledilmiştir. Bu sözde, önce savaştan kaçırmak için teşviklerde bulunduklarını ikrar; ikinci olarak teşvikleri dinlenilmediği için gücendiklerini açıklama; üçüncü olarak öldürülenleri aşağılama ve &#8220;oh olsun&#8221; diye öç alma; dördüncü olarak da eceli inkar vardır. Ta yukarda (Âli İmran, 3/122) âyet-i kerimesindeki iki grup münafıkların yüzünden az daha kalp zayıflığına düşüyorlardı, Allah korudu. Ey Muhammed, bunları susturmak için de ki: &#8220;Öyleyse haydi kendinizden ölümü uzaklaştırın bakalım?&#8221; Sizin kurtulmanızın sebebi savaştan savuşup oturmanız olduğu ve size uyanların kurtulacağı iddiasında doğru iseniz, bunu yapabilmeniz gerekir. Gelelim öldürülenlere:</p>
<p>169-Ey hitap mümkün olan herhangi bir kimse, yahut Ey Muhammed! &#8220;Allah yolunda öldürülen kimseleri ölüler zannetme&#8221; . İmam Ahmed b.</p>
<p>Hanbel&#8217;in ve daha birçoklarının İbnü Abbas hazretlerinden rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte Allah&#8217;ın Resulü buyurmuştur ki: &#8220;Uhud&#8217;da kardeşleriniz şehid oldukça Allah Teâlâ onların ruhlarını yeşil kuşların içlerine koydu ki, cennetin ırmaklarından sulanırlar, meyvelerinden yerler ve Arş&#8217;ın gölgesinde asılmış altın kandillere giderler, istirahat ederler. Ne zaman ki yiyecek ve içecek yerlerinin hoşluğunu ve uyuyacak yerlerinin güzel letafetini taddılar, &#8216;Nolaydı Allah&#8217;ın bize neler verdiğini kardeşlerimiz bilselerdi de cihaddan çekinmeseler, savaştan gocunmasalardı.&#8217; dediler. Allah Teâlâ da: &#8216;Tarafınızdan ben onlara bunu tebliğ ederim.&#8217; buyurdu ve bu âyetleri indirdi. Tirmizî&#8217;nin &#8220;hasen&#8221;, Hakim ve diğerlerinin &#8220;sahih&#8221; olarak Cabir b. Abdullah hazretlerinden tahric ettikleri bir hadis-i şerifte de şöyle rivayet edilmiştir: &#8220;Cabir (r.a.) dedi ki: Resulullah (s.a.v.) bana rastgeldi, &#8216;Ey Cabir, seni üzgün görüyorum, niye?&#8217; dedi. &#8216;Ey Allah&#8217;ın Resulü, dedim, babam şehit oldu, çoluk-çocuk ve borç bıraktı.&#8217; Buyurdu ki: &#8216;Allah Teâlâ babanı ne şekilde kabul buyurdu sana müjde edeyim mi?&#8217; &#8216;Evet&#8217; dedim. Buyurdu ki: &#8216;Allah Teâlâ hiç kimseye perde arkasından başka bir şekilde kelâm söylemedi. Babanı ise diriltti de yüzüne karşı ona, &#8216;Ey kulum, dile benden, vereyim sana.&#8217; dedi. O da: &#8216;Ey Rabbim, bana hayat verirsin de senin yolunda ikinci defa öldürülürüm&#8217; dedi. Rabbi Teâlâ: &#8216;Benden onlar bir daha dönmezler.&#8217; diye söyledi buyurdu. O da: &#8216;Ey Rabbim, arkamdan tebliğ et.&#8217; dedi, Allah Teâlâ da bu âyeti indirdi.&#8221; İkisinin de vukuu mümkün olduğu gibi bu, bir âyet; diğeri bir kaç âyet hakkında olması yönünden iki rivayet arasında zıtlık yoktur. Ve bu âyetlerin Uhud şehidleri sebebiyle inmiş olduğu hakkında haberler açıktır. Nitekim Bakara Sûresindeki (Bakara, 2/154) âyeti Bedir şehidleri sebebiyle inmiştir.</p>
<p>170- O şehitler, arkalarından kendilerine katılmayan (yani şehit olmayıp hayatta kalan) bütün müminlerin sonunda korku ve üzüntüden kurtulup mesut olmalarıyla müjdelenir, sevinir ve neşeli olurlar. Bu şekilde demek ki kalanların din ve dünya selamet ve saadetiyle devamlı oluşu, şehitlerin rızıklandıkları refah ve sevincin sebeplerinden birini teşkil eder. Diğer bir mânâ ile, arkalarında mücahede eden ve henüz şehit olmak suretiyle kendilerine katılmamış bulunan gelecekteki şehitlerin, bugün çektikleri acı ve zahmete rağmen neticede şehit olarak, dünya ve ahiretin korku ve hüznünden bütün bütün kurtulacaklarını ve kendileri gibi</p>
<p>mesut olacakları müjdesini alırlar da sevinirler. Şu halde geride savaşı kaybeden ve şehid olmaktan mahrum kalan ve düşman işgali altında inleyen ve özellikle dinlerinin yok olması tehlikesiyle karşı karşıya bulunanların halinden haberdar olurlarsa şehitlerin de üzgün olmaları gerekecektir. Demek oluyor ki, Allah Teâlâ şehitlere bunların durumlarını ya bildirmeyecek, ilgilendirmeyecek veya bildirdiği şekilde onları o üzüntüden koruyacak, lutfunun nimetiyle memnun edecektir. Çünkü Allah yolunda şehit olanlar &#8220;kendilerine hiçbir korku olmayanlar ve üzülmeyecek olanlar&#8221; dır.</p>
<p>171-Şehitler &#8220;Allah&#8217;ın nimetini, keremini ve Allah&#8217;ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelerler.&#8221;</p>
<p>172- Hele o müminler ki, &#8220;Onlar, kendilerine yara dokunduktan sonra da Allah ve peygamberinin davetine uydular. Hele onlardan iyilik edenlere ve Allah&#8217;tan korkanlara büyük bir mükafat vardır.&#8221; Bu âyet de Uhud&#8217;un arkası sıra Hamra-i Esed Gazvesi hakkında inmiştir. Rivayet olunuyor ki, Ebu Süfyan ve arkadaşları Uhud&#8217;dan çekilip Revha denilen yere vardıklarında pişman olmuşlar: &#8220;Çoğunu öldürdük, azı kalmıştı, neye bıraktık geldik, herhalde dönmeli ve köklerini kesmeliyiz.&#8221; diyerek, dönüp müslümanlara tekrar hücum etmek istemişlerdi. Hazreti Peygamber de bunu derhal haber almış ve onları yıldırmak, kendinin ve ashabının kuvvetini göstermek için, Ebu Süfyan&#8217;ı takip etmek üzere ashabını teşvik etmiş ve: &#8220;Bugün bizimle beraber ancak dünkü günümüzde hazır bulunanlar çıksın.&#8221; buyurmuş idi. Şu halde Peygamber&#8217;le beraber bir cemaat hareket ettiler ki, yetmiş kişi oldukları söylenmiştir. Medine&#8217;den sekiz mil mesafede bulunan Hamra-i Esed isimli yere kadar vardılar. Ashab yaralı idiler, çok zahmet çekiyorlardı, sevaplarını kaçırmamak için katlanıyorlardı. İçlerinde öyle yaralılar vardı ki sırayla birbirlerini sırtlarında taşıyorlardı. Biraz birisi yükleniyor, biraz sonra binen inip altındakini yükleniyordu. Yine içlerinde saatlerce birbirlerine dayanarak gidenler bulunuyordu ki, hep bunlar yaraların ıztırabından idi. Fakat Cenab-ı Allah müşriklerin kalblerine korku koydu da kaçtılar, gittiler. İşte bu âyet, bu hal içinde Resulullah&#8217;ın davetine katılan bu müminler hakkındadır.</p>
<p>173-174-Aynı şekilde o müminlerden bahseden (3/173-175) âyetleri de Küçük Bedir Gazvesi hakkında inmiştir. Rivayet olunuyor ki, Ebu Süfyan Uhud&#8217;dan Mekke&#8217;ye gitmeye karar verdiği zaman: &#8220;Ey Muhammed, sözleşme zamanımız Küçük Bedir mevsimi olsun, orada çarpışırız istersen.&#8221; diye bağırmıştı. Hazreti Peygamber de Hz. Ömer&#8217;e: &#8220;Bu, bizimle senin aranda inşaallah&#8221; diye cevap vermesini emretmişti. Vakit</p>
<p>gelince Ebu Süfyan emri altındakileri alıp çıktı. &#8220;Merru&#8217;z Zahran&#8221; isimli yere kondu. Fakat Allah kalbine bir korku verdi, cayıp dönmek istedi. O sırada Nuaym b. Mes&#8217;ud Eşceî&#8217;ye rastgeldi ki bu Nuaym, umre yapmış geliyordu. Buna: &#8220;Ey Nuaym, ben Muhammed&#8217;le Bedir mevsiminde çarpışmaya anlaşmıştım. Bu sene ise kurak, bize herhalde ağaçlarda hayvan yayacağımız ve süt içeceğimiz bir sene yaraşır. Bunun için dönmek istiyorum. Fakat Muhammed çıkar da, ben çıkmamış bulunursam cür&#8217;et (cesaret)i artar. Medine&#8217;ye git onları oyala, geciktir, sana on deve vereyim.&#8221; demişti. Nuaym yola çıktı, geldi gördü ki, müslümanlar hazırlanıyorlar. &#8220;Bu dedi, doğru bir fikir değil; onlar memleketinize geldiler, bir çoğunuzu öldürdüler, siz üzerlerine giderseniz, hiç biriniz geri gelmez&#8221;. Ve bu söz, bir takımları üzerinde tesir icra etti. Resulullah, bunu anlayınca: &#8220;Muhammed&#8217;in canı elinde olan Allah&#8217;a yemin ederim ki, ben yalnızca çıkarım.&#8221; buyurdu ve beraberinde yetmiş kişi kadar zevat ile hareket etti ki, İbnü Mes&#8217;ud hazretleri de içlerinde idi. Gittiler, Küçük Bedir&#8217;e vardılar. Küçük Bedir, Kinane Oğulları&#8217;na ait bir sudur ki, bir pazar yeri idi. Burda her sene sekiz gün toplanırlardı. Hazreti Peygamber ve ashabı, müşriklerden kimseye rastlamadılar. Pazara gittiler, yanlarında nafaka (geçimlik)ları ve ticaret malları da vardı. Alış-veriş ettiler, bire iki kazandılar ve Medine&#8217;ye sağ salim ve zengin olarak geldiler ki, bu âyet bunlar hakkındadır. Ebû Süfyan da Mekke&#8217;ye dönmüştü. Mekke halkı onun askerini (Kavut askeri) diye isimlendirdiler, &#8220;Siz sevik (kavut) içmeye çıkmışsınız.&#8221; dediler.</p>
<p>175- Sizi o alıkoymak isteyen şeytan, yahut o şeytan sizi dostlarından korkutuyor. Burada şeytan, müslümanları alıkoymak isteyen o herif veya onu sevkeden; dostları da Ebu Süfyan ve arkadaşları olduğunu ve mânâ takdirinde bulunduğunu tefsirciler açıklıyorlar. Şu halde ey müslümanlar, şeytanın dostlarından korkmayınız, benden korkunuz, siz halis (samimi) mümin iseniz, böyle olmanız gerekir.</p>
<p>Şimdi bütün bu olaylar üzerine Resulullah&#8217;ı teselli hususunda, hitab değiştirilerek buyuruluyor ki:</p>
<p>176-Ey Muhammed! &#8220;Küfürde yarışanlar seni üzmesin.&#8221; Bu âyetin nüzul sebebi hakkında bir kaç rivayet vardır:</p>
<p>1- Kureyş kâfirleri hakkında inmiş, Allah Teâlâ onların harp için asker toplayıp durmak gibi küfürde yarışmalarına karşı Peygamber&#8217;ine teminat vermiştir.</p>
<p>2- Münafıklar hakkında inmiştir. Bunların küfürde yarışmaları da şu şekilde</p>
<p>özetlenmiştir: Münafıklar Uhud olayı üzerine müminleri devamlı olarak korkutmaya, başarı ve zaferden ümitlerin kesip ümitsizlendirmeye çalışıyorlar ve özellikle, &#8220;Muhammed, melik (kral)lik için uğraşan ve sırf siyasi maksadla hareket eden bir inkılabçı, onun için işler bazan iyiliğine ve bazan kötülüğüne oluyor. Eğer Allah tarafından peygamber olsaydı hiç yenilmezdi.&#8221; diye propaganda yapıyorlar. Bunlar, müslümanların fikirlerini bulandırıyor ve bu sebeple Resul-i Ekrem de üzülüyordu.</p>
<p>3- Bazıları demişlerdir ki, kâfirlerden bir kavim müslüman olmuşlardı. Sonra Kureyş&#8217;lilerden korkarak dinden döndüler. Bundan dolayı Resulullah merak etmiş ve bunların dinden dönüşleri yüzünden bir zarar gelebilme ihtimalini düşünmüş.</p>
<p>4- Yahudiler hakkında inmişti. Çünkü bunlar da Uhud vakasından sonra küfürlerini daha çok kızıştırmışlar ve müslümanları aldatmak için çalışmaya başlamışlardı.</p>
<p>İşte bu âyetler, bunların bir veya hepsi dolayısıyla inmiştir. Zahiri amm (genel)dır.</p>
<p>177-Bunlar Allah&#8217;a zarar namına bir şey yapamazlar. Bunda iki mânânın hatıra geldiği gösterilmiştir. Birisi: &#8220;İlâhî mülk ve saltanattan hiç bir şey noksanlaştıramazlar&#8221; demektir. Nitekim Ebu Zerr (r.a.) in rivâyet ettiği üzere Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Allah Teâlâ buyuruyor ki, evveliniz (öncekileriniz) ve ahiriniz (sonrakileriniz), cinleriniz ve insanlarınız içinizde en çok Allah&#8217;dan korkan adamın kalbi üzerine olsaydı, bu benim mülküme bir şey ilave etmezdi. Tersine öncekileriniz ve sonrakileriniz, cinleriniz, insanlarınız içinizden en kötü olan adamın kalbi üzerine olsaydı, bu da benim mülkümden bir şey eksiltmezdi.&#8221; Birisi de, &#8220;Allah&#8217;ın velî kullarına hiç bir zarar yapamazlar&#8221; demektir ki, velilere zarar vermeye kalkışmak, Allah&#8217;a zarar vermeye kalkışmak hükmünde tutulmak suretiyle mubalağa ifade eden bir mecazdır. Beyan makamı, Peygamber&#8217;i teselli etme yeri olmasına bakarak tefsircilerin çoğu bu mânâyı tercih etmişlerdir.</p>
<p>&#8220;İman karşılığında küfrü satın alanlar&#8230;&#8221; Bu âyetin de mürted (dinden dönen)leri ve yahudileri hedef aldığı açıklanıyor. Dinden dönenler hakkında olması açıktır. Yahudilere gelince: Bunlar Bakara sûresinde açıklandığı üzere peygamber olarak gönderilmeden önce Peygamber&#8217;i tanıyorlar</p>
<p>ve iman ediyorlar ve onunla düşmanlarına karşı istinsar (yardım istemin)de bulunuyorlardı. Böyle iken Peygamber olarak gelince küfrettiler, fikirlerini değiştirdiler. Buna göre imanını vermiş, küfrü satın almış mürted (dinden dönmüş) durumunda demektirler. Bununla beraber bu âyetin, münafıklarla ilgisinin ihtimali de yok denemez. Zira açıklamaya göre birinci âyet dolayısıyla küfürde yarış edenler, münafık ve diğer bütün kâfirlerin önlerinde giden önderlerine; ikinci âyet dolayısıyla imanı verip küfrü satın alanlar da onların arkalarında gidenlere yormak uygun olacaktır ki, dinden dönenler daha çok ikincide bulunurlar.</p>
<p>178-Kâfirlerin gururlarına gelince &#8220;Küfredenler, kendilerine mühlet verişimizi (hayır) sanmasınlar.&#8221; Burada &#8220;imla&#8221;, imhal (mühlet verme) ve müsaade etme mânâsınadır.</p>
<p>179-Şimdi Uhud olayının yönelmiş olduğu sonuca gelelim:</p>
<p>Ey Muhammed ümmeti Allah Teâlâ, halis müminleri o bulunduğunuz karışık hal üzere bırakmazdı. Öyle sebepler tertip edecekti ki, sonuçta pisi temizden, münafığı müminden ayıracak, farkettirecekti. Bu ayırmayı yapmak için Allah hepinizi gaybden haberdar kılacak değildi. Yani sizin hepinizi münafıkların kalblerinden haberdar etmek suretiyle onları ayırt ettirecek değildi. Ve fakat Allah Peygamberlerinden her kimi dilerse seçer, ona onu bildirir. Öteden beri ilâhî sünnet (âdet) budur. Muhammed Mustafa da böyle yapmıştır. Şu halde &#8220;Allah&#8217;a ve peygamberlerine inanın. Eğer inanır ve sakınırsanız, sizin için büyük bir mükâfat vardır.&#8221; bundan önceki âyetlerde müminlere ahirete ait cezalar ile va&#8217;id (korkutma) gösterildiği gibi, bu âyette de münafıkların bozgunculukları meydana çıkarılıp rezil edilmek gibi dünyaya ait cezalarla va&#8217;d (müjde) leri gösterilmiş ve aynı zamanda müminlere büyük ecir müjdelenmiş ve İslâmi heyetin ıslahına ait mukaddimeler (prensipler) hazırlanmıştır ki, ahlak ve iktisad ile ilgili şu âyet de bu mukaddimelerdendir.</p>
<p>180- Göklerin ve yerin mirası yani selef (geçmiş)den halef (yerine geçen)e intikal edegelen mal ve diğerleri gibi gökler ve yerle ilgili miraslar yalnız Allah&#8217;ındır. Tek başına onun mülküdür. Bunlara miras yoluyla sahip olanların, gerçek mülkleri yoktur, o geçici, iğreti bir şeydir. Hepsi yok olur. Ancak gerçek sahip olan Allah&#8217;ın mülkü kalır. Şu halde bunları Allah&#8217;dan kıskanıp da Allah yolunda sarfetmek</p>
<p>hususunda cimrilik edenler bunu düşünmeli ve ne büyük günah yaptıklarını anlamalıdırlar. Semâvî (göklere ait) miras, nübüvvet (peygamberlik), ilim&#8230; gibi yüksektir. Bundan şu anlaşılır ki, önce miras ilâhî bir kanundur. İkinci olarak &#8220;Allah&#8217;ın onlara lütfundan verdiği&#8221; yalnız mallara tahsis edilmiş değildir. Bir de burada bu süreyi takip edecek olan Nisâ Sûresi&#8217;nde gelecek miras âyetlerine bir çeşit hazırlık vardır.</p>
<p>Allah habîr (her şeyden haberdar) olduğu içindir ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi:</p>
<p>181- Allah, &#8220;Şüphesiz Allah fakirdir, biz zenginiz.&#8221; diyenlerin lafını elbette duymuştur. Onların söylediklerini ve peygamberleri haksız yere öldürmelerini yazacağız ve şöyle diyeceğiz: &#8220;Tadın o yakıcı azabı!&#8221;.</p>
<p>182- &#8220;Bu, kendi ellerinizin yapıp öne sürdüğünün karşılığıdır&#8221;. Allah kullar(ın)a asla zulmetmez.</p>
<p>183- &#8220;Ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiç bir peygambere iman etmeyeceğimize dair Allah bize ahidde bulundu.&#8221; diyenlere de ki: &#8220;Benden önce size bazı peygamberler açık belgelerle ve sizin dediğiniz şeyle geldi. Eğer doğru insanlarsanız, ya onları niçin öldürdünüz?&#8221;</p>
<p>184- Eğer seni yalanladılarsa, senden önce açık deliller, hikmetli sayfalar ve aydınlatıcı kitap getiren peygamberler de yalanlanmıştı.</p>
<p>185- Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz olarak verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı zevkten başka birşey değildir.</p>
<p>181-Burada Muhammed aleyhisselam&#8217;ın peygamberliği hakkında kâfirler tarafından münasebetsizce söylenen bazı şüphelerin ve itirazların nakil ve reddine başlanıyor:</p>
<p>&#8220;Andolsun ki Allah, &#8216;Allah fakirdir, biz zenginiz&#8217; diyenlerin sözünü işitmiştir.&#8221; Rivayet olunuyor ki Hz. Ebu Bekir (r.a.) bir gün yahudilerin dersanelerine gitmişti. Baktı ki bir takım yahudiler Fenhas&#8217;ın başına toplanmışlardı. Ve bu Fenhas, yahudilerin âlim ve din adamlarından idi. Ebu Bekir: &#8220;Yazık ey Fenhas Allah&#8217;dan kork ve müslüman ol, vallahi sen şüphesiz bilirsin ki Muhammed Allah&#8217;ın resulüdür, siz onu yanınızdaki Tevrat&#8217;da yazılmış bulursunuz.&#8221; dedi. Fenhas: &#8220;Vallahi ey Ebu Bekir bizim Allah&#8217;a ihtiyacımız yok, o bize muhtaç. Ve biz ona, onun bize yalvardığı kadar yalvarmıyoruz, herhalde biz ondan müstağni (tok gözlü), daha zenginiz. O zengin olsaydı, arkadaşınızın sandığı gibi bizden borç almaya tenezzül etmezdi. O bizi faizden yasaklıyor ve bize ribâ vaad ediyor. Zengin olsaydı bize ribâ vermezdi.&#8221; diye münasebetsizlikte bulundu. Bunun üzerine Ebu Bekir öfkelendi ve Fenhas&#8217;ın yüzüne şiddetli bir tokat vurdu ve dedi ki: &#8220;Nefsim yed (kudret)inde olan yüksek zata (Allah&#8217;a) kasem ederim ki, bizimle senin arandaki anlaşma olmasaydı</p>
<p>boynunu vururdum ey Allah&#8217;ın düşmanı!&#8221;. Bunun üzerine Fenhas Resulullah&#8217;a gidip: &#8220;Ey Muhammed bak arkadaşın bana ne yaptı?&#8221; diye şikâyet etti. Resulullah (s.a.v.) Hazreti Ebu Bekir&#8217;e: &#8220;Bu yaptığına sevkeden nedir?&#8221; diye sordu. O da: &#8220;Ey Allah&#8217;ın Resulü, büyük bir edepsizlikte bulundu, öyle sanıyor ki, Allah Teâlâ fakir ve bunlar daha zengin imişler. Bunu söyleyince Allah için kızdım ve yüzüne bir tokat vurdum.&#8221; dedi. Fenhas: &#8220;ben böyle bir şey söylemedim.&#8221; diye inkar etti. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ Hz. Ebu Bekir&#8217;i tasdik ederek bu âyeti indirdi. Bu rivayet İbnü Abbas, İkrime, Suddi, Mukatil ve İbnü İshak&#8217;tandır. Şu halde söyleyen bir iken, bu lakırtının diye topluluğa isnadı, onların da razı olmaları sebebiyledir.</p>
<p>Yahudi reislerinden Huvey b. Ahtab&#8217;ın, aynı şekilde İlyas b. Ömer&#8217;in: &#8220;Fakir zenginden borç para ister.&#8221; dedikleri ve bazı yahudilerin Peygamberimizin huzuruna gelip: &#8220;Ey Muhammed Rabbin fakir mi ki kullarından borç istiyor?&#8221; sözünü söyledikleri de bir çok rivâyetlerle nakledilmiştir ki, hepsi aynı mânâya döner. Kur&#8217;an&#8217;ın edebî nezahetine uygun olamayacağından dolayı âyet söyleyeni tayin etmemiş ise de, anlattığı öldürme meselesinin yahudilere ait olduğu bilindiğinden, bunun da onlar tarafından söylendiği anlaşılmış olmaktadır.</p>
<p>Bu dediklerini yazacağız. Bu yazma, ya hakikati üzerinedir ki, iki şekilde düşünülebilir. Birisi: Amel pusulalarına, amellerinin sayfalarına kaydedeceğiz, defterlerine geçireceğiz demek olur. Ve gerçekten tartıya konacak olan amellerin sayfaları yazısını ifade eder. Çünkü bu yazı bildiğimiz bir yazı olmamakla beraber, hakikaten bir yazıdır. Nitekim gramofon plaklarına ve telsizler aracılıklarıyla seslerin tesbiti ve nakli bir yazıdır. Ve bugün fen ilimleri bakımından bilinmiştir ki, ses titreşimleri açıkta görüldüğü gibi hemen kayboluvermiyor. Fezada her tarafa yayılıp yazılıyor. Nerede bir alıcı bulunursa, hemen alınabiliyor. Bunların kâinatta genel elektrik cereyanları içinde nerelere kadar gittiği ve İlâhî Arş&#8217;ın altında daha ne şekiller kazanacağını bilemeyiz. İkincisi: Kur&#8217;ân&#8217;da yazacağız, tarihe geçireceğiz, göstereceğiz demek olur. Veyahut burada yazmak, cezası verilmek üzere ilâhî ilimde saklı kalıp unutulmamak ve ihmal olunmamak mânâsına mecaz veya kinayedir ki, bu mânâ dilimizde de meşhurdur. &#8220;Bunu yaz&#8221; deriz ki, &#8220;unutma, cezasını göreceksin&#8221; demektir. Şu halde &#8220;yazacağız&#8221; demek, &#8220;ihmal etmeyeceğiz, bunu unutmasınlar, cezalarına hükmedeceğiz&#8221; demek olur. İstikbal (gelecek zaman) siğası bu mânâda açıktır. Birinci mânâya göre de, gelecek zaman sigasiyle söylenmesi, tevbeye imkan bırakmak gibi bir nükteyi içine alır.</p>
<p>&#8220;Haksız yere peygamberleri öldürmeleri&#8221; &#8220;Mef&#8217;ûl-i maah&#8221; yerindedir ki, sözlerini bu fiilleriyle beraber, yani bu cinâyetin başına yazacağız mânâsını ifade ve çok büyük bir vaid ve tehdidi içine alır. Bu katl (öldürmey)i, bunların ecdad (dedeler)ı yapmış olduğu halde bunlara isnad edilmesi, bunların da bugün ona razı olarak cezasına iştirak etmekte bulunduklarından dolayıdır. Yani Hz. Yahya, Zekeriya ve diğerleri gibi peygamberlerin böyle haksız olarak öldürülmesinin suçu şahıslara değil, Yahudiliğin mahiyetine yüklenmiştir. Ve işte bu rıza ve bu izafet (yükleme) dolayısıyladır ki, bu âyet bunlar hakkında yalnız bir va&#8217;id ve tehditten ibaret olmayıp, Muhammed aleyhisselamın peygamberliğine karşı gösterdikleri küfrün ve öne sürdükleri şüphelerin ciddi olmadığını isbat ile kökünden kaldıran bir cevabı da içerir ki, bu cihet devamında ayrıca açıklanacaktır da. Çünkü yahudiler yalnız Hz. İsa gibi inkar ettikleri peygamberi öldürmeye kalkışmakla kalmamış, Hz. Zekeriya gibi vaktiyle peygamberliğini itiraf ve tasdik etmiş bulundukları peygamberleri de öldürmüşlerdir. Ve bir peygamberin öldürülmesi ise her halde haksız yeredir ve bir küfürdür. Demek olur ki, onlarca peygamberlik sabit olduktan sonra bile öldürme ve küfür gibi cinâyetleri onaylayanların ve Allah Teâlâya karşı, isterse şaka ve alay şeklinde olsun, &#8220;Allah fakirdir, biz zenginiz&#8221; demek cüretinde bulunanların, bir peygambere karşı ortaya atmaya uğraştıkları şüphelerin ve itirazların gerçekten kalblerini meşgul eden ilmî bir şüphe değil; sırf değişmez hakikatlara karşı inad ve kibirlenme yoluyla, zorbalık ve düşmanlık hissiyle ortaya atılmış bir ahlâksızlıktan ibarettir. Ve bunların gerçek cevabı, nasihat dinlemeyip kendilerini ateşe atmakta ısrar edenleri bırakıvermek gibi, söz ve fiillerinin korkunç sonuçlarına fiilî olarak atıvermek ve deyivermektir. Bunun için buyuruluyor ki, yazacağız ve yakıcı azabı tadınız diyeceğiz. Harîk &#8220;mü&#8217;lim&#8221; mânâsında &#8220;elîm&#8221; gibi, &#8220;müf&#8217;il&#8221; mânâsında &#8220;feîl&#8221; olarak &#8220;muhrik&#8221; mânâsına gelir ki, yakıcı cehennem azabı demek olur. &#8220;el-Harîk&#8221;, cehennem tabakalarından bir tabaka diye de açıklanmıştır. Bununla birlikte harîk, dilimizde olduğu gibi ihtirak, yanış ve yangın mânâsına da geldiği için haydi yakmak istediğiniz fitne ve ihtilal yangınının azabını kendiniz tadınız bakalım demek de olabilir. Bu emrin hesap zamanında mı, yoksa ölüm zamanında mı verileceği hakkında iki rivâyet vardır.</p>
<p>182-Bu emir verilirken ilâhî adalet anlatılmak için şu da eklenecektir: Bu azab, önce kendi elinizle, yani kazanma gücünüzle yaptığınız sözlü, fiilî, i&#8217;tikâdî günahlar; bir de Allah Teâlâ&#8217;nın kullarına zulmedici olmaması sebebiyle ilâhî bir adalettir.</p>
<p>183- Bu, yukardaki ya sıfat olarak merbut (bağlı)tur. Zemm (kınama) üzere nasb veya ref veya bedel olması da caiz görülmüştür. Bu âyetin iniş sebebinde rivâyet edilir ki, yahudi reislerinden Ka&#8217;b b. Eşref, Malik b. Sayf, Vehb b. Yahuza, Zeyd b. Manuh, Fenhas b. Azura ve Hüyey b. Ahtab gelmişler, Resulullah&#8217;a: &#8220;Sen, Allah Teâlâ&#8217;nın seni bize bir peygamber olarak gönderdiğini ve sana bir kitap indirdiğini iddia ediyorsun. Halbuki Allah Teâlâ bize, Allah tarafından gönderildiğini iddia eden bir peygamber ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe kendisine iman etmememize dair ahid vermiş, yani böyle emir ve tavsiye etmiştir. Şu halde sen bu mucizeyi gösterirsen seni tasdik ederiz.&#8221; demişlerdi. Bunun üzerine bu âyet indi. Bu ateşten maksad, gökten bir fışıltı ile inen bir nâr-ı beyza (beyaz bir ateş), kurbanı yemesi de yakıp ateş haline çevirmesi demek olduğu ve kurbanın kabulüne işaret olmak üzere böyle bir ateş ile yakması geçmiş peygamberler zamanında yaygın bulunduğu da naklediliyor. Fakat bu mucize olmadıkça bir peygamberin tasdik olunmaması, diğer deliller ve mucizelerin dikkat nazarına alınmaması hakkında yahudilere ilâhî bir ahdin bulunduğu iddiası, Hz. Peygamber&#8217;e iman etmemek için uydurulmuş bir yalan ve iftiradan başka bir şey olmadığı da muhakkaktır. Çünkü bunun gayesi, bir mucizesi olmasıdır. Ve Allah Teâlâ&#8217;nın sonsuz mucizeler yaratmaya kudreti de malumdur. Şu halde buna diğer mucizelerden fazla bir kıymet verilmesi ve bunun iman için ilk şart sayılması tam iftira olur. Bununla beraber bu kurban meselesinin bir müddet cereyan edip İsa&#8217;nın dili ile nesholunduğu (kaldırıldığı)da söylenmiştir. İşte Allah Teâlâ onların yalan, iftira ve fikirlerinin iman etmek maksadıyla bir mucize isteği olmayıp, sırf kibirlenme olduğunu çok belagatlı ve ince bir şekilde açıklamakla onları ilzam (susturmak) için buyuruyor ki: Ey Muhammed, sen onlara şöyle söyle: &#8220;Benden önce size bir çok peygamber açık açık deliller, mucizelerle ve o söylediğiniz kurban ve ateş mucizesiyle geldilerdi.&#8221; Zekeriya, Yahya ve diğer İsrailoğulları peygamberleri gelmişler ve İsrailoğulları peygamberleri olmaları bakımından mucizeler arasında bu söylenen mucizeyi de elbet göstermişlerdi. Siz sözünüzün delaleti üzere, bu kurban mucizesi gösterilirse iman edeceğiz demekte doğru ve ciddi iseniz o peygamberleri niçin öldürdünüz ya? Yani sizin dedeleriniz onları öldürdükleri gibi, siz de bugün onların fikir ve yolunda bulunuyor ve onların öldürülmesine razı oluyor, doğru buluyor ve kıymet veriyorsunuz. Hâlâ inat ediyor, o peygamberlere iman etmiyor ve o öldürmelerden dolayı tevbekâr olmuyorsunuz. Halbuki Muhammed Resulullah&#8217;a iman etmek için bütün bu peygamberlere iman etmek</p>
<p>şarttır. Siz onları tasdik etmeden ve o günahlara tevbe etmeden Muhammed&#8217;i tasdik etmiş olamazsınız. Ve mademki onlar kurban mucizesini de gösterdikleri halde hâlâ iman etmiyorsunuz, o halde çok açıktır ki, bugün istediğiniz bu mucizeye yine iman etmiyeceksiniz. Buna göre ahid (anlaşma) davanız iftira olduğu gibi, bu isteğiniz de yalandır. Bu iftirayı tasdik mânâsını içine alacak bir mucize olamaz. Bugün böyle bir şey gösterilmiş olsa, iddia edilen anlaşmanın varlığını tasdik demek olur. Allah Teâlâ bu iftirayı tasdik etmez ve siz gerçekte o peygamberlerin peygamber olduğunu bildiğiniz halde, yakinen (kesin bir şekilde) iman etmediğiniz gibi, bugün de öylesiniz. İşte Ey Muhammed, sen onları Kur&#8217;ân&#8217;ın bu i&#8217;cazkâr cevabıyla sükuta zorla ve sustur, sakın üzülme, çünkü:</p>
<p>184- &#8220;Eğer seni yalanlamışlarsa, senden önce de peygamberler yalanlanmışlardı ki, onlar da açık deliller, sahifeler ve aydınlatıcı kitaplarla gelmişlerdi.&#8221; Beyyinat, açık mucizeler. Zübür, sahifeleri de içine almak üzere genelde kitab demek olan nin veya un çoğuludur. Kitab-ı münir (aydınlatıcı kitap)in buna atfı, atfü&#8217;l-hâss ale&#8217;l-âmm (hassın, âmma atfı) kabilindendir. Bundan da maksad, Tevrat ve İncil denilmiştir. Fakat Kur&#8217;ân âdetinde kitab, şeriatleri ve hükümleri içermiş olandır. Bunun için çoğunlukla hikmet ile birlikte anılır. Yalanlanmaya maruz kalmak, doğruların pek çok gücüne gideceği için Resulullah da bundan dolayı kederli olurdu. Burada öteden beri bu denemenin bütün peygamberler hakkında ilâhî bir kanun olduğu açıklanarak Resulullah&#8217;ın kalbi tatmin buyurulmuş ve bundan sonra doğrulara va&#8217;d (müjde) ve yalancılara vaîd (tehdit) olmak üzere de şu hatırlatılmıştır:</p>
<p>185- Her nefis (canlı) ölümü tadacaktır. (Yani herkes ölecektir) Nefs, zat ve ruh mânâlarına geldiği için, bundan bazı kimseler ruhun ebedî olduğu mânâsını anlamışlardır. Çünkü tatmak, bir hayat eseridir. Ve zevk anında tadıcının bakî (ebedî) olduğunu anlatır, yoksa zevk tasavvur olunamaz. O halde mânâ: &#8220;Her nefis bedeninin ölümünü tadacaktır&#8221; demek olur. Bu da nefsin, bedenden başka olduğunu ve bedenin ölümüyle onun ölmeyeceğini anlatır. Şu halde ölüm zorunluluğu cismânî hayata mahsus olup, mücerred (soyut) ruhların yok olmadığını söylerler. Ve ahiret meselesini bu şekilde ruhun ebedî oluşuna dayanan ruhanî (ruhlara ait) bir hayat tasavvur etmişlerdir. Fakat diğer taraftan bir çok tefsirciler ve bilginler demişlerdir ki, bu şekil yorum, bir zorlamadır. Zaikatü&#8217;l-mevt demek ölecektir demek olduğu açıktır. Belli ki tadan kim ise, ölen o olacaktır. Evet bedenin ölmesiyle nefis ve ruhun büsbütün yok oluvermeyip bir müddet kalabileceği diğer delillerden açıkça anlaşılıyor ise de, genelde</p>
<p>ruhların ölmedikleri davası ne aklen, ne de naklen zorunlu olarak sabit değildir. Önce &#8220;zaikatü&#8217;l-mevt&#8221;, herhalde, tadan nefsin ölümünü ifade etmektedir. Rivâyetler de bu mânâyı göstermektedir. Rivâyet olunuyor ki, ne zaman &#8220;Yeryüzündeki her canlı yok olacak.&#8221; (Rahman, 55/26) âyeti indi melekler, yeryüzündekiler öldü dediler. Sonra indiği zaman biz de öldük dediler. Ruhların ölümünü de ifade etmeseydi, meleklerin ölümünü de anlatmazdı ve melekler için ölüm ve yok olma düşünülünce, beşer ruhları için de düşünülmesi gerekir. Ancak genel hükmünün de umumi üzere cereyan edemeyeceği de hatırlatmaya değer görülmüştür. Çünkü &#8220;Allah&#8217;ın diledikleri hariç olmak üzere, göklerde ve yerde kim varsa hepsi düşüp ölmüş olacak.&#8221; (Zümer, 39/68) âyetinde Allah Teâlâ&#8217;nın diledikleri, bu genelden hariç tutulmuşlardır. Buna göre göklere ait olsun, yere ait olsun, gerek melekler ve gerek bütün nefisler yanında ebediyete kadar ölmeyecek olanlar da bulunabilecektir. İşte İslâm âlimlerinin çoğunluğunun görüşleri budur. Özetle ruhun ebedî oluşu inkar edilemez. Ve fakat umum için zorunlu değildir. Dinin ve ahiretin imkanının, mutlak olarak, ruhların ebedîliği nazariye (teori)sine dayanması da zorunlu değildir. &#8220;Kıyamet&#8221; kelimesi de tamamen yok oluşu ve ondan sonra kıyam (öldükten sonra dirilme), neşr ve haşr (dağılıp, toplanmay)ı ifade eder ki, ölüm ve öldükten sonra dirilme, özetle ahiret inancı, bir ebedî olma inancıdır. Fakat bu ebedîlik, ilk oluşum değil, ikinci oluşumdur.</p>
<p>Evet her nefis ölümü tadacak; dünyanın ne üzüntüsü, ne sevinci hiç biri kalmayacak, ve sevaplarınızın size tam olarak ödenmesi de ancak kıyamette olacaktır. Dünyada iyi veya kötü bütün çalışmaların sevap veya cezasını yine dünyada elde etmek mümkün değildir. Mesela şehidlerin kanlarıyla kazanılan savaşların başarı meyvelerinden o şehidlerin dünyada istifade etmelerini düşünmek tenakuz (çelişki) olur ki, bütün faziletler de böyledir. Gerçi dünyada hiçbir ücret verilmez de değildir. Burada da bazı çalışmaların karşılığının alındığı da vardır. Fakat bu dünyada sonuç, ölüm ve yok olmak muhakkak bulunduğu için; gelen herhangi bir menfaat ve tad, kesilme ve sona erme korkusuyla karışık ve muhakkak gam ve kederle sarılıdır. Gamsız sevinç, korkusuz eminlik, ıztırapsız lezzet, kesintisiz ebedi saadet kıyamet gününde hasıl olur. Mizan (tartı) ve hesabın temizlenmesi oradadır. Bunun için cehennem ateşinden uzaklaştırılıp cennete sokulan her kim ise, işte o kendini kurtarmış ve her muradına ermiştir. Yoksa dünya denilen o fani hayat, müşterisini aldatan gurur sermayesinden</p>
<p>başka hiç bir şey değildir. Serap gibi parıldar, bulut gibi geçer gider. &#8220;Meta&#8217; &#8221; satılık kumaş ve kullanacak aletler ve avadanlıklar veya gerek aletler ve avadanlıklar, gerek mallar ve diğer genel faydalanmaya yarayan az-çok lüzumlu şey mânâlarına gelir ki, dilimizde &#8220;matah&#8221; dediğimiz zaman bu üçüncü mânâyı kastederiz. &#8220;Gurûr &#8221; aldanmak demek olduğu gibi, ın çoğulu olarak aldatıcılar demek de olabilir. Meta-ı gurur (gurur metaı), müşteriyi kandırmak için allanıp pullanarak hoş gösterilen ve alındıktan sonra aşağılık olduğu anlaşılan meta (sermaye, mal) demektir. İşte dünya hayatı budur. Bunun alıcısı olanlar, bütün nazar (bakış) ve ümidini buna dikenler, ne saadet görülecekse bunda görülecek sananlar aldanmış olurlar.</p>
<p>Burada, bu gurur metaına aldanıp da küfür, yalanlama, aldatma ve bozmanın arkasında koşan düşmanların rahatsız etmelerine karşı Resulullah&#8217;a ve ona tabi olan müminlere bir teselli ve nasihat vardır. Şimdi bu düşmanların saldırılarının daha kesilmeyeceğini ve bundan böyle bu kâfirlerin daha bir çok eziyetlerde bulunacaklarını anlatmak ve bu şekilde müminleri gaflet ve aldanmadan korumak, ilim ve bilgi üzere tam bir güçle hareket etmelerini, olaylar karşısında zayıflık ve telaşa düşmemelerini hatırlatarak geleceğe hazırlayıp Bakara sûresinin sonundaki &#8220;Kâfir kavimlere karşı bize yardım et&#8221; (Bakara, 2/286) duasının kabul olma yolunu tam olarak göstermek üzere buyuruluyor ki:</p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>186- Muhakkak siz, mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olunacaksınız. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah&#8217;a ortak koşanlardan size eziyet verici bir çok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah&#8217;dan gereği gibi korkarsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.</p>
<p>187- Bir zaman Allah, kendilerine kitap verilenlerden, &#8220;Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemiyeceksiniz.&#8221; diye söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler ve onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları bu alışveriş ne kadar kötüdür.</p>
<p>188- O yaptıklarına sevinen ve yapmadıkları şeylerle de övülmek isteyenlerin (onacaklarını) sanma! Onların azaptan kurtulacaklarını da sanma! Onlar için can yakıcı bir azap vardır.</p>
<p>189- Göklerin ve yerin mülkü Allah&#8217;ındır. Allah her şeye kâdirdir.</p>
<p>190- Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için gerçekten açık, ibretli deliller vardır.</p>
<p>191- Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah&#8217;ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Ve &#8220;Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateşin azabından koru.&#8221; derler.</p>
<p>192- &#8220;Rabbimiz! Sen kimi cehennem ateşine sokarsan onu rezil etmişsindir. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur&#8221;.</p>
<p>193- &#8220;Rabbimiz! Biz, &#8216;Rabbinize iman edin&#8217; diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, bizleri sana ermiş kullarınla beraber yanına al&#8221;.</p>
<p>194- &#8220;Rabbimiz! bize peygamberlerine vaad ettiğini ver, kıyamet günü bizi rezil etme. Muhakkak sen verdiğin sözden dönmezsin&#8221;.</p>
<p>195- Rableri onlara şu karşılığı verdi: &#8220;Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden, hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz. Göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler&#8230; Onların günahlarını elbette örteceğim ve Allah katından bir mükafat olmak üzere, onları altından ırmaklar akan cennetlere de koyacağım. En güzel mükafat Allah katındadır&#8221;.</p>
<p>196- Kâfirlerin diyar diyar dolaşmaları sakın seni aldatmasın.</p>
<p>197- Bu, az bir geçimliktir. Sonra onların varacakları yer cehennemdir. Ne kötü bir yataktır orası!</p>
<p>198- Fakat Rablerinden gereğince korkanlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklar, Allah katından ağırlanacaklardır. İyiler için Allah katındakiler daha hayırlıdır.</p>
<p>199- Kitap ehlinden öyleleri var ki, Allah&#8217;a inanırlar, size indirilene ve kendilerine indirilene -Allah&#8217;a boyun eğerek inanırlar. Allah&#8217;ın âyetlerini az bir değere değişmezler. Onların mükafatı da Allah katındadır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.</p>
<p>200- Ey iman edenler! Sabredin, düşmanlarınıza karşı sebat gösterin, nöbet bekleşin, Allah&#8217;dan gereğince korkun ki, kurtuluşa eresiniz.</p>
<p>186-Siz o gurur metâı (aldanma metâı)na sakın aldanmayınız ve biliniz ki: mallarınızdan ve canlarınızdan muhakkak imtihan ve tecrübe olunacaksınız. Mallarınızda yok edici bazı afetler, nefislerinizde öldürülme ve yaralanma veya esir düşme veya diğer bazı zahmetler, meşakkatler, korkular ve diğerleri gibi takdir edilmiş şeylerle deneneceksiniz.</p>
<p>İbtilâ&#8217;nın, külfet ve zahmet ile sınama ve tecrübe demek olduğu yukarda geçmişti. Allah Teâlâ&#8217;nın tecrübe ile ilim kazanmaktan münezzeh ve müstağni bulunduğu bilindiği için, bu gibi âyetlerde ve imtihan muamelesi yapmak mânâsına bir istiaredir ki, nüktesi ilmi deneyin önemine ve hareketlerde deneyin esas alınmasına kulları bir irşaddır.</p>
<p>Bu âyetin de, de söylendiği üzere Fenhas olayı veya şiirleriyle müşrikleri Resul-i Ekrem aleyhine teşvik eden ve heyecan veren Ka&#8217;b b. Eşref veya Resulûllah&#8217;ın şeref verip Kur&#8217;ân okuduğu bir mecliste Eğer bu doğru ise, meclislerimizde onunla bizi rahatsız etme. diye küstahlık eden Abdullah b. Übeyy sebebiyle indiği hakkında üç rivâyet vardır.</p>
<p>Ve eğer bunlara karşı sabreder ve başkalarından uzaklaşıp bütün varlığınızla Allah&#8217;ın korumasına girerek korunursanız, işte bu sabır ve korunma ise azmi gerektiren işlerdendir. Yani azmedilmesi gerekli olan şerefli, meziyetli, önemli işlerdendir. İmtihanda başarı bununla olacaktır. Şu halde bunda yarış etmeli ve gurur malına aldanan ahlâksızlar gibi olmamalıdır.</p>
<p>187-Ey Muhammed, bunu tebliğ et, şunu hatırla ve hatırlat hani Allah kendilerine kitap verilmiş okur yazar olanların o kitabı, yahut o kitapta peygamberliğinin doğruluğu sabit olan o peygamberlerin sonuncusu şanlı Peygamber&#8217;i, insanlara hakkıyla açıklayıp anlatacaksınız ve onu gizlemiyeceksiniz diye tekit ve kasem ile misak almış ve bunu onlara teahhüt ettirmiş idi. Bu kitap verilmiş olanlardan maksad, kitap ehli olan yahudi ve hıristiyan bilginleridir. Bunların, iş bu adıyla anılmaları, kendilerine Kur&#8217;ân verilmiş olan müslümanların da böyle ahitleri alınmış bulunduğunu delalet yoluyla hatırlatır. Buna göre</p>
<p>müslümanların sözleşmesi, bu isimde açık bir şekilde dahil olmamakla beraber, delalet bakımından dahildirler. Bunun için bazı tefsirciler, burada da müslümanlar dahildir diye göstermişlerdir. Fakat bunun ibare (metin) ile olmayıp, delaletle olacağının unutulmaması gerekir.</p>
<p>Bu sözleşme ne zaman ve nasıl alınmıştır? Malumdur ki, kitabın mahiyeti, neşr, beyan ve hakikatleri ve hükümleri tebliğ içindir. Buna göre bir kitaba sahip olmuş bulunmak, kitap ehli ve okur yazar olmak, o kitabın neşr ve beyanını üzerine almaktır. Bundan başka Allah&#8217;dan gelen kitapların hepsinde, bunların hakkıyla neşr ve beyanı emir, teklif ve irâdî delillerle isbat olunmuştur. Sonra Tevrat ve İncil&#8217;in içeriği meyanında o peygamberin, yani en son Peygamber hazretlerinin vasıfları ve peygamberliğinin doğruluğu müjdelenmiş ve açıklanmış ve buna iman, o kitaplara iman cümlesinden olmuştur. Ve bilhassa bu ahir zaman Peygamberi&#8217;nin, bu istikbal Peygamberi&#8217;nin müjdelenmesi o kitapların ve kitap ehlinin takip ettiği ve beklediği en büyük bir müjde bulunuyordu. Şu halde Tevrat ve İncil&#8217;in neşr (yayma) ve beyanını üzerine almış bulunan kitap ehli bilginlerinin en büyük görevi, ilâhî kitaplardaki hak ve hakikatin hiç birini gizlemeyerek neşir ve beyan olduğu gibi, bunun yanında özellikle son Peygamber&#8217;in peygamberliğinin doğruluğunu da hiç bir şekilde saklamayıp neşr ve beyan etmek, hem genel ve hem özel şekilde üzerine alınmış bir görev idi. İşte bu âyetin açıklama hedefi de budur. Genel görüşe göre nün zamiri, kinaye, özel görüşe göre de o Peygamber&#8217;e racidir. Bunun için Said b. Cübeyr ve Süddi rivâyetlerinde zamir, Muhammed&#8217;e; Hasen ve Katade rivayetlerinde kitaba irca edilmiş (gönderilmiş)tir. (Bakara sûresindeki 40, 134 ve 146 ncı âyetlere bkz.)</p>
<p>İşte bunlar, böyle üzerlerine alıp antlaşma yaptılar da o kitabı arkalarına attılar, antlaşmalarını yerine getirmediler, hakkı (gerçeği) gizlediler de Peygamber&#8217;e ve müslümanlara eziyet verip rahatsız etmeye kalkıştılar. (Bakara sûresindeki 101. âyete bkz.) Bunu önce yahudiler yapmış, sonra hıristiyanlar da o yola gitmiş olduğundan, burada da hatırlatılmıştır. Bunlar böyle yaptılar, ve karşılığında az bir bedel aldılar. Aldanma metâı olan dünya hayatına aldanarak az bir para veya menfaat karşılığında susarak veya tevil ederek ve bozarak veya görmemezlikten gelerek hakkı (doğruyu, gerçeği) gizlediler. Bu semen (bedel), gerçekte ne kadar çok olursa olsun, bitici ve fânî olduğu için, ebedî ve sonsuz olan ahiret sevabına göre pek az bir şey olduğundan &#8220;semen-i kalil&#8221; (az bir bedel) buyurulmuştur. Böyle olmakla birlikte bununla, bunların esasında az bir dünya menfaati için kitaplarını unutuverdiklerine</p>
<p>ve onu süfli (aşağı) bir şekilde beş on para için bile kötüye kullandıklarına da işaret buyurulmuştur. Ve üzüntüyle (kaydedelim ki) hayli zamandan beri bu hale müslümanlar da düşmüştür. Âlimlerden hakkı aramayıp, gönlüne göre yanlış bir &#8220;uygun&#8221; cevabı almak için teşvik veya tehdit eden bir çok cahil, ahlâksız müslümanlar bulunduğu gibi; böyle bayağı menfaatleri yolunda dolaşan ve ilmi, dini, bir aldatma tuzağı kabul eden ulema taklitleri de ortaya çıkmıştır. İşte Cenab-ı Allah, müslümanları özellikle bu hallerden sakındırıp sabır ve takva, sebat ve azimle söz verdiğini yerine getirmeye sadakat ve ciddiyet göstermek, yüksek himmet ile söz ve fiil olarak hakkı açıklamak, ilâhî emirlerin neşr ve genelleştirilmesiyle Allah kelamını yüceltmek (i&#8217;lay-ı kelimetullah) için sevk etmek ve kitap ehlinin durumunu kötü görmekle &#8220;yaptıkları alışveriş ne kadar kötüdür.&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>188-Şimdi bunun yalnız bir kınamaktan ibaret kalmayacağını ve genel şekliyle ahlâkta ciddilik ve tevazu (alçak gönüllülük) tersine hareket edenlerin sonlarının acıklı olduğunu açıklamak için de münafıklar dolayısıyle şu âyet inmiştir. Yaptıkları herhangi bir iş ile sevinen, dilimiz tabiriyle böbürlenen ve yapmadıkları bir şeyle öğülmelerinden hoşlanan kimseleri sakın azaptan kurtulacak bir yerde zannetme, asla zannetme, hem bunlar için elim (acıklı) bir azab hazırlanmıştır. Bu âyet, münafıklar sebebiyle inmiş olmakla beraber, hükmü, gerek diğer kafirler ve müşriklerden ve gerek müslümanlardan bu davranışta bulunan gurur sahiplerinin hepsini içerir. Gururlanmak, gelecekten gaflet etmek ve vazifenin kabul edilip güzel bulunmasının kendine ait olmadığını bilmemek, yaptığı işi büyüksünüp kendine onu büyük görmek gibi bir küçüklüktür. Ve yapmadığını yapmış gibi gösterip öğünülmekten hoşlanmak ise hakkı, doğruyu bozmaktan zevk almak ve Allah&#8217;ı unutmaktır. Önceki buna sevk eder. Bu ikisi bir yere gelince, de acıklı azabı hak etmiş olur. Üzüntüyle beraber bu halde bulunanlar ne kadar çoktur.</p>
<p>&#8220;Yek beyza vü sad hezar gıdgıdak&#8221;</p>
<p>&#8220;Tek yumurta ve yüz bin gıdgıdak&#8221;.</p>
<p>Burada Cenab-ı Allah, müslümanlara bütün başarıyı temin edecek olan kulluk kemali ile yüksek ahlâkları telkin için ruhları yaratılıştan hakka ve kalpleri gurur âleminden affedici Allah tarafına çekerek sabır, Allah korkusu ve azmin bütün hedefini ve geçmiş beyanların gerekli sebeplerini özetleyerek buyuruyor ki:</p>
<p>189- Bütün gökler ve yer devlet ve memleketi, bağımsız olarak Allah&#8217;ın mülküdür. Bunun idaresinde ancak onun emirleri ve onun kudreti hüküm sürer. Bunlar içinde Hakk&#8217;ın hükümlerinin tersine hareket etmek istiyenler, elbette cezaya mahkûm olurlar. Onun kudretine hiçbir şey karşı gelemez, Allah&#8217;ın kudreti sonsuzdur. Herkes, O&#8217;nun için çalışmalı ve her görevi bu mülkü idare eden hükümler ve emirlerine, cereyan eden sünnetine uyarak ve ancak onun adına yapmalıdır.</p>
<p>190-Bunu nasıl anlamalı? Bu noktada gönülleri Hakk&#8217;ı bilmeye çekmek ve yönlendirmek suretiyle aydınlatma ve ilâhî saltanatın şekil ve tecellilerinin sırlarını, Allah Teâlâ&#8217;nın tam kudret ve hikmetiyle mülkünün sanatındaki tasarruf hükümlerini, sır ve yaratılış gayesini keşfettirecek olan hak âyetlerini gösterme ve bütün bilgilerin usûl (metod)unu öğretme ve dinin kemalinin gayesini anlatmak için buyurulmuştur ki: Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde sayılamayacak nice alâmetler ve deliller vardır ki, bütün kâinatın O&#8217;na mahsus olduğuna ve Allah&#8217;ın kâmil kudretine, büyüklük ve azametine delalet ederler. Fakat bu âyet (alâmet)ler herkes ve her akıl için değil, temiz ve tam akıl sahipleri demek olan içindir. Öyle ûlü&#8217;l-elbâb (tam akıl sahipleri) ki &#8220;Semavat&#8221; (gökler) ve &#8220;arz&#8221; (yer): Mekân kavramının içine aldığı bütün yükseklik ve alçaklıklarıyla mekanlı varlıklar, &#8220;Halk &#8221; (yaratma): Bunların zat ve sıfatlarıyla bulundukları şekil ve nitelikleri üzere var edilmelerini ve yok edilmelerini ifade eden gerçek sebep anlayışının özü, &#8220;İhtilafu leyl ü nehâr&#8221; (gece ve gündüzün değişmesi): Zaman anlayışını veren ve hareketlerle ilgili olup, bu varlıkların yaratılmışlıklarını ve düzenlerini gösteren devamlılık ve değişimdir. İşte hak (gerçek) ilimlerin keşif yolları, işbu, &#8220;gökler ve yer, gece ve gündüz, yaratma ve değişim, akıl&#8221; olaylar ve anlaşılmaları üzerindeki düşünmedir.</p>
<p>Abdullah b. Ömer (r.a.) hazretleri demiştir ki: &#8220;Hz. Âişe&#8217;ye, Resulullah&#8217;dan gördüğün şeylerin en şaşırtıcısını bana haber ver.&#8221; dedim. Bunun üzerine ağladı ve uzun bir müddet ağladı da sonra dedi ki: &#8220;Onun her işi şaşırtıcı idi. Bir gün bana geldi, yorganıma girdi, hatta cildini cildime dokundurdu, sonra da buyurdu ki, &#8216;Ey Âişe, bu gece bana Rabbıma ibadet etmek için izin verir misin?&#8217; Ben de, &#8216;Ey Allah&#8217;ın Resulü, ben senin yakınlığını severim, isteklerini de severim, izinlisin.&#8217; dedim. Kalktı, odadaki su ibriğine vardı, abdest aldı, suyu çok da dökmedi, sonra namaza durdu, Kur&#8217;ân okudu ve ağlıyordu. Sonra iki elini kaldırdı yine ağlıyordu. Hatta gözyaşlarının yeri ıslattığını gördüm. Sonra Bilâl geldi, kendisine</p>
<p>sabah namazını bildiriyordu. Baktı ki ağlıyor, &#8216;Ey Allah&#8217;ın Resulü, dedi, Allah Teâlâ senin geçmiş ve gelecek günahını affetmiş olduğu halde ağlıyor musun?&#8217; &#8216;Ey Bilâl, buyurdu, şu halde ben şükreden bir kul olmayayım mı?&#8217; Bundan sonra buyurdu ki, &#8216;Nasıl ağlamıyayım, Allah Teâlâ bu gece şunu indirdi: Resulullah bunu söyledi, sonra da &#8216;Vay bunu okuyup da, bu babda düşünmeyene!.&#8217; Diğer bir rivâyette, &#8216;Vay bunu çeneleri arasında çiğneyip de bunda düşünmeyenlere!&#8217; buyurdu.&#8221;</p>
<p>Bakara Sûresi&#8217;nde Allah&#8217;ın birliğini isbat ve açıklama esnasında bu âyetin bir benzeri geçmişti. O daha geniş ve sekiz çeşit delili içermiş olduğu halde, bunda o esasın bir özetiyle beraber, siyak (söz gelişi) ve istenilen açısından çok ince bir gelişmesi vardır. Bunun için onun sonunda Düşünen bir kavim için nice deliller vardır. (Bakara, 2/164), bunda da temiz akıl sahipleri için nice deliller vardır. buyurulmuştur. Resulullah da bu ayetle, diğerinden daha derin bir aşk ile ilgilenmiştir. Demek olur ki, önceki bahiste genel olarak akıl yetebileceği halde, burada temiz ve halis akıl demek olan &#8221; lübb&#8221; gereklidir. Çünkü orada, Allah&#8217;ın birliğinin isbatıyla, Allah&#8217;ı bilmenin mebde&#8217; (prensip)leri bahis konusu idi. Burada ise o bilgide terakki (yükselme) bahis konusudur ki, kendisinden sonraki âyette geçen ifâdeleri, bu vasıflara işaret etmektedir. Fahruddin Râzî hazretleri bu terakki açısından der ki: &#8220;Allah yoluna girene, ilk önce delilleri çoğaltmak gerekir. Fakat kalb bir kerre Allah bilgisinin nuruyla aydınlandı mı, onun artık o deliller ile meşgul olması, kalbin Allah bilgisinde garkolmasına perde gibi olur. Zira aklın çeşitli düşüncelere iltifatı ile meşguliyeti, düşünme ve idraklerinde derinleşme ve sonuca erişmeye engel olur. Bunun için salik (yola giren) işin başlangıcında derinleşme ve istiksa (inceden inceye araştırma) ile değil, basit bir seyir ile hareket edeceğinden, delilleri çoğaltmayı isterse de, bilginin nuru bir defa kalbe düştükten sonra, o delillerin azalmasını ve mümkün olduğu kadar kısa ve özetini arzu eder ki, kalbin Allah&#8217;tan başkasıyla meşgul olmasından doğan zulmet (karanlık) kalksın da Allah bilgisinin nurlarının tecellisi tamam olsun. Nitekim, &#8220;Ayakkabılarını çıkar. Şüphesiz ki sen, mukaddes bir vadide, Tuvâ&#8217;dasın.&#8221; (Tâhâ, 20/12) fermanında buna işaret vardır. İşte Bakara âyetindeki sekiz çeşit delil ve alâmet açıklandığı halde, burada hepsinin esası olan &#8220;Göklerin ve yerin yaratılması, gece ve</p>
<p>gündüzün değişmesi&#8221; ile yetinilmiş olunması, bu terakki (yükselme) hikmetiyle ilgilidir. Özetle orada (Allah&#8217;a seyr) isteniyordu, burada ise (Allah&#8217;da seyr) istenmiştir. Bakara Sûresi âyeti, &#8220;Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. O&#8217;ndan başka ilâh yoktur. O, çok merhametli ve bağışlayıcıdır.&#8221; (Bakara, 2/163) âyetini takip ediyor. Ve buna göre ilk önce vücud (varolma) ve Allah&#8217;ın birliğine ait âyetleri bildirerek şirkten tevhide götürüyordu, buna akıl yeterli idi. Buradaki âyet ise âyetini takip ediyor. Ve buna göre iman sahiplerine Allah&#8217;ın saltanatının suret (şekil) ve tecelli sırlarını, Allah Teâlâ&#8217;nın mülkündeki tasarrufunun hükümlerini, sır ve yaratılışın gayesini isbat eden alâmetleri anlatmanın akışı içinde geliyor.</p>
<p>191-Bu da aklî ve naklî bilgiler ile süslenmiş ve Allah&#8217;ın birliğine iman ile kulluk ve bilgide merhale katetmiş olgun akıl ve inanmış kalb sahiplerinin karı olabileceğinden, aralarındaki farka işaret buyuruluyor ki: Öyle tam akıl sahipleri ki, ayaktayken, otururken, yatarken, yani gerek meşguliyet ve gerekse dinlenme hallerinin hepsinde Allah&#8217;ı zikrederler, dillerinden bırakmazlar&#8221;. Bu üç hal, insanın bütün hallerini içine alır. Hatta bedene ait hareketleri içine aldığı gibi, yükselme, ortada durma, düşme gibi halleri de içerir. Demek ki bu tam akıl sahipleri, her ne halde bulunurlarsa bulunsunlar, kalpleri Allah&#8217;ı zikir (anmak)den başka bir şey ile itmi&#8217;nan (tam güven) zevkini bulamadığından, Allah&#8217;ı zikirden gaflet etmezler, gönülleri ilâhî murakabe (kendi içine dönme)ye müstağrak (dalmış)tır. Burada zikirden maksad, gerek zat, gerek sıfat ve fiiller haysiyetiyle zikirden, aynı şekilde lisanî (dile ait) zikre eşit olup olmamaktan daha genel olarak, mutlak zikirdir. Abdullah b. Mesud hazretlerinin açıklamasına göre bu zikirden maksad namazdır ki, kudretleri yettikçe ayakta, yoksa oturarak, yoksa yattığı yerde namaz kılanlar demektir. Bununla beraber namaz, zikirler cümlesinden sayılırsa da, bütün zikirler namazdan ibarettir de denemez, namazdan e&#8217;am (daha genel)dır. &#8220;Ûlü&#8217;l-elbâb&#8221; (tam akıllılar)ın böyle Allah&#8217;ın zikrine devam etmeleri ile vasfedilişleri, dinî terbiyede terakki etmiş halis kullar olduklarına işaret eder ki, bu vasıf burada bahis konusu olan tefekkür (düşünme) sûretiyle keşf ve müşahede edecekleri ilimlerin fenlerinin geçmiş bir şartı demek olur. Bununla beraber , tertibe delalet etmeyeceği için, bunun bir geçmiş şart olmayıp, düşüncenin bir ayrılmaz gereği olması da mümkün görünür. Şuhud (görünür)dan, gıyabı (görünmezi) okuyabilen, vehim şüphelerinden uzak, nefse ait ilgiler ve karanlık engellerden sıyrılmış halis, tam akıl sahibleri olan, gidişatın gerçeklerini ve sıfatların</p>
<p>hükümlerini düşünen, mülkün tavırlarını ve gayb âleminin sırlarını gözeterek, melik, yaratıcı olan Allah Teâlâ&#8217;nın sanatının inceliklerini ve kudretinin alâmetlerini görebilen bu tam akıl sahipleri, bütün hallerde Allah sevgisi ile dopdolu olarak Allah&#8217;ı anarlar.</p>
<p>Ve göklerin, yerin aklı hayrette bırakan durum ve yaratılışının hikmeti hakkında düşünceye girişir, her meselede Hakk&#8217;ın emrini anlamak ve gereği üzere amel ederek görevi yerine getirmede başarılı olmak için hükümler ve ilâhî tasarrufların cereyan şeklini gösteren sır ve yaratılış nizamını telakkiye ve keşfe çalışırlar. Bu yaratılmadan, gökler ve yer toplamının hem bütün, hem parça bakımından, hiçbiri hariç kalmaz. Gökler ve yer şekiller, keyfiyetler ve ayan (varlıkların Allah katındaki şekiller)ı; yaratma mefhumu da illiyyet (nedensellik) tesirinin hakikatini ifade ettiği için, bu düşüncenin ilgilendiği şey, varlıkların şekillerini ve durumlarını temaşa (seyir), tasvir, vasıflandırma, analiz, sentez ile sınırladıktan ve sebeplerini araştırmakla hepsini müşterek oldukları yaratma mefhûmunda kısaca toplayıp ve tasnif ederek, hepsini yüce yaratıcının yaratma sanatına bağladıktan sonra ilâhî saltanatı müşahede (seyretme) ve ondan gelecek ve ahirete doğru ilme ve hikmete ait sonuçları anlama ve telakki, bu şekilde vazife hakkındaki ilâhî hükmü keşf ve tayin ederek, gereğini yerine getirme ve gayeye isabet için yine yüce yaratıcının yardım ve yaratmasına sığınmak ve iltica etmek ve böyle ahiret miad (sözleşme)ı ile ilâhî rızaya yürümektir. Şu halde bu konu ve taleb edilen şey, bizzat ilâhî hikmet ve rabbânî siyaset ilminin konusu ve isteği olduğunda şüphe olmamakla beraber, bunda gerek Astronomi ve gerek diğer kevnî (evrene ait) ilimler, beşere ait ilimlerin konularının hepsi birer mukaddime (başlangıç) ve yol olarak dahil bulunduğunda dahi şüphe edilmemelidir. Ve bundan dolayıdır ki, Peygamberimiz &#8220;Geçmişlerin ve geleceklerin ilimleri bana verildi.&#8221; buyurmuştur. Ancak burada, çeşitli konuları, ilimlerin küçük olan sınırları ve nazariyelerini, şirk ve çokluk arzeden simalarını alıp, hepsinin yönelmiş olduğu tek küllî (tümel) ilme yönelmek vardır. Bunun için bu konuda tefekkür bütün eşyanın ve beşere ait bilgilerin halk (yaratma) mefhumu altında düzenlenmesi, tanzimi ve tevhid (birleştirilmes)iyle Allah Teâlâ&#8217;ya dayandığını yakînen anlayan ve ancak Allah sevgisi ve Allah&#8217;ı zikretmekle gönlü kanan tam akıl sahiplerinin şiarı olduğu ve diğer konulardaki tefekkür, eşyadan Allah&#8217;a dönmüş olup, nihâyet Allah&#8217;a dayanmakla mütenâhî (bitecek) olabildiği halde, bu konuda düşünmenin namütenâhî (bitmez), devamlı olacağı ve bunun Evvel ve Zâhir (tecelli eden hak) isimleriyle Allah&#8217;dan başlayıp, yine Ahir (son) ve Bâtın (gizli,</p>
<p>derûn) isimleriyle Allah&#8217;a dönmüş olacağı anlatılmıştır. Demek olur ki, bunda yaratmanın görünüş ve tecellisinin yolunu tesbite çalışan tasvir ve tahdide ait Tabiat ve Astronomi ilimlerinin araştırılmasına da büyük bir teşvik vardır. Bütün gökler ve yer Allah&#8217;ın mülkü olduğu için, bu âlem kitabından okunabilen her hadise, her nizam, Hak Teâlâ&#8217;nın hükümlerini ve tasarrufunun şekillerini okumaktır. Onu okuyanlar ve gereğince hareket edenler, herhalde Hakk&#8217;ın nimetinden nimetlenmiş ve istifade etmiş olurlar. Fakat bunun iki şekli vardır: Birisi nimetin sahibi olan Hâlik Teâla&#8217;dan gaflet etmek, görmezlikten gelmek ve ona tabii şekilde şükrünü eda etmekten kaçınıp küfür karanlığına sapmaktır ki, bunun asıl mahiyeti Allah&#8217;ın mülkü içinde eşkiyalık ederek geçinmeye çalışmak olduğundan, sonucu felaket ve pişmanlıktır. Ve bu türlü ilim ve fenlerden nimetlenenlerin başı İblis ve şeytanlardır. Diğeri hakiki, gerçek nimet vereni tanıyarak, ona şuur ve iman ile tabi olduğunu ve uyduğunu arzederek, şükrünü yerine getirmeye çalışmak ve bütün hareketlerini Allah&#8217;ın mülkü içinde, Allah&#8217;ın hükümlerinin tatbikine sarfetmektir ki, bunun önderleri de melekler, peygamberler, sıddıklar, şehidler gibi halis kullardır. budur. Bunlar göklere çıkınca düşmemek üzere çıkarlar. Öbürleri ise düşüp helak olmak için çıkmaya uğraşırlar. Yukardan beri tesbit olunagelen bu mânâlarla bu âyet, yaratılışın tefekkürüne sevkederken; hem Tabiat ilimlerinin incelenmesini teşvik ediyor, hem de bu araştırmada bulunanlara büyük bir ders veriyor ki, bu ders şu iki noktada özetlenebilir: Birincisi, gökler ve yer mefhumlarının ifade ettiği varlık tabakaları içinde birbirinden bazı değerlerle ayrılmış çeşitli konular etrafında toplanacak bilgiler ve kaideleri, birbirinden her yönden ayrı ve tamamen müstakil birer yüksek ilim kabul etmeyip, bu bilgilerin üst bir ilmî nizamda birleştiklerini ve o konuların yüksek bir ilim konusuna dayanmış bulunduğunu unutmamak. İkincisi, çeşitli tabiî sebeplerin tesirleri altında mahkum kalmayıp, olayları ve olayların nizamını, eşyanın tabiatı namına değil; Hâlık Teâlâ&#8217;nın tek yüksek kudreti namına kaydetmek, yani gerçek sebebine dayamanın gereğidir. İşte bu marifet (bilgi) noktasına yükselmiş olan ûlü&#8217;l-elbâb (tam akıl sahiplerin)ın zikri ve fikri Allah&#8217;ın ihsanları olur da, seyr-i billah (Hak&#8217;da yürümek)la kesilmeyen ilâhî sanatın eşsiz güzelliklerini, göklerin ve yerin sırlarını ve ilâhî hikmetleri düşünürler. Ve düşünürken &#8220;Ey Rabbimiz! Sen bunları boş yere yaratmadın&#8230;&#8221; diyerek bu hüküm ve akide (inanç), bu rûh hali ve bu neşe, iltica ve ümit ile hareket ederler. &#8220;Batıl&#8221; üzerine hiçbir hüküm ve hikmet, fayda ve maslahat (menfaat) gerekmeyen demektir ki, aşağı, faydasız, gidici ve kaybolucu, beyhude ve abes olabilir.</p>
<p>Ey Rabbimiz, sen bu mahlûku (yani gökler ve yer toplamı olan şu âlemi), batıl, hüküm ve hikmetten, fayda ve menfaatten uzak, mânâsız olarak yaratmadın. Gece ve gündüz değişiklik içinde, yokluktan yokluğa devam edip giden şu değişken olayların manzaraları; ne sadece yokluk, ne hiçbir fayda sağlayıcı olmaksızın geçip sonsuz yokluğa giden yalnız devamsızlık, ne de hiçbir hikmet ve faydayı içermeyen lüzumsuz bir şeydir. Bu ne yalandır, ne oyundur, ne de nizamsız, sonsuz, semeresiz, hikmetsiz, boş, dipsiz bir şeydir. Bunda her ilk oluş, bir ikinci oluşun başlangıcı; her hadise sonsuz olayların yoludur. Eğer bunların gerek mekan ve gerek zaman itibariyle aralarında gerekli bir nizam bulunmasaydı ve eğer şu olayların kıymetleri yalnızca ilk oluşlarıyla ölçülmek gerekseydi ve eğer bu şekilde bir aldatıcı mal olan dünya hayatı üzerine gelecekte hiçbir hüküm gerekmeseydi, bu yaratılmışlar da batıl ve yersiz demek olurdu ve hatta bu gurur metâı bile mümkün olmazdı. Şu halde her anında yok olucu ve aceleci olan şu olaylar silsilesi, ilâhî saltanatta genel bir düzen üzere cereyan etmekte ve nice nice hikmet ve menfaatleri içine alarak sonsuz gelecekte bir ikinci oluşa doğru yürümektedir ki, bunun bir metâ olabilmesi o yöndendir. Ve batılın bir aldatma metâı olmaktan çıkması da ancak o yöne dönmesindedir.</p>
<p>Sübhansın yâ Râb, seni tenzih ederiz, sana lâyık olmayan vasıflardan, fiillerden ve bu cümleden olarak hikmetsiz bir şey yaratmaktan mülkünü, irade ve sanatını batıla yönelmiş olmaktan uzak tanırız. Gerçi sen bunları istediğin irade ve sanatınla icad eder ve yaratırsın. Fakat irade ve sanatın hikmetten uzak olmaz, o hikmetin ve nizamın kendisidir. O halde sen bizi batıl inanç ve amellerin, hikmet gereği sebep oldukları ateş azabından koru.</p>
<p>192-Çünkü sen kimi cehenneme koyarsan onu rezil etmişsindir. Öyle ise bizi böyle olmaktan muhafaza et.</p>
<p>193- Ey Rabbimiz, bir münadi, bir davetçi işittik ve dinledik ki, &#8220;Rabbinize iman ediniz&#8221; diye çağırıyordu. (Bu çağıran Resulullah veya Kur&#8217;an&#8217;dır). Bu &#8220;nida&#8221; (çağrı), bizim kulaklarımızda, vicdanımızda tesirini gösterdi, çınladı. Âlemin yaratılışı nizamsız, hikmetsiz olmadığı içindir ki, bu nida (çağrı), bizde tesirini gösterdi, iman ve sağlam bilgi edinmemize sebep oldu, biz de iman ettik. Burada &#8220;zünub&#8221;, kebâir (büyük günahlar); seyyiât (günahlar), sağair (küçük günahlar) ile tefsir edilmiştir ki, &#8220;Eğer büyük günahlardan kaçınırsanız kusurlarınızı örteriz.&#8221; (Nisa, 4/31) âyeti de bunu teyid edicidir. Ve bizim ruhlarımızı ebrar (Allah&#8217;a yakın olanlar) ile beraber olarak</p>
<p>al, yani bizi onlardan say, onlarla beraber haşret.</p>
<p>194-195- Ey Rabbimiz bütün peygamberlerine karşı bize vaad etiğin vaadlerini de bize ver, biz bu çağırıcıya iman ederken peygamberlerin hepsine iman ettik, hiçbirini ayırmadık. (Âli İmran, 3/179) buyurulmamış mı idi? Günahlarımızı affet, kusurlarımızı örtecek itaatlar nasip eylede vaad edilen yardımları, ecir, sevab ve saadeti ihsan eyle. &#8220;Bizi kıyamet günü rüsvay etme. Şüphesiz Sen vaadinden caymazsın.&#8221; İşte dan buraya kadar devam eden bu duaları tekrar ederek düşünürler, kendilerinin halis kullar olduklarını anlatan bu dualar, onların düşünce anındaki halleri ve düşüncelerinin hakim başlangıçlarıdır. Bazı tefsirciler bunları hal yapmıyarak düşüncelerinin sonucu gibi göstermek istemişlerse de, çoğunluğun açıklamasına göre bunlar kelimesinin zamirinden haldir ki, o tam akıl sahiplerinin düşünce esnasındaki hallerini anlatır. Doğrusu da budur. Çünkü bilhassa hükmü, tefekkürün sonucu olsaydı düşünme mümkün olmazdı. Çünkü düşünmek, esasen mutlak bir hikmet inancının sonucudur. Bu inancın kaynağına bu da, diğer ilk fikrî prensipler gibi bir fıtrî (doğuştan) veya talîmî (öğretime ait) veya terbi-yevî (eğitimle ilgili) hüküm olabilir. Asıl netice ise &#8220;fâ-i netice&#8221; ile başlayan şu rabbânî (ilâhî) iltifattır. &#8220;Rableri de dualarına şöyle karşılık verdi: &#8216;Ben içinizden erkek ve kadın hiçbir hayır işleyenin işlediğini boşa çıkarmam&#8230;&#8221; Müminlerden bazısı müşriklerin veya yahudilerin ticaret ve refah içinde oluşlarını, ferah, fehûr seyahatler ederek refah içinde yaşadıklarını görerek, &#8220;Allah&#8217;ın düşmanları böyle ferah içinde dolaşıyor, biz ise açlıktan, sıkıntıdan helak oluyoruz.&#8221; demişlerdi. Bunun üzerine şu âyetler inmiştir:</p>
<p>196-199- ki ne kadar dikkate şâyândır!</p>
<p>Nuzül, bir misafire ilk geldiği sırada ikram edilmek üzere hazırlanan yiyecek, içecek ve diğer ikramiye ki, Türkçe konukluk tabir olunur.</p>
<p>Bununla beraber o kâfirler içinde hüsn-i hatime (güzel sonuç)ye nail olup müminler topluluğuna girecek olanlar da bulunduğu unutulmamalıdır. Şöyle ki: &#8220;Şüphesiz kitap ehli içinde kimi de vardır ki, Allah&#8217;a iman ettikleri gibi, kendilerine indirilene de, size indirilene de iman ederler.&#8221; Bu son kayıtlar gösterir ki, bunlar ciddi olarak müslüman olacaklardır. Ve nitekim bu ana kadar olagelmişler ve yine olacaklardır. Bu âyet, ta yukardaki (Âli İmran, 3/137) âyetinin de bir izahı gibidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Onun gibi bunun da Musevî (yahudi) iken müslüman olan Abdullah b. Selâm ve arkadaşlarının veya İsevî (hıristiyan) iken müslüman olan Necrân ehlinden kırk, Habeş&#8217;den otuz, Rum&#8217;dan sekiz ve toplam olarak seksen kişinin müslüman olmaları dolayısıyla indiği rivayet edilmiştir. Fakat İbnü Abbas, Câbîr ve Katade demişlerdir ki: Habeş hükümdarı Necaşî Asâme vefat ettiği zaman Resulullah onun üzerine gıyaben cenaze namazı kılmıştı. Bunu gören münafıklar: &#8220;Hiç görmediği bir hıristiyan üzerine namaz kılıyor.&#8221; demiş olduklarından Necâşî hakkında inmiştir. Rivâyet bakımından en yaygın olan budur. Necâşî&#8217;nin ölümü de hicretin dokuzuncu senesinde olmuştur. Bunlardan başka bu âyetin bütün kitap ehlinden imana gelenler hakkında inmiş olduğu da rivayet edilmiş ve Mücahid bunu söylemiştir ki, âyetin mefhumuna bu daha uygun görülmüştür. Çünkü herhalde iman ederler mânâsına, gelecek zaman da açıktır.</p>
<p>200-Sözün kısası ey iman edenler, siz telaş etmeyiniz, sabırlı olunuz, (haberde geldiğine göre sabır üç derecedir: Musibet (ansızın gelen bela)e sabır, itaat etmekte sabır, isyandan sabır), ve sabırda Allah düşmanlarıyla yarışıp onların üstüne çıkınız, yani imtihan ve mücahede mevkilerinde düşmanların sabrının üstüne çıkmaya ve nefsinizin arzularını yenmeğe çalışınız ki, sabırlı olmaya alışırsanız bunu yapabilirsiniz. Ve murabata edi (nöbetleşi)niz, ribat yapı (sağlam yürekli olu)nız, imam ardında cemaatle namaz gibi birbirinize bağlanıp vazifeye dikkatli olunuz ve özellikle savaşa düşmanlarınızdan çok hazırlıklı bulunarak atlarınızı bağlayıp hududlarda ve mevzilerde karakol bekleyiniz. &#8220;Ribat&#8221;, Allah yolunda devam etmektir. Bu aslında &#8220;rabt-ı hayl&#8221; yani at bağlamaktan alınmıştır ki, düşmana karşı atını bağlayıp gözetlemek ve beklemek demektir. Sonra İslâm hudud (sınır) şehirlerinden birinde bekleyenlere, gerek süvari ve gerekse piyade olsun, genelde murabıt (nöbet bekleyen, nöbetçi) adı verilmiştir. Fakihlerin ıstılahlarında murabıt, hudud şehirlerinden birine bir müddet beklemek için gidendir. Aile ve efradıyla beraber oralarda oturan ve hayatını kazanarak yaşayan hudud sakinlerine murabıt denilmez. Zamanımız terimine göre murabıt, Allah yolunda silah altında bulunan, kışla ve karakollarda duran ve nöbet bekleyen askerler demek olur. Buhârî ve Müslim&#8217;de Sehl b. Sa&#8217;d'den rivayet olunduğu üzere Resulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki, &#8220;Allah yolunda bir gün karakol beklemek, dünya ve mafiha (onda olanlar)dan hayırlıdır&#8221;. İbnü Mâce sahih senedle Ebü Hureyre&#8217;den rivayet edilen bir hadis-i şerifte de Resulullah</p>
<p>buyurmuştur ki: &#8220;Her kim Allah yolunda murabıt olarak, yani karakol beklerken ölürse, işleyegeldiği iyi amel üzerine icra edilir, rızkı da üzerine gönderilir durur, fitnecilerden emin olur ve Allah Teâlâ onu korkudan emin olarak diriltir.&#8221; Ebu&#8217;ş-Şeyh&#8217;ın Hazreti Enes&#8217;den merfû olarak tahric ettiği bir hadiste: &#8220;Karakol yerinde namaz, iki milyon namaza eşittir&#8221;. Abdullah b. Ömer (r.a.)den rivayet edilmiştir ki: &#8220;Ribat (nöbet bekleme), cihaddan daha faziletlidir. Zira ribat, müslümanların kanını muhafazadır. Cihat ise müşriklerin kanını dökmektir&#8221;.</p>
<p>Bunları yapınız Allah&#8217;dan gereği gibi korkunuz, mutlak olarak emirlerine karşı gelmekten sakınınız, korumasına koşunuz ki, felah bulasınız (kurtulasınız), isteklerinize nail, temennilerinizde başarılı olasınız, dualarınızın kabul olduğunu göresiniz. İşte Bakara Sûresinin sonundaki &#8220;kâfirler toplumuna karşı bize yardım eyle!&#8221; duasının da tam cevabı.</p>
<p>Burada Âli İmran Sûresi son bularak Zehraveyn (iki zehra) bir kavuşma noktasında buluşmuş ve bunun özel bir inkişafı olmak üzere rabbânî terbiye, insan yaratılışı ve kardeşliğinden tutarak, sosyal hayata ait oluşum ve ilişkilerin bir aslı olan aile hayatıyla ilgili haklar ve vazifelerin açıklanması ve din eğitiminin tamamlanması yolunda, aşağıda geleceği şekilde, Nisâ Sûresi başlamıştır:</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hakdinislam.com/kuran-i-kerim/al-i-imran.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BAKARA</title>
		<link>http://www.hakdinislam.com/kuran-i-kerim/bakara.html</link>
		<comments>http://www.hakdinislam.com/kuran-i-kerim/bakara.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Feb 2012 20:18:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sehadet</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hakdinislam.com/?p=396</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hakdinislam.com/kuran-i-kerim/bakara.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>FATİHA</title>
		<link>http://www.hakdinislam.com/kuran-i-kerim/fatiha.html</link>
		<comments>http://www.hakdinislam.com/kuran-i-kerim/fatiha.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Feb 2012 20:16:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sehadet</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[FATİHA suresi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hakdinislam.com/?p=399</guid>
		<description><![CDATA[Rahmân ve Rahîm Allah&#8217;ın adıyla 1- Mushaf-ı şeriflerde iki türlü besmele vardır. Birisi sûre başlarında yazılan ve sûreden bağımsız olan besmele, diğeri Neml Sûresinin (Neml, 27/30) âyetindeki besmeledir. Bu besmelenin, Neml sûresinin bu âyetinin bir parçası olduğu açıkça bilinmektedir. Bundan dolayı besmelenin Kur&#8217;ân âyeti olduğunda şüphe yoktur ve bu durum, açık tevatür ile ve âlimlerin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-medium wp-image-400" title="kuran" src="http://www.hakdinislam.com/wp-content/uploads/2012/02/kuran-300x238.jpg" alt="kuran 300x238 FATİHA" width="300" height="238" />Rahmân ve Rahîm Allah&#8217;ın adıyla</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">1- Mushaf-ı şeriflerde iki türlü besmele vardır. Birisi sûre başlarında yazılan ve sûreden bağımsız olan besmele, diğeri Neml Sûresinin (Neml, 27/30) âyetindeki besmeledir. Bu besmelenin, Neml sûresinin bu âyetinin bir parçası olduğu açıkça bilinmektedir. Bundan dolayı besmelenin Kur&#8217;ân âyeti olduğunda şüphe yoktur ve bu durum, açık tevatür ile ve âlimlerin ittifakıyla kesin olara</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> bilinmektedir. Fakat sûre başlarında yazılan ve her sûreyi birbirinden ayıran ve kırâetin başında okunan besmeleye gelince: Bunun o sûrelerden birinden veya her birinden bir âyet veya âyetin bir kısmı veyahut başlıbaşına Kur&#8217;ân&#8217;dan tam bir parça olup olm</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dığı, Neml sûresindeki besmele gibi besbelli olmadığından bu besmelenin Kur&#8217;ân&#8217;dan olup olmadığı hususu, tefsirde ve usul ilminde bilimsel açıdan tartışmalı bir meseleyi meydana getirmiştir ki bilhassa iman, namaz ve kırâet konularıyla ilgilidir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Said b. C</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">übeyr Zührî, Atâ ve İbnü Mübarek hazretleri besmelenin başında bulunduğu her sûreden birer âyet olduğunu söylemişlerdir ki, Kur&#8217;ân&#8217;da yüz onüç âyet eder. İmam Şâfiî hazretleri ve talebeleri bu görüş üzerindedirler. O halde Fâtiha&#8217;nın yedi âyetinden birinc</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">si besmeledir. Ve &#8220;en&#8217;amte aleyhim&#8221; bir âyet başı değildir. Bunun için Şâfiîler namazda besmeleyi yüksek sesle okurlar. Çünkü Şâfiîler diyorlar ki; selef (ilk dönem alimleri) bu besmeleleri Mushaflarda yazmışlar, bunun yanında Kur&#8217;ân&#8217;ın âyet olmayan şeyle</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">den tecrid etmesini tavsiye etmişlerdir. Ve hatta Fâtiha&#8217;nın sonunda &#8220;âmîn&#8221; bile yazmamışlardır. Eğer sûrelerin başındaki besmeleler Kur&#8217;ân olmasaydı onları da yazmazlardı. Kısacası Mushaf&#8217;ın iki kapağı arasında Kur&#8217;ân&#8217;dan başka birşey bulunmadığında İslâ</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> alimlerinin ittifakı vardır. Ve bunu destekleyen özel hadisler de rivayet edilmiştir. O hadislerden birisi İbn Abbas (r.a.)&#8217;dan: &#8220;Besmeleyi terk eden Allah&#8217;ın kitabından yüz ondört âyet terketmiş olur.&#8221; Ebu Hüreyre (r.a.)&#8217;den: &#8220;Resulullah efendimiz &#8216;Fâti</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">h</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">atü&#8217;l-Kitab (Fâtiha sûresi) yedi âyettir, bunların başı</span></p>
<p>&#8220;Bismillahirrahmanirrahim&#8221;dir buyurdu. Ümmü Seleme (r.a.)&#8217;den: &#8220;Resulullah (s.a.v.) Fâtiha&#8217;yı okudu ve &#8220;Bismillahirrahmanirrahim elhamdülillahi rabbil âlemîn&#8221;i bir âyet saydı. O halde Fâtiha&#8217;dan bir âyet değilse, âyetin bir kısmıdır. Bundan dolayı namazda okunması farzdır ve yüksek sesle okunur. İmam Şâfiî gibi Ahmed b. Hanbel hazretlerinden de bu iki hadis arasında tereddütlü iki rivayet vardır.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Diğer taraftan İmam Mâlik hazretleri Kur&#8217;ân&#8217;ın her yerinde dahi Kur&#8217;ân&#8217;dan olduğu açıkça ve tevatür yoluyla belli olacağı, halbuki hakkında değişik görüşler bulunan bir sözün Kur&#8217;ân&#8217;dan olduğuna hükmedilemiyeceğinden dolayı ve Medine halkının geleneğine dayanarak sûre başlarındaki besmelelerin ne Fâtiha ne de </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">iğer sûrelerden, ne de bütün Kur&#8217;ân&#8217;dan özel bir parça olmadığına ve Neml Sûresi&#8217;ndeki âyetten başkasında besmelenin Kur&#8217;ân olmayıp sûreleri birbirinden ayırmak ve teberrük (mübarek sayıldığı) için yazıldığı görüşünü ileri sürmüş ve bundan dolayı namazda </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e yüksek sesle ne de gizli okunması uygun olmaz demiştir. Bunun için Mâlikîler namazda besmeleyi okumazlar.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Hanefîlere gelince, bu mezhebin en sıhhatli görüşü şudur: Sûrelerin başındaki besmele başlı başına bir âyet olarak Kur&#8217;ân&#8217;dandır. Ve sûrelerin hiç birinin bir parçası olmayarak sûreleri birbirinden ayırmak ve sûre başında teberrük olunması için inmiştir. Gerçekten yukarıda zikredilen karşıt iki değişik görüş ve delil içinde ortaya çıkan kat&#8217;î olarak bilinen nokta budur. Madem ki, yukarıda açıklanan ş</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rtlar gereğince mushafın her iki kabı arasında Kur&#8217;ân&#8217;dan başka birşey yazılmadığına dair ittifak vardır; o halde sûre başlarındaki besmeleler de Kur&#8217;ân&#8217;dandır. Şâfiî&#8217;nin ileri sürdüğü delilin kesin iddiası budur. Madem ki besmelenin, başında bulunduğu sû</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">elerden bir parça olduğunu bildiren açık mütevatir bir delil de yoktur, o halde hiç birinden bir parça da değildir. İşte Mâlikî delilinin kesin iddiası da budur. Bundan dolayı iki delilin birbirine yakın bu noktalarının birlikte ifade ettiği mânâ da; söyl</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">diğimiz gibi besmelenin bütün sûrelerden ayrı başlıbaşına bir âyet olmasıdır ki, bu konuyla ilgili değişik &#8220;ahad haber&#8221;lerden çıkan ortak hüküm de bu olur. O halde Fâtiha gibi, besmelenin her namazda okunması vacip değildir. Fakat gerek namazda ve gerek n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">maz dışında her Kur&#8217;ân okunuşunun ve her önemli işin başında okunması sünnettir. Bunun için namazın her rekatında, kırâetin başında okuruz, ortasında okumayız. Ancak Fâtiha&#8217;nın bir parçası olduğu anlaşılmasın diye kırâeti yüksek sesle okunan namazlarda da</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">onu gizli okuruz ve böyle okunmasında bütün hanefîler görüşbirliği içindedirler. İşte böyle seçkin bir âyettir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">TAHLİL: Dış görünüşe göre besmele dört kelimedir. Gerçekten ve itibari olarak yedi kelimedir. Çünkü gerçekte nin &#8221; &#8220;si ile &#8216;in tarif edatları da birer kelimedirler. Hükmen de böyledir. Çünkü Arap dilinde tarif edatlarına hiçbir zaman başlı başına bir kelime hükmü verilmemiş olduğu halde &#8220;bâ&#8221; hem kendisi bir kelimedir, hem de hazf olunmuş (silinmiş) taalluk ettiği bir fiil ile failini de bildiren </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ü</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ç kelime hükmündedir. Bundan dolayı ile den bileşik bir kelimedir. Bunda kural gibi vasl hemzesi (kelimenin ortasında düşen elif) ile yazılmaktı, fakat besmeleye özgü olarak bu hemze düşürülmüş olup söylendiği gibi yazılır. Ve onun yerine &#8220;bi&#8221;nin başı uza</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ılır. Ta ilk asırlardan beri besmelenin başını bir elif uzun yazmak bir hat kuralı olmuştur ki, bu kural kûfî gibi sülüs ve nesih hatlarında da hat üstadlarının bildiği bir husustur. Bunun nüktesi çok kullanılmasından dolayı hafifletmedir diyorlar. Fakat </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">unda özellikle taalluk-ı visâl kuvvetini ifade etmek gibi manevi nükteler de vardır. Bazı hadislerde rastlanan gibi imalar bundan açık olarak anlaşılıyor.</span></p>
<p>Bilindiği gibi, hakiki her ilmin bir tek konusu vardır, Kur&#8217;ân&#8217;ın hikmet ilminin konusu ise Allah ile kâinat ve özellikle insanlar ve insanların işleri arasındaki ilişki ve bağlantıdır.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">İşte bir ilahlık sıfatı ve kulluk ilişkisi ile özetlenen ve önce Fâtiha&#8217;da, sonra bütün Kur&#8217;ân&#8217;da tedrici olarak açıklanan bu ilişki tamamen besmeledeki nın mânâsıdır. daima bir fiile veya fiile benzeyen bir kelimeye taalluk eden ve onu bir isme bağlayan bir edat, bir cer edatıdır ki, asıl mânâsı yapıştırmaktır. Fakat bu yapıştırmanın; karıştırma ve beraberlik, yardım dileme, pekiştirme için kullanma ve yemin gibi birçok ç</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">şitleri vardır ki, besmelede tefsirciler yalnız beraberlik veya yardım dileme mânâlarından birini gösterirler. Bu bâ&#8217;nın bağlacı hazf olunmuştur ki, o anda besmeleyle başlanacak olan fiil olacaktır. Başla, oku, başlıyorum, okuyorum gibi.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">: &#8220;İsim&#8221; aslında sözlük anlamıyla bir şeyin zihinde doğmasını sağlayan işaret ve alâmet demektir. Örfte tek başına anlaşılır bir mânâya delalet eden kelime diye tarif edilir ki, o mânâya veya onun dışta veya zihinde gerçekleşen asıl şekline müsemmâ denilir. Yaygın görüşe g</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ö</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">re, ismin aslı &#8220;sümüv = yücelik&#8221; maddesidir. &#8220;Vesm = damgalama&#8221;den olması da mümkündür. Fakat çoğulu &#8220;esma&#8221; veya &#8220;esâmî&#8221; gelir ve bunlar tamamen dilimize mal olmuş kelimelerdir. Sıfatlar da aslında ismin kısımlarındandır. Bunun için isimler özel isim veya</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">cins ismi veya umuma delalet eden isim diye kısımlara ayrıldığı gibi zat ismi</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">veya sıfat ismi diye de birbirinden ayrılır. Yüce Allah&#8217;ın Esmâ-i Hüsnâ&#8217;sında bu farkın önemi vardır. İsim, aslında &#8220;ad&#8221; ve &#8220;nam&#8221; ile eşanlamlı olmakla beraber dilimizde biz bunları ince farklarla kullanırız. &#8220;Ben bu işi falan kimse namına yapıyorum.&#8221; yerinde &#8220;falancanın adına veya ismine yapıyorum&#8221; diyemiyoruz. Aynı şekilde &#8220;insan bir isimdir&#8221; deriz de &#8220;bir addır, bir namdır&#8221; demeyiz. Öyle zaman olur ki &#8220;o adamın adı&#8221; yerine &#8220;o </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">z</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">atın ismi&#8221; demeyi tercih ederiz.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">: &#8220;Allah&#8221; gerçek ilâhın özel ismidir. Daha doğrusu zat ismi ve özel ismidir. Yani Kur&#8217;ân bize bu en yüce ve en büyük zatı, eksiksiz sıfatları ve güzel isimleriyle tanıtacak, bizim ve bütün kâinatın ona olan ilgi ve alâkamızı bildirecektir. Bundan dolayı Allah diye adlandırılan en büyük ve en yüce zat kâinatın meydana gelmesinde, devamında ve olgunlaşmasında bir ilk sebep olduğu gibi &#8220;Allah&#8221; yüce ismi de ilim ve irfan dilimizde öyle özel ve yüce bir başlangıçtır. Yüce Allah&#8217;ın varlığı ve birliği kabul ve tasdik edilmeden kâinat ve kâinattaki düzeni hissetmek ve anlamak bir hayalden, bir seraptan ve aynı zamanda telafisi imkansız olan bir acıdan ibaret kalacağı gibi &#8220;Allah&#8221; özel ismi üzerinde birleştirilmeyen ve düzene konmayan ilimlerimiz, sanatlarımız, bütün bilgiler ve eğitimimiz de iki ucu bir araya gelmeyen ve varlığımızı silip süpüren, dağınık fikirlerden, anlamsız bir toz ve dumandan ibaret kalır. Bunun içindir ki, bütün ilimler ve sanatlar küçük küçük birer konu etrafın</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a bilgilerimizi düzenleye düzenleye nihayet son düzenlemede bir yüksek ilim ile bizi bir birlik, huzuruna yükseltmek için çalışır durur. Cisim konusunda madde ve kuvvet ile hareket ve durgunluk oranında, birleştirilemeyen bir tabiat ilmi; uzaklık, yer ve </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">z</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">amana göre, nicelik kavramında toplanmayan bir matematik ilmi; bilim mefhumunda cisim ve ruh oranında toplanmayan bir psikoloji ilmi; dış dünya ve zihine göre doğruluk mefhumunda toplanmayan bir mantık ilmi; iyilik ve kötülüğe oranla güzellik ve çirkinlik</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">mefhumunda toplanmayan bir ahlâk; nihayet nedensellik oranında ve varlık mefhumunda toplanmayan bir hikmet ve felsefe bulamayız. Varlık mânâsını düşündürtmeden, nedensellik oranının gerçek olduğunu kabul ettirmeden bize en küçük bir gerçek bildirebilen hi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ç</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">bir sanat yoktur. Şu, şunun için vardır. İşte bütün ilimlerin çalıştığı gaye budur. Varlık, gerçeklik, nedensellik ilişkileri, bütün ilim ve sanatlara hakim olan düşünme ve doğru olduğunu kabul etmek prensipleridir. Nedensellik, sebebin müsebbebi ile bağl</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ntısı, orantısı ve kalıcılığı kanunu, asrımızda bütün ilimlere hakim olan en büyük kanundur. Bunun için nedensellik alanında birleştirilemeyen hiçbir ilim bulamayız. Bu oran ise, sebep denilen bir başlangıç ile müsebbeb denilen bir sonuç arasındaki ilişki</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">eri anlatır ve bütün kâinatın düzeni dediğimiz şey de işte bu yegâne</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ilişkidir. Bundan dolayı biz sebep ve sonuç açısından varlığı düşünüp doğrulamadan bu bağlantının tam olduğunu düşünemeyiz ve doğrulayamayız. Sonra bu tasdikimiz de doğrudur diye zihnimiz ile gerçeğin uyum ve ilişkisini, üzerine kurduğumuz hakkın hakikatına dayandırmazsak, bütün emek ve çabalamalarımızın, bütün anlayışlarımızın, yalan, asılsız ve kuruntudan ibaret bir seraba dönüşeceğine hükmederiz. Halbuki o zaman böyle hükmedebilmek de </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ir gerçeği itiraf etmektir. Bundan dolayı insan doğruyu inkar ederken bile onun doğru olduğunu kabul mecburiyetinden kurtulamaz. Mümkün olan gerçekler üstünde varlığı zaruri olan Hakk, gerek ilmimizin, gerek varlığımızın ilk başlangıç noktası ve ilk sebeb</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dir. Ve &#8220;Allah&#8221; onun ismidir. İnsan üzerinde etkili olan ve insanı kendine çeken hiçbir şey düşünülemez ki, arkasında Allah bulunmasın.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Yüce Allah varlığı zaruri olan öyle bir zattır ki, gerek nesnel ve gerek öznel varlığımızın bütün gidişatında varlığının zaruretini gösterir ve bizim ruhumuzun derinliklerinde herşeyden önce Hakk&#8217;ın zatına ait kesin bir tasdikin var olduğu inkâr kabul etmez bir gerçektir. Hatta bizim varlığımızda bu yüce gerçeğe basit ve öz ve sınırsız bir ilişkimiz, bir manevi duygumuz va</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dır. Ve bütün ilimlerimizin temeli olan bu gizli duygu; sınırlı duygularımızın, anlayışlarımızın, akıllarımızın, fikirlerimizin hepsinden daha doğru, hepsinden daha kuvvetlidir. Çünkü onların hepsini kuşatıyor. Ve onları kuşattığı halde O&#8217;nun zatı sınırla</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dırılamaz ve bu âlem O&#8217;nun kudret ve kuvvetinin bir parıltısıdır. Durum böyle iken biz birçok zaman olur ki, dalgınlıkla kendimizi ve varlığımızın geçirdiği zamanları unuturuz. Ve çoğunlukla yaptığımız hataların, sapıklıkların kaynağı bu gaflet ve dalgınlıktır. Böyle kendimizden ve anlayışımızın inceliklerinden dalgınlığa düştüğümüz zamanlardır ki, biz bu gizli duygudan, bu ilk anlayıştan gaflete düşeriz ve o zaman bunu bize aklımız yolu ile hatırlatacak ve bizi uyaracak vasıtalara ve delillere ihtiyaç duy</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rız. Kâinat bize bu hatırlatmayı yapacak Allah&#8217;ın âyetleri (işaretleri) ile doludur. Kur&#8217;ân, bize bu âyetleri, kısa ve özlü sözlerle hatırlattığı ve bizi uyardığı için bir ismi de &#8220;ez-Zikr&#8221;dir. Allah&#8217;ın hikmeti de bize buradan birçok mantıkî, akla uygun v</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> ruhî delilleri özetleyiverir. Diğer taraftan biz o gizli duygunun diğer sınırlı ve belirgin duygularımız gibi içimizde ve dışımızda ortaya çıkma ve kesintiye uğrama anlarıyla sınırlı bir şekil kazanmasını ve bu şekilde varlıkların parçalarının gözle görü</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">en şeyler gibi anlayışımızın sınırına girecek bir şekilde açıklanmasını arzu ederiz. Bu arzunun hikmeti, O&#8217;nun tecellisindeki süreklilikte duyulan bir görme lezzetidir. Fakat bunda bilgisi ve kuvvetiyle herşeyi kuşatan Allah&#8217;ı, yaratılmış</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">varlıklara çevirmeye çalışmak gibi imkansız bir nokta vardır ki, nefsin gururunu kıracak olan bu imkansız nokta birçok insanı olumsuz sonuçlara ulaştırabilir. O zavallı gururlu nefis düşünemez ki, bütün kâinatın o ilk başlangıç noktasına açık, anlaşılabilir, başı ve sonu </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">elli olan bir sınır çizmek, görünen eşyada olduğu gibi bir kesinti anına bağlıdır. Mümkün olmayan böyle bir kesinti anında ve noktasında ise bütün his ve bütün varlık kökünden kesilir ve yok olur. Öyle bir tükenme ise apaçık bir his ve anlayışa varmak değ</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l, yokluğa karışmaktır. Aklî delillere böyle bir gaye ile bakanlar ve Allah&#8217;ın görünmeyen ve görünen bütün varlıkları kuşatan sonsuz tecellisi karşısında nefislerinin gururunu kırmayarak şuhûd zevkinden mahrum kalanlar &#8220;Allah&#8217;ı aradım da bulamadım.&#8221; derke</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">, sanat ve felsefe adına zarara uğradıklarını ilan etmiş olurlar. Allah&#8217;ı sezmek için kalp ile doğru ve yanlışı birbirinden ayıran gözü ve ikisi arasındaki farkı ve ilişkiyi belli bir oranda idrak edebilmelidir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">İşte &#8220;Allah&#8221; yüce ismi, bütün duygularımızın, düşüncelerimizin ilk şartı olan öyle derin ve bir tek gizli duygunun, görünen ve görünmeyen varlıkların birleştikleri nokta olan bir parıltı halinde, hiçbir engel olmaksızın doğrudan doğruya gösterdiği yüce Allah&#8217;ın zatına delalet eden, yalnızca O&#8217;na ai</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> olan özel bir isimdir. Yani bu isim önce zihindeki bir mânâ ve ikinci olarak o vasıta ile Allah&#8217;ın zatının ismi ise özel bir isimdir. Zihindeki bir mânâ olmayarak yalnızca ve bizzat belli zatın ismi ise bir özel isimdir. Birincisinde kelimeden anlaşılan </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ânâya, mânâdan gerçeğe geçeriz ve ismi bu mânâ ile tanımlarız. Mesela Allah, bütün sıfat-ı kemâliyyeye (eksiksizlik ve olgunluk vasıflarına) sahip bulunan, varlığı zaruri olan zatın ismidir. Yahut hakkiyle tapılacak olan yüce zatın ismidir, deriz. İkincid</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> bizzat bulunan gerçeğe intikal ederiz. Bu şekilde o gerçekten kendimizde hiçbir pay yoksa Allah isminden gerçekte yine kendisinden başka birşey anlayamayız. Bize göre isim ile, isimlendirilen varlık aynıdır. Fakat o gerçekten kendimizde herhangi bir tarz</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">(üslub) ile bir pay bulabilirsek isim ile kendisine isim verileni birbirinden ayırırız ve bu iki şekilde de Allah&#8217;ı isbat etmeye ihtiyaç duymayacağız. Fakat bu isimden bir mânâ anladığımız ve o mânâyı gerçekte bir mahiyete delalet için vasıta olarak kabul</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ettiğimiz zaman o gerçekten bizzat bir payımız olmasa bile bu isimden birşey anlarız. Fakat o şeyin varlığını isbat etmeye ihtiyaç duyarız. Bundan dolayı isim, isbat etmeden önce konulmuş bulunursa o gerçeğin özel ismi olursa da alem ismi olamaz. Fakat is</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">at edildikten sonra konmuş ise bizzat alem ismi olur. Mesela anadan doğma körler için &#8220;ülker&#8221; ismi ancak bir özel isim olabilir, görenler için ise bir alem ismidir. Normal dilde özel isim ile alem isminin farkı aranmazsa da ilim</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dilinde bunlar arasında fark vardır. İşte bu sebeplerden dolayı yüce Allah için zat ismi ve alem ismi mümkün müdür, değil midir? diye bilginler arasında derin bir tartışma vardır. Fazla uzatmamak için şu kadar söyleyelim ki, üç tecelli algılanır. Zatın tecellisi, sıfatın tecellisi,</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">eserlerinin tecellisi. İsimlerinin tecellisi de bunlardan biri ile ilgilidir. Zat isminin, zatın tecellisini ifade eden bir isim olması gerekir, çünkü sıfat tecellisini ifade eden isimlere sıfat isimleri, eserlerin tecellisini ifade eden isimlere fiil isi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">leri denilir. Zat, sıfat ve eserleri ile de vasıta ile tecelli ettiği gibi bizzat tecelli etmesi de bizce mümkündür. En azından kendine tecellisi mümkündür ve alem olan zat ismine bu da yeterlidir. Ve biz bunu bütün isimlerde esas olarak bildiğimiz için A</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">lah&#8217;ın isimleri tevkîfîdir yani Cenâb-ı Hakk&#8217;ın vahiy yoluyla bize bildirmiş olduklarından ibarettir, diyoruz. Bundan dolayı zat isminin mefhumu olan bir özel isim veya mefhumu olmayan bir şahıs ismi olması aslında mümkündür ve bizim için yeterlidir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Şu kadar var ki; biz kendimize zatın tecellisi meydana gelmeden alem ismini koyamayız. Nitekim, yeni doğan çocuğa, onu görmeden koyduğumuz isim, henüz bir özel isimdir ve bu durumda duyduğumuz alem isminden de yalnız bir ismin tecellisini anlarız ve o zaman is</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m ile kendisine isim konulan varlık birleşir. Fakat bunu sıfat isimleri ve fiil isimleri ile yorumlaya yorumlaya nihayet eserlerin tecellisine ve ondan sıfatın tecellisine ve ondan zatın tecellisine ereriz. Her söz başlangıçta bir ismin tecellisini anlatı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">, Kur&#8217;ân da bize yüce Allah&#8217;ı önce isminin tecellisi ile anlatıyor: v.d. Bundan dolayı Kur&#8217;ân&#8217;a başlarken doğrusu hiçbir düşünce ile meşgul olmayarak önce Allah&#8217;ın ismini bir zat ismi (özel isim) olarak alacağız. Râhman ve Rahim vasıflarını da bu ismi kıs</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ca yorumlayarak bu iki vasıfla ona bir genişlik kazandırıp mânâsını zikredeceğiz ki, bu mânânın kısacası, en mükemmel ve katmerli bir rahmetin alanı ve yayılma noktasının başlangıcı olacaktır. Sonra yavaş yavaş bu isimler ile bu mânâyı açıklayarak ortaya </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ç</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ıkaracağız ve o zaman yerlere, göklere sığmayan Allah&#8217;ın zat isminin kalbimizde yaratılıştan saklı olan tecellilerini görmeye başlayacağız. İsimlerin tecellisinden eserlerin tecellisine geçeceğiz, kâinatı dolaşacağız, eserlerin tecellisinden sıfatların te</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">c</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ellisine ereceğiz, görünmeyenden görünene geçeceğiz. Görünen alemle ilgili zevkimiz arttıkça artacak, o vakit zatın tecellisi için sevgi ve neşe ile çırpınacağız, bütün zevkler, lezzetler, bütün ümitler, bir noktada toplanacak; bazen gözyaşlarını döküp yü</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">eklerimizi ezen günah yükünü yıkacağız, bazen vuslat rüzgarı esecek, mutluluk ve hoşnutluk ile kendimizden geçeceğiz. Nihayet</span></p>
<p>&#8220;Ey huzura eren nefis! Razı olmuş ve kendisinden razı olunmuş olarak Rabbine dön! (Benim sevgili kullarım arasına sen de gir ve cennetime gir!)&#8221; (Fecr, 89/27-30) daveti gelecek, yüce Allah&#8217;ın ziyafetinde sonsuza dek O&#8217;nun cemalini seyretmeye dalıp kalacağız. &#8220;O gün bazı yüzler ışıl ışıl parlar, Rabbine bakar.&#8221; (Kıyamet, 75/22-23).</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">&#8220;Allah&#8221; zat ismini, özel isim olarak düşünebilmek için, Allah&#8217;ın selbî ve subutî bütün zat sıfatları ile fiilî sıfatlarını bir arada tasavvur etmek, sonra da hepsini bir bütün olarak topluca ele almak ve öyle ifade etmek gerekir. Bundan dolayı bu da şu şekilde ifade edilmiştir: &#8220;O zat-ı vâcibü&#8217;l-vücûd ki, b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ü</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">tün kemâl sıfatlarını kendisine toplamıştır.&#8221; Sadece &#8220;zat-ı vacibu&#8217;l-vücûd&#8221; demek de yeterlidir. Çünkü bütün kemal sıfatlarını kendisinde toplamış olmak, varlığı zaruri demek olan &#8220;vacibu&#8217;l-vücûd&#8221;un bir açıklamasından, niteliğinin belirlenmesinden ibarett</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bunun bir özeti de &#8220;Hakkıyla mabud = Hakiki ilâh, gerçek Tanrı&#8221; mânâsıdır. Arapça&#8217;da bu mânâ belli ve bilinen tanrı demek olan &#8220;el-İlâh&#8221; özel ismi ile özetlenmiştir. &#8220;Hâlik-ı âlem = Kâinatın yaratıcısı&#8221; veya &#8220;Hâlik-ı Küll = Herşeyin yaratıcısı&#8221; mânâsı ile de yetinilebilir. Bunları yüce Allah&#8217;ın isim ile veya sözle tanımlanması olarak alabiliriz. Biz her durumda şunu itiraf ederiz ki, bizim &#8220;Allah&#8221; yüce isminden duyduğumuz (anladığımız) bir mânâ, bu mânâların hepsinden daha açık ve daha mükemmeldir. Bund</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n dolayı bu özel ismin, bir alem isim olması kalbimize daha yakındır. Gerek özel ismi, gerek şahıs ismi olan &#8220;Allah&#8221; yüce ismi ile Allah&#8217;tan başka hiçbir ilâh anılmamıştır. &#8220;Sen O&#8217;nun bir adaşı olduğunu biliyor musun?&#8221; (Meryem, 19/65) âyetinde de görüldüğ</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ü</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> gibi, onun adaşı yoktur. Bundan dolayı Allah isminin ikili ve çoğulu da yoktur. O halde ancak isimlerinin birden çok olması caizdir. Hatta özel ismi bile birden çok olabilir ve değişik dillerde yüce Allah&#8217;ın ayrı ayrı özel isminin bulunması mümkündür. Ve</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">İslam&#8217;a göre caizdir. Bununla beraber, meşhur dillerde buna eşanlamlı bir isim bilmiyoruz. Mesela Tanrı, Hudâ (Farsça) isimleri &#8220;Allah&#8221; gibi birer özel isim değildir. İlâh, Rab, Mabud gibi genel anlam ifade eden isimlerdir. Hudâ, Rab demek olmayıp da &#8220;Hud</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">&#8216;</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ay&#8221; kelimesinin kısaltılmışı ve &#8220;vâcibu&#8217;l-vücûd = mutlak var olan&#8221; demek olsa yine özel isim değildir. Arapça&#8217;da &#8220;ilâh&#8221;ın çoğulunda (âlihe); &#8220;rabb&#8221;in çoğulunda (erbâb) denildiği gibi Farsça&#8217;da &#8220;hudâ&#8221;nın çoğulunda &#8220;hudâyân&#8221; ve dilimizde</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">tanrılar, ma&#8217;bûdlar, ilâhlar, rablar denilir. Çünkü bunlar hem gerçek, hem de gerçek olmayan ilâhlar için kullanılır. Halbuki &#8220;Allahlar&#8221; denilmemiştir ve denemez. Böyle bir kelime işitirsek, söyleyenin cahil olduğuna veya gafil olduğuna yorarız. Son yıllarda edebiyatımızda s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ygı maksadıyla özel isimlerden çoğul yapıldığı ve örneğin &#8220;Ebussuudlar, İbni Kemaller&#8221; denildiği bir gerçek ise de; Allah&#8217;ın birliğine delalet eden &#8220;Allah&#8221; yüce isminde böyle bir ifade saygı maksadına aykırı olduğundan dolayı hem gerçeğe, hem de edebe aykırı sayılır. Bu yüceliği ancak yüce Allah, (biz) diye gösterir. Halbuki Tanrı adı böyle değildir, mabud ve ilâh gibidir. Hak olmayan mabudlara da &#8220;Tanrı&#8221; denilir. Fakat bu bir cins ismidir. Allah&#8217;a şirk koşanlar birçok tanrılara taparlardı. Falancaların ta</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rıları şöyle, falancalarınki şöyledir denilir. Demek ki &#8220;Tanrı&#8221; cins ismi &#8220;Allah&#8221; özel isminin eş anlamlısı değildir, daha genel anlamlıdır. Bundan dolayı &#8220;Allah ismi&#8221; &#8220;Tanrı adı&#8221; ile terceme olunamaz. Bunun içindir ki, Süleyman Çelebi Mevlidine &#8220;Allah&#8221; a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ıyla başlamış, &#8220;Tanrı adı&#8221; dememiştir ve o bahrin sonunda &#8220;Birdir Allah, andan artık tanrı yok.&#8221; diyerek tanrı kelimesini ilâh karşılığında kullanmıştır. Bu açıklamanın tamamlanması için bir kelime daha söylemeye ihtiyaç duyuyoruz. Fransızca &#8220;diyö&#8221; kelime</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i de ilâh, tanrı kelimeleri gibi bir cins ismidir, onun da çoğulu yapılır, onu özel isim gibi büyük harf ile göstererek kullanmak gerçeği değiştirmez. Bunun için Fransızlar tevhid kelimesini terceme edememişler, monoton tercemesinde &#8220;Diyöden başka diyö yo</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">.&#8221; diyorlar ki &#8220;İlâhtan başka ilâh yok.&#8221; demiş oluyorlar; meâlen tercemesinde de &#8220;Yalnız diyö, diyödür.&#8221; yani &#8220;yalnız ilâh ilâhtır.&#8221; diyorlar. Görülüyor ki, hem ilâh, hem Allah yerinde &#8220;diyö&#8221; demişler ve Allah ismi ile ilâh ismini birbirinden ayıramamışla</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dır; ve ikisini de özel isim gibi yazmalarına rağmen &#8220;diyö&#8221; ancak &#8220;ilâh&#8221; kelimesinin tercemesi olmuştur. Bu ise ilk bakışta laf kalabalığı ve anlamsız bir söz gibi görünmekte, aynı kelimeleri önce olumsuz yapmak sonra olumlu kılmak, görünürde bir çelişki </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ö</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rneği arzetmektedir. &#8220;Diyöden başka diyö yok, yalnız diyö diyödür.&#8221; demek görünürde ya bir haşiv (boş söz) veya çelişkidir. Halbuki diyen öyle demiyor; &#8220;Allah&#8217;tan başka Tanrı yoktur.&#8221; diyor ve asla içinde çelişki ve tutarsızlık olmayan açık bir tevhid (bi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">leme) söylüyor. Bundan başka Fransızca&#8217;da &#8220;diyö&#8221;nun özel isim olabilmesi Allah&#8217;ın, Hz. İsa&#8217;nın şahsında cesed ve şahıs şekline girme düşüncesine dayanır. Bu noktalardan gafil olanlar &#8220;diyö&#8221; kelimesini Allah diye terceme ediyor ve hatta &#8220;Allah&#8221; dediği zama</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n bu terceme diliyle &#8220;diyö&#8221;yu söylüyor.</span></p>
<p>Tefsirciler, &#8221; &#8221; özel isminin dil tarihi açısından incelemesine çalışmışlar ve dinler tarihi meraklıları da bununla uğraşmışlardır. Bu araştırmada başlıca</p>
<p>gayeler şunlardır: Bu kelime aslında Arapça mı? Değil mi? Başka bir dilden mi alınmıştır? Üzerinde düşünülmeden söylenmiş bir söz mü? Türemiş mi, türememiş bir kelime mi? Tarihi nedir? Bunlara kısaca işaret edelim:</p>
<p>İşin başında şunu itiraf etmek gerekir ki bilgimiz, gerçekten ibadete layık olan Allah&#8217;ın zatını kuşatmadığı gibi özel ismine karşı da aynı şekilde eksiktir. Ve Arapça&#8217;da kullanma açısından &#8221; &#8221; (Allah) yüce ismine benzeyen hiçbir kelime yoktur ve bunun aslını göstermek imkansızdır. Dil açısından buna delalet eden bazı hususları da biliyoruz.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Önce Hz. Muhamm</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ed (s.a.v.)&#8217;in peygamberliği asrında bütün Araplar&#8217;ın bu özel ismi tanıdığı bilinmektedir. Kur&#8217;ân-ı Kerim de bize bunu anlatıyor: &#8220;Andolsun onlara: &#8216;Gökleri ve yeri kim yarattı?&#8217; diye sorsan, elbette &#8216;Allah&#8217; derler.&#8221; (Zümer, 39/38), Bundan dolayı şimdi bi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">z</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">de olduğu gibi o zamanda bu ismin, Arap dilinin tam bir malı olduğundan şüphe yoktur. Sonra bunun Hz. İsmail zamanından beri geçerli olduğu da bilinmektedir. Bu itibarla da Arapça olduğu şüphesizdir. Halbuki Kur&#8217;ân&#8217;dan, bu yüce ismin daha önce varolduğu d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> anlaşılıyor. Bundan dolayı Hz. İbrahim&#8217;den itibaren İbrânice veya Süryânice gibi diğer bir dilden Arapça&#8217;ya geçmiş olduğu üzerinde düşünülüyor ve bu dillerden Arapça&#8217;ya geçtiği görüşünü ileri sürenler oluyor. Fakat Âd ve Semud hikayelerinde ve daha önce yaşamış olan peygamberlerin dillerinde de yalnız anlamının değil, bizzat bu özel ismin de dönüp dolaştığını anlıyoruz ve İbrânî veya Süryanî dillerinin de mutlak surette Arapça&#8217;dan önce olduğunu da bilmiyoruz. Bunun için kelimenin Arapça&#8217;da daha önce kökte</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> ve katıksız Arap olan ilk devir Araplarına kadar varan bir tarihi bulunduğu açıktır. Bundan dolayı &#8220;İsrail, Cebrail, Mikail&#8221; kelimeleri gibi İbrânice&#8217;den Arapça&#8217;ya geçmiş yabancı bir kelime olduğunu zannetmek için bir delil yoktur.</span></p>
<p>İkincisi; Arap dilinin aslında, Arapça olmayan bazı yabancı kelimeler hakkında dikkatli olmayı gerektiren birtakım özel incelikler vardır ki, bunlarla bir kelimenin aslını incelemek mümkün olur.</p>
<p>Bu açıdan bakılınca &#8221; &#8221; (Allah) yüce isminin, o dilde benzeri olmayan bir kullanılış şeklinin bulunduğunu görürüz. Bir görüşe göre, başındaki &#8220;el&#8221; en-Necm, el-ayyuk v.s. gibi kelimeden ayrılması caiz olmayacak şekilde kelimeden ayrılmayan bir belirleme</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">edatı gibidir. Hemzesi, sözün başında bulunduğu durumda üstündü, sözün ortasında başka bir kelime ile birleştiği zaman &#8220;Vallah, Billah, İsmüllah, Kâlellah&#8221; v.s. gibi yerlerde söylenişte veya hem telaffuzda hem yazıda hazf olunur (düşürülür). Diğer bir görüşe göre de &#8220;el&#8221; belirleme edatı değildir. Çünkü birine çağırma halinde &#8220;&#8221; diye hemze s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">bit kalabiliyor ve bir de &#8220;Yâ eyyühe&#8217;l-kerim&#8221; gibi çağırma edatı ile çağırılan isim arasında gibi ayıran bir kelime eklemeye gerek kalmıyor. Halbuki &#8220;el&#8221; belirleme edatı olsaydı böyle olmayacaktı.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Eğer &#8220;el&#8221; belirleme edatı ise kelime herhalde başka birşeyden nakledilmiştir ve yüce Allah&#8217;a isim olarak verilmesi ikinci bir kök sayesinde mümkündür. Fakat bunun başlangıçta Arap dilinde diğer bir isimden veya sıfattan alınmış olması mümkündür ve aslolan budur. Belirleme edatı &#8220;el&#8221; kalkınca da &#8220;lâh&#8221; kalır. Ge</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">çekten Arapça&#8217;da &#8220;lâh&#8221; ismi vardır. Ve Basralı alimlerin büyük bir kısmı bundan nakledildiğini söylemişler. &#8220;Lâh&#8221; gizlenme ve yükselme mânâsına fiilinin masdarı olduğu gibi bundan &#8220;ilâh&#8221; anlamına da bir isimdir ve bundan &#8220;lâhüm&#8221;, &#8220;lâhümme&#8221; denilir. Bir Ar</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">p şairi: &#8220;Ebu Rebâh&#8217;ın bir yemini gibi, Allah&#8217;ım onu büyükler işitir.&#8221; demiş. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz&#8217;in dedesi Abdülmuttalib Fil vak&#8217;asında Kâbe kapısının halkasına yapışarak; &#8220;Ey Allah&#8217;ım! Kul kendi evini korur, Sen de evini koru! onların haçı </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">v</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e hilesi düşman olarak senin tedbirine galip gelmesin!&#8221; diye Allah&#8217;a yalvarmıştı. (Bkz. Fîl Sûresi Tefsiri) .</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Şu halde &#8220;lâh&#8221; isminin başına &#8220;el&#8221; getirilerek &#8220;Allah&#8221; denilmiş ve özel isim yapılmış demektir. Bazıları ise daha ileri giderek Arapça &#8220;lâh&#8221; isminin Süryânice olduğu söylenen &#8220;lâha&#8221; isminden Arapça&#8217;laştırılmış olduğunu zannetmişlerdir. Çünkü Belhli Ebu Yezid &#8220;lâh&#8221; Arapça olmayan bir kelimedir demiştir. Çünkü, Yahudiler ve Hristiyanlar &#8220;lâha&#8221; derler. Araplar bu sözcüğü alıp değiştirerek &#8220;Allah&#8221; demişler, bunun gibi &#8220;lâhüm&#8221; ile ilgili olarak İbrânice&#8217;de &#8220;elûhim&#8221; vardır. Fakat tarih açısından Arapça&#8217;daki &#8220;lâh&#8221; mı öncedir, yoksa Süryanice&#8217;deki &#8220;lâha&#8221; mı öncedir? Bunu tesbit etmek mümkün olmadığı gibi iki dil arasında böyle bir kelimede ilişkinin bulunma</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ı, birinin diğerinden nakledildiğine mutlak surette delil olamaz. Eğer arka arkaya gelme yoksa her ikisinin daha önce bulunan bir ana dilden yayıldığını kabul etmek daha uygun olur. Ve bunu destekleyen delil de vardır. Çünkü Allah kelimesinin Arapça&#8217;daki </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ullanılışında hiçbir yabancı dil kokusu yoktur. Sonra &#8220;lâh, lâhüm&#8221; her ne kadar Arapça dışındaki bir dilden nakledilmiş olsalar bile &#8220;Allah&#8221; &#8220;el&#8221; takısı &#8220;lâh&#8221; ile birleştirilerek ondan alınmış olsaydı onun hemzesinin nida (çağırma) halinde yerinde kalması</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a dilin kuralı müsaade etmezdi. Bunun içindir ki, birçok dil bilgini ve bunların içinde Kufeliler, Allah kelimesinin &#8220;lâh&#8221;dan değil, &#8220;ilâh&#8221; cins</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ismi ile eş anlamlı olan &#8220;el-ilâh&#8221;dan nakledilmiş olduğunu söylemişlerdir. Bu şekilde ilâhın hemzesi hazf edilmiş ve &#8220;el&#8221; belirleme edatının hemzesi onun yerine konmuş ve belirleme lâmı da &#8220;en-Necmü, Es-Sa&#8217;ku&#8221; gibi kelimenin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bundan dolayı, aslına göre başındaki hemze, cümle içinde hazf ve başka bir harf yerinde kullanıldığına işaret </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dilerek de nida (çağırma) halinde düşmemiştir. &#8220;İlâh&#8221; kelimesi de aslında ilâhet, ulûhet, ulûhiyet gibi ibadet mânâsı ile veyahut serbest olma mânâsı ile veyahut kalbin huzura ermesi ve rahat olması mânâsı ile veyahut korku mânâsı ile ilgili olarak &#8220;me&#8217;lu</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">h</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">&#8221; yani kendisine ibadet edilen, yahut akılların hayret ettiği, yahut kalplere rahatlık ve iç huzuru veren yahut sıkıntıdan, korkudan kurtaran demek olur ki, &#8220;mabud&#8221; (kendisine tapılan)&#8217;da bu mânâların hepsi var gibidir. &#8220;Allah&#8221; da ise gerçekten bu mânâların hepsi vardır. Zemahşerî, Kâdı Beydâvî gibi birçok büyük araştırmacı bu incelemeyi kabul etmişlerdir. Buna göre &#8220;lâh&#8221; kelimesinin de aslı &#8220;ilâh&#8221;dır. (nâs) ve (ünâs) kelimeleri gibi. Gerçekten çoğulunda hep &#8220;âlihe&#8221; deniliyor ki, Arap dilinde masdar ve küç</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ü</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ltme ismi gibi, çoğullar da kelimenin aslını gösteren delillerdendir.</span></p>
<p>Özetle dilde bu iki incelemeye göre Allah&#8217;ın ismi büyük türeme ile türeyen bir Arapça isimden nakledilmiş ve onun asıl mânâsını ihtiva etmiştir. Hem de aslı ve kendisi Arapça&#8217;dır. Bu arada bazılarının zannına göre aslı Arapça değil, fakat Arapça&#8217;ya nakledildikten sonra sırf Arapça&#8217;dır.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Nahiv âlimi tefsirci Endülüslü Ebu Hayyan diyor ki: Bilginlerin çoğuna göre; &#8221; &#8221; yüce ismi hemen söylenmiş bir sözdür ve türememiştir. Yani ilk kullanıldığında yüce Allah&#8217;ın özel ismidir . İmam Fahreddin Râzî de &#8220;Bizim seçtiğimiz görüş şudur: Allah kelimesi yüce Allah&#8217;ın özel ismidir ve aslında başka bir kelimeden türememiştir. İmam Halil b. Ahmed ve Sibeveyh, usul alimleri ve İslam hukukçularının hepsi bu </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">g</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">örüştedirler.&#8221; diyor. Gerçekten çağırma kipinde Allah kelimesinin başındaki hemzenin düşmeyişi ve araya bir şey girmeden çağırma edatı ile birleşmesi bu hemzenin, kelimenin aslından olduğunun bir delilidir. Bundan dolayı &#8220;el&#8221; belirleme edatı değildir. Anc</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k kullanmayı kolaylaştırmak için çoğunlukla bu edat gibi kullanılmıştır ve Allah kelimesinin sonuna tenvin getirilmemiştir. Gerçi hemzenin hazf edilmesi, kelimede kalmasından daha çoktur ve daha fazladır. Fakat &#8221; = yâ&#8221; ile &#8221; = el&#8221; belirleme edatları bir a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">aya gelmedikleri ve bundan dolayı &#8220;yennecmü&#8221; v.s. denilemeyip</span></p>
<p>(Yâ eyyühennecmü), yâ hâze&#8217;l-Harisü, yâ eyyühennâsü gibi araya veya gibi kelimeler konduğu halde (yâ Allah) diye hemzenin yerinde kalması ile yetinilmesi ve sonra bu kelimenin Allah&#8217;tan başka hiç kimse için asla kullanılmamış bulunmasından dolayı &#8220;en-Necmü, en-nâsü ve&#8217;l-ünâsü&#8221; cinsinden olmadığını gösterdiğinden kelime ve mânâ itibariyle bu özelliğin tercih edilmesi gerekmiştir.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Özetle &#8221; &#8221; ismi türemiş veya başka bir dilden Arapça&#8217;ya nakledilmiş değildir. Başlangıçtan itibaren özel bir isim olarak kullanılmıştır. Ve yüce Allah&#8217;ın zatı bütün isimler ve vasıflardan önce bulunduğu gibi &#8221; &#8221; ismi de öyledir. Allah ismi ulûhiyyet (ilâhlık) vasfından değil, ilâhlık ve mabudiyet (tapılmaya layık olma) va</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">fı ondan alınmıştır. Allah, ibadet edilen zat olduğu için Allah değil, Allah olduğu için kendisine ibadet edilir. Onun &#8220;Allah&#8221;lığı tapılmaya ve kulluk edilmeye layık olması kendiliğindendir. İnsan puta tapar, ateşe tapar, güneşe tapar, kahramanlara, zorba</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ara veya bazı sevdiği şeylere tapar, taptığı zaman onlar ilâh, mabud (kendisine tapılan) olurlar, daha sonra bunlardan cayar, tanımaz olur, o zaman onlar da iğreti alınmış mabudiyet ve tanrılık özelliklerini kaybederler. Halbuki insanlar, ister Allah&#8217;ı ma</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ud tanısın, ister mabud tanımasınlar, O bizzat mabuddur. O&#8217;na herşey ibadet ve kulluk borçludur. Hatta O&#8217;nu inkar edenler bile bilmeyerek olsa dahi ona kulluk etmek zorundadırlar. Araştırma mantığına göre iddia edilebilir ki, özel isimler kısmen olsun cin</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> isimlerinden önce konulur. Daha sonra bir veya birkaç niteliğin ifade ettiği benzeme yönü ile cins isimleri oluşur. Bundan dolayı her özel ismin bir cins isminden veya nitelikten alınmış olduğu iddiası geçersiz sayılır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Üçüncüsü: Denilebilir ki, yukarıda açıklanan kullanma tarzından, &#8221; &#8221; yüce isminin Arap dilindeki özelliği ve bundan dolayı bir özel isim olduğu anlaşılıyor. Fakat böyle olması diğer bir dilden alınmış olmasına neden engel sayılsın? Allah&#8217;ın isimlerinin birden çok olmasının caiz olduğu da önce geçmişti. Gerçekten deniliyor ki İbranice&#8217;de &#8220;iyl&#8221; Allah demektir. Çünkü Kâdı Beydâvî ve diğer tefsircilerde bile &#8220;İsrail&#8221; Allah&#8217;ın seçkin kulu veya Abdullah mânâsına tefsir edilmiştir ki, hemzenin hazf edilmesi ile &#8220;isrâl&#8221; ve yâ&#8217;ya çevirilmesi ile &#8220;İs</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ayil&#8221; şeklinde de okunur. Diğer taraftan Süryanice&#8217;de &#8220;lâha&#8221;, Arapça&#8217;da &#8220;lâh&#8221; da varmış. Bundan dolayı Arapça&#8217;da bu iki ismin birleştirilmesi ile &#8220;illah&#8221; terkibinden &#8220;Allah&#8221; özel ismi vazedilmiş olduğu hatıra gelir ki; &#8220;Allah&#8221; ilâh meâlini hatırlatır ve &#8220;</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">lâhü&#8217;l-âlihe&#8221; (ilâhların) mabudların Allah&#8217;ı mânâsını ifade eder.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Fakat böyle bir mantık ilişkisi, gerçeğin böyle olduğuna delalet etmez. Böyle olsaydı mutlaka dil bunu bize bildirirdi. Çünkü her şeyden önce kelimenin ucme ve özel isim olmasından dolayı gayri munsarif ve belki mebni olarak kullanılması gerekirdi. Çünkü Ba&#8217;lebek, İsrail, Cebrail, İbrahim, İsmail ve benzeri özel isimlerin hepsi gayri munsarifdirler. Halbuki &#8221; &#8221; ismi mureb ve munsariftir. İkincisi, hemzenin hazf edilmesi durumuna uygun ise de</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">hemzenin sabit kalması durumuna uygun değildir. Çünkü Arapça&#8217;da &#8220;il&#8221; hemzenin kesri ile okuna geldiği halde &#8220;Allah&#8221;da hemze üstün ile okunur. Ve doğrusu &#8220;îl&#8221; &#8220;ilah&#8221; mânâsınadır. Çünkü &#8221; = ili&#8221; diye müzaf (tamlanan) oluyor. Sonra îl, Allah demek ise ve ond</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n alınmış olsaydı &#8220;il lâh&#8221; diye bir terkip düşünmeğe ne ihtiyaç kalırdı? Kısacası, Allah isminin diğer bir dilden alınmış veya türemiş olduğunu bu şartlar altında belirlemek mümkün değildir. Ve bu yüce isim, lisan açısından da adının sahibi gibi, bir ezel</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">iyet perdesi içindedir. Ve bütün bunlardan en basit bir mânâ edinmek için söylenecek söz, hayret ve büyüklüktür. Allahu ekber!</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">: &#8220;er-Rahmân&#8221;; Bu da yüce Allah&#8217;a mahsus bir isimdir. Bunun özel bir mânâsı vardır. Fakat zat ismi değil, sıfat ismidir. Hem vasıflanarak hem vasıflanmadan kullanılır. Bundan dolayı katıksız isim ile katıksız sıfat arasında bir kelimedir. Bunun için cer edatı ile geçişli olmaz, fiil gibi amel yapmaz. &#8220;Buna rahmandır.&#8221; denilmez. Fakat izafetle (tamlama ile) &#8220;Dünya Rahmânı&#8221; gibi amel </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">der. Böyle olması bu kelimenin fiil sıfatı değil, zat sıfatı olduğunu gösterir. Ve böyle sıfatlara sıfat-ı galibe (üstün sıfat) ismi verilir. Aslında içerdiği niteliğe sahip olan her şahsı nitelemek uygun olduğu halde o sıfatla seçkin olan özel bir kişi i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ç</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">in kullanılması çokça görüldüğünden yalnız onun sıfatı olarak kullanılmış demektir. Üstünlük bir derece daha kuvvet bulunca isim olarak da kullanılır ki, Rahmân böyledir. Ve bu üstün gelme ya gerçekten veya varsayım şeklinde olur. Eğer önce genel olarak k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">u</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">llanılmışsa ve daha sonra bir şeye tahsis edilmesi gerekmişse &#8220;gerçek anlamıyla&#8221;; eğer önce genel olarak kullanılması bizzat meydana gelmemiş de dil ile ilgili bir kural gereğince ise &#8220;varsayım anlamıyla&#8221; denilir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">(er-Rahmân) ismi de varsayım tarafı ağır basan ve yalnızca Allah için kullanılan bir özel isimdir. Çünkü dil açısından (rahm) ve (rahmet)ten türemiş ve sürekli ve pek fazla acıma mânâsına gelen bir sıfat-ı müşebbehe kipidir ki çok merhametli, çok rahmet sahibi mânâsına bir sıfattır. Böyle olunca </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a bu sıfat kimde bulunursa ona (er-Rahmân) demenin kıyas yoluyla mümkün olması lazım gelir. Halbuki hiç böyle kullanılmamış, rahmeti sonsuz, ezelî</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ve gerçek anlamda nimet veren bir mânâya tahsis edilmiş olduğundan dolayı başlangıçtan itibaren yüce Allah&#8217;tan başkasına Rahmân denilmemiştir. Ancak yalancı peygamber Müseylimetü&#8217;l-Kezzâb&#8217;a bir defa haddini aşan yağcı bir şair lâmsız olarak &#8220;Sen rahmân olmaya devam ediyorsun.&#8221; tabirini kullanmış ve buna rağmen (er-Rahmân) dememiştir. Böyle olduğu halde İslâm din</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> açısından değil, dil açısından bile bu şairin hata ettiği belirtilmiştir. Din açısından ise şairin yanlış bir ifade kullandığı haydi haydi sabittir. Öyle ise mutlak surette &#8220;Rahmân&#8221; yüce Allah&#8217;a ait bir sıfat ismidir. Bundan dolayı aslında sıfat olması i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ibariyle çok rahmet sahibi, pek merhametli, çok merhametli, gayet merhametli veya sonsuz rahmet sahibi diye tefsir edilebilse de özelliğinden, isim olmasından dolayı tercemesi mümkün olmaz. Çünkü özel isim terceme edilmez. Özel isimlerin terceme edilmesi </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">o</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">nların değiştirilmesi demektir ve dilimizde böyle bir isim yoktur. Bazılarının Rahmân&#8217;ı &#8220;esirgeyici&#8221; diye terceme ettiklerini görüyoruz. Halbuki &#8220;esirgemek&#8221; aslında kıskanmak, yazık etmek mânâsınadır. &#8220;Benden onu esirgedin.&#8221; denilir. Sonra kıskanılanın ko</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">unması, saklanması tabiî olduğundan esirgemek, onun gereği olan korumak mânâsına da kullanılır. &#8220;Beni esirgemiyorsun.&#8221; deriz ki, &#8220;Beni korumuyorsun.&#8221; demektir. Fakat &#8220;Bana merhamet etmiyorsun.&#8221; gibi, &#8220;bana esirgemiyorsun&#8221; denilmez. Bundan dolayı esirgeyic</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> aslında &#8220;kıskanç&#8221; demek olacağından Rahmân&#8217;ın gelişigüzel bir tefsiri de olmamış olur. Elemlenmek, acı duymak demek olan acımaktan &#8220;acıyıcı&#8221; da tatsız ve kusurludur, kuru bir acımak merhamet değildir. Merhamet, acı felaketini ortadan kaldırmak ve onun ye</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ine sevinç ve iyiliği koymaya yönelik olan bir iyilik duygusudur ki dilimizde tamamen bilinen bir kelimedir. Biz merhametli sıfatından anladığımız tatlı mânâyı öbürlerinden tam olarak anlayamayız ve hele pek merhametli yerinde &#8220;acıyıcı, esirgeyici&#8221; demeyi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">z</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">. Bunun için eskilerimiz burada &#8220;yarlığamak&#8221; fiilinden &#8220;yarlığayıcı&#8221; sıfatını kullanırlardı. &#8220;Rabbim rahmeti ile yarlığasın&#8221;, &#8220;rahmetinle yarlığa ya Rabbi!&#8221;, &#8220;Rahmetinle yarlığa kıl ya gani (zengin)&#8221; gibi ki, bu kelimeyi hafifleterek &#8220;yarlamak&#8221; ve &#8220;yarlayıcı&#8221; denildiği de olmuştur. Ve aslında &#8220;yar (dost) muamelesi yapmak&#8221; demektir ki, merhametin sonucudur. Fakat &#8220;yarlığayıcı&#8221; da isim değil sıfattır. Özetle Rahmân &#8220;pek merhametli&#8221; diye noksan bir şekilde tefsir olunabilirse de terceme olunamaz. Çünkü &#8220;pek m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rhametli&#8221;, ne yalnız Allah için kullanılan bir sıfattır, ne özel isimdir, &#8220;Rahim&#8221; demek de olabilir. Sonra yüce Allah&#8217;ın rahmeti, merhameti; bir kalb duygusu, psikolojik bir meyil mânâsına gelen bir iyilik duygusu değildir. Fâtiha sûresi tefsirinde açıkla</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">acağı üzere iyiliği kasdetmek veya sonsuz nimet verme mânâsınadır. Dilimizde de</span></p>
<p>rahmet bu mânâ ile bilinir, fakat bu ilgiden dolayı &#8220;Rahmân&#8221; ismini &#8220;Vehhâb = çok bağışlayan&#8221; ismi ile karıştırmak da uygun olmaz. Vehhâb, Rahmân gibi özel isim değildir. Bundan dolayı Rahmân, Vehhâb veya Afüvv (çok affeden) mânâlarına gelen &#8220;bağışlayıcı&#8221; sıfatı ile de terceme edilemez. Bu ismi ezberleriz ve tercemesi ile değil, tefsiri ile rahmet mânâsından anlamağa çalışırız.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">: &#8220;er-Rahîm&#8221; de sıfat-ı müşebbehe veya mübalağa ile ism-i fâil olarak ikinci bir sıfattır. İki sıfatın farkının daha açık olması için burada ikincisi daha uygundur ki &#8220;çok merhamet edici&#8221; demek olur. Bu da yüce Allah&#8217;ın sıfatlarından biridir. Fakat yalnız sıfat olarak kullanılır, mevsufsuz (nitelenen olma</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">an) tek başına kullanılmaz. Bundan dolayı Rahmân gibi sıfât-ı gâlibe (genellikle sıfat olarak kullanılan kelime) ve özel isim olmayıp Allah&#8217;dan başkası için de kullanılabilir ve fiil amelini yapar. Başındaki belirleme edatı da bilinen zat içindir. Şu hald</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> sıfat terkibindeki kelimelerin ilki yalnız isimdir, ikincisi hem isim, hem sıfat, üçüncüsü yalnız sıfattır. Üç kelimeden oluşan sıfat, özel isimden umumî mânâya doğru açılmıştır. Ve bu iki sıfat, &#8220;Allah&#8221; zat ismine kalbimizde anlam kazandırmıştır. Bunlar</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">,</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> Allah&#8217;ı görmenin ilk cemâl tecellileridir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Görüyoruz ki; (Rahmân, Rahîm) ikisi de rahmet masdarından mübalağa (pek çokluk) ifade eden birer sıfat olmakla beraber aralarında önemli farklar vardır. Bu farkları göstermek için müfessirler epeyce açıklamada bulunmuşlardır. Biz şu kadarıyla yetineceğiz: Yüce Allah&#8217;ın Rahmân oluşu, ezele (başlangıcı olmayışa), Rahim oluşu ise lâ yezale (ölümsüzlüğe) göredir. Bundan dolayı yaratıklar, yüce Allah&#8217;ın Rahmân olmasıyla başlangıçtaki rahmetinden, Rahim olmasıyla da so</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">uçta meydana gelecek merhametinden doğan nimetler içinde büyürler ve ondan faydalanırlar. Bu noktaya işaret etmek için dünyanın Rahmân&#8217;ı, ahiretin Rahîm&#8217;i denilmiştir. Aslında yüce Allah, dünyanın da, ahiretin de hem Rahmân&#8217;ı, hem de Rahîm&#8217;idir. Ve bu tab</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r de eski âlimlerden nakledilmiştir. Fakat her ikisinde öncelik itibariyle Rahman, sonralık itibariyle Rahim olduğuna işaret etmek için dünya Rahmân&#8217;ı ve ahiret Rahîmi denilmiştir ki, &#8220;hem müminlerin, hem kâfirlerin Rahmân&#8217;ı, fakat yalnız müminlerin Rahîm&#8217;i&#8221; denilmesi de bundan ileri gelmektedir. &#8220;Allah müminlere karşı çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.&#8221; (Ahzâb, 33/43).</span></p>
<p>Bu hususu biraz açıklayalım: Rahmân, yüce Allah&#8217;ın bir özel ismi olduğundan dolayı ezeli ve ölümsüzlüğü içine alır. Bundan dolayı, bu cins rahmet, merhamet ve nimet vermenin kullardan ortaya çıkması düşünülemez. Rahim ise yalnız Allah&#8217;a ait olmadığından sonsuzluğu gerektirmez. Ve bundan dolayı</p>
<p>böyle bir merhametin ve nimet vermenin kullar tarafından da yapılması düşünülebilir. Demek Rahmân&#8217;ın rahmeti bir şarta bağlı değil iken, Rahîm&#8217;in rahmeti şarta bağlıdır, şarta bağlı olarak gerçekleşir.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Rahmân olmanın Allah&#8217;a mahsus olması ve ondan başkasına ait bir özelliği ilgilendirmemesi ve ancak izafet ile amel etmesi, bütün âlemlerde bir şeyi şart koşmadan genel bir mânâ ifade eder. Yüce Allah Rahmân olduğu için ezelî rahmeti umumîdir. Her şeyin ilk yaratılışı ve icadında almış olduğu bütün fıtrî kabiliyet ve ihsanlar Allah&#8217;ın Rahmân oluşundan kaynaklanan izafî oluşlardır. Bu itibarla içinde rahmet</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">izi bulunmayan hiçbir varlık düşünülemez. Fakat varlıkların ilk yaratılışları yalnız Allah vergisi ve cebrîdir. Yani hiç kimsenin çalışması ve seçimi ile değil, yalnız Rahmân&#8217;a dayanmakla meydana gelir. Taşın taş, ağacın ağaç, insanın insan olması böyle z</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">o</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rlayıcı bir rahmetin eseridir. Bu görüş açısından kâinattaki her şey Rahmân&#8217;ın rahmetine gark olmuştur. Bundan dolayı Allah&#8217;ın Rahmân oluşu bütün varlık için güven kaynağı ve hepsinin ümididir. Göğünden yeryüzüne, gökcisimlerinden moleküllere, ruhlardan c</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">simlere, canlısından cansızına, taşından ağacına, bitkilerinden hayvanlarına, hayvanlarından insanlarına, çalışanlarından çalışmayanına, itaat edeninden isyan edenine, mümininden kâfirine, Allah&#8217;ın birliğine inananından Allah&#8217;a şirk koşanına, meleklerinde</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> şeytanına varıncaya kadar âlemlerin hepsi Rahmân&#8217;ın rahmetine gark olmuştur ve bu itibarla korkudan kurtulmuştur. Fakat bu kadarla kalsa idi, ilim ile bilgisizliğin, hayat ile ölümün, çalışma ile boş durmanın, itaat etme ile isyan etmenin, iman ile küfrü</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">, nankörlük ile şükrün, doğru ile eğrinin, adalet ile zulmün hiç farkı kalmamış olurdu. Ve böyle olsaydı kâinatta iradeyi gerektiren iş ve hareketlerden hiçbir iz bulunmazdı. İlim ve irade ile, çalışma ve çabalama ile ilerleme ve yükselme imkanı ortadan k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">lkardı ve o zaman hep tabiî olurduk, tabiatçılardan (Natüralistlerden), cebriyecilerden olurduk. Hem kendimizi, hem de Allah Teâlâ&#8217;yı yaptığı şeylerde mecbur görürdük. Tabiatı, rahmetin gereğine mahkum tanırdık. Çünkü ne onun, ne bizim irade ve seçme hürr</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">yetimizden bir iz bulamazdık, duyduğumuza gidemez, bildiğimizi işleyemez, arzularımızın yanına varamazdık, bütün hareketlerimizde bir taş veya bir topaç gibi yuvarlanır durur veya bir ot gibi biter, yiter giderdik. Ahlata armut, idris ağacına kiraz, limon</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> portakal, Amerikan çubuğuna çavuş üzümü aşılayamazdık; tarlamıza ekin ekemez, ekmeğimizi pişiremez, rızıklarımızı, elbisemizi ve diğer ihtiyaçlarımızı sanatlar ve ustalıklar (meslekler) vasıtası ile elde edemezdik; göklere çıkmaya özenemez, cennetlere gi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">meye çare bulamazdık; hayvan gelir, hayvan giderdik. Bu şartlar altında ise Allah&#8217;ın Rahmân</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">oluşu mutlak bir kemâl olmazdı. Bundan dolayı yüce Allah&#8217;ın kendi irade ve istediği şekilde davranmasını göstermesi ve onun bir eseri olarak irade sahibi varlıkları yaratması ve onları güzel irade ve isteklerine göre terakki ettirerek rahmetinden nimet içinde büyümeleri ve ondan faydalanmaları ve aksi takdirde ise kötü irade ve çalışmalarına göre nimetlerden mahrum etmekle, onları elem ve ceza ile cezalandırması, o </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">radelerin toplamının kendi iradesi ile uyum ve ahengini sağlaması ve onlara da rahmetinden bir pay vermesi hikmet gereği olurdu. İşte tabiata ait bir hikmetin değil, ilâhî bir hikmetin eseri olan bu mükemmellik gerçeğinden dolayı yüce Allah, Rahmân olması</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dan başka bir de Rahim olmakla vasıflanmış ve Rahmân oluşunun rahmeti kendisine ait iken Rahim olmasıyla rahmetinden irade sahiplerine de bir pay vermiştir. Ana kuşlar, Rahmân&#8217;ın bir eseri olan yaratılıştan var olan içgüdüleri ile yavrularının başında kan</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t çırpar, ahlâklı insanlar da Rahim olma etkisiyle hayır işleri üzerinde acıma ve şefkatle yarışırlar. Bitkilerin, hayvanların anatomisi ve uzuvlarının faydalarıyla ilgili ilimlerde Allah&#8217;ın Rahmân oluşunun nice inceliklerini görür, okuruz. Ahlâk ilminde,</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">insanlık hayatının olgunluk sayfalarında, peygamberlerin, velilerin menkıbelerinde büyük insanların biyografilerinde de iradeyle ve çalışılarak kazanılan işlerde Rahîmiyetin etkilerini okuruz. Başlangıçta çalışana, çalışmayana bakmadan varlık âlemine gönd</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rmek ve o şekilde idare etmek Rahmân oluşun bir rahmetidir. Daha sonra çalışanlara çalıştıkları maksatlarını da ayrıca bağışlamak Rahîm oluşun bir rahmetidir. Demek ki; Rahmân oluşun rahmeti olmasaydı biz yaratılamazdık, yaratılıştan sahip olduğumuz serma</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">y</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">eden, Allah&#8217;ın bağışladığı zaruri yeteneklerden, en büyük nimetlerden mahrum kalırdık. Allah&#8217;ın Rahim oluşundan gelen rahmeti olmasaydı yaratılıştan var olan kabiliyet ve ilk yaratılış durumundan bir adım dahi ileri gidemezdik, nimetlerin inceliklerine er</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">mezdik. Allah&#8217;ın Rahmân oluşu mutlak ümitsizliğe, genel ümitsizliğe imkan bırakmayan bir mutlak ümit, bir ezeli lütufdur. Allah&#8217;ın Rahim oluşu ise; özel ümitsizliğin cevabı ve özel emel ve maksatlarımızın, çabalama ve faaliyet göstermemizin zamanı ve soru</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">luluğumuzun mükafatı olan bir arzunun sebebidir. Demek ki, Allah&#8217;ın Rahmân oluşunun karşısında dünya ve ahiret, mümin ve kâfir eşit iken Rahim oluşunun karşısında bunlar açık bir farkla birbirinden ayrılıyorlar. Yani &#8220;Bir bölük cennette, bir bölük de ateş</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">edir.&#8221; (Şûrâ, 42/7) oluyor.</span></p>
<p>İşte dünya ve ahiretin Rahmân&#8217;ı ve ahiretin Rahîm&#8217;i, yahut mümin ve kâfirin Rahmân&#8217;ı, müminin Rahîm&#8217;i denilmesinin sebebi budur. Rahmetli Şeyh (Muhammed) Abduh&#8217;un lügatta bu mânâlara işaret yoktur zannetmesiyle eski</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">alimlerin bu</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> terimlerle gösterdikleri farkları ihmal etmesi doğru değildir. Çünkü &#8220;Rahmân&#8221; lügatte de Allah&#8217;a ait olan sıfatlardandır ve bir fiille bağlantısı yoktur. Ezelîlik (başlangıcı olmama) bildirir ve başlangıç noktasına bakar. Rahim&#8217;de ise bu özellik yoktur v</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> bir fiille bağlantısı vardır. Demek ki, zevalsizlikte geçerlidir. Rahmân&#8217;ın rahmeti, başlangıçta iyiliği dilemeye yönelik Allah&#8217;ın zatına ait bir sıfattır. Rahîm&#8217;in rahmetinin de sonunda iyilik yapmaya yönelik bir fiilî sıfat olarak kabul edilmesi en güz</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l görüştür. Şu halde Rahmân ile Rahim, rahmetin değişik birer mânâsını ihtiva etmekle birbirlerinden birer yön ile üstün olmuş oluyorlar. Demek ki Rahmân, Rahim sıfatları yalnız bir pekiştirme (te&#8217;kid) için tekrar edilmiş değildirler. Ve her birinin kendi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e mahsus özel bir mânâsı ve bir mübalağa yönü vardır. Bir taraftan Rahmân&#8217;ın rahmeti en üstündür. Çünkü her yaratılmışa izafe olur, diğer taraftan Rahîm&#8217;in rahmeti en üstündür. Çünkü öbüründen (Rahmân&#8217;dan) daha fazla fiilî bir feyiz ve bereketi içine alma</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ta ve Allah&#8217;a vekaleten kullarında da bulunur. Bazı tefsirlerde de buna işaret edilerek Rahmân&#8217;ın rahmeti yüce nimetler, Rahim&#8217;in rahmeti ise nimetlerin incelikleri ile ilgilidir derler. Rahmân&#8217;ın kullanılışı özel, ilgi alanı ise geneldir. Rahîm&#8217;in kullanılış alanı genel, ilgi alanı ise özeldir ve işte yüce Allah böyle katmerlenmiş bir rahmet sıfatı ile vasıflanmıştır ve bunlar, insanlardan ümitsizlik duygusunu silmek ve onun yerine sonsuz bir iyimserlik duygusunu kurmak için yeterlidir. Genel bir şekilde </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">stenen iman ve güven duygusunun ruhu da budur. Rahmân, Rahîm olan Allah&#8217;ı inkâr eden kâfir istediği kadar ümitsiz olsun, fakat müminin ümitsiz olması için hiçbir sebep yoktur. &#8220;Sonuç günahlardan sakınan müttakilerin olacaktır.&#8221; (Kasas, 28/83). Ve besmeled</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n alınacak ilk ilâhî feyz bu sevinçtir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">BESMELE&#8217;NİN TERKİBİ: Besmele görünüşte bir izafet tamlaması ile iki sıfat tamlaması ve başında bir ilgi edatı ilişkisinden birleşmiş, bağımsız bir tam cümledir. Gerçekte ise bu bağlantının ifade ettiği hazfedilmiş ve (mukadder) sözün gelişinden anlaşılan tam bir bağlantı ile gayet kısa, öz ve açık anlamlı tam bir sözdür. &#8221; &#8221; bir izafet tamlaması, &#8220;&#8221; bir sıfat tamlaması, &#8221; &#8221; diğer bir sıfat tamlamasıdır. İsmin Allah&#8217;a izafeti, &#8220;lâm&#8221; veya &#8220;min&#8221; edatının gizli bulunduğu izafet olabilir ki, birincisinde &#8220;Allah&#8217;ın ismi&#8221;, ikincide ise &#8220;Allah ismi&#8221; demek olur. Birincisinde sıfatlar izafetten önce; Rahmân ve Rahim sıfatları ile vasıflanan &#8220;yüce Allah&#8217;ın ismi ile&#8221; gibi veya izafetten (tamlamadan) sonra; &#8220;Yüce Allah&#8217;ın ismi ile</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ki o hem Rahmân hem Rahim sıfatları ile nitelenmiştir.&#8221; gibi bir mânâ düşünülebilir. Fakat ikincide ( açıklama tamlamasında) &#8220;Allah&#8221; ismi tamlamadan önce sıfatlarıyla birlikte</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">düşünülüp topluca bir isim gibi zikredildikten sonra isim kelimesini açıklamak için ona müzâfün ileyh (tamlayan) kılınmış olur. Ve bu şekilde zikretme durumunda sıfatlar yalnız lafzın sıfatı olarak zikredilmezler. Ancak irâbı anlatmaktan vazgeçerek ve zat isminin önemini iyice araştırmak için bir izafetin irâbı üç kelimeye dağıtılmış</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">bulunur ki, buna zaruri irâb ismi verilir. (lâm)&#8217;ın gizli olduğu izafette &#8220;&#8221; başlangıç kabul edilir ve mânâ açısından mutlak (kayıtsız) kalır. (min) açıklama ifade eden izafette ise &#8220;&#8221; kendisinden sonra Rahmân ve Rahîm sıfatları, gelen &#8220;Allah&#8221; ismi ile açıklanmış olur. Tefsircilerin çoğu birincisini (lâm&#8217;ın gizli bulunduğu tamlamayı) tercih ediyorlar. Çünkü onda hem irâb açıktır hem de isimler ve sıfatların mânâsı bizzat kasdedilir. İsim kelimesinin mânâ açısından mutlak (kayıtsız) kalması da işaret yoluyl</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> özel isim ile bağlanmış olur. Bazıları ise Lebid&#8217;in &#8220;&#8230; Gelecek yıla kadar, sonra selam ismi üzerinize olsun&#8221; mısraındaki &#8220;ismü&#8217;s-selam&#8221; gibi açıklama ifade eden izafeti tercih etmişlerdir. Çünkü mevlid sahibi (Süleyman Çelebi) &#8220;Allah adı&#8221; derken bunu g</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ö</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">z önünde bulundurmuştur. Bundan anlaşılır ki, besmelede &#8221; &#8221; izafet tamlamasını söyleyenin maksadına göre &#8220;Allah&#8217;ın ismi&#8221; veya &#8220;Allah ismi&#8221; mânâlarından her birine uygun düşecek şekilde bunlardan biri ile terceme edildiği zaman bu çok mânâlı olması ortadan</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">kalkmaz. Allah özel ismi ve &#8220;Rahmân&#8221; özel sıfatının da tercemelerinin -değiştirmek ve bozmak olacağından mümkün olmadığını göstermiş idik.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">İşte iki sıfat ilgisi ile bir tamlama ilgisinden oluşan terkibi başındaki &#8221; = b&#8221; edatı ile dolaylı bir nesne veya bir hal meydana getirip gizli bir fiil cümlesinin failine bağlanarak tam ve tafsilatlı bir sözün beliğ (düzgün ve sanatlı söz) ve kısaltılmışı olmuştur. Burada hazf edilmiş (gizlenmiş) olan fiil besmele çeken kimsenin teşebbüs edeceği okurum, yazarım, yerim,</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">içerim, kalkarım, otururum, başlarım v.s. gibi bir fiildir. Herhangi bir kimse başlamak üzere olduğu maksadını kalbinde gizleyerek besmeleyi çeker ve Allah&#8217;ın ismini işinin başına ara vermeden yapıştırabilir. İşte bu genel faydayı temin etmek için cümleni</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> iki unsuru olan fiil ve fâil hazf edilmişlerdir. Bu hazf etmeye delâlet eden ipucu &#8221; = bi&#8221;dir. Konuşan şahsın, durumuna ve yerine göre hazf edilen fiil ve faili belirlemek için ipucu olur. Böyle hazifler Arapça&#8217;da çok olduğu gibi dilimizde de vardır. Mes</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">la misafiri uğurlarken &#8220;devletle, selametle&#8221;; &#8220;devlet ve selametle&#8221;, &#8220;şerefle&#8221; gibi ve iyi bir gelecek dileyen sözlerle yahut &#8220;uğurlar olsun&#8221; deriz ki, &#8220;gidiniz&#8221; fiilini kalbimizde gizleyerek bir kelimeden bile tam ve düzgün bir cümle yaparız ve kendisine</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">hitab ettiğimiz kimse de bunu açıkça anlar. Bunların diğer fiillerde de benzerleri çoktur: &#8220;Falan adına&#8221;, &#8220;falan şerefine&#8221;</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ki &#8220;yapıyorum&#8221;, &#8220;yiyorum&#8221; demek olduğu gibi, aynı şekilde &#8220;sıhhat ve afiyetle yiyiniz&#8221; demektir.. v.s. İşte besmele de bunlara benzer. Fakat burada hazf edilmiş fiil, besmelenin sonunda var sayılmalıdır. Yani &#8221; = bi&#8221; bağlı bulunduğu fiilden önce gelmiştir. Gerçi Arapça&#8217;da Türkçe&#8217;nin tam tersine sözü tamlayan kelimelerin sonradan gelmesi gerekir. &#8220;&#8230;Rabbinin adıyla oku.&#8221; (Alâk, 96/1) g</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">bi. Fakat cümlenin son kısmında gelmesi gereken tamamlayıcı unsurları cümlenin baş tarafına getirmek bir önem ve özellik ifade eder. Gerçekten &#8216;deki emir aslında okumaya yönelik olduğu için, cümledeki en önemli unsur okumak iken &#8216;de en önemli olan husus, </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">A</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">llah&#8217;ın ismini okumak v.s. gibi hususları, girişilecek işten önce zikretmektir. Ve işte bu öne alma, yardımın yalnızca Allah&#8217;tan dileneceğini belirtmek ve mânâyı yalnızca ona ait kılmak içindir. Çünkü bilindiği gibi her millet en önemli işine, büyüklüğüne</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">inandığı bir isim ile başlar. Arap müşrikleri de sözlerine veya işlerine &#8220;Lât&#8217;ın ismi ile&#8221;, &#8220;Uzzâ&#8217;nın ismi ile&#8221; gibi putlarından birinin ismi ile başlarlardı. İnsanlar arasındaki alış veriş ve diğer işlerde, özellikle açılış törenlerinde ve özel programla</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">da &#8220;falancanın adına, falanın şerefine&#8221; gibi bunun değişik örneklerini görürüz. İşte besmelede fiilin cümlenin sonuna bırakılmasıyla Allah&#8217;ın isminin öne alınması bütün bunları red etmekle, başlamayı yalnız Allah&#8217;ın ismine tahsis etmek içindir ki, &#8220;Ne ken</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">im ve ne başkası yani akla gelebilen hiçbir isim ile değil ancak yüce Allah&#8217;ın ismi ile şu işime başlarım, başlıyorum.&#8221; demektir. Bundan dolayı besmele bu şekilde bir de tevhid mânâsını içermiştir. Türkçe açısından ise cümlenin tali unsurlarının fiilden ö</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ce ve fiilin tabiî olarak cümle sonunda gelmesi gerekli olduğundan tahsisi anlatma şekli değişir ve &#8220;başlarım Allah&#8217;ın ismi ile&#8221; demek gerekir. Bu anlatım tarzında ise anlatma fiilinin gerçek fiil ile beraber olması temin edilmemiş olur. O halde &#8220;Allah&#8217;ın</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ismi iledir ki, başlarım, okurum, kalkarım, giderim.&#8221; gibi bir anlatım tarzı takdir edilebilirse cümleden bu beraberlik anlaşılır. Fakat hazf edilen fiilin &#8220;der ki başlarım&#8221; şeklinde olduğuna dilimizce ipucu bulmak zordur. Zikir halinde kısaltmadan anlaşı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">an bütün faydalar ortadan kaldırılmış ve bayağı bir söz söylenmiş olur.</span></p>
<p>Bu açıklamadan sonra da besmelenin dilimize göre mümkün farz edilebilecek tercemesi şu şekillerden biri olması gerekir:</p>
<p>1- Çok merhamet edici bir Rahmân olan Allah&#8217;ın ismi ile, (lâm mânâsına olan tamlama)</p>
<p>2- Rahmân, Rahim olan Allah&#8217;ın ismi ile (lâm mânâsına olan tamlama)</p>
<p>3- Rahmân-ı Rahîm olan Allah ismi ile (yahut adı ile açıklama tamlaması )</p>
<p>4- Rahmân Rahim olan Allah adına.</p>
<p>Fakat ilk bakışta bu dört şeklin her birindeki &#8220;olan&#8221; sıfat bağlacı, yanlış bir anlamaya yol açıyor. Çünkü &#8220;olmak&#8221; fiili dilimizde hem var olma, hem de durumun değişmesi mânâlarında ortak olarak kullanıldığından dolayı; önceden değil imiş de sonradan Rahmân-ı Rahim olmuş, sonradan meydana gelmiş gibi bir mânâyı ifade edebilir. Olan yerine bulunan kelimesini de bağlaç olarak kullanmak iyi olmuyor. Bundan dolayı bu bağlacın düşürülmesi ile;</p>
<p>5- &#8220;Rahmân, Rahim, Allah&#8217;ın ismi ile, veya;</p>
<p>6- Rahmân, Rahim Allah ismi ile&#8221; demek daha doğru olacaktır. Bunda da Allah zat isminin en önemli olan öne alınmasına riayet edilmemiş ve neticede araya giren fiil ile rahmetin arası açılmış olur. Bundan dolayı Allah ismini sıfatları ile beraber bir isim gibi anlatarak;</p>
<p>7- Allah-i rahmân-i rahim ismi ile, veya;</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">8- Allah-i rahmân-i rahî</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m&#8217;in ismi ile, denilirse doğrudan Allah ismi başlangıç yapılmış olacak ve bununla beraber rahmet bağlantısı yine temin edilemeyecektir. Bunu &#8220;Allah, rahmân, rahim ismi ile&#8221; şeklinde söylemek dilimize göre hepsinden akıcı olacak ise de; bunda da bir teslis</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">şüphesi akla gelebilir. Gerçi ismi ile denilip, isimleri ile denilmemesi bu şüpheyi ortadan kaldırmak için yeterlidir. Ve aynı zamanda isimlerin ve sıfatların birden çok olması zatın birliğine engel değil ise de böyle teker teker saymak şeklinde üç ismin </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">irer zat ismi gibi düşünülmesi hemen akla geleceğinden bunları sıfat &#8220;i&#8221;si ile birbirine bağlayarak bir kelime gibi okumak daha güvenli olacaktır. Fakat bunda da terkiplerin birbiri ardında gelmeleri kuşkusundan kurtulamayacağız.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">O halde ne tek tek kelimel</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">erini ve ne de terkiplerini tam olarak terceme etme mümkün olmayan ve hele belağat yönlerini, beyan ahengini nakletmek hiçbir şekilde mümkün olmayan, dudaktan başlayıp bütün karnı dolaştıktan sonra yine dudakta sona eren harflerinin tatlı düzeni bile başlı başına mükemmel ve eşsiz olan ve bununla beraber her müslümanın ve her Türk&#8217;ün çok iyi bildiği ve az çok anladığı bir vecize anlamı bulunan besmeleyi bir &#8220;ile&#8221; veya &#8220;adıyla&#8221; ifade tarzı hatırı için terceme etmeye kalkışmayıp, her zaman aslına göre söylem</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k ve bu gibi açıklamalar ve tefsirlerle de mânâsını düşünmeye çalışmak kaçınılmaz bir iştir. Bundan dolayı her şeyin anahtarı ve bir tevhid (Allah&#8217;ın birliğinin) âyeti olan &#8221; &#8221; kıymetli ve ahenkli sözünü, Allah&#8217;ın birliğine inanan kimseyi müşrik durumuna düşürecek olan mânâsını</span></p>
<p>andıran &#8220;esirgeyici bağışlayıcı tanrı adıyla&#8221; gibi beğenilmeyen tercemelerle bozmaya özenmekten sakınmaya mecburuz.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">BESMELE&#8217;NİN YÜCE TEFSİRİ: Anladık ki besmeledeki kelimelerin sıralanışında en fazla etkili olan nokta baştaki &#8221; = bâ&#8221; harfidir. &#8220;Ba&#8221; harfi sayesinde biz Allah&#8217;ın ismine ulaşırız. Bütün varlıkların ve varlıkların gelişmesinin ilk başlangıç noktası ve tek isteği olan &#8220;Allah-i rahmân-ı rahîm&#8221;in ismini; kalbimizde niyet ettiğimiz ve henüz meydana gelmesini görmediğimiz, yap</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ayı kasdettiğimiz işimize bağlayarak kelimeleri kısa, mânâsı dünyayı kaplayan bir özlü söz söyleyebilmemize vesile olan ancak bu &#8221; = bâ&#8221;dır. İşimizde istediğimizi yapmakta ne kadar serbest olursak olalım, yaptığımız şeylerin tam sebebi olmadığımız bir ger</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ç</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ektir. Çünkü bizim isteklerimiz, varlık zincirinin kesin bir ilk sınırı değildir, onun akışı içinde bir değişme anıdır. Ve bunun için biz bütün iradelerimizin istek ve dileklerimizin aksamadan ve sıkıntısız meydana geldiğini görmüyoruz. Demek ki başarılarımız, herşeyin ilk sebebi ile isteklerimiz arasındaki münasebetin bereketine bağlıdır ki, bu bereket başlangıçta Rahmân&#8217;a ait, sonunda Rahim&#8217;e aittir. Biz ister bilelim, ister bilmeyelim kâinatta bu oran, bu ciddiyet, bu ilişki, bu bağlantı bütünlük arzede</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> genel bir kanundur ve eşyanın varolması, bu kanunun meydana çıkmasıdır. İşte besmele &#8221; =bâ&#8221;sı ile bizde bu kanunu anlaşılır hale getiren bir sözlü etkendir. Bu hiss parıltısından kastedilen en son hedef bu varoluş noktasıdır. Bu açıdan besmelenin tefsiri</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">de odak noktası &#8221; = bâ&#8221;dır ve bundan dolayı besmelenin mânâsı &#8221; = bâ&#8221;dadır. Bâ&#8217;nın sırrı da noktasındadır denilir. Bu hikmete ve bu kanuna işaret etmek içindir ki, Türk şairlerinin övünç kaynağı olan Hâkânî Hilyesi&#8217;nde:</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Eğer besmele yazılışında uzatılmasaydı hiç eşya cinsi meydana gelir miydi?&#8221; demiştir.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">En büyük müfessirler diyorlar ki: &#8221; = bâ&#8221;nın buradaki bitiştirme mânâsı ya sığınma ve beraberlik veya yardım dilemektir. Yani hafızamızda meydana gelen ilişki &#8220;Allah-i rahmân-i rahim&#8221; ismine bir sığınma ve beraberlik hissi veyahut isminin ve (Rahman, Rahim) sıfatları ile isimlendirilen ve delalet ettikleri mânâya göre Allah&#8217;ın rahmetinden medet ve yardım isteme hissidir ki, birincisinde besmele ibaresi gramer açısından &#8220;hal&#8221; , diğerinde dolaylı tümleç </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">olur.</span></p>
<p>Merhum Şeyh Muhammed Abduh Fâtiha sûresinin tefsirinde zikretmeye</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">değer bir mânâ daha yazmış ve şöyle demiştir: &#8220;Bütün milletlerde ve bu cümleden Arap milletinde de bilindiği gibi birisi bir reis veya büyük bir zat hesabına -ve kendi şahsından bahsetmeden- yalnız onun için bir iş yapmak istediği zaman &#8220;falanın adına&#8221; der. Ve o zatın ismini söyler ki &#8220;O ve onun emri olmasaydı ben bu işi yapmazdım ve yapamazdım.&#8221; demek olur. Bunun en açık örneğini devlet mahkemelerinde görürüz. Hakimler gerek sözlü hükü</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">lerinin ve gerek ilâmlarının başında &#8220;falan hükümdar adına veya falan reis adına&#8221; başlığını söylerler. İşte bunlar gibi bir müslüman da &#8220;şu işe başlıyorum&#8221; derken &#8220;Ben bu işi kendim için değil, Allah adına, onun emri ile ve ancak onun için yapıyorum.&#8221; dem</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ş olur.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bu yoruma göre besmelenin meâli &#8220;Rahman Rahim Allah adına&#8221; demek oluyor ki, bunun da &#8221; = bâ&#8221;daki sığınma mânâsıyla ilgisi bulunur. Fakat bunun kısacası başkası adına yapmayı itiraf etmektir. Bir işe başlarken &#8220;falan adına&#8221; demek &#8220;Ben bunu ona isnad ederek, onun yerine, onu temsil ederek, onun bir aleti olarak yapıyorum, bu iş gerçekten benim veya başkasının değil, ancak onundur.&#8221; demek olur. Bu da vahdet-i vücud düşüncesi ile ilgili bir (fenâ Fillah) durumudur ki, ancak peygamberlik, velilik, hakîm</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">olma ve tasarruf sahibi olma gibi özel manevi makamlarla ilgilidir. Ve bundan dolayı yalnız sûre başlarında bulunmasından dolayı besmelenin bir mânâsı olarak gösterilebilirse de İslâm hukukunun genel olan ve kişinin şahsiyet payını yok etmeye değil, canla</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dırmaya yönelik bulunan faydalanma ve istifade etme makamlarına tatbik olunamaz. Mesela yemeğe başlarken besmele çekmek sünnettir. Halbuki &#8220;Allah adına yemek yiyorum.&#8221; demek pek hoş değildir. Bunda yalnız &#8220;Allah&#8217;ın ihsan ettiği yemeği yiyorum.&#8221; mânâsı anl</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">şılabilseydi doğru ve uygun olurdu. Fakat yedirmekte değil, yemekte Allah&#8217;a vekillik yapmak anlamsız ve edebe aykırı bir söz olur. Hatta &#8220;Allah adına ibadet ediyorum.&#8221; demek de doğru değildir. Çünkü ibadet Allah&#8217;a yapılırsa da Allah adına, O&#8217;nun yerine değil, kulun kendi vekilliğini kuvvetlendirmek için kendi adına bizzat kendisi tarafından yapılır. Halbuki &#8220;Falancanın adına istiyorum.&#8221; diyen bir vekilin, bir elçinin veya &#8220;Falancanın adına hükmediyorum.&#8221; diyen bir hakimin makamı böyle değildir. Orada kendi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">şahsiyetinden tecerrüd ederek istekte bulunmasında veya karar vermesinde bir tek vücud gibi olduğunu meydana çıkarır. Mesela o hâkim, bağlı olduğu hükümet başkanının şahsiyeti içinde kendi şahsiyetini eritmekle yetki aldığı kaynağın asıl olduğunu ve onunl</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> bir vücud gibi olduğunu ilan etmiş olur. Bu da peygamberlik,</span></p>
<p>velilik, hikmet sahibi olmak ve manevi güce sahip olmak gibi özel manevi makamlardan birinde bulunan müslümanın çekeceği besmeleye uygun olabilirse de besmele çekilmesi uygun ve müstehab olan her yerde uygulanması mümkün değildir ve bundan dolayı, besmelenin genel bir mânâsı olamaz.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Halbuki yukarıda açıklandığı üzere &#8220;Bismillahirrahmanirrahim, her kitabın anahtarıdır.&#8221; &#8220;Bismillah ile başlanmayan önemli işlerde başarıya ulaşılmaz.&#8221; gibi hadis-i şerifler bize besmelenin İslam&#8217;a uygun olan her işimizin başında anahtar olabilecek bir genel anlamını hatırlatmaktadır. Bu da tefsir âlimlerinin açıkladıkları iki mânâdan biri olabilir. Bununla beraber Kur&#8217;ân&#8217;ın, Kur&#8217;ân sûrelerinin inişi, okunması ve yazıl</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ası açısından bunların başında besmelenin bulunduğunu göz önünde bulundurarak onun mânâsında Şeyh Muhammed Abduh&#8217;un yaptığı yorum ve açıklama doğru olduğu gibi, özel yerlerde de kayda değer bir önem taşımaktadır.</span></p>
<p>FAYDALI BİR NOT: Besmele çekerken üzerinde durmak noksan ve çirkin, deyip durmak yeterli ve doğru yine yeterli ve doğru. tam bir vakıftır.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">BESMELE&#8217;DEN ÇIKAN HÜKÜMLER: Kur&#8217;ân yazarken &#8220;Tevbe&#8221; sûresinden başka sûre başlarında yazmak farzdır. Hayvan keserken veya ava silahla ateş ederken sadece demek de farzdır. Kasıtlı olarak besmele terk edilirse o hayvanın eti yenmez. Fakat besmele unutulursa bir sakıncası yoktur. &#8220;(Kesilirken) üzerine Allah&#8217;ın adı anılmayan hayvanlardan yemeyin.&#8221; (En&#8217;âm, 6/121). Bunda ve bu gibi bazı yerlerde denilmemesi sünnettir</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">.</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> Namaz dışında Kur&#8217;ân okumaya başlarken sûre başlarında ise demek, (Eûzü-besmele) âlimlerin çoğuna göre sünnettir. Bu cümleden olarak Atâ gibi bazı imamlara göre vacibdir. Yalnız &#8220;Tevbe&#8221; sûresinde besmele okunmaz. İki sûre arasında ise iki kırâet vardır. </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">B</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">izim Âsım kırâetinde besmele okumak mendubdur. Kur&#8217;ân okumaya başlamak, sûre başından değil de ortasından veya sonundan ise &#8220;Eûzü-besmele&#8221; okumak mendubdur. Yukarıda açıklandığı üzere namazda biz Hanefilere göre Fâtiha&#8217;dan önce gizlice &#8220;Eûzü-besmele&#8221; okum</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k sünnet, Şâfiîlere göre gizli veya sesli besmele çekmek farz; Mâlikîlere göre okunmaması mendubdur. İki sûre arasında ise biz Hanefilerce de böyledir (mendubdur).</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Kırâetten başka diğer önemli ve İslâm&#8217;a uygun işlerde veya ile başlamak işin önem derecesine göre ya mendub veya sünnet veya vacibdir. Bu konuyla ilgili uzun uzadıya açıklama kırâet ve fıkıh kitaplarına aittir. İleride konuyla ilgili âyetlerin tefsirlerinde de gerekli açıklamalar yapılacaktır. İstiâze (Eûzü billahi mine&#8217;ş-şeytânirracîm demek) ko</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">usu, &#8220;Kur&#8217;ân okumak istediğin zaman kovulmuş şeytandan Allah&#8217;a sığın.&#8221; (Nahl, 16/98) âyetinde; besmeleden daha genel olan tesmiye konusu &#8220;Yaratan Rabbinin adıyla oku.&#8221; (Alâk, 96/1) âyetinde; hayvan keserken besmele okuma konusu da En&#8217;âm sûresinde (6/121) </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">nşaallah açıklanacaktır. Neml sûresinde de (27/30) yine besmele ile ilgili açıklama yapılacaktır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ÖZETLE: Lütuf ve ihsanı herkesi ve herşeyi kuşatan Allah (c.c.), büyük dostu şanlı peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz&#8217;i &#8220;Ve Sen büyük bir ahlâk üzerindesin.&#8221; (Kalem, 68/4) ve &#8220;(Ey Muhammed), Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.&#8221; (Enbiya, 21/107) şereflendirmesiyle bahtiyar kılmak için &#8220;Ruh-i emini = Hz. Cebrail&#8217;i&#8221; ile &#8220;hakk-ı mübinini = her şeyi apaçık açıklayan Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;i&#8221; indirirken herşeyden önce onun seçimine, ıslahına ve terbiyesine önem vermiş. İlâhî yardıma mazhar kılmış ayrıca kendisine bağlılığını göstermek ve ilâhî ismini öne almak sureti ile başlamanın kutsal edebini öğrettiği gibi bunu tatbik etmek için de bütün gönülleri ü</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">idin başlangıcı ve emellerin en son noktası Rahmân olan Allah&#8217;ın yardımı ve Rahim olan Allah&#8217;ın rahmetini varlık âleminin bütün görüntülerinin en büyük kanunu bulunan ilâhlık ve kulluk ilişkileri altında, apaçık bir dil ile Allah&#8217;ın birliğini ifade etme, </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">g</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ayet kısa ve kısa olması ile birlikte son derece derli toplu ve olağanüstü akıcı ve açık bir beyan üslubu içinde özetleyen düsturunu, her şeyin bir anahtarı gibi ihsan etmiş ve sonra bu kanunu ve bu edeb ve terbiyeyi bütün İslâm ümmetinin kitapları, yazıt</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">arı, Kur&#8217;ân okumaları, nutukları ve diğer önemli işleri ve ihtiyaçlarının başında iktibas edecekleri ve uyacakları kıymetli bir gelenek kılmıştır. Gerçekten Resûl-i Ekrem Efendimiz&#8217;in hadis-i şeriflerinde de şöyle buyurulmuştur: &#8220;Besmele her kitabın anaht</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rıdır&#8221;. Bundan başka &#8220;Besmele ile başlanmayan her mühim iş sonuçsuz kalır.&#8221; Mutlaka Allah Teâlâ&#8217;nın ismi ile başlanmayan herhangi bir iş, onun yüce huzuruna sunulamaz, sunulamayınca da sonuçsuz, tamamlanmamış kalır.</span></p>
<p>Demek ki, bize ile Allah kitabının öyle bir anahtarı verilmiştir ki, biz bunda Kur&#8217;ân ilminin kısaca konusunu, gayesini bulacağız ve önce</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Fâtiha&#8217;da, ikinci olarak birbirinin ardı sıra Kur&#8217;ân&#8217;ın bütün sûrelerinde bunun Sidre-i müntehâ&#8217;yı geçen manevî sırlarının ortaya çıkmasını etraflıca göreceğiz. Bu manevi sırların görünmesinde Kur&#8217;ân&#8217;ın sûreleri ve âyetleri arasındaki tertip ve ilişkiler, sade ince ve nazik edebiyatla ilgili bir zevki değil, derin ve geniş bir hikmet ilminin bile hesaba sığmaz tertip ve düzen şekillerini içine almaktadır. O ba</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">z</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ı yabancıların zannettikleri gibi, yalnızca gözle görüldüğü şekilde uzun, orta ve kısa yazılma gibi maddi anlamda ve matematiksel niceliklerin ifadesi değildir. Onun içinde sonsuz boyutlarıyla gelişen bir hayatın parçaları ve unsurları arasındaki tabii ve</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">güzel nicelik ve nitelik ilişkilerinden başka, duyarlı bir kulağın güzel ahenklerine, kalblerde uyanan duyguların, sezişlerin çeşitli niceliklerine, akıl ve mantıkla ilgili anlayışların sağlam hikmetlerine uygun düşen, sayılamayacak kadar manevi ilişkiler</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">parlıyor ki, gökteki Ülker yıldızı ile dünyamız arasında genel çekim kanununun özel ilişkisi tamamen ölçülüp ilmî olarak hesaplandığı zaman bile Kur&#8217;ân âyetleri arasındaki ilgi ve uyum yine sonsuzluğunu koruyacaktır. &#8220;De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden önce deniz tükenir. Yardım için bir o kadarını daha getirsek (yine yetmez).&#8221; (Kehf, 18/109).</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Kur&#8217;ân&#8217;ın sûreleri, âyetleri rastgele bir tesadüfün veya sadece şairane bir duygunun gücü ile ortaya çıkıvermiş karışık bir divan değil, o baştan başa gibi geniş anlamlı tek bir cümle ve belki fasih bir kelime düzeninde sağlam bir uyum ve çok hikmetli bir beyan ve üslup ile inmiş ilahî bir sözdür. Başında sonunda bulunur. İşte Kur&#8217;ân&#8217;ın bütün beyan dizisi bu başlangı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ç</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> ve sonuç arasındaki bağlantıların anlatılması gibi, yüce Allah&#8217;tan, görünen ve görünmeyen bütün yaratıklarına ve özellikle insanlara gelen ve insanlardan yüce Allah&#8217;a giden varlık ve hayat ilişkilerinin sonsuzluk zevkiyle tadlandırılmış sağlam bir anlatı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> tarzıdır. Bakınız ve ve hep birer fasih sözdür ki, Hz. Ali&#8217;den rivayet edilen bir hadise göre, her hatimde böyle okuruz ve buna (halli mürtehil=dünyadan göçen kimsenin göçü) denilir ki bu bize, ölen kimsenin varlık âleminden ilişkisinin büsbütün kesilmed</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ğini anlatır. Buna bilimsel bir örnek olarak astronomi ilmini gösterebiliriz. Bugün biliyoruz ki; astronomi ilminin bütün konusu, çekim kanununu anlatmaktır. İlim dilinde biz buna ve daha doğrusu bu itibarla &#8220;gök cisimleri&#8221;ne astronomi ilminin konusudur d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">riz. Yalnız gök cisimleri ve parçacık yığınları arasındaki karşılıklı ilişkileri anlatan ve genel çekim kanunu adıyla birleştikleri</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">bu yönle biz, kâinatın otomatik hareketlerini, cisimleriyle gezegenlerin birbirini çekmelerini ve itmelerini ve bu arada gökcisimlerinin hareket etmesinden ve durmasından; inme ve yükselmesinden; birbirine yaklaşma ve uzaklaşmasından; çarpışma ve patlamasından meydana geldiğini kabul ettiğimiz kâinatın şekli üzerinde düşünürüz ve gezegenlerimizin durumlarını bir dereceye kadar</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">hesap ederiz. Fakat bununla varlık âlemiyle ilgili bütün kanun ve düzenlerin tamamını kavrayan bir bilgi seviyesine erdiğimizi iddia etmeyiz. Astronomi ilminin konusu dışında kalan daha nice ilim ve fen konuları vardır ki; doğru bir sınıflandırmada astron</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">o</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">mi ilmi onların tali bir dalı halinde kalır. O, önce sayısal matematiğin ve araştırma teknikleriyle mantık kurallarına bağlı ilkelerin etkisi altındadır. Bundan dolayı, onun çekimi tam anlamıyla herşeyi kapsayan genel bir çekim değildir. Gerçekten astrono</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ide ne gök cisimlerinin zerreleri veya tek tek parçaları arasındaki atomların çekimi veya tek tek parçaların birbirine tutunmaları ve bütünleşmeleri gibi kimyasal ilişkileri, ne canlılığın gelişmesini anlatan beslenme ve üremesindeki organik çekimi; ne ne</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">f</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">sin iyilik ve kötülük arasındaki sevgi ve nefret, şehvet ve öfke gibi meyillerini ve heyecanını anlatan vicdanla ilgili ilişkileri; ne duygusal izlenimleri ve hayal gücüyle elde edilebilen tasavvur ve tasarımları dile getiren ve onları belli sentezlere ka</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">v</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">uşturup anlaşılabilir misaller halinde sunan bir özellik görürüz. Madde aleminin kendisinde insan zihninin tasavvur gücü ve düşünce kalıpları ile realiteyi özünden kavrama ve ondaki gerçeklik payını anlama ve anlatma özelliği demek olan bilgi edinme kabil</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">yetine benzer bir kabiliyet de yoktur. Kısacası mekan içinde mekan, zaman içinde zaman varmış gibi, subjektif ve objektif anlamda mekana ve zamana bağlı olarak meydana gelen bütün olay ve oluşları bir tek anlayış çizgisinde birleştirip bir çırpıda bize su</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">an, görüleni ve görülmeyeni, duyu alanı içine gireni ve duyular ötesinde kalanı kendi bütünlüğü içinde toplayıp bize ezel ve ebedi bile haber verip bildiren ve sonra varlık ile yokluk, zaruret ile hür seçim arasındaki farkı göstermek için yaratıcı kudreti</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> varlığına açıkça delalet eden mücerred bir irade gücü ile görülmeyen âlemlerdeki varlıkları, görülen âlemdeki varlıklara çeviren ruhun gerek kendi kendisini idrak, gerek dış dünyada olup bitenleri anlayıp sezebilmesinde kendini belli eden manevî çekim ku</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">v</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">vetini, nihayet insanlık âleminde ve toplum hayatında bunların hepsini bir araya getiren toplumsal çekim kuvvetini bir bütün olarak ele alan bir başka kitap bulamayız. Halbuki Kur&#8217;ân ilmi, bütün bu değişik çekim kuvvetlerini birer yönüyle içine alıp birleştiren öylesine uyumlu, öylesine bütünleştirici evrensel bir çekim kanunu haline getiren bir anlatım demetidir ki, biz bunda ister küllî,</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ister cüz&#8217;î, ister maddi, ister ruhani bütün varlığın, varoluşuyla ilgili özellikleri kayıtsız şartsız ortaya koyan ve mutlak çekim kuvveti demek olan yaratıcı gücün kanununu, Allah ile varlık ilişkisini, özellikle insanlar arasındaki çok yönlü ilişkilerde O&#8217;nun ledünnî tecellilerini bütün incelikleriyle düşüneceğiz. Çok eksik bir düşünce ile ve haksız yere &#8220;Evrensel Çeki</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> Kanunu&#8221; dediğimiz gök cisimlerinin birbirini çekmesi O&#8217;nun âyetlerinden sadece küçük bir örnektir. Gerçekte işin böyle olduğunu göreceğiz. Bu öylesine bütünlük arzeden bir konudur ki, ilimleri sistemleştirmeye çalışan filozoflar ile en büyük edebiyatçıla</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ın tarih boyunca ortaya koyabildikleri ortak değerlerin toplamından bile üstündür. En büyük filozofların ve felsefî ekollerin düşünce sistematiği bundaki hikmet düzeninin zamana yansıması, en yüksek edebiyatın renkli parıltıları, bundaki estetik güzellikl</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rin bir anlık parıltısıdır. Kur&#8217;ân&#8217;ın nazm-ı celîli, bilimsel düzen ile estetik düzenin kucaklaşıp bütünleştiği bir alandır. Bundan dolayı Kur&#8217;ân&#8217;ın ortaya koyduğu mantık düzeni, ilim ve sanatın ortaya koyduğu düşünce bütünlüğünden daha sağlam ve daha tut</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rlıdır. Edebiyatın ortaya çıkardığı değişik renkteki güzelliklerden daha renkli, daha çeşitlidir. Muhkemat ile müteşabihatın böylesine uyum sağlaması ve estetik bir düzen meydana getirmesi ancak yaratılışta görülebilir. &#8220;Kur&#8217;ân üzerinde derinden derine düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah tarafından değil de bir başkası tarafından indirilmiş olsaydı, onda pek çok çelişki bulurlardı.&#8221; (Nisâ, 4/82).</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Mesela, astronomide genel çekim kanununun, yalnızca ay, güneş ve dünya üçlüsü arasındaki düzen ve orantısını dahi tam anlamıyla ölçüp aydınlığa kavuşturamamış olan teknolojimiz, elde ettiği verilere dayanarak, ne güneş sisteminde, ne de galaksiler sisteminde ve bunların düzen ve işleyişinde ilme, mantığa ve estetiğe ters düşen hiçbir nokta bulunmadığını bütün gücüyle s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">vunmaktadır. Yaratılışın bu düzeni, bizim gözümüzde nasıl böyle hem zâhir, hem de bâtın ise Kur&#8217;ân&#8217;ın sûreleri ve âyetleri arasındaki bilimsel, mantıkî ve estetik düzen dahi onun gibi, hatta ondan daha ziyade zahir ve ondan daha ziyade bâtındır. Zahir olm</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">sı kemalinden, batın olması da sonsuzluğundandır. İşte bundan dolayıdır ki, bir şairimiz:</span></p>
<p>&#8220;Bikr-i fikri kâinatın çâk çâk oldu, fakat</p>
<p>Perde-i ismette kaldı mânii Kur&#8217;ân henüz.&#8221;</p>
<p>&#8220;Kâinatın bâkir fikirleri parça parça oldu. Fakat</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın mânâları hâlâ koruma perdesi içinde kaldı.&#8221; demiştir.</p>
<p>Biz mantıkî düşünürken estetiğin ölçülerini, edebî düşünürken de mantığın kural ve ilkelerini feda etmek alışkanlığında olduğumuz için, Kur&#8217;ân&#8217;daki uyum</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ve ahengi bütün yönleriyle bir cetvel çizer gibi düşünce yoluyla ölçemiyor isek de o fıtratı yaşarken onun yüce zevkini vecd ile duyabiliriz. Kur&#8217;ân da, bu zevki, okuyanlardan ziyade yaşayanlarına ihsan etmek için &#8220;Bu, takva ehline hidayettir.&#8221; (Bakara, 2/1) diye hitap edecektir. Bundan dolayı herşeyden önce gafleti</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">izden, vesvesemizden, şeytanlıklardan arınmak için bütün bilinç gücümüzle Allah&#8217;a sığınarak &#8220;Kovulmuş şeytandan Allah&#8217;a sığınırım.&#8221; diyelim ve o her şeyi çeken kuvveti yaşamak için; &#8220;Rahmân ve Rahim Allah&#8217;ın adıyla.&#8221; demek olan besmele anahtarına yapışalı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> ve bir teşekkür duygusu ile Fâtiha&#8217;sından başlayalım.</span></p>
<p>Meâl-i Şerifi</p>
<p>1- Rahmân ve Rahîm olan Allah&#8217;ın ismiyle.</p>
<p>2- Hamd o âlemlerin Rabbi,</p>
<p>3- O Rahmân ve Rahim,</p>
<p>4- O, din gününün maliki Allah&#8217;ın.</p>
<p>5- Ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti ve ancak senden dileriz yardımı, inayeti. (Ya Rab!).</p>
<p>6- Hidayet eyle bizi doğru yola,</p>
<p>7- O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ÂYETLER ARASINDAKİ İLİŞKİLER:</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">2- Kur&#8217;ân&#8217;da sûreler, sûrelerin çoğunda kıssalar, kıssalarda âyetler, âyetlerde kelimeler, kelimelerde harfler ve bütün bunlar arasında açık veya kapalı, sözle veya mânâ ile birçok yönden tam bir uyum ve belli bir düzen vardır ki, bunların tek tek araştırılması ve ayrıntılarının açığa çıkarılması sayısız </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">enilebilecek kadar çoktur ve hemen hemen bütün ilimleri ve sanatları da yakından ilgilendirir. Bu ilimlerin en başta geleni de Nahiv (Dilbilgisi) ve Belağat (sözü yerinde söyleme sanatı) ilimleridir. Kur&#8217;ân&#8217;ın nazmında cümlenin yapısı, sözün öncesiyle ilişkisi, sözün gelişi ve akışı, anlam ve kavram, söz ile mânâ arasındaki uyum (mutabakat), sözün içeriği ile gereği, ibare, işaret, delalet, iktiza, açıklık ve gizlilik, hakikat, temsil, sarahat, kinaye, îmâ, telmih, mantık, hikmet, maksada uygunluk gibi bey</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n ilmini ilgilendiren yönleriyle sözün öncelikle kulağa hoş gelmesi ve kolay anlaşılması gözetilmiştir. Ondan sonra da sözün kalbe dolmasını ve etki yapmasını sağlayan fesahat (açık ve anlaşılırlık), tatlılık, düzgünlük, akıcılık, incelik, ölçülülük, çarpıcılık, kolaylık, sanatlılık, yenilik, çok yönlülük, tutarlılık, uyum ve ahenk, dile hakimiyet, üslup, söz ile anlam arasındaki denge, sözü uzatma, az ve öz sözle çok anlam ifade etme ve nihayet kimseyi taklit ve tekrar etmemek demek olan ibdâ ve harikulad</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">lik gibi özellikler açısından, hem söz güzelliğini, hem de anlam derinliğini ve zenginliğini birlikte içine alan pekçok güzellik ve estetik incelik bulunmaktadır. Kısacası, Kur&#8217;ân&#8217;da kelimelerin asıl dil ve sözlük mânâları açısından delalet ettikleri anla</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">, akıl ve mantık açısından delalet ettikleri anlam, tabiî zevk ve sezgi açısından delalet ettikleri anlam olmak üzere üç çeşit delaletin bileşkesi olan ve sonludan sonsuza doğru yol alan uyum ve ahengin hissedilebilen ilişkilerini özetle dile getiren ince</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">iklerdir bunlar. İşte bunlar tefsirin ruhunu teşkil eder. Genelde avam için dil açısından sözün mânâya delaleti, alimler için akıl ve mantık açısından delaleti, edebiyatçılar ve estetikçiler ve hikmet ehli olanlar için zevk, sezgi ve fıtrata uygunluk açısından delaleti önem taşır. Terceme ile dil değiştiği için birinci ve üçüncü hususlarda kendiliğinden büyük kayıplar olur. Ayrıca bundan akıl ve mantık açısından söz konusu olan delalet de etkilenir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bunun için biz bazı yerlerde bu ilişkileri kısaca göstermeye çalışacağız. Çünkü etraflıca anlatmaya insanın gücü yetmiyor. Bundan dolayı da Fâtiha sûresi üzerinde diğer sûrelerden daha fazla duracağız. Fâtiha&#8217;da ilk önce iki açıdan kelimeler arasındaki uygunluğu ele alalım. Siyâk, sibâk yani sözün gelişi ve akışı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> ki, birincisi (sibak) sözün kendinden önceki kelimelerle, ikincisi (siyak)</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">de sözün kendi parçaları ile kendisine ve kendinden sonrasına göre olan uyum ilişkileridir. Besmele, Fâtiha&#8217;nın bir kısmı sayıldığına göre, birincisi (sibak) burada söz konusu olamaz, bu olsa olsa âyetin nüzulü (inişi) açısından &#8220;Rabbinin adıyla oku.&#8221; (Alâk, 96/1) âyetiyle ilişkili olur ki, bu da Kur&#8217;ân tertibine göre kendisinden sonraki âyetlere ait bir siyak ilişkisidir. Fakat besmele başlı başına bir âyet olduğu için önce onu in</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">celeyelim.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">SİBAK (Sözün gelişi): Besmelenin bir fiile bağlı olması ilişkisinden başka burada hiç bir şey düşünülemiyeceğinden dolayı genel olarak Fâtiha&#8217;nın da besmele ile ilişkisi olduğu bellidir. Besmele ile Fâtiha okuyorum, Fâtiha yazıyorum, hamd ediyorum, Kur&#8217;ân&#8217;a başlıyorum, v.s. gibi. Fakat bundan başka özel şekilde de kuvvetli ilişkileri vardır. O kadar ilişki vardır ki, besmeleyi Fâtiha&#8217;dan bir âyet sayabilirsiniz. İlk önce, nazım ve fâsıla (âyet sonu) ilişkisi, ikinci olarak kelimeler arasındaki il</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">şkiler, üçüncü olarak özetle onun açıklaması şeklinde çeşitli mânâ ilişkileri vardır. Bir kere besmeledeki rahmetin çekiciliğine karşılık Fâtiha&#8217;nın bir teşekkür etme demek olduğu ilk bakışta görülüyor. Bu ise besmele ve Fâtiha arasında gizli ve tam bir b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ğlantının bulunmasıdır. Sonra Fâtiha besmelenin bir açıklaması, ve mânâlarının açığa çıkmasıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Şöyle ki: Besmele, gerçekten ve itibari olarak yedi kelimeden oluşmuştur. Bunlardan dört tanesi başlıbaşına birer kelime olup üçü Allah&#8217;ın ismidir. Bu terkibin tamamı ise bir kısmı zikredilen, bir kısmı da sözün gelişinden anlaşılan ve gizli bulunan iki taraf ile bir bağlaçdan &#8221; = bâ&#8221; edatı, yani müteallik (ilişiği olan), müteallak (kendisine bağlanan) ve ilişki vasıtası olan üç kısımdan birleşen tam bir söz id</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">. Buna karşılık Fâtiha, yedi âyet, başlı başına dört söz, üç tam vakf (durak)dan birleşen tam bir söz düzeninde güzel bir sûredir ki; bu üç tam vakfdan birincisi üç âyetle bir cümle olarak birinci tarafı, ikincisi iki cümle ile bir tevhid âyeti olarak ort</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">daki bağlama ilişkisi, üçüncüsü yine üç âyetli bir cümle olarak, son kısmını meydana getirmiştir. Ve bu şekilde Fâtiha, besmele gibi ve onunla bir cinsten olan bir söz şeklindedir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Mânâya gelince: Besmele bize bir tamlama bağı, iki sıfat bağı ve başında bir bağlantı harfi ile sonunda gizli olan tevhidi içeren tam bir bağlantı veriyordu. Orada özel (isim)den genel mânâya doğru yayılan (genişleyen) isim ve sıfatı zikredilmiş iken biz ezelde (başlangıcı olmayan bir zamanda) olduğumuz gibi fiillerimiz ile bera</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">er saklı ve gizli idik. Daha doğrusu Allah var, biz yoktuk. &#8220;Allah vardı, onunla birlikte hiçbir şey yoktu.&#8221; Çünkü ondan önce bu ilişki ile Allah&#8217;a ait olmaya sarılmamıştık.</span></p>
<p>dediğimiz zamandır ki, bu bağlantı meydana gelmiş ve Fâtiha&#8217;da Allah&#8217;a teşekkür etmekle birlikte varlık aleminde ortaya çıkmamıza sebep olmuştur.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Gerçekten Fâtiha bir teşekkür (cümlesi) ile başlıyor ve bizi gizli, ilahî bir ilişki ile başlangıçta kâinatın içinde varlık sahasına atıyor ve o sırada Rahmân ve Rahim bir daha tecelli ediyor ve gerçekleri tebliğ etmekle bir iki ıslah döneminden sonra ilahî bir mükellefiyetin gereğini sezecek kadar idrakimizi terbiye ederek ve konuşmayı öğretmek sureti ile iyilikte bulunarak Allah&#8217;ı ve kendimizi tanımak için bizi yoktan var ediyor ve işte o zaman Allah&#8217;ın birliğine &#8220;Yalnız sana ibadet ediyoruz ve sadece senden yardım diliyoruz&#8221; diye bir bey&#8217;at anlaşması yaptırmak üzere bize konuşma hakkı veriyor. Ve biz de bütün sosyal vicdanımızla konuşarak söze başlayıp bu anlaşmayı yapıyor ve o bağlantı iliş</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">isini böyle ezelî bir rahmet ile zevalsiz bir sosyal ve hukukî sözleşmeyi yapıyoruz ve o vakit bizim de &#8220;neste&#8217;în&#8221; (yardım diliyoruz) derken biz de bir irademizin, bir şeyi istemeye hak ve yetkimizin olduğunu anlıyoruz ve derhal duası ile Allah&#8217;ın huzurun</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a yer alarak sonuna kadar söylüyoruz. Bu şekilde ezeldeki (başlangıcı olmayan zaman) ve besmeledeki gizli (mânâ), Fâtiha&#8217;da ve şimdiki zamanda konuşan biri olarak ortaya çıkıyor da ezelî zâhir olan görünmüyor ve sonunda bizim idrakimizde ve konuşmamızda h</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">zır olması ile merkezimizde ve çevremizde bir muhatab olarak hazır bulunuyor. işte ezeli ve sonsuz bütün hayat dengeleri bunun içindedir. Basit birkaç cümle gibi görünen Fâtiha, yaratılışın, yaratanın, yaratıkların bütün sırlarını toplayan bir kanun-i kül</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ür, (genel ve temel ilkedir). Baş tarafındaki üç âyet ile sonundaki üç âyetin bağlantısı gibi olan bu bir âyetle Fâtiha böyle sonsuz üstü bir varlıklar denklemini kayda geçirmiştir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Fâtiha&#8217;daki bu ruhu, bu manevî inceliği ve bu denklemi, şu kudsî hadis ne güzel açıklamıştır: &#8220;Ben namaz sûresi olan Fâtiha&#8217;yı kendim ile kulum arasında yarı yarıya taksim ettim; yarısı benim ve yarısı kulumundur. Kuluma istediğini veririm.&#8221; Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de bu hadisi şöyle açıklıyor: Kul der; Allah da; &#8220;kulu</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> bana hamdetti&#8221; der; kul der. Allah da &#8220;kulum beni övdü&#8221; der; kul der, Allah da der ki; &#8220;kulum beni ululadı&#8221;. Ve buraya kadar benimdir. kulumla benim aramda, sûrenin sonu ise</span></p>
<p>yalnız kuluma aittir ve kulumun istediği kendi hakkıdır, diyor.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Fâtiha, işte yüce Allah&#8217;ın böyle bir lütfunu tecelli ettiren bir varlık dengesidir. Bu dengede de kâinat nizamının temeli olan adalet ve denge kanununun en açık ve en güzel bir gerçeğini görürüz, görürken (doğru yol) yüce nazmında açıkça okuruz. Bu dengeye tasavvufî bir z</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">vk ile bakacak olursak bu kulluk ve yardım dileme andlaşmasını taşıyan (İslâm) ümmetinin bütününe &#8220;Sizi yeryüzünde halifeler (yöneticiler, yeryüzünün tasarruf ve hakimiyetini elinde bulunduran insanlar) yapan O&#8217;dur.&#8221; (Fâtır, 35/39) &#8220;Yeryüzüne mutlaka iyi </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ullarım mirasçı olacak, bu yeryüzü onların eline geçecek.&#8221; (Enbiyâ, 21/105) gibi âyetlerde açıkça belirtildiği üzere Allah&#8217;ın vekili (halifesi) olan insanın onun bir gölgesi şeklinde aksetmiş olduğunu ve insanlara da yeryüzünü inşa ve imar etme payı bahşe</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ilmiş bulunduğunu duyarız ve o zaman böyle kulluk ve yardım istemeyi yalnız Allah&#8217;a ait kılan toplumsal duygu taşıyan bir ümmetin herhangi bir konuda birleşmesinde de şer&#8217;î bir delalet bulunabileceğini, yani ümmetin bir konudaki fikir birliğinin olumlu bi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> şer&#8217;î delil olduğunu anlarız. Bundan dolayı Besmele ile Fâtiha arasındaki sözün gelişinden (siyak) anlaşılan uyum, ezelî ruh ile sonsuz olan arasındaki bu denge ilişkisinin meydana çıkmasıdır. Bu âyetler, işte bütün yaratılışta var olan bu ilişkiyi bizim</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">bilincimize nakşeden ilahî âyetlerdir. Bunların geniş açıklamasını da Kur&#8217;ân&#8217;da göreceğiz.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">SİYAK: Fâtiha&#8217;nın bizzat kendisindeki sözün akışı ve bu tabii akıştan doğan bir öğretim şeklidir. Nitekim Fâtiha&#8217;nın bir ismi de &#8220;ta&#8217;lim-i mes&#8217;ele&#8221; yani &#8220;konuyu öğretme&#8221;dir. Bunun en büyük ipucunu okumanın gelişinden ve özellikle &#8220;Rabbinin adıyla oku!&#8221; (Alak, 96/1) yüce emrinde buluruz. Bundan başka nüzul sebeblerinde rivayet ettiğimiz hadiste de emri vardı. Bunun için bazı müfessirler başta &#8220;böyle söyle&#8221; meâlinde em</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">inin gizli olduğunu söylemişler ise de büyük tefsir âlimleri böyle bir kelimenin gizli olduğuna ihtiyaç kalmaksızın, yalnızca üslubun gelişinden böyle bir şeyi öğretmeyi işaret etmeye yeterli olduğunda ısrar ediyorlar. Yani Allah Teâlâ bize bu sözü ile il</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m ve iman telkin etmiş (anlatmış) ve bu anlatışı bir emir ile yapmayıp şimdiki zaman kipi ile mevcut olmayanı anlatmıştır. Çünkü ilim ve imandan önce onun huzuruna çıkma hakkımız yoktu ki, bize açıkça hitap etsin. Çünkü Besmele&#8217;de biz görünürde yoktuk. Bu</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">unla beraber Allah&#8217;ın zatının değil, isminin huzurunda idik.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bundan dolayı Fâtiha&#8217;nın başında Allah&#8217;ı tanımakla ilgili olan üç âyet tamamen görmeyerek anlatmak tarzındadır. Kendisiyle konuşulan görünmüyor. Bunda &#8220;âlemîn = âlemler&#8221; kipi ile akıllı varlıklara apaçık bir uyarı vardır ki; bu üç âyetin mânâsını düşünüp anlayan bir kimse akıllı ise, âlemlerin ne olduğunu ve kendi ruhunda onun nasıl tecelli ettiğini iyice düşünerek ve başlangıcı ve sonucuyla onu gözden geçirerek aklını ve seziş kabiliyetini topla</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ığı zaman ve ancak o vakit; &#8220;Hamd o âlemlerin Rabbi, o Rahmân ve Rahim, o, din gününün maliki Allah&#8217;ın&#8221; görünmeyen Allah&#8217;la ilgili anlatımın doğru bir söz olduğunu anlar ve derhal Allah&#8217;ı görünen ve görünmeyen alemde hazır ve gözeten olarak bulur. Böyle b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">u</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">lunca da &#8220;Ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti, senden dileriz yardımı, inayeti (Yâ Rab)&#8221; diye ona hitap ederek, ihtiyaçlarını ona arzeder ve onların karşılanması yolunda istekte bulunabilir. Bunun için Fâtiha, Arap edebiyatında gaibden (üçüncü şahıstan) mu</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">h</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ataba geçen ve iltifat denilen bu belağat üslubunu gerçekleştirmek için Allah tarafından açık bir &#8220;ben ve biz&#8221; emri gibi birinci şahıs kipi ile doğrudan yapılan bir hitabı kapsamayarak &#8220;Allah bir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiyle ya da perde ar</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">asından konuşur.&#8221; (Şûrâ, 42/51) âyetinin mânâsını öğretmiş ve tebliğ etmiştir. Bundan dolayı Fâtiha&#8217;nın kendisindeki söyleniş metodu, bir öğretim metodu ve üslubu, bir telkin üslubu olmuştur.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bütün Arap edebiyatçılarının ve hatta Türk şairlerinin kasidelerinde ve nutuklarında bilip kullandığı bir iltifat sanatının böyle tam yerinde ve birçok cümlelere muhtaç olan mânâları bu kadar kısa, öz ve bu kadar açık ve anlaşılır bir şekilde toplayan son derece derin bir nükteyi ortaya koymuş olması, bütün Arap şairl</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rinin meydan okuma niyetlerini ve cesaretlerini kıran ve onlara Kur&#8217;ân&#8217;ın i&#8217;câzı önünde baş eğdiren hususlardan birisi olmuştur. Fâtiha&#8217;nın kelimeleri ve cümleleri arasındaki ilişkilerin ise bir kısmı yukarda geçti ve ihtiyaç görüldükçe ileride de tahlil </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">v</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e tefsir sırasında gelecektir. Burada şu kadarını söyliyelim ki, elhamdü&#8217;nün en mükemmel bir şekilde tefsiridir. da istiânenin (yardım dilemenin) aynı şekildeki bir açıklamasıdır. Ve bu zincirleme sırların ortaya çıkması ile Fâtiha sûresi bütünüyle baştak</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">, en baştaki veciz cümlesinin açıklanmasından ibaret eşsiz bir kelâmdır.</span></p>
<p>Diğer Kur&#8217;ân sûreleri ile ilişkisine gelince, Fâtiha&#8217;nın Ümmü&#8217;l-Kur&#8217;ân (Kur&#8217;ân&#8217;-ın anası), Ümmü&#8217;l-Kitab (Kitabın anası), esas isimlerinin delalet ettiği şekli ile Kur&#8217;ân&#8217;daki sûrelerin hepsinin ana kökü ve genel temsilcisi olmasıdır ki, bu hususun bir kısmını yukarda anladık ve gelecek bütün açıklamalarda da</p>
<p>inşaallah anlayacağız.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Özetle: Sanki besmele bir taç, Kur&#8217;ân en mükemmel bir vücut, Fâtiha onun başı, bu baştaki çehre, (Fâtiha&#8217;da geçen) rahmet ve hidayet (doğru yolu bulma) bu çehrenin göz bebekleri, dünya ve ahiret dış yüzüyle içyüzü, kulluk ve yardım dileme dili, Allah&#8217;ın birliğine inanma ise ruhudur. O şekildedir ki vücudun bütün gizli tarafları onun açık seçik konuşan d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">u</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dağından çıkarken o taçdan, o çehreden, o süzgün bakışlardan da onun ruhu okunur. O çehre, Hz. Muhammed (s.a.v.)&#8217;in çehresi, o vücud Allah&#8217;ın tecellisidir. Söz Allah&#8217;ın sözü, tebliğ eden Allah&#8217;ın elçisidir. &#8220;Allah&#8217;tan başka ilâh olmadığına Hz. Muhammed&#8217;in</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Allah&#8217;ın kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">TAHLİL VE TE&#8217;VİL (Analiz ve Yorum): Hamd, isteğe bağlı yapılan bir iyiliğe veya onun başlangıç noktası olan bir iyiliğe karşı gönül açıklığı ile o iyiliğin sahibine saygı ifade eden bir övgü sözüdür. Kısmen medih, kısmen teşekkür ile birleşen bir övgü, bir çeşit övmek veya övülmek, iyi bir övüş veya övülüş, güzel bir övücü veya övülen olmak, ciddi bir övücülük veya övülücülük hülasa bu anlamları kapsayan güzel ve ciddi bir sözdür. Arapça&#8217;dan hamd kelimesi </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">u mânâların hepsi için kullanılır. Fakat Türkçe&#8217;de çoğunlukla masdar ismi olarak kullanılır. Diğer kiplerde hamd etmek veya edilmek, hamdediş veya ediliş, hamd eden veya kendisine hamdedilen, hâmidiyet (hamd etmek niteliği), mahmûdiyet (övülmeye değer olmak) denilir ve bugünkü dilimizde bunun öz Türkçe olan bir eşanlamlısı yoktur. Şükür de böyledir. Türkçe&#8217;de bir övme var ki, o da methetme ve sena (övme) ile eşanlamlıdır. Hamd ise medh ile şükür arasında bir nevi övme ve özel bir medihtir. Çünkü medih, can</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ılığı ve istediği gibi hareket etme yeteneği olana da olmayana da yapılır. Mesela güzel bir inci ve güzel bir at övülmüş olabilir. Fakat onlara hamdedilmez. Hamd, inci ve atı bağışlayan, istediğini yapmakta serbest olan Allah&#8217;a yapılır ve hatta onun lütfu</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a, ilmine yapılır. Fakat vücut güzelliğine yapılmaz. Ayrıca medih, bağıştan önce de ondan sonra da yapılabilir. Hamd ise kesinlikle bir iyilikten sonra yapılır. Şu kadar var ki, onun hamd edene ulaşmış bir iyilik olması şart değildir. Şükürde ise bu da şa</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ttır. Çünkü şükür, gelmiş olan bir nimete sözlü veya fiilî veya kalp ile nimeti verene saygıda bulunarak ona karşılık vermektir. Yalnız fiil veya kalp ile yapılan şükür, ne medihtir, ne hamddır. Fakat dil ile sözlü olarak yapıldığı vakit hem hamd, hem de </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">edh olur ve bu hamd, minnettarlığın başıdır. Bundan dolayı hamd, medihten genel olarak daha hususi (özel)dir. Şükürden de bir bakımdan daha genel ve bir bakımdan daha özeldir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Her hamd, medihdir. Fakat her medih hamd değildir. Sonra bazı hamd, şükür (minnettarlık) ve bazı şükür hamd olmakla beraber şükür olmayan hamd, hamd olmayan şükürler de vardır. Demek ki medih, gerçeğe göre boş bir ümidin itmesi ile kuru bir yalandan, mücerred bir dalkavukluktan ibaret kalabilirken hamd ve şükür daima gerçeğe uygun bi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> doğruyu ifade ederler. Hamd, delile dayanan haklı bir ümidin sevinci ile veyahut minnettarlık gibi gerçekleşmiş bir nimet içinde bulunarak rahat etmenin mutluluk zevki ile yapılır. Hamd verdi, verecektir gibi geçmiş ile gelecek arasında dönüp dolaşan bir</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">sevinç durumundan, şükür ise işte verdi gibi gerçekleşen bir geçmiş nimete ulaşma zevkinden ileri gelen bir mutluluğu ilan etmektir. Bunun için hamd ve şükür tamamen meşru ve ahlâka uygun oldukları halde medih genellikle ahlâka uygun değildir. İslam&#8217;a gör</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> yasaklanmış ve yerilmiş de olabilir. Çünkü Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: &#8220;Övmeyi meslek edinenlerin yüzlerine toprak saçınız.&#8221; buyurmuş. Halbuki &#8220;İnsanlara hamd etmeyen kimse Allah&#8217;a da hamd etmez.&#8221; hadis-i şerifi ile mutlak surette emredilmiş olduğunu g</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ö</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">stermiştir. Mirac hadislerinde de Hz. Muhammed (s.a.v.)&#8217;in ümmeti &#8220;Çok hamdedenler&#8221; ünvanı ile lakablandırılmışlardır. Hamd ile şükürde esas maksat nimeti verendir. Medihte ise nimeti hayal etmektir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Hamd ve şükür; ikisi de hak ve hakikat sevgisi ile gönlün sevinçle dolması ve bundan dolayı ahlâka uygun olmakla beraber hamdde sevinç ve arzu mânâsı, şükürde ise içten bağlılık ve dostluk mânâsı daha açık bir şekilde bulunur. Ve bu şekilde şükür (minnettarlık), gerçekleşen bir geçmişin ululama hatırası olduğu</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dan dolayı daha zor, yapanları daha azdır. Çünkü varlığın akışı hep geçmişten geleceğe yönelik olduğu için insanlar yaratılıştan geleceğe meyillidirler. Şüphesiz bu meyletmenin içine korku bulaşmış bir ahiret çekimi yerleşmiştir. Gerçekten insanlar daha f</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">zla ileriyi görsün diye gözleri ön tarafa bakacak şekilde yaratılmıştır. Fakat böyle olması yolda giderken geldikleri başlangıç noktasını geçip arkada bıraktıkları kısmı unutmak için değildir. Onun hatırında kalan şeylere ve hafızasının doğruluğuna güveni</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">diği içindir. Bundan dolayıdır ki boyunlar gerektiğinde o hatıraları yenilemek için öndeki gözleri arkaya çevirip baktırabilecek şekilde hareket eden bir eksen halinde yaratılmışlardır. Bir gelecek yolcusu için bu yaratılışın büyük bir uyarıcı önemi vardı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">. Demek ki, hafızası bozuk boyunları hareket etmeyen yolcuların yalnız ileriye dikilmiş olan gözleri, şeytanın baskısından korunmak için birer kurtuluş</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">vasıtası değildirler. Halbuki gafil olan insanoğullarında bu durum ağır basmaktadır. Dalkavukluk düşüncesi ile bir kuruntu halindeki ümit üzerinde (bazı kimseleri) çok metheden nice yaratıklar görülegelmiştir ki onlar, gayelerini elde ettikleri ilk andan itibaren bir nankör kesilmişlerdir. Bunu farkeden bazı düşünürler -bunlardan biri de müellifin zamanında</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">yaşayan Fransız Güstav Löbon&#8217;dur- insanlar üzerinde hayalin, gerçekten daha fazla bir egemenliği olduğu sonucuna varmışlardır. Fakat bu görüş doğru değildir. Çünkü hayalde görülen o egemenlik, gerçeği temsil edebilmesinden dolayıdır. Yoksa hayale hayal di</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">y</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e sarılan kimse görülmemiştir. Bundan dolayı asıl egemenlik hayalin değil yine gerçeğindir. Gerçek öyle etkilidir ki yalnız yakından değil, uzaktan hayal yoluyla bile etkisini gösteriyor. Fakat sevgiliye ulaşmanın öyle şaşırtıcı bir etkisi, kendisinden ge</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ç</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ip dünyayı unutma durumu vardır ki bunda gerçek, kendisinden başka herşeyi siliverir ve bizzat gerçekçi olmayanlar ona dayanamazlar ve bunun için insanoğlu onu, kendisinden ziyade karşısında gördüğü zaman ona değer verir. Güneş doğunca göz kamaşır ve izle</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">im süzülüp kalpdeki his cepheye dikilmeyince insan onu göremez. Bundan dolayı bilinçli bir hakikat adamı olmak zordur ve tam bir müslüman olmak çok zordur. Çünkü varlığını Hakk&#8217;ta kaybeden Hz. Ömer el-Faruk (r.a.) Efendimiz &#8220;Hakk, Ömer&#8217;e dost bırakmadı.&#8221; </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ediği zaman bu zorluğu anlatmak istemiştir. Şükür ise böyle hakikat sahiplerinin alâmeti olduğundan &#8220;Kullarımdan şükreden azdır.&#8221; (Sebe, 34/13) buyurulmuştur.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bununla beraber, diğer taraftan &#8220;hamd&#8221;de saygı ve değer verme mânâsı daha yüksektir. Çünkü bunda, meydana gelen bağış, hamd edene ulaşmadığından dolayı bir taraftan daha fazla hakka bakan maksatsız bir saygı karakteri vardır. Diğer taraftan o bağışa kavuşanların sevincine katılmayı ifade eden bir kardeşlik duygusu ve kendi hakkında henüz ulaşmayanı u</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">aşmış saydıran bir takdir payı vardır. Bir bu, bir de şükrün kısımlarında kalb işinin, gizli bir iş ve organların fiillerinin ihtimalli olması, şükür çeşitlerinin en mükemmelinin, yine dil ile yapılan hamd olmasını gerektirir. Gerçekten Resûl-i Ekrem (s.a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">.</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">v.) Efendimiz, &#8220;Hamd, şükrün başıdır. Allah&#8217;a hamd etmeyen O&#8217;na şükretmemiş olur.&#8221; buyurmuştur.</span></p>
<p>Bu şartlarla dil ile yapılan medih zikirler ile yâd etmeler, saygı ifade eden lafızlar, özel saygılar hep hamddırlar. Hamd kelimesi de saygı ifade eden bu kelimelerin hepsinin mânâsına uygun olduğundan &#8220;hamd olsun&#8221; denildiği zaman</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">bütün bu saygılara yaraşır bir iyilik veya bağışlama karşısında bir mutluluk sevinci ve bir bahtiyarlık duygusu ilan edilmiş olur ki bu, bir taraftan o iyilik ve bağışlamanın seçkin sahibini övmek, diğer taraftan da hakkıyla o mutlulukla övünmek mânâlarını ifade eder. Ve her iki bakımdan da şeriata pek uygun ve ahlâka çok uygun bir iyiliktir. Çünkü nimeti anlatma, böbürlenmeden ileri gelen bir gurur değil, nankörlüğü ortadan kaldıran bü</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">y</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ük bir erdemliliktir. Daha doğrusu hamd, herkesin ermek istediği fakat pek az kimsenin erebildiği en yüksek bir olgunluk gayesidir. Çünkü insanlık açısından bütün mutluluklar iki kelime ile özetlenebilir. Tena&#8217;üm (nimet ve bolluk içinde bulunma) ve in&#8217;am </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">(</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">nimet verme). Nimet ve bolluk içinde bulunanlar ancak refah içinde bulunduklarını his ve takdir ettikleri zaman hamd ederler. Çünkü mutluluk, refah içinde bulunmanın kendisinde ve niceliğinde değil, niteliğinde yani refahın zevki takdir edilip hissedilmes</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ndedir. Zaten bolluk içinde bulunmanın mânâsı budur. Ve ne vakit mutluluk zevki hissolunur ve coşarsa dilden hamd çıkar ki bu makam, hamd etmek makamıdır. Nimet verme makamında bulunanların mutluluğu da yalnız nimet vermede değil, verilen nimetin değerini</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">bilecek ve zevki ile mutluluk duyacak, layık olan yere ulaştırmasında ve ulaştığını açık delil ile görmesindedir. Bu delil ise hamd edenin hamdidir. Bundan o ulaştırma ve ulaşmayı seyretmekteki zevk de kendisine hamd edilenin mutluluğunu meydana getirir. </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">V</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e biz biliriz ki, nimet verme makamı, nimete erme makamından üstündür. Bundan dolayı mahmudiyet (kendisine hamd edilmeye layık olma) makamı rütbelerin en mükemmeli ve hedeflerin en sonudur. O halde bu makamın mutluluğu da en büyük mutluluktur. Bu mutluluğ</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">u</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n zevkindeki coşma da haydi haydi bir hamd ile sonuçlanmayı gerektirir. Hamd etmeye layık olana hamd etmek demek olan bu hamd ise nimeti artırmaya ve dolayısıyla fazla hamdetmeye ve hamdedilmeye sebep olur. Bu şekilde hamd etme makamında, refah içinde bulunan kimsenin hamd etmeye devam etmesi, kendisine hamd edilme makamına yükselmesine ve mahmudiyet makamında nimet vericinin hamd etmeye devam etmesi de kendisine hamd edilmenin sınırsız katlanmasına sebep olur ki &#8220;Andolsun şükrederseniz elbette size (nimet</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">mi) artırırım.&#8221; (İbrahim, 14/7) buyurulması bundandır.</span></p>
<p>Şu halde yukarıya doğru ilerlemede hamdin sırası ile en yüksek rütbeleri şunlardır:</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">1- Hâmidiyet (hamd etmek), 2- Mahmudiyet (övülmeye değer olmak) 3- Hâmidiyet ve mahmudiyet 4- Mahmudiyet ve hâmidiyet</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">.</span></p>
<p>Bu son derecede Allah&#8217;a ait tecellilerden (lütfuna erme) birini görürüz. Burada</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">etkilenmeyi ifade eden insana ait mânâları ortadan kaldırmakla övülmeye değer ve hamdetmeyi biraraya toplayan hamîd (çok hamdeden), mahmûd (övülmeye değer olan), hâmid (hamdeden) gibi Allah&#8217;ın güzel isimlerinin tecellisini görmemek nasıl mümkün olur? Bu olmasa idi onlar nereden gelirdi? Sonra &#8220;Şifa-i Şerif&#8221; kitabında açıklandığı üzere Hâmid ve Mahmud, Ahmed ve Muhammed gibi yüce Peygamberimiz&#8217;in mübarek isimlerindendir. Gerçe</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ten Makam-ı Mahmud (en yüksek şefaat makamı) bilhassa peygamberlerin sonuncusu olan Efendimiz&#8217;e va&#8217;d olunan ve onu hamd etme makamından hamd edilen (övülen) makamına yücelten yüksek bir makamdır ki, büyük şefaat makamıdır. Bu makamda &#8220;livâü&#8217;l-hamd&#8221; (sancağı) onun sağ eline teslim olunmuştur. Ahirette Makam-ı Mahmud&#8217;un bol şefaati iledir ki, Livâü&#8217;l-hamd altında toplanacak olan ümmet, Allah&#8217;a hamd etmelerinden paylarını alacak ve cennet ehlinin dualarının sonu da &#8221; Alemlerin Rabbi Allah&#8217;a hamd olsun.&#8221; olaca</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">tır. &#8220;Dualarının sonuncusu da alemlerin Rabbi Allah&#8217;a hamd olsun.&#8221; sözüdür. (Yûnus, 10/10).</span></p>
<p>Böyle hamd etme ve övülme vasıflarını toplayan Allah&#8217;ın dostunun, Ahmed olması ve Muhammed olması, işte hamdin bu toplayıcı ve birleştirici derecesini dile getirir ve gerçekten lafız ve mânâ itibariyle hamdin esası Muhammed (s.a.v.)&#8217;e ait bir gerçektir. Ve bu gerçeğin başlangıç ve sonuç itibariyle Allah Teâlâ&#8217;ya ait olması da gerçeklerin gerçeğidir.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">İşte Fâtiha &#8221; &#8221; ile başlamakla bize bu mutlulukları, bu olgunluk hedefini ve bu gerçeği öğreterek söze başlamıştır. Ve elhamdülillah (Allah&#8217;a hamd olsun) denildiği zaman duyulan derin gönül ferahlığı bu aşk ve şevkin dile getirilmesidir. Evet, hamd gerçeğine tutkun olmayan yoktur. Arapça&#8217;da &#8221; &#8221; bilinen bir şey vaya umûmîl</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k veya cins ve hakîkat mânâsı ifade eden bir belirleme edatıdır. İlk hitap edilirken hamdin kim tarafından yapıldığı belli değildir. Sonra bu mübtedânın haberi olan &#8216;da lâm&#8217;ın, ihtisas (ait kılmak), istihkak (hakkı olma) ve mülkiyet mânâlarına geldiği açı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">tır. Ve ilk mânâsı (ait olmak) diğerlerini de kapsar. Bundan dolayı cümlenin meâli şu olur: &#8220;Hani herkesin bildiği ve en son ümidi olarak istediği hamd gerçeği yok mu? İşte hamidiyet (hamd etmek), mahmudiyet (övülmek), bütün cinsi ile ve hatta bütün derec</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">leri ve bütün çeşitleri ve fertleri ile o hamd, Allah&#8217;a mahsustur, Allah&#8217;ın hakkıdır, Allah&#8217;ın mülküdür. Çünkü Allah&#8217;tır, çünkü&#8230; çünkü&#8230;&#8221; Fakat dilimizde bu genişliği uzun uzadıya açıklamayı özetleyen bir belirleme edatı olmadığı için biz sadece hamd d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ye genel olarak cins olarak anlatırız. Bilen bilir, bilmeyen başkasının bildiğinden haberdar olmaz. Bu cümle herşeyden önce bize ilim ve</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">imanı anlatan bir haber cümlesidir. Aynı zamanda ululamayı da bildirerek hamd etmeyi gerektirdiğinden dolayı, gereği ile de bir dilek cümlesi olur ve zamana delalet etmeyen bir isim cümlesi olduğu için sürekli ve devamlı hamd etme mânâsına gelir. Fâtiha&#8217;da bu cümleden başka isim cümlesi yoktur. Üç tanesi söz, biri ulaç olan diğer dört cümle, hep fiil cümleleridir. İlk bakışta böyle olması Fâtiha&#8217;daki denge uyumuna aykırı gibi görünüyorsa da gerçek durum bunun tam aksinedir. Çünkü bir isim, birçok fiille denk olabileceği gibi o dört fiil cümlesi bu isim cümlesinin açıklaması yerinde olduklarından dolayı gerçek denklik ancak</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">bu şekilde olur. Ve araştırıldığında görülür ki Fâtiha, bu tek isim cümlesinden ibaret bir sözdür.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">&#8220;Rabbü&#8217;l-Âlemîn&#8221;, Allah&#8217;ın sıfatıdır. Bu terkibin dilimizde herkes tarafından bilinmesinden dolayı terceme edilmesine gerek yoktur. Bunu &#8220;âlemlerin Rabbi&#8221; şekline sokmak mümkün ise de bunda fazla bir açıklık olmamakla beraber lâm&#8217;daki umûmilik, bilinen bir fert ile Allah&#8217;ın birliğini anlatan belirli bir isme izafet (tamlama) mânâları noksan kalacaktır. &#8220;Bütün âlemlerin ve parçalarından her birinin bilinen yeg</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">â</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ne Rabbi&#8221; diye açıklamak ise kısa ve öz anlatım yerine sözü uzatmak olacaktır. &#8220;Âlemlerin Rabbi&#8221; demek ise bu sakıncalarla beraber aslına da uygun olmaz. Çünkü Kur&#8217;ân &#8220;Rabbi&#8217;l-avâlim&#8221; demiyor da &#8220;Rabbü&#8217;l-âlemîn&#8221; diyor ve bununla özellikle akıl sahibi varlıkları üstün tutarak onların dikkatlerini çekiyor. Çünkü gibi sağlam çoğullar, akıllı varlıklara ait olduğundan dolayı bunun meâli &#8220;bütün âlemlerin ve bütün parçalarının ve özellikle hepsinden üstün olan akıllı varlık âlemlerinin yegane Rabbi&#8221; demektir. Ba</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ara Sûresi&#8217;nin başında &#8220;Müttakîler için yol göstericidir.&#8221; (Bakara , 2/2) yüce âyetinde anlaşılacak olan bu öz işaret, Kur&#8217;ân&#8217;ın inmesinin hikmetini göstermek itibariyle Fâtiha&#8217;nın başında bulunması çok önemlidir. Bu işaret ve Allah&#8217;ın bu uyarısıdır ki sı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">f</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">atları ile takviye edilince, akıllı varlıkların hislerini görünmeyen âlemden görünen âleme getirip diye hitap etmekle Allah&#8217;ın birliğine ve onunla andlaşma yapmaya sevkedecektir. Akıllı ile akılsız, eril ile dişil gibi diğerine bir açıdan üstün olabilen b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rçok isimlerin ikil, çoğul gibi bir anlatımla kuvvetli olanını üstün kılmak demek olan bu üstün kılma üslubu dilimizde de vardır. Mesela karı ve kocaya zevceyn (eşler), baba ve anaya ebeveyn dediğimiz gibi Türk vatandaşı olan herkese Türkler demek de bir </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ağlibdir ve Arapça&#8217;da bunun bir çok çeşidi vardır.</span></p>
<p>&#8220;Rabb&#8221; aslında terbiye mânâsına gelen bir masdar olduğu halde mübalağa maksadı ile terbiye edene isim olarak verilmiştir ve masdarına da rübûbiyet denilmiştir</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ki, çok adaletli yerine (adaletin kendisi) den</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ilmesi gibidir. İşte bu mübalağa mânâsından dolayı Rabb yalnız &#8220;terbiye eden&#8221; ile eşanlamlı değil, aynen &#8220;terbiye&#8221; gibi olan ve bundan dolayı zorla ele geçirme, üstün gelme, ihsan, idaresi altına alma ve tasarruf etme, öğretme ve yol gösterme, teklif, emi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> ve yasak, teşvik, korkutma, gönlünü alma, azarlama gibi terbiye için gerekli olan bütün şeylere sahip, kuvvetli, mükemmel ve kusursuz olan bir terbiye edici demek olur. Bundan dolayı sahip ve malik mânâsına da gelir. Mesela ev sahibine &#8220;Rabbü&#8217;d-dâr = ev </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ahibi&#8221;, bir sermayenin sahibine &#8220;rabbü&#8217;l-mâl = sermaye sahibi&#8221; denilir. Bu terimde de yalnızca sahip ve malik mânâlarından daha fazla mânalar vardır. Rabbü&#8217;l-mâl terimi ile kâr ortaklığı ve peşin para ile veresiye mal alma gibi ticaret muameleleri açısınd</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n sermaye sahibine &#8220;rabbü&#8217;l-mâl&#8221; denilir. Bundan dolayı kayıtsız Rabb denildiği zaman yalnızca sahip veya yalnızca terbiye mânâları değil, ikisine de bütün gerekli şeyler ile birlikte sahip olan, tükenmez kudret sahibi, daima var olan Allah anlaşılır. Bun</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">u</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n için Allah Teâlâ&#8217;dan başkasına ait olduğunu belirten bir izafet tamlaması yapılmadan başkaları için tek kelime olarak Rabb denilemez ve tam tanınmışlığı ifade eden &#8220;er-Rabb&#8221; ve genel mânâ ifade eden (Âlemlerin Rabbi) gibi izafetle Allah&#8217;tan başkası için</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">asla kullanılamaz. Şu halde &#8220;rabb&#8221;, rübûbiyyet denince anlayacağımız mânâ, sonsuz kuvvet ile idaresi altına alan, tedbir ve terbiye mânâlarıdır. Yani bunları yapabilecek sonsuz bir güce sahip olmaktır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Terbiye bir şeyi basamak basamak, yavaş yavaş olgunluğuna ulaştırmaktır ki, bunun alâmeti, seçme ve olgunlaşma olur. Âlemlerin her kısmında ise terbiye ve olgunlaşma kanunlarının hareketi her an ve her saniye görünüyor. Ve bundan dolayı böyle sonsuz bir gücün Allah&#8217;a ait olduğu, dünya işlerinde şeksiz ve şüp</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">h</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">esiz olarak okunmaktadır.</span></p>
<p>İşte âlemlerin Rabbi bize bunu hatırlatıyor. Âlemlerin Rabbi denince her insan kendi görebildiği kadar olsun bütün âlemlere zihninden bir geçit resmi yaptırır ve bunu yaptırınca mutlaka terbiye kanununu görür. Demek biz Rabbimizi âlemlere bakmakla bileceğiz. Fakat âlemleri de ancak O&#8217;nunla bağlantı kurarak tanıyabileceğiz.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Birtakım filozoflar kâinatın şeklinin böyle yavaş yavaş gerçekleşen bir terbiye ve olgunlaşma kanunu takip ettiğini görememiş. Bunlardan bir kısmı hepsinin bir defada sebepli veya sebepsiz olarak birdenbire meydana gelmiş olduğunu, bir kısmı da tabiat (kanunu) iddiası ile kâinatın sonradan meydana geldiğini inkâr edercesine kâinatın bugünkü şeklinin ve varlık düzeninin başlangıçsız olduğunu iddia etmeye kadar var</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ıştır. Bunlara göre mesela insan, ancak</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">insandan olur ve insan ezelden beri vardır. Kâinatta ilerleme ve gerilemenin mânâsı yoktur. Bir şeyi istemenin, çaba harcamanın ve kazanmanın faydası yoktur. Bütün kâinatta eskiden beri varlıkların her çeşidi serpilmiş, uzayda hiçbir ortak düzeni takip etmeyen cansız cisimler ve cansız cisimlerde sayılamayacak kadar varlık çeşitleri kendilerine ait bütün tabiatlarıyla eskiden beri var olan bir zorunluluk ve gereklilik içinde yüzer giderler. Şüphesiz bu sözler, hem de</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">eylere ve hem de akla taban tabana aykırı birer katmerli cahillik idi. Hiç olmazsa tamamen gözlerimiz altına girebilen eşya çeşitlerinin dün yok iken ufacıktan meydana gelip yavaş yavaş büyüdüğünü ve bunun tersine yine yavaş yavaş kaybolup gittiğini her g</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ü</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n tecrübe ile görüyoruz. Gözlemlerimizin kapsamına giremeyen şeylerin de böyle olduğunu delillerle, aklımızla biliyoruz. Şurada bir adacık ortaya çıkıyor, süzülmüş topraklar taşlaşıyor, taşlar eriyor, madenler filiz veriyor, kayaların, toprakların arasınd</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> tohumcuklar ve o tohumcuklardan çeşitli otlar, ağaçlar, türlü türlü hayvanlar türüyor, ürüyor, sümük gibi bir spermanın içinde yüzlerce insan tohumu fışkırıyor, tasfiye ve aşılama ile bundan yavaş yavaş canlanma aşamalarını geçirerek embriyon, embriyonda</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> canlı kemikli cenin, ceninden ağlıyarak doğan bebek, küçük çocuk, yine aşamalı olarak yuvarlanan, yürüyen, kekeliyen yavrucuk, sonra koşup oynayan afacan çocuk, sonra dişlerini değiştirip şahlanmaya başlayan büluğ çağına ermiş iyiyi kötüden ayıran, sonra</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">çiçeğini açıp meyvasını vermeye özenen akıllı ergin, sonra şahin gibi dünyaları tutan çalışkan bir delikanlı, sonra arslan gibi olgunluk çağına ermiş olgun, sonra fiziki yapısı maneviyatında erimeye ve görüşü, seçme kabiliyeti süzülmeye (zayıflamaya) başl</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">yan bir yaşlı, nihayet sadece iyi veya kötü bir ruh olup uçmaya veya göçmeye hazırlanan pek yaşlı zayıf bir insan, özetle yer ve zaman içinde nefesten nefese sayılamayacak kadar şuur yükleri ile yürüyen ve her an şekilden şekle değişerek varacağı yere var</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n ve bütün bu değişmelerde hiç değişmemiş gibi ben ben deyip giden insanlar akıp akıp gidiyorlar. Öyle ki hiçbir zaman bu günkü âlem, dünkü âlemin her açıdan aynısı olmuyor ve bütün bunların ötesinde bütün bu akıntıları ortaya koyup ve bağlayarak bize dai</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a Allah&#8217;ın birliği şuurunu veren tükenmez kudret sahibi daimi kalan bir gerçek, her vakit her an varlığını ilan ediyor ki biz o ana, o vakte şimdiki zaman diyoruz. Ve bu şimdiki zaman içinde geçmiş ve gelecek zamanı yaşıyarak o gerçeğe kavuşuyoruz. Gerçek</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">daima gerçektir. Kâinat ise her an değişen ve birbirine bağlı olarak aralıksız ve düzenli değişen, bu bağlılık ve düzen ile akıl ve fikrimiz o gerçeğin yansımalarını, kalb ve idrakimiz de o durum içinde bizzat onun tecellilerini görüyor.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bundan dolayı gözle görmenin, tecrübenin, aklın ittifaklarıyla meydana gelen bu anlatım ve ısrarları karşısında; kâinattaki sonradan peyda olma, terbiye ve olgunlaşma gibi hususları inkâr etmek, körlükten, katmerli cahillikten ve ruhi bunalımdan meydana gelmiş bir sapıklık</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ır. Kâinatta, yaratma, terbiye, seçme ve olgunlaşmanın yürürlükteki ilahî bir nizam olduğu ve Allah Teâlâ&#8217;nın da mutlak kemâl sahibi olarak bunun tam sebebi olduğu her türlü şüpheden uzaktır. Bunun için son yıllarda ilim ve felsefe kâinatta, diğer bir ifa</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e ile tabiatta olgunlaşma kanununun geçerliliğine kesinlikle hükmünü vermiştir. Bugün terbiye, seçme ve olgunlaşma, akıllı ve bilgili insanlığın üzerinde yürümek istediği bir kanun olarak kabul edilmektedir. Olgunluk ise basit bir birlikten bileşik bir bi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">liğe yani o tek şey üzerinde yavaş yavaş birçok şeyin toplanması sureti ile noksandan artan ve olguna giden ve bunun aksine bileşikten basite, birçok şeyden tek şeye dönüşen olayların ve oluşların akışıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Fakat burada gerçeği bilen ilim ve hikmet ehli ile onların sözlerini çalarak veya anlamıyarak kötüye kullanan birçok beceriksizin fikirlerinde görürüz ki, bunlar bu olgunlaşmayı Allah Teâlâ&#8217;nın terbiyesinin bir eseri olarak kabul etmeyip tesir eden biri olmadan ve sebepsiz olarak tabiatta bizzat geçerli</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ve zorunluluk ve gereklilik olarak hakim olan kayıtsız bir kanunun bulunduğunu zannediyorlar. Ve özetle Allah&#8217;ın terbiyesini ve Rabbliğini değil, seçme ve tabiatın olgunlaşmasını, tabiatta üstün olan gerçeğin (Allah&#8217;ın) bizzat kendisi gibi zannediyorlar v</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> bu şekilde insanı sadece kâinattaki varlıkların en mükemmel bir parçası değil, onu mutlaka varlıkların en mükemmeli sayıyorlar.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Halbuki ilim, fen, felsefe ve hikmet bütün ciddiliği ile bu zannın aleyhinde bağırıp duruyor. Çünkü ilim ve sanatın apaçık bilgiye dayalı ve tecrübe ile desteklenmiş, zorunlu bazı esas kanunları vardır ki, bunlar kabul edilmediği anda artık ilim ve sanat yoktur. Nedensellik, nedensellik ilişkisi, birlik, hak v.s&#8230; Nedensellik, en genel anlamda şöyle ifade edilir: &#8220;Yok iken var o</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">abilenin mutlaka bir sebebi vardır&#8221;. Yani &#8220;Sonradan var olan herşeyden önce bir varlık vardır ve onun etkisi altındadır.&#8221; kuralından anlaşılıyor ki, yokluk varlığın sebebi olamaz, yoktan hiçbir şey meydana gelemez. (Rien ne vient du rien) yani yok iken va</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> olan şeyler, kendilerindeki o yokluktan yine kendi kendilerine değil, mutlaka var olan bir yaratıcının yaratma etkisi ile meydana gelir. Kısacası, olayların kendinden önce bir sebebi vardır. Sonra sebeb ile sonucun bir ilişkisi, bir orantısı vardır. Öyle</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ki sebeb bitince sonuç da biter. Sonuçlar bilinince sebebi mutlaka veya kesin olarak biliriz ve neticeler ne kadar çok olursa olsun sebepler toplamının kuvvetini geçemezler, onunla denk olurlar. Mesela bir okkalık kuvvet,</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">iki okkayı çekemez. Başka bir ifade ile noksan fazlanın tam sebebi olamaz. Çünkü böyle bir durumda yokluğun varlığa sebep olması gerekir. Falan şey yok iken kendi kendine yoktan var olmuş demek gerekir. Bu ise sebebiyeti inkâr etmek ve dolayısıyla ilmin kendisini iptal etmektir. Anlayışsı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">z</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> cahiller bunu söylerse de bugün ilimleri ve tabiat fenlerini okuyup anlamış olanlar bunu bilerek söyleyemezler. Tabiatla ilgili bütün ilimlerde nedensellik ve nedenselliğin uyumu kanununun mutlak bir hakimiyeti vardır ki, bu büyük kanun, bazen değişim, k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ndini koruma oranıyla, bazen sebebin uygunluk ve ilgi oranıyla ve kalıtımı terimi ile anlatılır. Olaylarda idrak, ilim, akıl gibi neticeler görülüp dururken, bunların tam ve mutlak sebeplerini, bunlarla hiçbir ilgisi olmayan kör bir kuvvet, kör bir tabiat</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">gibi düşünmek mânâsına gelen tabiatçılığın, tabiî ilimlerde de yeri yoktur. Bunun için tabiat bilginleri, tabiatta yani dünyada, tekamül kanununun varlığını kabul ederken kör, noksan bir tabiatın herşeyin başlangıç noktası ve sebebi olmasını değil, vâcibü</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">&#8216;</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l-vücud (varlığı zorunlu olan) Allah Teâlâ&#8217;yı sonsuz kemali ile düşünmek ve kabul etmek şartı ile tabiatta olgunlaşmayı kabul etmişler ve açıklamışlardır. Çünkü böyle olmasaydı olgunlaşma kanunu ilmin, sanatın özü olan nedensellik ve nedensellik orantıları kanununa aykırı olacağından bilimsel olamazdı.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Sözü uzatmış olacak isek de, derin gibi görünmekle beraber basit olan bu noktayı anlatmalıyız. Mesela; bir buğday tanesi toprağa düşer ve gerekli şartlarını bulunca biter, açılır, büyür, sünbüllenir, nihayet bir başakta yüz buğday tanesi verebilir. Bunu bir defa daha, bir defa daha katlayınız, bütün dünyalar buğday ile dolar. İşte bu, nicelikte olgunlaşma kanununun en basit örneklerinden biridir. Görülüyor ki, bu yavaş yavaş meydana gelen olgunlaşmada tam seb</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">p ilk buğday tanesi ise, bütün bu olgunlaşmayı ilk tek tanenin tabiatından çıkaracak isek bu olgunlaşmanın başlangıcındaki bir olgunluk, üremenin sonucunda yüz ve nihayet sonsuz olduğundan böyle bir olgunlaşma iddiası &#8220;bir çarpı bir eşittir yüz eder&#8221; deme</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> gibi bir çelişki meydana getirir. Halbuki olgunlaşma hiç olmazsa bir ile birkaç sayı arasında &#8220;1+2+3+4+5=15&#8243; gibi olumlu veya olumsuz bir oran takip eder. Herşeyi yalnız kör tabiata terketmek &#8220;1=15&#8243; demek olur ki, bunu ilim ve sanat şöyle dursun en basit akıl dahi kabul edemez. Çünkü bunda yokluğun varlığa sebep olduğunu varsaymak, aklın ve ilmin üzerinde kurulduğu nedensellik kanunu ile çelişkiye düşmek vardır. Doğrusu bir tabiatta her gelişmenin son sınırında kendi dışından gelen bir olgunluk vardır. Bu</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ise normal bir gelişme değil, terbiye ile elde edilen gelişmedir. Bunun içindir ki, bütün ilim ve sanatlar, felsefe ve hikmet &#8220;noksandan tam çıkmaz, fakat tamdan noksan</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">çıkabilir&#8221; temel kuralına bağlıdır. Bundan dolayıdır ki, söylediğini anlıyarak söyliyen ilim ve hikmet ehli kimseler tabiatın, tekamül kanununa mahkum olduğunu söylerken bu tekamülün ve bu tabiatın bizzat kayıtsız şartsız en mükemmel olan ilk sebebin yani, Allah Teâlâ&#8217;nın kayıtsız şartsız kemalinden faydalandığını unutmayarak söylerle</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">. Tabii tekamül kanununun en son savunucusu sayılan filozof Spencer bile bunun için Allah&#8217;ın varlığının gerekli olduğunu ve tabiatın gerçekten sınırlı olan tekamülünün üstünde varlığı zorunlu olan Allah&#8217;ın sınırsız ve sonsuz kemalinin hükümran bulunduğunu</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ve şu kadar var ki, bizim tam ve gerçek sebep olan mutlak kemali kavramaya, sınırlı ve izafî olan bilgimiz ve idrakimiz yetmeyeceğinden, tecrübî bilimlerimiz, bunun yalnızca tabiatte, yani gözle görülebilen âlemde mevcut tekamül kanunu çerçevesinde geçerl</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> olabileceğini anlatmış ve ortaya koymuş iken, sözde ilme bağlılık iddiasında olanlar, &#8220;tabiatte tekamül vardır&#8221; derken, Allah&#8217;ı ve O&#8217;nun yüce kemalini unutuyorlar ve sözkonusu tekamülü terbiyeden yoksun bir tekamül sanıyorlar. Ve aynı zamanda bunlar prat</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">kte kendi teorik görüşlerini böylece her gün, her an geçersiz kılıyor ve bozmuş oluyorlar. Çünkü &#8220;Edokasyon, pedagoji&#8221; adı altında terbiye ve çocuk terbiyesi davasından vazgeçmiyorlar ve tam can atarcasına terbiyeci olmaya çalışıyorlar. Düşünmüyorlar ki, </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">abiat üzerinde Cenab-ı Hakk&#8217;ın terbiyesi yoksa, bütün terbiye iddiaları yok olur gider.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Kısacası ilim, her şeyden önce hiç ortağı olmayan bir Hakk tanır ve devamlı birlik ölçüsü ile hareket eder ve ulaşmak istediği her sonucun doğruluğunu temin etmek için onun o en yüce Hakk&#8217;a (Allah&#8217;a) ilgisini, bağlantısını bulmaya çalışır ve şayet tabiat ve tabii olgunlaşma kavramlarında Allah ile ve Allah&#8217;ın terbiye etmesi ile bağlantı bulamazsa onlara gerçeklik ve haklılık kazandıramaz. Mutlak ilim, Allah&#8217;ın zatının, </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">kendi kendisine tecellisi ve O&#8217;nun kadîm olan ilmidir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Cenab-ı Hakk&#8217;ın bize lütuf ve ihsanını göstermesi de bizim izafî ve sınırlı olan ve sonradan meydana gelen ilmimizdir. Cenab-ı Hakk&#8217;ın ilmi olmasaydı bizim bütün ilimlerimiz ve hatta kendi varlığımıza ait kanaatlerimiz, bağlılıklarımız hep boş olurdu. Hakkın tam rububiyyeti (terbiye ve tedbiri) ve onun eseri olan terbiyesi bulunmasaydı kâinatta, tabiatta ne varlıktan, ne olgunluktan, ne tekamülden ne terbiyeden hiçbir iz, hiçbir pay bulunamazdı. Bu iddi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ların hepsi darmadağın olmuş olurdu, hepsi boşta kalırdı. Kâinat ve biz böyle değil isek varlığımızın bir payı, olgunluğumuzun bir payı, terbiyemizin bir payı, kendisine haklılık kazandıracak bir ilişki ile bize kendini gösteriyorsa, bu tecellide kâinatın</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Rabbi olan Allah Teâlâ&#8217;yı görmemek mümkün değildir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Böylece Allah&#8217;tan başkası olan ve nedensellik ilişkisi ile Allah&#8217;a delalet eden varlıkların hepsi ve bir sosyal düzen oluşturan kâinatın her kısmı, her parçası da kâinatın parçasıdır. yani ilim vasıtası kavramını ifade eden âlem kelimesi özel isim, alâmet maddesinden türemiş olan hâtem ve kalem gibi alet ismi ölçüsünde bir çoğul isimdir ve çoğul olmayan yalnız bir ferde âlem denilmez. Böyle ise çoğul olduğu halde, akıllı varlıklar için kullanılan çoğulu &#8220;</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">â</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">lemîn&#8221; diye tekrar çoğul yapılmasını ve bir de &#8220;el-âlemîn&#8221; diye umumî mânâya gelen belirlilik lâmı ile belirli kılınması, bütün kâinatı ve kâinatın parçalarının hepsini içine aldığını gösterir. Bu genellik içinde akıllı varlıklar için kullanılan çoğulun g</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">tirilmesi de akıllı varlıklar kısmının üstün tutulduğuna delalet eder ve akıllı varlıkları düşünmeden âlemlerin Rabbi&#8217;nin iyi anlaşılamayacağına işaret eder. Bütün âlemlerin akıllı olduğunu bilseydik, akıllı varlıkları böylece üstün tutmaya ihtiyaç kalmaz</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ı. Âlem kelimesinin kökü açısından asıl bir mânâsı vardır ki; yani bilgi edinmeye alet ve vasıta olan şey demektir. Esas ilim ise düşünce değil, hakkın gerçek olduğunu tasdik etmektir. Yani iki düşünce arasındaki mevcut ilişkiyi bütün vicdan ile anlamaktı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">. Bize mükemmel bir düzen ile görünen ve her an yokluk ile varlık arasında akıp giden ve bu akışında bir düzen sırrı ve ilişkisi takip eden ve en önemli düzeninden biri de ruhlar ve zihinler ile dış âlem ve belli şeyler arasında haklılık, gerçeklik ve ger</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ç</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">eğe uygun dediğimiz hak ölçüsünde yani bir şeyin doğruluğunu tasdik anındaki gözlem ve şahitlik, ilim, akıl ve kalb bağlantısı ile görülen her varlık topluluğu ve bütün varlık toplulukları Allah Teâlâ&#8217;ya ve O&#8217;nun kudretine, Rabb olduğuna ve kemaline delal</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t eden birer delil, birer işaret meydana getirerek ilmimize, doğrulamamıza sebep olduklarından dolayı âlem diye isimlendirilmişlerdir. Ön sezişle incelendiği ve üzerinde düşünüldüğü zaman görülür ki bütün kâinat, bizim zihinle ilgili ve dışımızda kalan şe</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">y</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ler olarak iki kısma ayrılan, idrakimizle ilgili şeylerin toplamını meydana getiren olaylardır. Âlemlerin Rabbi de bunların ötesinde olup aralarındaki haklılık ilgisi ile devamlı birliği Rabb olduğunu gösteren, varlığı zaruri olan Allah Teâlâdır. Şuhut eh</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i için kâinatta görülen herşeyin ötesinde, ondan önce veya ondan sonra onunla beraber mutlaka Allah Teâlâ görülür. &#8220;Kalbine her ne doğarsa Allah onun üstünde ve ötesindedir&#8221;. Diğer bir ifade ile onun arkasında Allah vardır. Bundan dolayı kâinat, Allah&#8217;tan</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">başka bütün varlıklar demektir ve Allah ise kâinatın ötesidir . Ve biz bu kâinat vasıtası ile onun ötesindeki Allah Teâlâ&#8217;yı, haklılık dediğimiz bir idrak ilişkisi ile kabul ve tasdik ederiz. Bu varlıkların böylece Allah&#8217;a delalet etmesi bütünüyle Kur&#8217;ân&#8217;</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a açıklanacağı gibi,</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">burada da (âlemler) kavramı içinde yerleşmiştir. Kelâm (metafizik), hikmet, felsefe, tasavvuf kitapları da bu delalet (varlıkların Allah&#8217;ın varlığına delaletini) açıklamakla meşgul olurlar. Gerçekten bizim bilgilerimizi meydana getiren ve getirecek olan şeylerin hepsi var olan bir Allah&#8217;ın alâmeti ve belirtileridir. Madde ile şeklin veya maddenin tek tek parçalarının birbiri ile, çeşitli kuvvetlerin birbirleri ile uygun olan veya birbirine uymıyan ilişki ve bağlantıları; ufacık bir çim</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n, bir hayvan veya insan anatomisi, koca bir güneş sistemi, bütün yerleri ile cansız cisimlerin şekilleri, geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman gibi bütün zamanları ile bütün yaratıkları bu varlık sistemi ve bu arada bir anlık idrak hep Allah&#8217;ın v</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rlığına delalet eden birer âlemdirler. Bu delalet de özet olarak ve tafsilatlı olarak ve her biri görülen ve hayal edilen olmak üzere derece derecedir. Daha ilk görmede, birdenbire kısa bir alâmet parlıyor ki bu özet, zincirleme idrakler ile uzun uzadıya </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">çıklanır ve pekiştirilmiş olur. Bunların zihindeki geçmişlerini ve gelecekteki nümune ve misallerini meydana getiren içten hatıralarından, doğru hayallerinden, yansımalarından da yine kısa veya detaylı olarak akıl yoluyla bir delalet okunur ve bu da bir i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rak ilişkisi ile kendini gösterir. Gerçekten biz nesneleri idrakimizin onlarla olan bağlantısı ile görürüz, ve bu bağlantıdan meydana gelen şekillerle, hatıralarla zihinde canlandırarak akıl yoluyla tanırız. Bu idrak olmadığı zaman kendimizden bile haberi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">iz olmaz. İdraklerimiz ve onların bağlantısı olan bu şekiller, bu izlenimler ise bizde, bizim kendimizde, ruhumuzdadır. Güneş, bendeki yansıyan şekli ve içimde var olan hali ile güneştir. Halbuki biz bu izlenimlerden, bizim dışımızda sabit görünen başka ş</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">yler de idrak ederiz. Şimdi bu eşyanın böyle bizdeki bu şekillerinden başka bir belirmeleri elimizde yokken onları bizim aklımızdakinden ayırıcı bizim dışımızda ve kendilerindeki özellikler ile tanımaya niçin ve nasıl mecbur oluyoruz? Sonra bunların yanlışını doğrusunu nasıl seçiyoruz? Böyle eşyanın gerçekleri dediğimiz bütün a&#8217;yân-ı sâbite&#8217;nin (Allah&#8217;ın ilminde eşyanın ezelden beri sabit olan şekil ve gerçekleri) değeri ve arada bulunması ancak bizim idrakimizdeki nesnel (objektif) ve zihinle ilgili (sübjektif) değerler ve şekiller iken neden ben onları benim dışımda bir gerçek olarak tanıyorum? Tanımasam niçin içimdeki duygumda yalancılıkla mahkum oluyorum ve sonra her şeyden önce ben kendi bulunuşum olan varlığım ile, buluşum olan vicdanım ve idrakim ara</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ında kendi kendime doğru ve uyumlu olduğumu kesinlikle ve şüphesiz olarak niçin ve nasıl gerçek olarak kabul ediyorum? Bunları yapıyorsam demek ben bütün bunlardan önce ve bütün bunların ötesinde, önünde, sonunda, beraberinde nesnel (objektif) ve öznel (s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">übjektif) yerleri ve</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">zamanları, kısacası beni ve dışımda kalan şeyleri dıştan ve içten kuşatmış bütün olayların ve olagelen şeylerin şahidi, kefili, vekili, yaratanı, yapanı, Rabbi olan ve varlığı zaruri olan bir Allah Teâlâ&#8217;ya bir bağlılık taşıyorum. Bende varoluş açısından zaruri olan bağlılık mahkumiyeti altında O&#8217;nun hakimiyetinden faydalanarak önce O&#8217;nu, dolayısiyle de olsa doğrulamış bulunuyorum. Bu sayede benimle idrakimin, idrakim ile dış alemin birbirine bağlılık yönünü buluyor ve diğer ufak tefek şeylere ait hakikatların, değişmez şekil ve gerçeklerin bulunduğunu onaylıyorum. Eğer bunu yapan yalnız benim ruhum ise, benim ruhum, hem benim ve hem dıştaki eşyaların en son gerçek şekli ve ilk sebebi demektir. Halbuki o bana öyle demiyor, o bana, &#8220;Ben ö</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">y</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">le olsaydım her istediğimi yapar ve sana ezelden beri hiçbir yokluk göstermezdim.&#8221; diyor. Ve ben de ruhumla beraber bunun doğru olduğunu kabul etmekte tereddüt etmiyorum. Kısacası kendi kendime &#8220;Ben benim, ben şimdi varım.&#8221; dediğim zaman &#8220;Ben, kendimi (va</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">lığımı) hissediyorum ve bu duygum doğru bir hak duygusudur, bundan dolayı ben varım ve ben benim.&#8221; demiş bulunuyorum. Gerçekten ben kendi varlığımı hissederken, önümden, sonumdan, dış görünüşümden, içimden etrafımı kuşatan Allah&#8217;ı ve Allah&#8217;la olan bağlantıyı beraberimde taşıyarak doğru kabul etmemiş olsaydım iki taraf ile bağlılığı bulamaz &#8220;Ben varım, ben benim&#8221; diyemezdim, iç duygumdan vücuduma geçemez, iç duygumla vücudumun birbirine uymasına eremezdim ve netice olarak gerçekten var olan hiçbir gerçeği k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">bul edemezdim. Acı ile lezzeti, ışık ile karanlığı, uyku ile uyanıklığı, zenginlik ile züğürtlüğü, kısacası eşyadan hiç birinin varlığı ile yokluğunu sezdiğim kadar da sezemezdim, yakacak ateşten kaçıp güldürecek gül bahçesine gidemezdim. Bunları az çok, </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">zafî de olsa seziyor, yapıyorsam, Allah Teâlâ&#8217;ya bağlılığımla ve bu sayede parça parça ve tam izafî (ilgili) gerçekleri idrakim ile yapıyorum. Bunu da vicdanımda onun eseri olan kendi alemimden ayırıyorum. Bu vicdan benim ise, ben ve bütün varlık O&#8217;nun (A</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">lah&#8217;ın), bilsem de onun, bilmesem de onundur. Şu kadar var ki, bilmeyen bir yaşarsa, bilen iki, daha doğrusu sonsuz yaşıyor. &#8220;Âlemlerin Rabbi Allah&#8217;a hamd olsun&#8221;.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Kısacası &#8220;Ben varım, ben benim, başkası değilim.&#8221; önermeleri bizim bütün şüphelerden uzak, en kesin, en açık ve en fazla öncelik taşıyan bilgimizdir. Fakat ben, idrakim varken ve ancak onunla &#8220;Ben varım&#8221; diyebilirim. Bu doğrulamada benim vicdanım açıktan ve ister istemez kendisi ile uyum sağlar. Bu şekilde &#8220;Ben varım.&#8221; açık önermesinin mânâsı, ke</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">di içinde belli olduğundan açıkça anlaşılır. Bu da &#8220;Bu idrakim, bu duygum, kesinlikle doğrudur, gerçektir, haktır.&#8221; önermesinin kefil olması ile apaçıktır. Bu da varlığı zaruri</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">olan, mutlak hakim, mutlak bir Zat-ı Hakk&#8217;ın kesin olarak kabul edilmesi ile, şahitlik etmesi ile besbellidir. Ve bu tasdik böyle kesin bir inancın, hem başlangıcı, hem en son hedefi, hem de güç kaynağıdır. Gün gibi açık olan ilk gerçeğin bütün mânâ ve şartları da apaçık mıdır? Bu bir problemdir. Bunun için bazıları yaratıcının varlığına apaçık aşikar, bazıları apaçık gizli, bazıları da bakış açısına göre değişir, demişlerdir ki bu herkesin kendi varlık idrakindeki kuvvetine ve zayıflığına bağlıdır. İşte böyle bir anlamda teorik sayılabilecek bir algılama şekliyle, açık ve seçik olan</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">bu varlık, kimine göre aşikâr kimine göre gizlidir. Kâinat onun delili iken o da kâinatın şahidi ve nurudur. &#8220;Allah, göklerin ve yerin nurudur.&#8221; (Nûr, 24/35) &#8220;Muhakkak ki O, her şeye şahittir.&#8221; (Fussilet, 41/53) &#8220;O, ilktir, sondur, zahirdir (aşikârdır), b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">â</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">tındır.&#8221; (Hadid, 57/3) man, bu nuru kavramak demektir. İslâm dini de bu anlayışı, bu ilişkiyi yaşamaktır.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">3- &#8220;O Rahmân ve Rahim&#8221;. Besmelenin tefsirinde bu iki sıfatın uzun uzadıya açıklamasını gördük. Burada meşhur bir konuya dikkat çekelim. Merhamet ve rahmet, muhtaç ve belaya uğramış birini beladan kurtarmayı ve onun yerine ona iyilik etmeyi ve nimet vermeyi hedef edinen bir acıma duygusudur demiştik. Bu duygu başlangıçta şefkat gibi acı duyma ve etkilenme cinsinden nefse ait bir arzu olarak başlar v</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> sonunda da güzel bir etki demek olan istiyerek nimet verme işini gerektirir ve yerine göre bu sonuç için sadece bir söz veya bir işaret bile yeterli olur. Biz &#8220;Falanca merhametli adamdır.&#8221; dediğimiz zaman çoğunlukla gönül yufkalığı dediğimiz psikolojik d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">u</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rumu, etkilenme yeteneğini kastederiz, fakat pek merhametli, çok merhametli dediğimiz zaman da yaptığı iyiliğin sonuçlanıp ortaya çıktığını anlarız. Yüce Allah ise, sonradan meydana gelmenin alâmetleri olan değişme ve etkilenmeden uzak ve yüce olduğu için</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Allah&#8217;ın rahmetini insanlara ait merhamet gibi yukarıda zikredilen mânâ ile açıklayamayız. Bunun böyle olması gerektiğini bize hem aklımız, hem de şeriatımız söyler. Zira her ikisi de bize bunun ipuçlarını verir. Bundan dolayı müfessirler burada ifade açı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ından az çok bir mecaz bulunduğunu söylerler ki, bu da iki şekilde düşünülür:</span></p>
<p>1. Yalnızca merhametin gerekli sonucu olan kurtarma ve nimet verme mânâsı.</p>
<p>2. İnsanın, esas itibariyle iyiliğe yatkın olan yaratılışının gereği ve icabı olan iyiliği irade (dileme) mânâsıdır.Çünkü irade (dileme) bir edilgi (passion) değildir, mümkün olan bir işi yapma ve bir işi terketmeden birini tercih etme demek olan Allah&#8217;ın zatına ait bir sıfattır. Bundan dolayı birinciye göre rahmet, Allah&#8217;a</p>
<p>ait fiilî sıfatlardan, ikinciye göre zâtî sıfatlardan olur.</p>
<p>Allah&#8217;ın rahmeti en mükemmel olduğu ve Rahmân-ı Rahim diye iki sıfatla da anıldığından dolayı burada iki mânâyı da kasdetmek daha uygundur. Rahman Allah&#8217;a ait bir sıfat olduğuna göre tabiat (instinet) ve devamlılık mânâsına gelen sıfat-ı müşebbehe olarak iyiliği dilemek zatına ait sıfatı, Rahim de pek fazla acıma mânâsı ile ism-i fâil olarak onun sonucu ve meydana çıkması demek olan nimeti vermek ve iyilik etmek fiilî sıfatı ile açıklanır. Bunun zıddını söyleyenler de olmuştur.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Fa</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">kat bazı uzman araştırmacıların yaptıkları araştırmaya dayanarak, bizim tercih ettiğimiz görüş şudur ki; Allah&#8217;ın sıfat ve isimlerinin mânâları mecaz değil hakikattirler. Mesela ilim ve irade (dileme) sıfatlarının mecaz olduğunu söyleyen yoktur. Halbuki b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">u</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">nlar Allah için kullanıldıklarında mânâları, insan için kullandıklarından ayrı olduğunda bütün bilginler fikirbirliği içindedirler. Mesela ilim, bir bilgisizliği giderme demek olduğu gibi, irade de insanda bir arzu ve istekten sonra meydana gelir ve böyle</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">c</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e sonradan meydana gelmiş olan bir şeydir. Oysa Allah&#8217;ın ilmi ve iradesi bizim bu niteliklerimizin en yüksek başlangıç noktası olan ve öteden beri var olan yaratıcı sıfatlardır. Bunlar olmasaydı sebeblerin ilişkisi kanununa göre bizim ilim ve irademizi sı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ırlandırmak mümkün olmazdı. Bundan dolayı insanın hazırladığı şartlar ve imkanlar, ilim ve iradenin doğuştan şartları değil, yerlerine göre sonradan olan şeylerdir. İlmin gerçek anlamı manevî bir ayırımı gerektiren nitelik, iradenin gerçek mânâsı da yapıl</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">bilecek iki şeyden birini tercih etmeyi gerektiren niteliktir. Bundan dolayı Allah&#8217;ın diğer isim ve sıfatlarında da aynı şekilde düşünmek gerekir. Hele Allah&#8217;ın isimleri ve sıfatları insana ait olgunlukların üstünde bir olgunluk anlatan örfe ve şeriata ai</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> hakikatler olduğundan şüphe edilemez. Bunun içindir ki, dilimizde öteden beri rahmet ile merhamet birbirinden farklı olarak kullanılmıştır. İşte bundan dolayı Allah&#8217;ın rahmeti ile insanın merhametini bir mânâda kullanmamız ve &#8220;Rahmân-ı Rahim&#8221;i çok merham</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">tli ve çok merhamet edici diye tefsir etmemiz de doğru olmaz. Netice olarak başlangıçta, sonunda, ezelde, ebediyette sonsuz rahmet sahibi, sonsuz nimet ve bolluk, iyilik ve bağış saçıcı diye bir açıklama yapabiliriz ki, ikisinde de rahmetin hem (Allah&#8217;ın) zatına ait sıfatını göz önünde bulunduran iyiliği dilemesi, hem fiilî ve yaratıcı sıfatını göz önünde bulunduran belalardan kurtarma, nimetlere ve iyiliklere ulaştırma mânâlarını içine alması, hem geleneğin hem de şeriatin özüne uygun düşmektedir.</span></p>
<p>Bilindiği gibi belaların mahiyeti, yokluk ve yokluğa götüren şeylerdir.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">İyiliklerin mahiyeti de varlık ve varlığa götüren şeylerdir. Belalarla ilgili olan bütün acılarımız bizi, bir iyiliğin yok olması ile korkuttukları için derttirler. Bu dertlerin başı Allah&#8217;tan ve Allah&#8217;ın rahmetinden ümitsiz olmaktır. Nimetler ve iyiliklerle ilgili olan bütün lezzetlerimiz de bize bir varlık payı müjdesini verdiklerinden dolayı lezzettirler. Bu lezzetlerin başı da Allah&#8217;a ve Allah&#8217;ın rahmetine inanmaktır. Dünya hayatı böyle yo</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">luk ile varlığın, ızdıraplar ile lezzetlerin, ümitsizlik ile imanın, Rahmân&#8217;ın rahmeti, kendi çabası ve yardımlaşma sayesinde verilen bir mücadele şeklidir ki, bunların bu karşılıklı kavgadan çıkıp ebedî üstünlük ile galib olmaları da ahiret hayatını meyd</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">na getirir. Bundan dolayı bizim iyilik ve lezzetlerimizin başlangıcı, yokluktan varlığa getirilişimizdedir, nihayeti de sonludan sonsuza erişimizdedir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Rahmân olan Allah&#8217;a ait rahmet bütün, olabilen şeylerin yokluktan varlık âlemine çıkarılmasını anlatan var etme iradesi ve varlık nimetini verme olduğundan her olabilecek şeyin varlık sahasına çıkarılmasını gerektirir. Çünkü var olmak, her iyiliğin ve her nimetin aslıdır. Rahman böyle bir iyilik iradesi ile bizi beden ve ruhumuzla meydana getirerek yaratan </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">v</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e bununla beraber yaşama ve hayatımızın sebepleri olan nimetleri de hazırlayan ve bize ulaştıran büyük rahmet sahibidir ki, bu rahmetin kapsamı dışında hiçbir yaratık bulunamıyacağından buna büyük nimetler ile rahmet denilir. Bütün olabilecek şeylere var </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">o</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">lma payı verilirken bu arada akıllı ve istediğini yapacak olan varlıkları yaratmak da Allah&#8217;a ait rahmetin kapsamlı olgunluğunun gereklerindendir. Çünkü bunda, mümkün olan varlıkların varlığının Cenab-ı Hakk&#8217;ın varlığına yaklaşması söz konusudur. O şekild</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> bu varlıklar kıdem (başlangıcı olmayan) ve hudus (sonradan meydana gelme), varlığı zaruri olanla mümkün olan, noksansızlık ve noksan, hemen hemen Allah&#8217;ın sıfatlarını temsil edebilirler. Fakat bunda çeşitli iradelerin bulunmasından dolayı var olmada bir </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ç</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">eşit sonradan meydana gelen ortaklık ortaya çıkar. Halbuki ortaklaşarak var olma ve var olmayı sürdürme mümkün değildir. Çünkü ortağının bulunması batıl yani bizzat var olmayan, olması imkansız ve muhal olduğundan her varlık tek başına ortaya çıkar ve çeş</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">tli varlıklar, bir birlik meydana getirmedikçe varlıklarını sürdüremezler. Allah&#8217;a ortak koşmak, kendiliğinden var olan varlığı inkâr ve onu yok saymayı gerektirir. Bundan dolayı, kâinatta ister tabiat ve ister ahlâk açısından ne kadar kötülük düşünülürse</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">hepsinin kökü çokluk ve ortaklık iddiasıdır. Bu da Allah&#8217;ın birliğinin mükemmelliğinin gereğidir. O halde hem böyle ortaklığa sebep olan birden fazla iradeler yaratarak onlara varlık payı vermek, hem de bunların denk olmalarını koruyarak bütün görülen var</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ıkları bir irade ile idare etmek</span></p>
<p>ve devam ettirmek, öyle ince bir nimet ve öyle sonsuz bir iyiliktir ki, bunu da Allah&#8217;ın Rabbliğinin Rahîm&#8217;lik rahmeti temin etmiştir.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">En mükemmel terbiye, işte bu gereklilik ile seçme arasındaki karışımın dengede tutulmasında, Rabb&#8217;in terbiye ediciliğinden kaynaklanan olgunluk ve kıvam da, filozofların yaratılış bilmecesi dedikleri rahimiyetin icabı olan denklemdedir. Bunun için önceki tefsir âlimleri Rahim&#8217;e ait rahmeti ince nimetler diye ifade etmişler ve maksat itibarıy</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a da ahirete ait nimetlerle tefsir etmişlerdir. Bu bir taraftan insanın elinde olan irade sahiplerinden her birinin iradelerine bir tercih payı vermek, bir taraftan da kazanmış oldukları haklarının maksadına göre hesaplarını görüp hak terazisindeki duruml</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rını tesbit ettikten sonra &#8220;Artık kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür ve kim zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür.&#8221; (Zilzal, 99/7-8) gereğince mükafat ve ceza ile sorumluluklarını uygulamaya koymaktır ki, bu ceza, o mükafatın garantisidir. </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">B</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">undan dolayı Rahim olan Allah&#8217;ın yüce rahmetinin asıl hedefi bu mükafattır. Rahmân olan Allah&#8217;ın rahmeti içindeki başlangıçtaki varoluşla hiçbir varlık yolundan sapmaz. Rahîm olan Allah&#8217;ın rahmeti içindeki ikinci varlık ise irade sahiplerine ait olduğunda</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> bunlarda vazifesinden sapanlar ve doğru teraziyi kendi iddialarıyla bozmaya uğraşanlar vardır ki, Rahim olan Allah&#8217;ın rahmetinin içine aldığı adalet hikmeti bu varlıkta böyle isteğe göre hareket etmeye bağlı olan bir ödül ve ceza denklemini kurmuştur. Yi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e bu denklemin genel terazisinde hiçbir ortağı olmayan Allah Teâlâ&#8217;nın Rahmân olan iradesi üstün gelmiştir. &#8220;O Rahmân arşa hükmetmiştir.&#8221; (Tâhâ, 20/4).</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">O Rahmân diyor ki: Ey insanlar! Siz isteseniz de istemeseniz de diğer âlemler gibi size de varlık ve varlığın devamına ait nimetlerimi, iyiliklerimi tükenmez hazinemden verdim ve veririm. O Rahim de diyor ki: Ey akıl sahipleri! Ey irade sahipleri! Siz diğerleri gibi değilsiniz, onlar sadece Allah&#8217;ın Rahmân iradesinin büyüklüğüne mahkumdurlar. Siz ise benim </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ahmetimin kemal ve inceliklerini gösteren irade ve arzumu temsil ederek bana yaklaşmak ve en büyük hoşnutluğumu elde etmek için yaratıldınız. Size, onlardan fazla olarak istediğiniz ve isteyerek çalıştığınız şeyleri de istediğim kadar veririm, fakat Allah</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">&#8216;</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ın birliğinin zorunluluğu (vücubu) karşısında Allah&#8217;a ortak koşmak ile varlık ve varlığın devamı imkansız olduğundan, sizin nefislerinizdeki birden fazla olma ve çoğalmanın ve maksatlarınızda benim arzumdan başka sadece kendinize ait cimrice görüşler taki</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">p</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> eden, çeşitli ve değişik iradelerinizin sizi Allah&#8217;a ortak koşmaya ve hepinizi yok olmaya sürükleyen tarafınızı düzenlemek ve adalet ile</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rahmetin varlık dengesini temin etmek için en sonunda sizi sorumlu tutacağımı da hatırlatırım. Haydi Allah&#8217;ı inkar etmeyiniz, ona ortak koşmayınız, Allah&#8217;a yakınlık ve hatta vekillik için Allah ve Allah&#8217;ın iradesi yolunda sevgi ile, iyilik sevgisiyle, doğrulukla, adalet ve merhametle, iman içinde çalışınız da iradeleriniz, kazanılmış amelleriniz o sonsuz mükafata, o en b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ü</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">yük hoşnutluğa sebep olsun. Özetle benim Allah&#8217;lık özelliğim büyüklükten kaynaklanan bir yok etme, bir baskı ve öldürme şeklindeki tasarruf değil, böyle Rahmân olma ve Rahim olma ile nimeti artıran yüce ve güzel bir Rabb&#8217;lık özelliğidir. &#8220;Güzel davrananla</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a daha güzel karşılık ve fazlası var. Onların yüzlerine ne bir kara bulaşır, ne de horluk. İşte onlar cennet halkıdır, orada ebedî kalacaklardır.&#8221; (Yûnus, 10/26).</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">İşte Rahim sıfatında tam müjde içinde böyle bir uyarma mânâsı da gizlidir. Fakat bu, ilk söylendiğinde bazı kimselerin irade ile gururlanmasına yol açtığı için onlara şöyle bir şeyi hatırlatmak düşünülür. Acaba âlemlerin Rabbi, irade sahiplerini yarattıktan sonra geleceğin kaderini büsbütün onlara mı terketmiştir? Kendisi ululuk perdesinin arkası</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a çekilmiş değil midir? O halde Hak Teâlâ, varoluş bakımından bütün âlemlerin başlangıç noktası ve Rabbi olsa da şimdiki zamanda insanların işine bizzat karışmamış ve geleceğin de dolaylı bir Rabbi olmuş olmaz mı? O halde geçmişin sahibi Allah iken şimdik</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> zaman ile geleceğin; bu günün ve yarının fiilî maliki ve sahibi, mükafat ve ceza gününün hükümdarı, o irade sahipleri olmak gerekmez mi? Bu halde irade sahiplerinin, alacağını zorla almak ve sorumluluk korkusundan uzak kalmak için takdirini kendisi belir</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">eyip geleceğin &#8220;yaptığından dolayı sorguya çekilmeyen&#8221; hükümdarı olmaya çalışmaları gerekmez mi? Böyle bir şeyin akla gelmesi, insanların şimdiki zamanda sahip göründükleri irade-i cüz&#8217;iyye (Allah&#8217;ın insana verdiği az ve zayıf irade)ye kayıtsız bir irade-</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> külliye ve her türlü kayıttan uzak bir seçme serbestliği ve bir yaratıcı kudret değeri vererek kendilerini herşeye gücü yeten ve kayıtsız şartsız serbest olan ve sonsuza hükmeden birer fail-i muhtar (istediğini yapmakta serbest olan) Tanrı gibi bir kurun</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">uya düşmelerinden kaynaklanan bir şirk iddiasından ileri gelir ki, insanoğluna ait bütün belaların, bütün haksızlıkların sebebini işte bu yanlış düşünce oluşturur. Allah&#8217;ın adalet ve rahmeti bunun üzerindeki değişiklikleri yapmasa ve düzenlemese insanlık topluluğu üç gün içinde birbirini yer bitirir. &#8220;İnsanların elleriyle kazandıkları (günahlar) yüzünden, karada ve denizde fesat çıktı.&#8221; (Rûm, 30/41). Halbuki dünyada ve hele hayatta her an insan iradesi dışında yeni yaratılışlar meydana gelmekte olduğundan </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">olayı kuvveti kendisinin</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">zanneden o kuvvetli pazuları, bir an içinde -Allah korusun- bir felç, ilâhî bir darbe en güçsüz acizler sırasına koyuverir. Mısır&#8217;daki piramitler içinde saklanan ve bir gün gelip te açılacak olan mumyalı gövdeler ve onların kurutulmuş simalarındaki sönük, oyuk gözler, eski Mısır Firavunlarının dağlar deviren görkemli bünyelerinde ve şimşekli bakışlarındaki kuvvetlerin, artık ne efendisi, ne sahibidir. Bunun gibi nice örneklerle anlaşılır ki varlığın, hayatın gerek geçmişte ve gerek</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">gelecekte ilk ve son idaresi bütünüyle Allah Teâlâ&#8217;nın kudret elindedir ve onun mülküdür. O, zannedildiği gibi yalnız herşeyin başlangıcı değil, hem başlangıcı, hem de her şeyin sonudur. Oluş ve yok oluşlarla dolu olan bu fani âlemde başlangıcı ve sonu başka başka görenler, ezelde ve ebedde de durumu aynen böyle zannetmesinler. Başlangıçta işi yapanla en son gaye olan gerçekte birdir. Düşünülürse cansız cisimlerin yuvarlak oluşu, zamanın dönmesi merkez ve çevresinden bize bunu haber verir; doğan insan güçs</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">üz, ölen insan yine güçsüzdür.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bu önemli noktayı hissedenlerin bir kısmı geçmiş ve gelecek şöyle dursun, şimdiki zamanda bile sade cebir (zorlama) yani insan iradesini inkâr etme görüşünü ileri sürmüşlerdir. Zaten insan, kuvvet buldukça hep ben, güçsüz düştükçe hep sen veya hep o demek ister. Ortada apaçık görülen gerçek ise ne öyle, ne böyledir. İşin gerçeği ikisi arasındadır. &#8221; &#8220;dir. İnsanlık gövde ile ruhun, akıl ile kalbin, kabiliyet ile faaliyet göstermenin, çaresizlik ile istediğini seçmenin bileşkesi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ir. O, ne kayıtsız şartsız mecburi, ne de kendi başına buyruk kimsedir. Bu konuda ilk bakışla, son bakış birbirinin aynıdır. Felsefî bir inceleme iddiası ile işi zorlaştıranlar ne çaresizlik yönünü inkâr edebilirler, ne de serbestlik yönünü. Mecburiyete d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rece ayırmak, serbestliğe bir makam vermektir, serbestliğe makam ayırmak da mecburiyete makam vermektir. Ne sade zorlama (fatalite) ile sade çaresiz bulunma (determinizm)&#8217;nın mecburiyet iddiaları, ne de kayıtsız ve tam hürriyet (liberalizm) davasında bulu</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">anların herkes istediği şeyi yaratmada serbesttir iddiaları, hiçbir zaman hakikat terazisinin açık seçik ve şaşmaz ölçüsüne vurulamazlar. İnsanın çaresizlik yönü Allah&#8217;ın kuvvetinin şahidi, seçim yönü de Allah&#8217;ın iradesinin şahididir. O, kendi kendine kalırsa yok olmaya mahkum, yaratıcı kudretin yaratması ile de var olmaya mecbur olur ve aynı zamanda Allah&#8217;ın rahmeti ile dilediği işi yapmada serbesttir. Ve bu sayede kaderinin bir kısmını kendi isteği ile yazar. Kısacası bu iki şahitlikle insan bu varlıkta </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">v</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e bugün, şu an, şu şimdiki zamanda Allah tarafından bağımlı ve iğreti bir geçici hayatta, bu kayıtlı mülke ve Allah&#8217;ın müsaadesine nail olmuş, onun yerine yetki sahibi olmuş yani bir memuriyeti elde etmiş olduğunu ne</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">inkâr etmelidir, ne de bu yetki ve memu</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rlukta kendini azl edilmez ve sorumlu tutulmayan bir esas görevli zannetmelidir. İnsan, gelecekteki mükafat ve cezayı verecek değil, alacaktır. Hem de şimdiki zamandaki bütün kuvvet vasıtaları, iğreti mülkü kesildiği zamanda alacaktır. Almak durumunda bul</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">u</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">nmak ise mülk sahibi olma durumu değil, ihtiyaç halinde bulunmaktır. Ve tam mülkiyet, hem elde bulunma, hem de kontrol açısından bir şeye sahip olmaktır. Bu ise, yerleriyle, gökleriyle, mekanlarıyla, zamanlarıyla, fertleriyle, çeşitleriyle, basitleriyle, </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ileşikleriyle, maddeleriyle, kuvvetleriyle, kabiliyetleriyle, faaliyetleriyle bütün alemlerin yaratanı, sahibi, icad edeni ve terbiyecisi olan Allah Teâlâ&#8217;nın mutlak mülküdür.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">4-İşte &#8220;Rabbü&#8217;l-âlemîn&#8221; denildiği zaman, genel kapsamı ile bütün o kuruntular bir yana atılarak ve Allah Teâlâ&#8217;nın ezelde ve ebedde mutlak sahib olduğunun anlaşılması lazım gelirse de bir taraftan Allah&#8217;ın rahmetinin katmerli genişliği, diğer taraftan insanlığın gafil olması dolayısı ile şimdiki zaman içinde insanların mükafat ve ceza gününe de bir çeşit sahip olması ve hakim olmasının az çok akla gelmesi ihtimalini büsbütün ortadan kaldırmak için &#8220;O, din gününün maliki Allah&#8217;ın&#8221; buyurulmuştur. Ve burada uyarma biraz açıkça belirtilmiştir. Çünkü &#8220;dîn&#8221; kelimesi Arap di</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">inde ceza, hesap, kaza (hüküm verme), siyaset, itaat etme, âdet, durum, kahır ve nihayet bütün bunlarla ilgili ve hepsinin üzerinde kurulduğu ve hepsinin ölçüsü olan millet ve şeriat mânâlarına gelir. Doğrudan doğruya kıyamet mânâsı yoktur. Ve burada başt</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ki ceza ve sonuncu bilinen din mânâları ile iki geçerli tefsiri vardır: İlk önce ceza, gelecekte sorumluluk, sorumluluk duygusu, sorumluluğu tatbik etmek gibi mânâlara da gelir. Bunun için (yevmiddîn)&#8217;in Türkçemizde bir ismi de rûz-i cezadır (ceza günüdür</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">)</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">. Fakat şunu unutmamalıdır ki, aslında ceza kelimesi şimdiki herkesin bildiği gibi yalnız ceza ve işkence demek olmayıp iyi veya kötü yapılan bir işin tatlı veya acı karşılığını, ücretini vermek mânâsına masdardır. Ve isim olarak bu karşılığa da söylenir.</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Mesela demek, &#8220;Allah sana çok hayırlı, karşılıklar ve mükafatlar versin.&#8221; demektir. Ancak mükafat ve mücâzât (ceza) kelimeleri, denk ve ortaklık mânâlarına geldiklerinden hukuk dilinde yüce Allah&#8217;a nisbet olunmaz. Bunun yerine sevap ve azap, ücret ve ceza</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">gibi deyimler kullanılır. Bundan dolayı &#8220;yevmi&#8217;d-dîn&#8221;, ceza günü her işin karşılığı verilip bitirileceği son gün, başka bir ifade ile gelecekte mükafat ve cezanın paylaşılacağı vakit demektir ki, İslâm hukuk dilinde buna &#8220;yevm-i âhir =</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">son gün&#8221; de denilir.</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> Ve bu kelime de kaza (davaları kanuna göre hükme bağlamak ve çözüme kavuşturmak) ve hükm etmek mânâsını da içine almaktadır. Gerek Arapça&#8217;da ve gerek Türkçe&#8217;de olsun bu gibi yerlerde yevm ve gün kelimelerinin mutlak surette vakit mânâsına kullanıldığı da</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">bilinmektedir. Bugün ne bir gündüz, ne bir gece ve ne bir gündüzle gecenin toplamı olan yirmi dört saat mânâlarına olmayıp gerek gün, ay, yıl, asır, devir v.s. gibi bildiğimiz ve gerek bilmediğimiz zaman ölçülerinden herhangi biri olabilir. (Dünyanın kend</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> ekseni etrafında bir defa dönme süresi bir gündür, yok olmak ise bir nefeste olur). &#8220;Bugün dünya, yarın ahiret&#8221; deriz ve bunun için dünya günlerine göre ahiret günleri &#8220;bin sene&#8221; veyahut &#8220;elli bin sene&#8221; gibi ölçülerle anlatılagelmiştir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bu açıklamadan anlaşılır ki, &#8220;yevmi&#8217;d-dîn&#8221; bütün ümitlerin veya ümitsizliklerin ileride Allah&#8217;ın terazisinden geçerek en son gerçek şeklini bulduğu ve herşeyin birbirlerinden tamamen ayrıldığı kesin olarak bilinen son andır. Bundan sonrası artık ya ümidin son noktası olan </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">onsuz mutluluk ve en büyük memnuniyet (cennet) veya ümitsizliğin son noktası olan sonsuz, en büyük zarardır (cehenneme girmek) ve bugün kıyamet gününün son anıdır. Ve bu şekilde &#8220;yevmi&#8217;d-dîn&#8221; kıyamete işarettir. Fakat bunun kıyamet günü olması, dolaylı yo</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dan elde edilen bir mânâ sonucudur. Yoksa din, kıyamet demek değildir. Kıyamet gününün, kıyamet yani ölmüşlerin dirilmesi demek olan ba&#8217;s (yeniden dirilme), haşr ü cem&#8217; (derleyip toplama), vakfe yani tavakkuf ve intizar (durma ve bekleme), sual (sorguya ç</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">kme), hesap ve mizan (amellerin tartılması), sırat ve nihayet bütün amellerin iyiye iyi mükafatının, kötüye kötü cezasının dağıtılması ile ceza gibi durumları ve menzilleri içermektedir ki, diğerleri bu son ceza döneminin ilk unsurları ve başlangıçları ol</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">uğundan burada &#8220;yevmi&#8217;d-dîn&#8221; nazmı ile bu maksat açıkça belirtilerek teşvik ve uyarma ile desteklenmiştir. Bundan dolayı &#8220;yev&#8217;mid-dîn&#8221; yerinde &#8220;kıyamet günü&#8221;, &#8220;sorgulama günü&#8221;, &#8220;hesap günü&#8221; denilmesi hem terceme değildir, hem de bu kuvveti ve sözün gelişi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i bozar ve daha fazla korkutma ve dehşet mânâsını ifade eder.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Yevmi&#8217;d-dîn, cezanın gerçekleşeceği son gün demek olduğundan bu açıklama şeklinde dinin esaslarından inançla ilgili prensiplerinden birini meydana getiren kıyamet inancı bütünüyle gözardı edilmiş, onu yalnızca bir yönü ile anlatıyor ise de din kelimesini bilinen mânâsında kullanmamış ve ona dolayısı ile işaret etmiştir. Çünkü ceza yerine din gelmesinde sözlü bir işaret, mükafat ve azab mânâsında da dinin maksatlarına bir işaret bulunduğu apaçıktı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r.</span></p>
<p>Bilinen mânâya gelince: Din, akıl sahiplerini kendi güzel arzuları ile bizzat</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">iyilikleri yapmaya sevk eden bir ilahî nizamdır. Burada biraz duralım. Bu tanımlama, herşeyden önce hak dinin bir tanımlamasıdır. Çünkü bizzat iyiliğe gerçekten sevk etmek ancak hak dindedir. Batıl dinlerde ise bu sevk, hayalî olur. Onlar, bizzat iyilik olmayan şeylere, olsa olsa iyilik adına bazı izafî iyiliklere sevk edebilir. Mesela kendi görüşüne göre bir iyilik gibi yalana, yalancılığa ve hırsızlığa teşvik edebilir. Çünkü</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">hak ve hakikatı inanç esaslarının başına koymuş değildir. Bundan dolayı bu tanımlama, dolayısı ile batıl dinlerin de esasını göstermiştir. Yani gerçekte böyle ilâhi bir yönlendirici değil iken öyle zannedilen dinler de batıl dinlerdir. İkinci olarak dinin</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">yeri, şartları, semeresi, rükünleri, yani cinsi ve onu başka dinlerden ayıran özellikleri gösterilmiştir ve dinin şeriata uygun olan bu mânâsı, din kelimesinin lügatla ilgili bütün mânâlarını içine almaktadır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Hak dinin yeri, akıl sahipleridir. Bundan dolayı cansızlar, bitkiler, hayvanlar, deliler, akılsızlar, çocuklar, bunamışlar gibi özürlüler, din açısından sorumluluk sahibi değildir. Çünkü akıldan yoksun olanlar, arzu ve seçim sahibi olmadıklarından dolayı kendilerinden bir iyilik meydana gelirse istem</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dışı olur ki buna da zorlama denilir. Bundan dolayı, hayvanlarda din vardır demek, olsa olsa mecazî bir ifadedir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Demek ki dinin şartı akıl ve istektir. Bunlar dinin şartı, dindarlığın rüknüdürler. Akıl bulunmayınca dinle ilgili işler ve dinî yükümlülükler bulunamayacağı gibi, seçme hürriyeti bulunmadıkça da dinin idare ve etkisi, başka bir ifade ile dindarlık bulunamaz. Bundan dolayıdır ki, dinde ilim meselesinden başka bir de irade meselesi vardır. Gerçekten bilgili ve akıllı olmak, dindar olmak için yet</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rli değildir. Dindar olmak için dini hem bilmek ve hem sevmek lazımdır. Bundan dolayı, ilim ve irade, akıl ve seçim hürriyeti bizzat dinin yalnız kendisinde bulunan bir rükün değilse de dindarlık ve dine bağlı olmanın rüknüdürler. Bunun için isim olan din</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">kelimesi ile, dindarlık mânâsına gelen ve masdar olan din kelimesinin mânâlarını karıştırmamalıdır. Dindarlık insanın vasfı ve nefse ait bir mânâdır. Din ise dindarlığın konusu ve onunla ilgili olan gerçeği ve işin özü olan bir mânâdır. Aralarındaki fark,</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">nefisle ilgili bir olay ile bu olayın ilkeleri ve kanunları arasındaki fark gibidir. Diğer bir ifade ile din ilâhî bir kanun, dindarlık ise insanların emek ve çabalarının sonucudur. Bunu birbirinden ayıramayanlar ilim adına hatalara düşerler.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Dinin meyvele</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ri bizzat iyi olan işlerdir. Yani işleri yapan kimsenin kendi zannına ve kendi görüşüne göre değil, aslında ve hak terazisinde iyi ve faydalı olan işlerdir. Bundan dolayı esas dindarlık, iyiliği Allah katında iyi olduğu için</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">seçip yapmaktır. İyilik ise gerçekte genel olsun, özel olsun diğer kimselere şimdi veya gelecekte faydalı olandır. İyiliği, gerçekten iyilik olduğu için yapmak demek, onu Allah Teâlâ adına yapmak demek olduğu apaçıktır. Çünkü şu iş gerçekten bir iyiliktir demek, yalnız sana bana göre d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ğil, aslında ve Allah Teâlâ&#8217;ya göre iyidir demenin diğer bir ifade şeklidir. Allah Teâlâ katında iyi olan her işin de bir ücreti, bir karşılığı, bir mükâfâtının olduğu gerçektir. Bu sevabın en büyüğü O&#8217;nun rızasıdır. Çünkü yüce Allah her iyiliğin, her mük</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">â</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">fâtın, her nimetin kaynağı ve kefilidir. Allah&#8217;ın rızasının en büyük vesilesi de hakka rıza göstermektir. Hakk&#8217;a razı olmayan iyiliği yalnız iyilik olduğu için sevip yapamaz, kendine ait peşin bir fayda arar. Gerçi iyiliğin mutlaka karşılıksız olması şart</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">değildir. Allah katında kaybolan ve boşa giden hiçbir iyilik yoktur. Fakat bir iyiliğin hemen böyle bir menfaat endişesi ile yapılması, hakka faydalı olmak için değil, haktan yararlanmak için yapılan ve bundan dolayı ücretini Allah&#8217;tan isteyen peşin bir d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ğiş-tokuş olur. Bu ise iyiliği, iyilik olduğu için yapmak ve Hakk ile bir ilişki kurmak değildir. Mükâfâtını Allah&#8217;tan isteyerek yapmak ise, herhalde Hakk ile ilişkiye girmek ve hakkı ve iyiliği tanıyarak yapmaktır. Bu da iyiliği gerçekten iyilik olduğu i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ç</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">in yapmak demektir. Çünkü iyilik zaten ve gerçekten böyledir. Fakat bu karşılığın yalnız ahirette verileceğini düşünerek yapmak daha yüksek bir olgunluk derecesidir. Demek ki, hakkı tanımayan ve Hakk&#8217;a tapmayanların, iyiliği gerçekten tanımaları ve iyiliğ</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> gerçekten iyilik olduğu için yapmaları mümkün değildir. Ve iyiliği sevmenin başı, hakkı sevmektir ve samimiyet ve ihlâsın ilk şartı Hakk&#8217;a tapmaktır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">İşte bunun içindir ki hak dinin, en belirgin özelliği Allah&#8217;ın koyduğu bir kanun olmasıdır. Çünkü diğer konular Allah&#8217;ın zatına bağımlı değildir ve sebepleri şahsi gayelerdir. Bu ise bizzat iyiliğe değil, bizzat kötülüğe ve Allah&#8217;a ortak koşma ile karşılıklı kavgaya sürükler ve hele güzel bir seçimle iyiliğe sürükleme maksadını hiç içermez. Çünkü şahsi maksa</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">lar ve art düşünceler hissedilen herhangi bir teşebbüste, insanın seçim hürriyeti derhal bulanır ve bozguna uğrar. Zaten şahsi maksat iyiliğin bile iyilik olmasına engel olur. Fakat Allah&#8217;ın kanunu nasıl anlaşılır? Bu nokta dinin en önemli bir meselesini </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">eydana getirir. Şüphesiz Allah&#8217;ın kanunu bizzat Allah Teâlâ&#8217;nın ilmi ve iradesi ve rızasını gösteren deliller ile anlaşılır ki, bunların en kuvvetlisi Kur&#8217;ân gibi Allah&#8217;ın (insanlığa) hitabıdır. Kalb ve akıl bu hitabı zaruri olarak veya bir delil ile anla</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> ve kabul eder. Aslında ruhun bütün varlığı ile onu Allah&#8217;ın kanunu olarak anlaması lazımdır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bu noktada bazı filozoflar, vicdan zevkini yeterli görmüşler. Fakat mutlaka vicdan zevki çok şahsi bir sebeptir. Ve kâinatta her şahsın kendine mahsus özel bir vicdan zevki vardır. O halde kişiler kadar da din vardır demek gerekir. Halbuki hak bir olduğu gibi hak din de birdir ve hakkı bulmak için vicdanın ötesine de bir göz atmak gerekir. Şu halde bütünün vicdanını veya bunu temsil eden bir bütünün ruhunu bulmak </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">v</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e o bütün ruhun kalbini ölçü olarak almak zarureti vardır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Diğer bazıları yalnız akla başvurmuşlar ve aklın hak ve iyilikte biricik hükümdar olduğunu zannetmişlerdir. Halbuki akıl, şahıs değildir. Nitekim hak bir olduğu gibi akıl için de yol birdir, deriz. Fakat akıl en iyi bir anlama vasıtası olmakla beraber kalble ilgili hallerde otorite olmadığından dolayı ruhun bütün varlığına uyum sağlayamaz ve bundan dolayı Allah&#8217;a ait nizamı anlama ve kabul etmede prensiplere muhtaç ikinci derecede bir alet olmaktan</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> ileri geçemez.</span></p>
<p>O halde Allah&#8217;ın kanunu her şeyden önce insanın ruhuna bütün varlığıyla uyan, görünür ve besbelli bir zaruri ilim ile ortaya çıkmalıdır ki, bu görünme bizzat Allah&#8217;ın nizamı ve hitabı olduğu kendi kendine anlaşılsın ve apaçık olsun da sonra akıllar tecrübe ve delile dayanarak netice çıkarma yolu ile kalbler zevk ve ferahlık ile bundan feyz (ilim-irfan) alsınlar. İşte bu zaruri ilime şeriat dilinde &#8220;vahiy&#8221; ve bu nimeti elde etmeye &#8220;nübüvvet = peygamberlik&#8221; denilir.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Şu bilinmelidir ki Allah&#8217;ın kanunu ile insanların koyduğu kanunun en önemli farkı o kanunun meydana gelmesine insan iradesinin sebep olup olmadığıdır. Yoksa Allah&#8217;ın kanununun, mutlaka insanlık dışında meydana gelmesi şart değildir. Ve gerçekten insan ruhundaki değişikliklerin öneml</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> bir kısmı insanın ortaya koyduğu şeyler değildir. Bundan dolayı hak dini meydana getiren hitap ve Allah&#8217;ın kanunu, önce yaratılışın Levh-i Mahfuz&#8217;unda kesbe bağlı olmayan ve Allah&#8217;ın iradesini gösteren bir mecburiyet ile oluşur da bizzat Allah&#8217;la ilgisi </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">o</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">lması ile her şeyin ruhunu temsil eden bir kutsal ruhda bütün apaçık delillerin prensiplerini içeren, görünen ve gerekli olan kesin bir bilgi ve apaçık bir vahy ile kendini gösterir. Sonra bu zaruri ilim ile verileri bir taraftan tecrübe ve tarihe ait doğ</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ulayıcı belge ile diğer taraftan akla ait deliller ve kalbe ait zevkler ile çalışıp kazanma yolundan meydana çıkar ve umumîleşir gider. Vahyin, devamlı vicdanda bir örneği, akılda da delili vardır. Fakat vahyin gelişi bütün hisleri istila ettiğinden dolayı o anda ruh bütün varlığıyla gördüğü şeye dalmış olarak sadece kabul edici kesilir ve irade ile ilgili faaliyeti ve kuvvetlerinin özellikleri geçici olarak durur da aklın yetişemediği varlığın bilgi ve sırlarını</span></p>
<p>görür ve daha sonra arzu ve iradesini ona uydurur.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">İşte hak din, başlangıçta peygamberlik denilen böyle ilâhî bir nizam ile gerçekleşir ve bu tecelli insanda görünür fakat kaynağı bakımından insana ait bir nizam olmaz. Doğrusu insan ruhu Allah&#8217;a ait ilimde &#8220;yapan&#8221; değil &#8220;kabul edendir&#8221;. Bilgi uydurulmaz, alınır ve bunun için ilimde ruh ile dış dünya arasında bir hak ilişkisi vardır ki bu ilahî bir nizamdır. Ruhun kendinde arzusunu karıştırarak imal ettiği fikirlerde ise bazen ilim bulunur, bazen bulunmaz, bu da insana ait bir hareket olur. Demek ki,</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">her türlü kesin bilgi Allah&#8217;a ait bir nizamdır. Hakk&#8217;ın böyle bir tasdiki de insanın arzu ve iradesinden tecerrüd edilmesiyle düşünülmeye bağlıdır. Özellikle din gibi doğrudan doğruya insanın işleri ve durumları ile ilgili ve insanın seçimiyle ilgili ve o</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a başlangıç olan hareket kanunlarında bu gereklilik daha kesindir. Kin, hırs, iştiha kalbi ve aklı sislendirir, basiret gözünü şaşı yapar. Ya hiç göstermez veya çatal gösterir. Bunun için din ilminde iştihâdan sakınmak ve uzak kalmak en büyük şarttır. &#8220;Ki</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> Kur&#8217;an&#8217;ı şahsi görüşüne göre tefsir ederse kâfir olur.&#8221; hadis-i şerifi de bunu ifade ediyor. Vahy ise söylediğimiz gibi bütün his ve duyguları kaplıyarak ve o anda irade gücünü etkisiz hale getirerek gelen ve bundan dolayı hiçbir emek ve yapmacık gayret şaibesi ve hiçbir iştihâ alâmeti olmaksızın ruhun sırf kabiliyeti üzerinde dışından ve içinden tam bir mecburi öğretme ile Allah&#8217;a ait ilkeler nizamını sunan en açık, en zorunlu bir kesin bilgi olduğundan normalde kat&#8217;i olarak bilinen bilgilerin üstünde Al</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ah&#8217;a ait nizamın en mükemmel şahidi ve içeriğindeki aklî deliller ve sonraki çağdaş deneylerle de doğruluğu kuvvetlendirilen bir hitabın dile gelmesidir. Ve bu şekilde her görülen şey gibi kalp ve aklın arzularıyla gösterdikleri faaliyetin üstünde olmakla</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">beraber, yaratılıştan var olan kabiliyeti dışında da değildir. Bunun için hak din kabul edildikten sonra özellikle usül açısından aklın tüme varım yolu ile elde ettiği kavrayışları içine girer ve yalnız delillere dayanarak netice çıkarma bu kavrayış için </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">y</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">eterli olmaz. Ve ilimde olduğu gibi bunda da keşif (bir sırrı öğrenme, ilham) teoriden öncedir. Yalnız aralarında şu fark vardır: Bunda (vahiyde) kişinin tecrübesi hepsini anlamaya yeterli değildir. O ancak herşeyin aslı olan Allah&#8217;ı tek bilmede mümkün ol</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">bilir. Dinî gerçeklerde ve kanun yapma ile ilgili meselelerde, tekrar tekrar görünmesi, tecrübe edilmesi asırlara bağlı nice bilinmesi gereken önemli konular vardır. Ve bunun için dinî ilimlerde de akıl ve naklin önemi apaçıktır. Gerçekten İslâm&#8217;da da ilâ</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">h</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">î kanunları bildiren delil dört tanedir:</span></p>
<p>Kitap (Kur&#8217;ân), sünnet, ümmetin icmâ&#8217;ı (büyük fakihlerin, dinle ilgili bir konuda görüş birliğinde olmaları) ve kıyâs. Bunlardan ilk üçü kesin isbat, dördüncüsü de açıklayıcıdır.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Hak dinin ayırıcı özelliği akıl sahiplerini güzel arzuları ile bizzat iyiliğe sevketmektir. Diğer bir ifade ile hak din zorla değil, seve seve iyilik yapan, istediğini yapmakta serbest olan insanlar yetiştiren bir terbiye nizamıdır ve bütün mutluluklarda iyiliğin yapıcısıdır. Demek dinin iy</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">liğe sevk etmesi mecburiyete ve zorlamaya dayanmıyor. O, önce serbest hareket etmeyi teşvik eder ve ona güzelce serbest hareket etmenin ölçüsünü verir. Güzel sonuç ile kötü sonucu göstererek uyandırır ve iyiliğe yönlendirmeyi bu gönül hoşluğu ile yaptırma</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> ister. Bunun için &#8220;Dinde zorlama yoktur.&#8221; denilir. (Bakara, 2/256). Çünkü iyilik yapmaya zorlanıldığı zaman, iyiliği yapan, o iyiliği yapmaya mecbur değil, onu iyiliği yapmaya zorlayan, zorlayıcı kimsedir. Halbuki din, insanı, güzel ahlâk ve tabiat ve yü</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">sek fazilet sahibi olan, hayırsever, iyilik yapan, istediğini serbestçe yapan bir insan yapmak istiyor. Bu ise yalnız dinin zatında değil, insanın istediğini seçmesinde ve onunla dindar olmasında ve bunun sağladığı başarı doğrulukdadır. Din ne kadar doğru</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">olursa olsun, bilgisiz kimselerde bu şekilde etkili olamıyacağı gibi, bilginlerde bile istediğini yapma serbestisi bulunmaksızın, diğer bir ifade ile, gerçek anlamda dindarlık gerçekleşmeden etkili olmaz. &#8220;Eğer siz Allah&#8217;a (dinine) yardım ederseniz, Allah</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">da size yardım eder.&#8221; (Muhammed, 47/7). Bu güzel seçime, bu dindarlığa sahip olmayanlar, ya diğerlerinin zorlaması ile iyiliğe sürüklenen ve hürriyetine sahip olmayarak başkalarının kullandığı alet gibi olan ve başkasının istediğini istemeyerek yapan bir </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">işi olarak kalır veya kötülük ve bozukluk yapan biri olur gider. Bu vesile ile şunu birbirinden ayırmak gerekir ki; dinin insanı yönlendirmesi başka, birini dine yönlendirmek başkadır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bilgi gibi dinin de sürüklemesi zorla değildir. Çünkü aklın gereği fiilen gerekli olanın sebebi değildir. Onun sebebi irade ve kuvvettir. Fakat hak dine sevketmek aslında tam bir iyiliktir. Bunun için özel veya genel velayet ile tam dindarlığın iyiliklere zorla sürüklediği, diğer bir ifade ile zorla iyilik yaptırdığı yerler </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">v</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ardır. Bu cümleden olarak anne ve babanın çocukları yönlendirme ve terbiye etmeleri, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak gibi meseleler bu cinstendir. Bu farkın çıkış noktası şudur: İstediğini seçme ve irade dinin bir parçası değildir de, etkili olma</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ının bir şartıdır, dindar olmanın parçasıdır. Demin söylediğimiz gibi sırf kanun ile dilediğini yapmakta serbest olan kimsenin etkileri arasında büyük fark vardır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Kısacası din, iman ve amel konusu olarak akla ve irade hürriyetine teklif edilecek hak ve iyilik kanunlarının toplamıdır ki buna millet ve şeriat da denilir. Dindarlık da bu kanunların severek ve isteyerek tatbik edilmesidir. Gerçi amelin imandan bir parça olup olmadığı tartışılmış ve doğrusu amel imanın bir parçası değil, imanın gereği ve meyve</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">eri olduğu tesbit edilmiş ise de gerek imanın ve gerek amelin dindarlıkta; imanla ilgili hükümler ve amelle ilgili hükümlerin de bizzat dinin içinde birer rükün olduklarında asla ihtilaf edilmemiştir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Hak dinin bu ayırıcı özelliği üzerinde iyice düşündüğümüz zaman anlarız ki, tecrübe ve aklî delil açısından bir dinin hak olması (tam din olması şartı ile) herkese vaad ettiği iyiliklerin, mutlulukların gerçekleşmesi ile anlaşılacaktır. Batıl dinin verdiği sözler, din olmasıyla ters orantılı iken hak dinin ve</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">diği sözler din olmasıyla doğru orantılı olur. Gerçekten İslâm tarihine baktığımız zaman da İslâm dinini böyle buluyoruz. Ta Hz. Peygamber&#8217;in zamanından beri müslümanlar ne zaman dinlerine tam doğru bir dindarlık ile sarılmışlarsa gerçek iyiliği anlamışla</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> ve yapmışlar, bereketleri, iyilikleri ve mutlulukları o oranda artmış, mutlu yaşamışlar, mutlu yaşatmışlar &#8220;Kim bir iyilik yaparsa ona o iyiliğin on katı verilecektir.&#8221; (En&#8217;âm, 6/160).</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Fakat zamanımızda Avrupalılardan bazıları diyorlar ki &#8220;Asrımızın insanları, mutluluğu fayda ve iyilikte değil faydalanmada görüyor. Onun dışında bizatihi bir hak, bizatihi bir iyilik tanımıyorlar ve bundan dolayı Allah tarafından kurulmuş olan hak din, artık onların şevklerini ve iradelerini coşturmuyor. Şimdiki insanları a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">cak faydalanma şehveti zabt ve idare ederse etkileyecektir. Bundan dolayı onlara insan tarafından kurulmuş olan dinler tatbik etmeli ve iradeleri bununla gıcıklayarak şimdiki insanları, olgunlaşıncaya kadar bir taraftan mücadeleye sürüklemeli, diğer taraf</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">an sırf otomatik ve mekanik, yani cansız ve duygusuz kanunlarla zor ve kuvvet içinde tutup götürmelidir. Tabiatta merhamet yok, zor vardır. Hürriyet değil, zorunluluk ve determinizm hakimdir&#8221;. Bunlara göre şimdiki insanlar şahsi çıkar hırsı ile ister iste</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ez böyle sonsuz bir mücadeleye atılmakta ve sevgi yerine düşmanlık çoğalmaktadır. Böylece hak din doğru imiş demek, haksızlar onun mükafatına değil, cezasına layıktırlar demeye eşittir ve hak dinin Allah&#8217;a ortak koşmada gösterdiği acı sonuçları hak etmeyi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">itiraf etmektir. &#8220;İnsanların kendi elleriyle kazandıkları günahlar yüzünden, karada ve denizde fesat çıktı. Belki dönerler diye, Allah böylece onlara, yaptıklarının bir kısmını</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">tattırıyor.&#8221; (Rûm, 30/41) âyetinin mânâsını doğrulamaktadır. Bu da Allah&#8217;ın birliği ile Rahmân ve Rahim&#8217;e sarılmayan insanların bizzat hakları ve bundan dolayı âlemlerin Rabbi&#8217;nin bir yücelik alâmeti, bir büyüklük terbiye ve tedbiridir. Yüce Allah insanlara bu şekilde de görünür. İnsanlar bu çıkarcılık ve aç gözlülüğü yenerlerse, ancak şimdiki zamandaki savaş belasını da yenmiş olacaklar ve gelecekteki din gününün mükafat ve karşılığını daha iyi anlayacaklar. Çünkü Alman filozofu Kant bile yüce Allah&#8217;ın mutlak varlığını pratik aklı ile ahiretin mutlaka var olması gerektiği sonucundan</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">çıkarmıştır. Bu şekilde ahiret günü dinin ve ona iman etmek dindarlığın en önemli temelini oluşturur. Ve o günün dine mahsus olan böyle bir özelliği vardır. &#8220;O, din gününün maliki Allah&#8217;ın&#8221; âyetinde bu müjde ve uyarmanın açıkça ifade edilmesi bu itibarla </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a çok açık seçik bir söz olmuştur. Dinin böyle bir günü vardır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bundan dolayı İbnü Cerir et-Taberî tefsirinde nakledildiği üzere bazı müfessirler buradaki &#8220;din&#8221;i yalnız mükafat ve karşılık mânâsına değil, millet ve şeriat de denilen bilinen mânâsıyla ilişkili olarak tefsir etmişlerdir. Bu şekilde &#8221; = yevmi&#8217;d-dîn&#8221;, bilinen şer&#8217;î mânâsı ile dinin bilinen önemli günü demek olur ki, bundan da bizzat ahiret ve kıyamet günü anlaşılır. Hitabın başlangıcına göre birinci mânâ açık, hitabın sonucuna göre de ikinci m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">â</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">nâ birdenbire akla geliyor. Bunun için biz de bu iki mânâyı zayi etmemek için mealinde &#8220;din gününün sahibi&#8221; demeliyiz.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">KIRÂET: Burada iki kırâet (okuma tarzı) vardır. On kırâet imamından yani Nafi, İbn-i Kesir, Ebu Amr, İbnü Âmir, Hamza ve Ebu Ca&#8217;-fer kırâetlerinde elifsiz olarak okunur. yani Âsım, Kısâî, Yakub, Halef-i Aşir kırâetlerinde de okunur ki, bizim kırâetimiz de budur. Ve Fâtiha&#8217;da mânâ ile ilgili Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in türlü türlü okunma şekilleri ancak buradadır. Birincisi mimin ötresi ile &#8220;mülk&#8221; ma</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">darından sıfat-ı müşebbehe, ikinci de mimin esresi ile &#8220;milk&#8221; masdarından ism-i fâil kipidir. Bu kelimeler, kuvvet mânâsı ile ilgilidir. Biri her şeyden önce ve bizzat insanların canları üzerinde tasarruf, diğeri de her şeyden önce ve bizzat malların kend</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">si ve faydaları üzerinde tasarruf kuvvetidir. Hükümdarlık, umumun faydası için görüş ve tedbir, emir ve yasak, söz verme ve uyarma, gönül okşama ve mahrum etme gibi hukuk ve yetki ile aklı olan insanlar üzerinde tasarruf ve hüküm icra ederek bir toplumu d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ü</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">zene sokma ve onu bir tek kişi örneğinde temsil eden bağımsız bir genel nitelikli yönetim kudretini ifade eder.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Mâlikiyet ise, her türlü mal varlıkları ve onların hisseleri üzerinde kişinin özel faydası için başlıbaşına zabt ve tasarruf hakkı ve yetkisi demek olan özel nitelikli yönetim kuvvetini ifade eder. Bunlardan her birinin diğerine bir yönden ilişkisi vardır. Gerek mutlak suretteki sahip olma ve gerek mutlak suretteki hükümdarlığın ikisi de bizzat âlemlerin Rabbine aittir. Çünkü hayatı kendi elinde </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">o</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">lmayan insanlığın bu sıfatlarla nitelenmesi, tabiatıyla izafî, vekâleten ve iğreti olduğu apaçıktır. Bununla beraber dünyada ve şimdiki zamanda insanlığın yalnız bencilliğini, gururunu teşkil eden de bu izafî ve vekaleten olan otorite ve mülktür. Çünkü bu</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">lar, dünyada yaşama ve mutluluğun en önemli temel şartlarındandır. Gerçekten hayat ve hayatın mutluluğu önce bir memlekete bağlıdır. Memleket ise otorite ve mülk yeri demektir ki, buna halk dili ile vatan, İslâm hukuku dili ile daha değerli olarak dâr (yu</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t) denilir. Bir memlekette hayat, şahsi menfaate dayalı mülkiyet hakkına bağlı olarak, yani kişisel mülkiyet ile ayakta durur. Bunun gereği olan hayat ve kamu yararı da hükümdar ve mülk ile yani sosyal düzeni temin eden devlet ve devlet reisi ile sağlanır</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">.</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> Bunların kıvamı da her ikisinin kendine ait (özel) ve kendi adına hareket eden kimse olmayıp birbirinin desteğine muhtaç olduklarını bilmek ve aralarında hak oranına uygun düşen karşılıklı destek ve düzeni bulmakla mümkündür. Kişiyi ve kişisel mülkiyeti </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">oğan katıksız ve katı sosyalizm, organlarının bütün özellikleri felce uğrayan ve yalnız gönlü basit ve fakat heyecanlı bir hatıra ile kıvranan bir vücuda benzer. Toplumu, sosyal mülkiyeti boğan katı ferdiyetçilik (Liberalizm) canlılığı çözülmüş olup canı </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">oğazına gelmiş ve gözleri hava boşluğuna dikilmiş ölüme hazır birisinin son nefesindeki can çekişme anındaki krizini yaşayan bedenini andırır. Bunun için otorite ve mülkten her birinin yok olması bir felakettir. Mülk ve otoritenin bir kısmının veya tamamı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ın yokluğu, bizzat kamu yararının o oranda kesilmesidir. Otorite ve mülk sahibi olmanın bir kısmının veya tamamının yok olması da kişisel faydanın veya herkesin faydasının tükenmesi demektir. Ve çoğunlukla birinin sona ermesi diğerinin sona ermesini gerek</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">irir. Bunların ikisinin birden kaybedilmesi ise -Allah korusun- en büyük musibet ve en büyük felakettir. Her birinin yok olmasını düşünmekte bile insanlık bu acıklı sonucun yürekler acısını duyar ve duyduğu içindir ki, bütün bu açıklık karşısında kendisin</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n şu anda göreceli (izafi) değil, gerçek ve kayıtsız şartsız bir melik (hükümdar) veya malik (sahip) olduğu kuruntusundan kurtulamaz. Varlık ve nimet açısından hükümdarlık şüphesiz daha çekicidir. Fakat yokluk ve şiddetli ceza açısından da sahip olmanın o</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">tadan kalkması daha dehşetli ve daha korkunçtur. İşte bu büyük âyet</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">insanlığın şimdiki zamandaki bu izafî payını zorla almayarak, gelecekte özellikle ahirette bunun dahi kendisinden alınacağını ve o zaman yalnız âlemlerin Rabbi yüce Allah&#8217;ın ezelî ve ebedî olan gerçek mülk sahibi oluşu, ve mutlak hükümdarlığının kalacağını açıklıyor: &#8220;O gün, kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gündür! O gün emir, yalnız Allah&#8217;a aittir. &#8221; (İnfitar, 82/19) &#8220;Bugün mülk kimindir? O tek ve Kahhar olan Allah&#8217;ındır.&#8221; (Ğâfir, </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">4</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">0/16). İlk bakışta bu uyarma ne kadar dehşetlidir. Benim benim derken, memleket, hükümet kaybetmenin ne felaket olduğunu anlayanlar, isterse bir tane olsun kimseye vermem derken, malsız mülksüz kaldığını görenler bu dehşetin büyüklüğünü ne çabuk hissederl</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r. Fakat onu sonradan değil, önceden hissetmenin faydası vardır. Bununla beraber bu yüce âyet ümitsizlik veren bir âyet değildir. İzafî ve vekaleten sahip olma veya hükümdarlığın sona erip gerçek ve hakiki sahibine ve hükümdarına döndüğü o günde yine tam </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">f</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">akirlik olan tamamen yok olma yüz göstermiyor, ne katıksız otorite, ne de katıksız mülkün hiç biri olmuyor. Bütün varlıklar, gerçek sahip olan âlemlerin Rabbinin, Rahmân&#8217;lığı ve Rahim&#8217;liği ile kudreti altında top lanmış bulunuyor. Bundan dolayı Rabbanî me</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">leketin vatandaşlığını taşıyanlar o gün mutluluk paylarını derecelerine göre bol bol alacaklar ve tâbi olmayanlar da sonsuz nasipsizliğe katlanıp gideceklerdir. Çünkü o gün vatandaşlığı değiştirmeye artık imkan kalmayacak, başka memleket, başka hükümet bu</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">unmayacaktır. Bugün kötülük yaparken, sonunda yokluğa güvenen, yok olmayı nimet sayanlar, o gün ondan da mahrum olacaklardır. Hak terazisinin gereği budur.</span></p>
<p>İşte &#8221; &#8221; şeklinde okumak bu uyarma ve müjdelemeyi ferdî mülkiyet açısından; olarak okumak da sosyal mülkiyet açısından anlatmak ve bildirmektir. Her iki uyarıyı bir okuma şeklinde toplamaya, Fâtiha&#8217;da Allah&#8217;ın rahmân olması müsaade etmemiş ve en büyük belağat bunların iki ayrı okuma şeklinde dağıtılmasında kendini göstermiştir.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">İLMÎ BİR ÖZETLEME: Fâtiha&#8217;da ilk tam vakf (durak)ın içine aldığı bu üç âyet bir istenilen şey ile beş delilinden terkib edilmiş bir önermedir. Şöyle ki: Hamd Allah&#8217;a mahsustur. Çünkü Allah zatı ve sıfatı ile bunu hak etmiştir. Zatı ile hak etmiştir, çünkü Allah&#8217;tır, zatında h</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">kkıyla kendisine ibadet olunandır. Sıfatı ile hak etmiştir, çünkü âlemlerin Rabbidir ve çünkü Rahmân&#8217;dır ve çünkü Rahîm&#8217;dir ve çünkü din gününün sahibidir. Birinci delile göre &#8220;Allah&#8217;a hamd olsun&#8221; önermesi &#8220;dört sayısı, çifttir&#8221; önermesi gibi benzetmeleri</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> beraberinde</span></p>
<p>olan önermeler veyahut doğal denilen önermelerdendir. Diğerleri de enfü-sî ve âfâkî (subjektif ve objektif) bakış açısıyla kâinat düzeninden dolaylı olarak varılan bir sonuç gereğince başlangıç ve sonuç delillerinin özetidir ki, Kur&#8217;ân&#8217;da uzun uzadıya anlatılacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>5-Saygı göstermenin bütün şekillerini ve sebeplerini içine alan bu bildiri ve ispat şeklinden sonra da aynı önerme ve deliller bir dileğe ve bir teklifin gereğini yerine getirmeye dahi işarettirler. Sanki yüce Allah şöyle buyuruyor: &#8220;Ey insanlar! Ey akıl sahipleri siz sadece iyiliğe, kayıtsız, şartsız olgunluğa saygı gösterenlerden iseniz ben Allah&#8217;ım, her olgunluk benimdir ve eğer kudret (güç) ve iyilik etmeye saygı gösterenlerden iseniz ben âlemlerin Rabbiyim ve eğer geleceğe tama&#8217; ederek saygı gösterenlerden iseniz ben Rahmân-ı Rahîm&#8217;im ve eğer korku ve ürkme ile saygı gösterenlerden iseniz ben din gününün sahibiyim. Bundan dolayı saygının bütün sebeplerini zatında toplayan ve kendisine ibadet edilen tek ilâhım.&#8221;</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bunu duyan akıl sahibi muhataplar da &#8220;Acaba Allah Teâlâ&#8217;ya nasıl ve ne şekilde hamd edelim?&#8221; diye elbette kendi kendilerine soracaklardır. İşte buna cevap vermek üzere, sözün yönünü değiştirmek demek olan bir iltifat üslubu ile; &#8220;Ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti ve a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">cak senden dileriz yardımı, inayeti (Ya Rab!)&#8221; buyurulmuş ki &#8220;böyle deyiniz&#8221; meâlini anlattığı halde, anlatımdaki belağat bunu açıkça söylemeye ihtiyaç bırakmamıştır. sana mânâsına bitişik olmayan zamirdir ve ondan sonraki fiilinin düz nesnesidir. Nesneni</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> böyle fiilden önce gelmesi, sırf sana mahsus anlamı taşıdığından &#8220;başkasına değil, ancak sana&#8221; demek olur. abed, ubudet, ubudiyet (kulluk) mânâlarını da toplayan ibadet masdarından yapılmış geniş zaman fiili birinci şahıs çoğul kipidir. O halde ibadet ne</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dir?</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Şeriat dilinde ibadet, niyete bağlı olarak yapılmasında sevap olan ve yüce Allah&#8217;a yaklaşmayı ifade eden özel itaattır. İtaat, niyete bağlı olsun olmasın ve kimin için yapıldığı bilinsin bilinmesin, yapılması hayırlı olan ameli yapmaktır. Allah&#8217;a yaklaşmak niyete bağlı olmasa bile yapılması hayırlı olan ameli, kime yapıldığını bilerek yani yaklaşmak istediği zatı tanıyarak yapmaktır. Bundan dolayı her ibadet, Allah&#8217;a bir yaklaşma ve her yaklaşma bir itaattır. Fakat her itaat yaklaşma sayılmaz ve her ya</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">laşma ibadet olmaz. Mesela Allah&#8217;ı tanımak için düşünmek bir itaattır. Fakat kendisine yaklaşmak istenilen yüce Allah düşünce durumunda henüz tanınmış olmadığından bu düşünce bir yaklaşma değildir. Ve niyete bağlı olmadığından ibadet de değildir. Kur&#8217;ân o</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">kumak, ihtiyaç sahiplerine</span></p>
<p>yardım etmek, sadaka vermek, vakıf yapmak, köle azat etmek ve benzeri şeyler niyete bağlı olmayan ameller hem yakınlık, hem itaattır, ibadet değildir. Fakat namaz, oruç, zekat, hac ve cihad gibi yapılmasında niyet şart olan ameller hem ibadet, hem yakınlık ve hem itaattırlar.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Demek ki, şer&#8217;î ibadet, insanın ruh ve bedence, dış görünüşü ve içyüzünde bütün varlığıyla yalnız Allah&#8217;a yapılan şuurlu bir itaat ve yakınlıktır. İlk önce; bunda niyet şarttır. Niyet ise yapılacak işin icra edilmesinde ancak Allah&#8217;a itaat ve yaklaşmayı kasdetmek demek olan yeni bir istektir. Azmetmek bir işi yapmadan önce, kasdetmek yapmakla beraber olduğu gibi niyet de niyet edilen şeyi bilmekle beraber onu yapmaya bitişik olur. Hem bilgi ve hem isteği kapsa</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">y</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">an bu tam şuur, ruh ve kalbin bir işidir. İkincisi bununla beraber Allah katında itaat olan bir amel ortaya koymak gerekir ki ibadet olsun. Yoksa yalnız bir şeyi yapmayı istemek ve ruhta kalan düşünme, hatıra getirme gibi iç duygularla ilgili ameller, ita</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t ve yakınlık olsa da ibadet olamaz. Bunun içindir ki, ibadetlerin başı olan imanda, sadece kalb ile doğrulamak yetmez de bunun hiç olmazsa dil ile ikrar edilerek kalbden dışarı çıkarılması da gerekir. Aynı şekilde niyet edilmeden yalnız açıkça yapılan am</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ller de ne olursa olsun ibadet sayılmaz. Niyetsiz yatıp kalkmak namaz değil, niyetsiz aç durmak oruç değil, niyetsiz Ka&#8217;be&#8217;ye, Arafat&#8217;a seyahat edip dolaşmak hac değil, niyetsiz düşmanla savaşmak, şehit veya gazi yapan cihad değildir v.s&#8230; O halde kötü n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">yetle, yani Allah&#8217;a itaat ve yakınlık maksadından başka bir maksatla yapılan ameller hiçbir şekilde ibadet olamaz. Görülüyor ki, dilimizdeki kullanılışlarına göre tapı, tapmak, tapınmak kelimeleri ibadetin değil, genel olarak itaatın mânâsı olabilecektir.</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Hatta tapmak ve tapınmak kelimelerinde az çok ne yaptığını bilmemek gibi bir şuursuzluk mânâsı anlarız da bunları puta tapmak, haça tapmak gibi yerlerde kullanırız. Bundan dolayı &#8220;sana ibadet ederiz&#8221; yerinde sadece Türkçe olsun diye &#8220;sana taparız&#8221; veya &#8220;t</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">pınırız&#8221; demek dilimizin inceliğini kaybetmek olur. Kulluk etmek şuur (bilinç) açısından tapmak kelimesinden daha iyidir. Bu da ibadetten zayıf olan kulluğun mânâsıdır. Bununla beraber İslam&#8217;da bütün dinî nasların genel incelenmesi sonucu yerleşmiş olan ş</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r&#8217;î (dinî) mânâdan önce kelimenin kökünden gelen lügat mânâsı göz önünde bulundurulduğu zaman bunların arasında bir ortak mânâ vardır ki, ibadet denildiği zaman önce onu düşünmek ve Fâtiha&#8217;da da bundan başlamak gerekir. Şu halde o nedir?</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bu mânâ esas madde</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">sinin en genel olan mânâsı ne ise odur ki, bu da &#8221; = ubudet&#8221; veya &#8221; = abed&#8221; masdarlarındandır. Âbid (ibadet eden) ve mabud (kendisine ibadet edilen) vasıflarının içinde de yer almıştır. Yukarıda işaret</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ettiğimiz şekli ile ubudet, ubudiyet (kulluk) ve ibadet bir derece itaat mânâsını ifade ederler ki, en özel mânâsı ibadet, en genel mânâsı da ubudettir. Ubudet Arap dilinde kendini alçak tutma mânâsını içine alır. Kulluk alçalmayı açığa vurma, ibadet bunun daha kuvvetlisi olarak eğilip tevazu etmenin, alçak </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">g</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">önüllülüğün ve hürmetin en son derecesidir. Bunun için tefsir âlimlerinin çoğu bunu (eğilip tevazu etmenin en son şekli) diye tefsir ederler. Bu da sebebini sormadan tam itaat mânâsına gelir. Ebu Hayyan tefsirinde İbnü Sikkit&#8217;ten ibadetin her şeyden tecri</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> edilip Allah&#8217;a yönelme mânâsından alınmış olduğunu da nakletmiştir. Kamusu şerheden mütercim Âsım Efendi&#8217;nin açıklamasına göre de ibadet hırs ve öfke mânâlarına gelen (abed) maddesinden alınmıştır. İbadet Allah&#8217;ın razı olduğu şeyi yapmak, ubudiyet (kullu</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">) de Allah&#8217;ın yaptığına razı olmak diye de tefsir edilmiştir. Çünkü şeriat dilinde ubudiyetin ibadetten bazen pek aşağı ve bazen daha yüksek olarak kullanıldığı vardır. Hz. Muhammed (s.a.v.)&#8217;in ubudiyeti ibadetten daha özel bir mânâya gelir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bu mânânın psikoloji ilmi açısından açıklanması: İnsanın hayatı, tat ile acının güzergahı (geçidi) dır. İnsan ruhu; acıdan gocunur, taddan hoşlanır. Acı sebepleri karşısında öfkelenir veya kızar, insan faaliyetlerini düzenleyen işte şimdiki zamandan geleceğe bu korku i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e ümidin ard arda karşılaşması ve çarpışmasıdır. Ümit silindiği zaman ümitsizlik kaplar, faaliyet söner. Korku silindiği zaman da azgınlık kaplar, sonuç düşünülemez, faydalı faaliyet yapılmaz, üretimin yerini tüketim alır. Ümidin içinde bir korku, korkunu</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> içinde bir ümit yoksa vazife şuuru hareketsiz kalır, açları çalıştıran doymak ümidi, tokları çalıştıran açlık korkusudur.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">İnsan hayatı iç ve dışın karşılıklı ilişki içinde olmasıdır. Nefes almadan tutunuz da en incelerine varıncaya kadar hayatın sebepleri ve lezzetlerinin bir çoğu insana dışından gelir, içinden gelenlerin çoğu da kendi isteğiyle yaptığı bir şey değildir. İster istemez herkes, hayatının ümit ve korkusunun sebebi yalnız kendisi olmadığını az çok sezer. Bu da kendi kendisine bırakılan insanı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> bir hiç olduğunu anlatır. İnsanın bu acizliğini, bu duygusunu unuttuğu kendinden geçtiği zamanlar gerçi çoktur. Fakat ne olursa olsun hiçbir kişi kendi kendine bu aczin sahasından çıkamaz. Aklı olanlar da ümit ile korkunun bu çekicilik ve iticiliğinden a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">y</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rılamazlar.</span></p>
<p>Gerçekten geleceğe göre insan ruhunda ne ümidin sonu vardır, ne de korkunun. Yaratılışta ümit sebepleri sınırlı olmadığı gibi, korkunun sebepleri de</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">öyledir. İnsan ruhu, zaman zaman belli ümitler ve belli korkular karşısında birbiri ardınca üzülürken bir taraftan da bütünüyle belli olmayan, uçsuz, bucaksız ümitlerin, korkuların mutlak etkisi altında bulunur. Burada bütün ümitlerle bütün korkuların karşı karşıya yer alarak bir noktada buluştuklarını görür ki bu da gerçeğin ta kendisidir. Ve o za</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">an kendisinde öyle bir ilgi uyanır ki, bu ilgi bir taraftan bütün sevgileri, diğer taraftan bütün korkuları içine alan bir korku ve ümit heyecanı ile ortaya çıkar. İşte insan ruhunun böyle bütünüyle etkilendiği kayıtsız bir korku ve ümit sebebine karşı du</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">y</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">duğu bu ilgi yaratılışta insan fıtratında var olan kendisine ibadet edilen ve ibadet düşüncesinin başlangıç noktasıdır ki, bütün vazife duygusu bunda toplanır. Ve her şahsın ahlâkî cibilliyeti, geleceği, mutluluğu, mutsuzluğu bundaki ciddilik ile her bakı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dan birbirine denktir. Ve insan bu duygusunu neye bağlarsa tapınılanı odur.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bazen cahillik ve bazen terbiye ve alışkanlıktaki özellik dolayısı ile bazı vicdanlar yükselemez de belirli ve sınırlı bir ümidin baskısı altında veya bir korku tarafından yenilgiye uğramış olarak kalırlar. Ve ona belirli bir zaman içinde bütün varlığıyla öyle bağlanır ve öyle güçsüz olur ki, o lezzeti feda etmeye veya o acıya göğüs germeye kendisince imkan yok gibi düşünür. Artık o, bu ümidin sebebini öyle sevmiş veya o korkunun s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">bebinden öyle yılmıştır ki, bunlar ona bütün sevgilerin gayesi veya bütün korkuların sonu gibi görünür. Sanki birisi varlığın ta kendisini, diğeri yokluğun ta kendisini temsil eyler. Ve o zavallı vicdanın böyle sınırlı ve sonlu yaratılmış bir sebebe böyle</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">bütünüyle bağlanıvermesi onun huzurunda öyle alçalmalara, öyle tapınmalara sürükler ki, bütün şuur o küçülmeye boğulur ve o andan ilerisini görebilecek akıldan iz kalmaz. İnsanlara gerçek mabudu ve gerçek kulluk ilgisini unutturarak, bütün belaları meydan</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> çıkaran şirkin esas kaynağı budur. Allah&#8217;a şirk koşanların canlı, cansız, türlü türlü putları, yalan ve haksız mabutları hep bu duygu ile ortaya çıkmıştır ve insan hayatında hala böyle vicdanlar, zannedildiğinden daha çoktur. Hatta kendilerini, mabud ve </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">badet düşüncesi ile hiç ilgili değillermiş gibi sananlar bile her an böyle mabud değiştirir dururlar. Ve bütün hayatlarını mutlak şüphe içinde geçirirler ve kendileri öldükten sonra geride kalacakları, bir an bile düşünmezler. Fakat şurası bir gerçek olup</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">kesin olarak bilinmesi gerekir ki, bütün varlığını geçici şeylere bağlayan her gönül, zarara ve tehlikeye adaydır. Çünkü o geçici cazibe bir gün olup kopacaktır. Hangi geçici varlık vardır ki, sana senden önce yıkılıp gitmeyeceğini ve senin bütün emelleri</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i sana bağışlayacağının sözünü ve güvencesini verebilir? Ayağının altındaki yer, başının üstündeki güneş bile sana bu güvenceyi veremez. O güvenceyi Hayy ve</span></p>
<p>Kayyûm (diri ve ayakta) olan yaratıcı Allah Teâlâ&#8217;dan başka verebilecek hiçbir şey yoktur. Ve gerçekten ibadet onun hakkıdır ve ancak ona ibadet edenlerdir ki, diğer ümitlere, korkulara kendini tamamen kaptırmaz ve vazifesi yolunda şaşırmaz ve onlardan herkes faydalanır.</p>
<p>Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: &#8220;Mümin taze ekin gibidir, rüzgar estikçe yatar, fakat yine doğrulur kalkar. Kâfir ise çam ağacına benzer, rüzgar estikçe gürler, amma bir kerre yıkılırsa bir daha kalkamaz.&#8221; Çünkü kâfir ölümlüye, mü&#8217;min ise daima diri olan Allah&#8217;a bağlıdır.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Hz. Peygamber (s.a.v.)&#8217;in vefatı üzerine bütün ashâb-ı kiram pek çok üzülmüş ve adeta şaşırmış idiler. Hz. Ömerü&#8217;l-Fâruk bile; &#8220;Peygamber vefat etmedi ve etmez, her kim öyle derse vururum.&#8221; demeye kadar varmıştı. Fakat Sıddîk-ı Azam Hz. Ebu Bekir Efendimiz derhal &#8220;Muhammed, sadece bir peygamberdir. Ondan ön</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">c</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz gerisin geri küfre mi döneceksiniz? Kim geri dönerse, Allah&#8217;a hiçbir ziyan veremez. Allah, şükredenleri mükafatlandıracaktır.&#8221; (Âl-i İmran, 3/144) âyetini okuyup; &#8220;Ey müminler! Eğer Muha</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">med&#8217;e ibadet ediyorsanız işte o vefat etti ve eğer onu gönderen yüce Allah&#8217;a ibadet ediyorsanız O ölmez diridir.&#8221; meâlindeki nutkunu söyleyince ashab-ı kiram kendilerine gelmişlerdi. Bu gerçek her zaman, gerçeğin ta kendisi ve bu kanun, her vakit geçerli </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">olan bir kanundur.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Gönüller ölümlü şeylere bağlandığı zaman, çok vakit ümidin başlangıç noktası ile, korkunun başlangıç noktasını başka başka görür ve o zaman bakarsınız bir tarafta güzel sevgi mabudları, bir tarafta da kahraman korku mabudları dizilmiştir. İkisinin arasında kalan zavallı kalb ikisine de kendini sevdirip korkusunu gidermek, ümidine ermek için ne heyecanlarla kıvranır, akıl almaz saçmalıklar ve küçülmeler ve saygı göstermeler meydana koyarak çırpınır, tapınır ve onun düşüncesine göre bu bir </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">badet olur. Fakat ne fayda ki, ona göre ümidi veren başka, korkuyu veren başkadır ve bunları birleştiren, her şeye hükmeden bir başlangıç noktası yok. Böyle olunca da bütün çalışmaları boşa gider ve saçma olur. Ve o gönül, birbirine zıt olan bu iki kuvvet</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n sürekli kavgasından doğan bunalımın bir savaş meydanıdır. Artık bir sükunet ve gönül rahatlığını duymak ihtimali yoktur.</span></p>
<p>Ümit ve korku bir başlangıç noktasından gelen ve yine onda birleşen olumlu</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ve olumsuz birer etki şekli olarak duyulmalıdır ki, birinin yerine diğerini yerleştirmek imkanı doğsun da kalb bir sükunet duyabilsin ve hayatında onunla yürüsün. Susuzluğumdaki içimin yanması ve suyu içtiğim zamanki sevinç eğer su kaynağının biri olumlu, biri olumsuz olan etkilerinden meydana gelmiş ise her sus</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dığım zaman suya koşmanın bir anlamı vardır. Fakat bunların biri suyun, diğeri ateşin etkileri ise ve su ile ateş arasında hükmeden bir ortak kaynak da yoksa ateşten suya, sudan ateşe koşmak sonsuz yorgunluktan başka hiçbir sonuç vermez. Bundan dolayı ümi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> ile korkunun bir kaynakta birleştirilmesi bu itibarla da gereklidir ve bir tek Rabb, ayrı ayrı rabblerden hayırlıdır. Halbuki yukarıda açıkladığımız şekilde yok olan şeylerde bu birlik er geç ayrılmaya mahkumdur. Ve gerçekten bir olan Allah; benimle hiss</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">mi, hissimle dışımda kalan şeyleri birbirine bağlayan ve düzene koyan Allah Teâlâ&#8217;dır ve ben O&#8217;na ibadet, O&#8217;nun kanununa itaat etmeliyim.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Kısacası beşerin fıtratında ibadet, ruhu büyüleyen en yüksek sevgi ile en yüksek korkunun biraraya gelmesinden ve tokuşmasından çıkan korku ve ümit şimşeği içinde sevgi neşesi ile ümid zevkinin galip gelmesini görmek için tam acizlikten mutlak kuvvete yükselme maksadı ile boyun eğilerek yapılan bir iştir ki, hem dışta, hem içte en son bir küçülme ile, en son bir saygı gö</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">termeyi içine alır ve gerçeklik oranında kalbe gönül rahatlığı ve sükunet bırakır. İbadet ederken dünyadan ve bütün benliğinden tecrid edilerek Allah&#8217;ına öyle tam bir edeb ve gönül alçaklığı ve öyle tam bir hürmet ile itaatı arzeder ve boyun eğer ki, tam </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">aygıya aykırı bildiği en küçük bir hareketten bile sakınır. Bunun için kibir ve riya ile birleşmez, açık ve gizliye bölünmeyi kabul etmez. Hakkıyla ibadet, mutlak güçsüzlük ile tam kuvvetli olmanın, tam aşağılık ile tam yüceliğin, korkular içinde titreyen</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ümit ile istekleri gerçekleştiren Allah&#8217;ın karşılaşma cilvesi (görüntüsü)dir. Beceriksizliğini hissetmeyen kibirliler, hiçbir korku yokmuş gibi görünen gaflet içindeki iyimserler, hiçbir ümit beslemeyen ümitsiz kötümserler bu şereften mahrumdurlar.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bu gerç</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ekleri özetlemek için müfessirlerin en büyükleri nün meâlini şöyle anlatırlar: Ey Rab! Biz başkasına değil, yalnız senin rububiyetini ikrar ve itiraf ederek ancak sana boyun eğeriz ve yalnız sana zilletimizi arz ederiz ve ancak sana itaat etmekle iç huzur</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">u</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> ve rahatlığı, gönül rahatlığı buluruz. Çünkü bütün korku ve ümidimizin ilk ve son dönülecek yeri yalnız sensin, sen korku vermezsen korku yok, sen ümit vermezsen ümit yok; tat duyurmadın mı herşey acı, acı duyurmadın mı her şey tatlı, ruh senin mülkün, m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dde senin mülkün, bütün beden senin mülkün; bize verdiğin duygular, meyiller hayale dalmalar,</span></p>
<p>akıl erdirmeler ve iradeler ile vicdan duygusu da senin lütfun, senin merhametindir. Bu &#8220;vicdan duygusu&#8221; ise bütün gönül rahatlığını, sana hamd ve şükretmek ile dostluğu ortaya koymak için ancak senin emrine vermekte buluyor. Bütün akıllar, bütün kâinat da buna şahittir.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Burada nefsin gururu şöyle bir soru sorar: Ruh ve vicdan alçalma değil yükselme ister, ibadet ise alçalma anlamını kapsadığına göre yükselecek olan ve hele yükseldiğini hissetmiş bulunan kimseler için alçalma olmaz mı? Artık o yüksek kafalar alınlarını yere nasıl koyabilirler? Böyle bir soru, içindeki cevabı görmemekten kaynaklanan bir kibri açığa vurmaktır. Yükselmek istemek, yükselmek ihtiyacını </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">abul etmektir. Bu da bir taraftan kendi acizliğini, diğer taraftan yüceliğini beğenme ile mümkün olur ki, ibadet bu mânânın en yükseğini anlamaktır. İkinci olarak yükseldim demek, yükselmediğini ilan etmektir. Böyle bir iddia hem yüceliği ve ilerlemeyi sı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ırlı görmek, hem de düşme ihtimalinin imkansız olduğunu zannetmek gibi büyük bir kabahat sayılır. Halbuki yücelme mertebeleri sonsuzdur, düşme tehlikesi ise her zaman vardır. İbadet de kibir ve gurur hastalığının yegâne (biricik) ilacıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Üçüncü olarak; A</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">llah Teâlâ&#8217;ya ibadet etmedeki alçalma ve hürmet, insan vicdanı için mümkün olan her türlü yükselmenin üstünde bir yücelik temin eden (Allah&#8217;a) bağlanmanın bir delilidir ki, bayağı gönüller o kadar yüksekliği kendilerine layık bile göremezler de imkansız sanırlar.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">&#8220;Kâinatta ben Allah&#8217;tan başkasına hürriyetimi veremem ve ancak ona ve onun emrine boyun eğerim, itaat etmeyi sever, isyandan nefret ederim, iyiliğe koşar, kötülükten sakınırım, iyiliğin başını da hakta bilirim. Allah&#8217;ın emrine uymayan, Allah Teâlâ hesabına yapılmayan hiçbir şeye ölürüm de baş eğmem. Çünkü ben yoktum O beni var etti ve terbiye edip bana hürriyet verdi. Bu can, bu vicdan ve bu hürriyet bende O&#8217;nun bir emanetidir. Bunu yapan isterse sonsuz defalar daha yapabilir. Bundan dolayı onun yo</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">unda her şeyi feda ederim. Dilediği zaman alacağı canımı da feda ederim. İstediği zaman yıkıp, istediği zaman yapabileceği dünyaları da feda ederim. Bu uğurda acılara katlanır, iyilik ve haksızlıklara göğüs gererim. Katlanamaz, geremezsem ölürüm. Onun emr</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">; zaten öleceğim. Ölürsem de böyle bir imanla, böyle bir dostlukla ölürüm. Başlangıcım toprak, sonum toprak olur. Allah&#8217;tan gelir Allah&#8217;a giderim. İşte ben Allah&#8217; ın böyle bir kuluyum. Kendime kalırsam bir hiçim, O&#8217;na bağlanmakla herşeyim&#8230;&#8221; diyebilmek v</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> buna içten bağlı olmak ne kadar büyüktür. Ve insan için bundan daha büyük bir kuvvet, bir yücelik nasıl düşünülebilir? Bununla beraber</span></p>
<p>bu konuda Fâtiha, &#8220;ben değil, biz deyiniz&#8221; diyor.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Gerçekten diyerek Livâü&#8217;l-hamd (peygamber sancağı) altında toplanan ve yirmi otuz sene içinde Allah&#8217;ın yüceliğini bütün kâinata yayan ve ispatlayan ilk müslümanlar bütün bu duygu içinde idiler. Bu duyguyu kaybedenler de dünyaya boyun eğdiler. Şüphesiz ki, bu antlaşma ağır bir yüktür. Fakat Hakk&#8217;ın yüceliği ka</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">şısında hak edilecek yücelik de hafiflikle elde edilecek ve erilecek bir hedef değildir. Ve kulun kendi güçsüzlüğü, böyle bir sözleşmeye kendi kuvveti ile girişmesine engeldir. Bunun için &#8220;Ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti.&#8221; derken, aynı şekilde &#8220;Ancak s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">nden dileriz yardımı, inayeti.&#8221; diye yardım isteğinde bulunmak gereklidir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">&#8220;istiâne ederiz&#8221; demektir. İstiâne, avn talep etmek başka bir ifade ile maûnet istemek daha Türkçesi yardım dilemektir. İstekli veya isteksiz onu vermeye de iâne (yardım) denir. Muâvenet ve teâvün de karşılıklı yardım demektir. Bundan dolayı istiâne (yardım dileme) ile bunları birbirinden ayırmalıyız. Çünkü burada &#8220;hasr&#8221; denilen tahsis, yardım dileme hakkındadır. Bu yardım dilemenin ne gibi konularda olduğu zikrolunmamıştır. Böyle o</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">an yerlerde de üç mânâ ihtimali vardır:</span></p>
<p>1- Bağlı olduğu şeyi göz önünde bulundurmaksızın bizzat yardım dileme işini kasdetmektir ki genel olsun, özel olsun yardım dilemek denilen işi &#8220;biz ancak sana yaparız&#8221; demek olur.</p>
<p>2- Bağlı olduğu genel bir hususu takdir ederek her konuda, her işte yardım dilemeyi kasdetmek. Bu iki mânâ meâlde birleşir. Fakat önceki mânâ daha beliğ, bu mânâ ise açık olur.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">3- Özel bir karineye dayanarak yardım dilemenin bağlı olduğu özel şeyi varsayarak falan konuda yardım dilemeyi kasdetmektir. Burada ise ibadet karinesiyle bu üçüncü ihtimal akla gelebilirse de sözün kısaltma ve tahsis suretiyle tevhide yönelik olması ve hepsi Allah&#8217;a has olan hamdin açıklanması yönünde söylenmiş bulunması buna engeldir. Ve her halde İbnü Abbas (r.a.) </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">h</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">azretlerinden de rivayet edildiği üzere genel yardım dilemeyi gerektirir ki, bu da birinci veya ikinci şekillerden birisi ile olur. O halde müfessirlerin açıkladığı gibi mânânın özeti: Ey Rab! Biz gerek sana ibadet ve itaatımızda ve gerek diğer işlerimizi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> hepsinde ancak senden yardım dileriz, senden başka kimseden yardım dilemeyiz, seni tanımayan kâfirler başkasından yardım dilerler. Biz ise ibadetimizde katıksız ve içtenlikle bütün işlerimizde ancak senden yardım dileriz demektir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Beydavî&#8217;nin belirttiğine göre yardım iki çeşittir: Birisine gerekli yardım, diğerine gerekli olmayan yardım denilir. Gerekli olan yardım, onsuz fiilin meydana gelmesi mümkün olmayandır. İşi yapan kimsenin gücü, düşüncesi ve işin yapılacağı aletin ve maddenin bulunması gibi ki, b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">u</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">nlar toplandığı zaman insan güç ve kuvvet sahibi olur da kendisine gerçekten teklif yapmak sağlıklı olur. Gerekli olmayan yardım da işin meydana gelmesini kolaylaştıran şeylerdir. Bu taksim şekli usul ilminde kudret-i mümekkine ve kudret-i müyessire adı a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">tında yapılır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Önce bu âyet bize gösteriyor ki, bütün yardımlar Allah&#8217;ındır fakat istek bizimdir. Ve buna çalışıp kazanma veya cüz-i irade de denilir ki, asıl kuvvet ve güç yetirmek bu istek ile yardımın birleştiği zamandır. Bu da işin meydana gelmesi ile beraber olur. Bundan dolayı felsefenin rahatsız edici teorilerine boğulmaksızın &#8216;den şunu anlıyoruz ki, bize bir istek yetkisi verilmiştir. Bu şekilde bizden birisi isteğimizle, diğeri isteğimiz dışında iki iş meydana gelir ve her ikisi de bizden meydana </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">g</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">eldiği ve bizimle ayakta bulunduğu için (özetle onun yeri biz olduğumuz için) bizim işimiz sayılır ve bize isnad edilir. Mesela nefes alan biz, uyuyan, ölen biz olduğumuz gibi yiyen, içen, oturup kalkan, şunu bunu kımıldatan veya yatıştıran da biz oluruz.</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Ve bunlardan isteğimizle olanların yakın sebebi biziz. Fakat bütün sebebi ve tam sebebi biz değiliz. Çünkü biz bunda gerekli yardıma muhtacız. Mesela benim elim ile iradem arasındaki gerçek ilişki kurulmamış olsaydı, istediğim zaman elimi oynatamıyacaktım</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">.</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> Nitekim bazı organlarımı öyle oynatamıyorum. O halde yaratıcı biz değiliz; yaratma olayı yalnızca en yakın sebebe bağlı değil, bütün sebeplerin biraraya gelmesine ve toplamına bağlıdır. Demek ki, isteğimizle yaptığımız işler, bir isteyen ve yapan kimse i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e bir yaratıcı fail arasındaki bağlılığın toplamını ifade eder. Bütün cisimlerin yalnız kendine ait özelliği hareketsizlik olduğu gibi ruhun özelliği de bir faaliyet ve hareket isteğidir. Yaratıcıya ait faaliyet ise yaratıcı yüce Allah&#8217;ındır. Araba ilerli</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">y</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">or, makina işliyor deriz. Bunlar zorla ve mecburi olarak yapılan işler olduğu halde işin yeri onlar oldukları için ilerlemeyi ve işlemeyi onlara isnad ederiz. Bizim nefes almamız, kan dolaşımımız gibi hareketlerimiz de böyledir. Kurulmuş bir makina, işlem</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k için başlangıçta bir çalıştırmaya muhtaçtır. Bunu ise cansız makina kendisi yapamaz veya isteyemez. Canlı bir makinist veya şoför yapar ve ancak canındaki bir istekle yapar, canı ister ki, eli makinanın anahtarını tutsun da hareket etsin. Makinistin canı bu isteği bu iradeyi yaptığı anda bir de bakarsın hareket yok iken yaratılmış olur</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ve makina da işlemeye başlamıştır. Bu şekilde işleyen, o hareketin yeri olan o makinadır. İşleten o hareketi isteyen makinisttir. Yaratan o hareketi baştan sona kadar yoktan var eden Allah Teâlâ&#8217;dır. Her işimizde bu üç derece apaçık görünen bir gerçektir. Artık ne cebriye veya maddeciler gibi insanı ruhsuz bir makina farzettirmeğe çalışmalı, ne de onu ruh ve maddenin yaratıcısı olan Allah Teâlâ gibi farzettirmeye (saymaya) </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">u</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ğraşmalıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Gerçi yüce Allah&#8217;ın tecellilerini görmek için her türlü incelemelere, düşünmelere girişmek iyi bir şey olduğunda şüphe yok ise de bu arada girdiği yolu kaybedecek ve zahirin gerçeğini inkar edecek bir şekilde dalıp gitmek sonu gelmeyen bir sapıklık olur. &#8220;Varlığı istemek&#8221; mânâsı ile &#8220;varlığın kendisi&#8221; mânâsını birbirinden ayıramamak tuhaf bir düşünce olur. Acaba istemek de bir iş değil midir? Ve bu da bir isteğe muhtaç olmaz mı? Bundan ya teselsül veya cebr veya halk gerekmez mi? gibi soruları</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">kesip atan mantığa uygun cevaplar yok değildir. Teselsül gerekmez, çünkü bir şeyi istemeyi istemek de istemenin bizzat içindedir. Cebr gerekmez, çünkü fiil araba sürükler gibi yapılmış değildir. Yaratmak da gerekmez, çünkü istek aslında var olan bir şey d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ğildir. Varlıklar arasında bir bağdan bir ilişkiden ibarettir. Varlık ilişkisi ise varlığın kendisi değildir ki, ilişkiyi kurmak varlığı yaratmak olsun. Başka bir ifade ile tereddüt iki düşünce arasında bir zihin hareketidir. Bu harekette zihin mekik gibi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">iki tarafa gidip gelirken bunda karar bulunca öbürüne bir daha gitmemek gibi ilişki kurmamaktan başka birşey yapmış değildir ki, buna varlığın yaratılışı denilsin. Bundan dolayı küllî irade denilen irade gücü mahluk sayılmıştır. Fakat insanın elinde olan </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rade, istek ve seçme ile kesb dediğimiz karar, yaratılmış değildir ve bizim bir ilişkimizdir. Bunlarla istek ve iradenin varlık sınırını ve özündeki sırrı tamamen kavrayamazsak, o da Allah Teâlâ&#8217;nın gerçek mahiyetini anlayamadığımızdan ve anlayamayacağımızdandır. Bundan dolayı, önceki apaçık gerçek görünüp dururken metafizik denilen bu vadide saplanıp kalmak tehlikeli bir yoldur ve işte bu dalgınlıklara meydan bırakmamak için Fâtiha&#8217;da cümlesinin içinde istek yetkisi bizim, yardım ve kuvvetin Allah Teâlâ&#8217;nın olduğu pek güzel anlatılmıştır. Artık müslümanlığı ne cebriyelik (determinizm) ile, ne de onun zıddı olan ve insan kendi yaptıklarının yaratıcısıdır diyen kaderiyelik ile yani kaderin olmadığını öne süren bir görüşle itham etmeye kimsenin hakkı yoktur. </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Y</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">alnız irade-i cüziyemiz ve tercih hakkımız var denildiği zaman, bazıları bunu yanlış anlıyorlar da bizim cüzî irademizin her zaman iş görmekte yeterli olduğunu zannediyorlar ve isteklerinde başarılı olmadıkları zaman her konuda cebriyeliğe (determinizme) </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">eyl ediyorlar. Böyle düşünmek bir taraftan</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">&#8220;istek&#8221;i yaratmak zannetmek, diğer taraftan bizim isteğimize ve isteğimizde isabet etmemize Allah Teâlâ&#8217;nın sonsuza kadar müdahale etmeyeceği iddiasında bulunmaktır. Halbuki böyle bir düşünceye yer yoktur. O&#8217;nun muvaffak kılması ile bizim isteğimize paralel sonuçlar yaratılıyorsa bu arada o paralelliği kaldırarak lehimize veya aleyhimize bizzat tasarrufu icra etmeye ve şer&#8217;î ifadesi ile yardım etmeye ve yardımcısız bırakmaya da gücü yettiğinde şüphe edilemez. Alla</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">h</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">, yolunda gidenlere, zamanı gelir tevekkül ve dayanmalarını artıracak şekilde fazlaca iyilik eder ve nimet verir. Yolunda gitmeyenleri de bunun tersine zarar ve sefalete uğratmış olur. Dünyada da mükafat ve ceza veya iradesini, hatırlatma ve uyarma mânâsı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ı ifade eden bu noktalarla ilgili birçok âyetler göreceğiz. Bunlardan bazıları şunlardır: &#8220;Ben işimi Allah&#8217;a bırakıyorum.&#8221; (Ğâfir, 40/44) İşi Allah&#8217;a bırakmak bu nükteye aittir. &#8220;Allah Teâlâ kaza ve kaderini infaz etmek isterse akıl sahiplerinin akıllarını alıverir.&#8221; hadis-i şerifi de bunu açıklıyor. Bunlarda cebir meselesi değil, güzeli isteme ve kötüyü istemekle ilgili ince irfanlar bulunur. &#8220;Bazan hoşunuza gitmeyen birşey, hakkınızda iyi olabilir ve hoşunuza giden bir şey de hakkınızda kötü olabilir. Al</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ah bilir, siz bilmezsiniz.&#8221; (Bakara, 2/216) âyet-i celilesi de bu nüktede diğer bir mânâ ifade eyler ve artık burada bu kadar hatırlatma yeterlidir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Görülüyor ki iki haber kipi cümlesinden oluşan bir âyettir. Bununla beraber örfe göre dilek kipinde kullanılan yemin, anlaşma ve sözleşme kipleri cinsinden olup zaruret yolu ile dilek mânâsını da ifade ederler ve bu şekilde bir kabul ve bir taahhüt meydana getirirler ki, bu kabulün gereği olan teklifi önceki işaretiyle içine almış oluyordu. Burada Allah ile ku</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">lar arasında bir anlaşma şeklinde gayet derin ve gayet kapsamlı bir bey&#8217;at akdi, hukukî bir sözleşme, ifade edilmiş ve yazılmış oluyor ki en derin, en büyük bir yaratılış kanununun yani pratik ve sosyal bir sırrın, güzel söylemenin özlü bir açıklamasıdır.</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Biz bu âyetteki belağat ve hikmetin zevkine doyulmak ihtimalini göremiyoruz. Nerede bir hayat görürseniz orada mutlaka bu kanunun bir hükmünü görürsünüz. Şu kadar var ki, kâfirler bunun ardından şuursuz olarak gövdeleriyle sürüklenir. Müminler de bunu göv</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">elerinden başka akıl ve duygularıyla da yaşarlar.</span></p>
<p>Ne güzeldir ki, Fâtiha&#8217;nın tam ortasında konuşma hakkı bizim sosyal vicdanımızla</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">kulluk dilimize verilmiş ve sözleşme bizim kulluk dilimizden ve sosyal vicdanımızdan dile getirilmiştir. Bunda kulluk duygusunun Allah&#8217;ın sözünün belirleme yeri olduğuna büyük bir uyarma vardır ki, &#8220;Allah bir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiyle yahut perde arkasından konuşur.&#8221; (Şûrâ, 42/51) &#8220;Onu er-Rûhu&#8217;l-Emîn (Cebrail) indirdi. Senin kalbine&#8230;&#8221; (Şuarâ, 26/193) âyetle</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">inin mânâlarıyla ilgilidir. Bu bize şöyle bir uyarma da yapmış oluyor: &#8220;Size görünmeyen gibi gelen Allah&#8217;ın sözü olmasa idi sizin konuşma hakkınız olamazdı. Siz konuşuyorsanız şüphe etmeyiniz ki söylemek, maksadı tebliğ etmek kuvvet ve niteliğini yaratıcı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ızdan ve onun yardımından alıyorsunuz. Anlayınız ki, sizin kendi varlığınız gibi, konuşmanızın da başlangıcı yüce Allah&#8217;tadır. Siz mânâ ve maksadınızı başkalarına tebliğ ederken ve anlatırken Allah Teâlâ&#8217;yı bu kuvvetten yoksun zannetmeyiniz. Bundan dolayı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">yüce Allah&#8217;ın indirdiği Kur&#8217;ân&#8217;ı bütün sosyal vicdanınızla dinleyip anlamaya ve tatbik etmeye çalışınız.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Burada bize Allah&#8217;ın zatı ve sıfatından sonra Allah&#8217;ın ahlâkından büyük bir örnek de telkin ediliyor. Allah ile kullar arasında karşılıklı şartlara dayanan bir antlaşma şeklinde yazılı sözleşme akdi ile ne büyük bir Rahmanî ahlâk olduğunu iyi düşünmek gerekir. Bizi yoktan var edip biraz terbiye ettikten sonra yine sırf rahmeti ile bize dünyada geçici olarak ihsan ettiği bağışlarını bizim gerçek mülkümü</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">z</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> imiş gibi ebedîleştirmek ve ebediyen nemâlandırmak için yüzyüze gelmesinde adeta denk bir rütbe ve bir onur veriyor. Rab olmasından dolayı kendi haklarını bize vazife olarak yalnız emir ve teklif ediverecek yerde aslında hiçbir hukuku olmayan bizlere de </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ülkiyet ve haklar tanıyarak ikisini mübadele ediyor ve bizim haklarımızı da kendi rahmetinin sorumluluğuna alıyor. İbadet ve kulluk onun hakları ve bizim vazifelerimiz. Buna karşılık, dünyada talep ve yardım, ahirette mükafat ve cezalandırma bizim hakları</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ız, onun yalnız kendi gerekli görmesi ile rahmet ve hikmetinin vecibeleri oluyor. Ve hatta kul haklarına Allah hakkından daha fazla dikkat ediliyor ve önem veriliyor. Rahmet, kulluktan öncedir, fakat kulluk da yardım dilemekten öncedir. Demek ki, vazife i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">temek hakdan öncedir. Ve halbuki Hakk&#8217;ın rahmeti ve hakkın oluşması daha öncedir. Ve bu şekilde vazife ve hak arasında tam bir ilişki (connoter) vardır. Şüphe yok ki, böyle bir muamele Peygamber (s.a.v.) Efendimiz&#8217;in: &#8220;Allahın ahlâkı ile ahlâklanınız.&#8221; ha</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">is-i şerifinde işaret ettiği Allah&#8217;ın ahlâkının en şayan-ı hayret tecellilerinden biridir.</span></p>
<p>İkincisi bu âyette, topluma ve sosyolojiye de büyük bir önem verilmiştir.</p>
<p>Çünkü akit (sözleşme) &#8220;ibadet ederim, yardım dilerim&#8221; gibi birinci şahıs kipi ile yapılmıyor da diye çoğul yani birinci şahıs çoğul kipi ile yapılıyor.</p>
<p>Müfessirler burada, cemaatla ibadetin faziletine işaret vardır diyorlar, şüphesiz öyledir. Fakat cemaat faziletini iyice düşünmeliyiz. Cemaatle ibadet etmek için cemaatin oluşmuş bulunması lazımdır.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Halbuki cemaat kuru bir kalabalık demek değil, aynı duygularla birlik halinde hareket edebilen düzenli bir kurul demektir. Bundan dolayı cemaatin oluşması bir ruha ve sosyal bir antlaşmaya bağlıdır. Sosyal antlaşma ise henüz içinde bulunduğumuz akit ve sözleşme ile oluşacaktır. İslâm cemaatinin oluşması da Fâtiha&#8217;nın inmesinden sonradır. Bundan dolayı arada tuhaf bir zaman kusuru var zannedilir. Fakat gerçek öyle değildir. Sosyal ruh, önce tek kişilerde yerleşir, kişinin vicdanına ne vakit kardeşlik du</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">y</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">gusu girer ve onu kibirden, darlıktan, bencillikten çıkararak genişletirse o vicdanın genişliği oranında bir cemaate aday olur. Bu genişlik, bir arkadaşlıktan bir aileden tutunuz da dünyaya egemen olan devletlere kadar gider. Vicdan darlığı, cehalet ve ki</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ir ile beraberdir. Gönül ferahlığı da denilen vicdan genişliği ise korku ve ümitte, kıvanç ve kederde yükselmiş bir anlayış ve irfana ve bundan dolayı alçak gönüllülük gösterme ve merhamet, sabır ve tahammül gibi güzel huylarla beraberdir. Kibirli, dar bi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> vicdan yalnız kendini sever ve yalnız kendisi için korkar. Ümidi kendisine, korkusu yine kendisine aittir. Ona göre fayda onun faydası, zarar onun zararıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bir vicdanda bu sevgi ve korku yükselip de bir diğerini dahi kendisi gibi, en azından kendisine eşit bir değerle görmeye ve onun faydasından kendisininmiş gibi memnuniyet, zararından kendisininmiş gibi üzüntü duymaya başlarsa o vicdanda sosyal ruh oluşmaya başlamış olur. İnsan kelimesinin bir aslı olan üns (alışkanlık) ve müvâneset denilen karşılıklı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">samimiyetin başlangıcı budur. Böyle bir duygu ise iki denk kuvvet arasında bir ortak toplayıcı hissini duymaktır ve işte bu toplayıcı duygu kardeşlik hissinin başlangıç noktasıdır. Bu his fiilen yaşandıkça o topluluk kuvvet bulur; bu his, bu topluluk ne k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dar genişlerse ve ne kadar kuvvet bulursa, kibir o oranda azalır ve sosyalleşme ve medeniyet de o oranda genişler ve kuvvetlenir. Bu sosyal ruhun kurulabilmesi öncelikle fıtrî bir Allah vergisi ve ikinci derecede çevrenin bir yansımasıdır. Ve her iki görüş açısı ile yaratılıştan var olan terbiye ile sonradan elde edilen terbiyeden etkilenir. İşte vicdanında böyle bir sosyal ruh yerleşmiş olan kişi, vicdanının genişliği ve kuvveti oranında bir sosyal toplumun oluşmasında başlangıç noktası olur. Bu vicdanın </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">uyduğu o topluluk, taşıdığı sevgi ve korkunun</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">temeli ne ise kardeşlik duygusunun derecesi o kadardır ve aday olduğu toplumun sınırı da odur. Bu şekilde çeşitli milletleri ayıran, çeşitli ve birçok toplumlar ve onlara uygun olan ruhlar oluşur ve bir toplumda insanlar ne kadar bencilleşirse sosyal ruh da o kadar daralır ve genel olan toplumu parçalar, cemaatini ve kardeşlerini de o oranda azaltır. Fakat bunda ne sevgi, ne de korku; ne fayda ne zarar bütün sınırları ile temin edilmiş olmaz. Ve bunun tam aksin</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">, bir toplum ne kadar geniş ve kapsamlı ise sosyal ruhu o kadar genişler ve dar çerçeveli küçük toplumları o oranda kendine katarak yükseltir. Böylece sosyal açıdan sevgi ve korku; fayda ve zarar da son sınırına dayanmış olur. Bunun için toplumu büyülten </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">v</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">eya küçülten en önemli sebebin, sosyal ruhundaki genişlik derecesinde ve vicdan kuvvetinde aranması gerekir. Toplumda genişleme var da, vicdanda kuvvet yoksa, o toplum idare edilemez. Dağılmaya, parçalanmaya ve küçülmeye mahkum olur. Vicdanda kuvvet var, </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">f</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">akat toplumda genişleme yoksa o toplum büyüyemez. Sonunda büyük bir toplum tarafından yutulur.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Acaba insan ruhunda sevgi ve korkunun bütün sınırlarını kuşatan en kapsamlı ve en kuvvetli sosyal etki ne olabilir? Zıddı, benzeri, ortağı bulunur farzedilebilen hiçbir şey böylesine kapsamlı bir kuvvete sahip olamaz. Ortağı ve benzeri bulunmayan da ancak yüce Allah&#8217;tır. Çünkü mukabili lizatihi batıl, geçersiz ve imkansız olan ancak O&#8217;dur. Ve bunun için bütün şükür ve hamdler O&#8217;na aittir. Bunu duyan ve kuvvetle y</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">şayan vicdanlar, evrensel bir toplumun üyesi olmaya aday bir sosyal ruha sahiptirler. Ve ancak bu toplum ile kardeşlik duygusu en son haddini bulur ve daha yukarısı düşünülemeyecek bir sosyal kurul oluşabilir ve onunla yüce Allah&#8217;ın rızasına erişilir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">İşte Fâtiha&#8217;da yüce Allah kendisini önce akıllı kişilere duyurarak vicdanlarında bu sosyal ruhu terbiye ve kuvvetlendirmek için her birinden diye söz ve misak alırken her şahsın ikrarını; bütün insanlığı ve bütün âlemleri kapsayan büyük bir sosyal kurulu tems</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l eden bir kardeşlik duygusu ve bir sosyal vicdan ile alıyor da &#8220;na&#8217;budü ve nesta&#8217;in = ibadet ediyoruz ve yardım diliyoruz&#8221; dedirtiyor. Çünkü birinci çoğul şahıs, ikinci ve üçüncü şahıs çoğullarına benzemez. Bunda gerçekten söz söyleyen yine bir tek kişid</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r. Fakat o tek kişi kardeşlerini temsil ederek yalnız kendinden söyler de &#8220;biz&#8221; der ve ne vakit bir insan topluluğu, insan topluluğu olarak söz söylemek isterse içlerinden biz diye söyliyebilecek birinin başkanlığı altında toplanırlar da hepsi ona söyleti</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ler, yoksa onların hepsinin birden ben, ben, ben diye bağırması bir topluluğun konuşması sayılmaz da ayrı ayrı şahısların konuşması sayılır.</span></p>
<p>Bundan dolayı birinci çoğul şahıs, gerçekte birinci şahısın başkalarıyla beraber</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">olması demektir. Ve bu şekilde diyen, bir kişi olacak ve bununla beraber bunu söylerken vicdanında hissettiği kardeşlerini de temsil etmiş bulunacaktır. Bu kardeşlik insanı koruyan ve amellerini yazan hafaza meleklerinden başlıyıp hazır olan veya olacağı düşünülebilen insan topluluklarına</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> kadar gider.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Her kişi, Fâtiha ile bu anlaşmayı yapar ve sağlamlaştırırken, bir insan topluluğunun imamı derecesindedir. Ve bu mânâ dolayısı ile Hanefi mezhebinde imamın arkasında namaz kılan cemaat ne Fâtiha, ne başka hiçbir şeyi okumaz da hepsinin hesabına yalnızca imam okur. Çünkü Kur&#8217;ân okumak Allah Teâlâ ile konuşmak anlamındadır. Yalnız başına namaz kılan kişi ise henüz gerçekte oluşmamış, fakat düşünce halindeki bir cemaatin imamı yerinde olduğundan mutlaka Fâtiha ve sûreleri okur. Ve bu gibi kişiler</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">çoğalıp tanıştıkça gerçekten cemaat de kendiliğinden ve kolayca oluşur, hemen içlerinden birini imam tanıyarak ona uyarlar ve sosyal güçleri de imamları ile orantılı olur. &#8220;Siz nasıl iseniz başınıza öylesi gelir.&#8221; İslam dininin namaz hükümleri etraflı ola</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ak bilinir, düşünülürse bunun inceliklerini anlamak mümkün olur. Ve her namazda Fâtiha okumanın esas hikmeti de meydana çıkar.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Demek ki, henüz böyle bir cemaat gerçekten yokken bu ruhun bir kişide yerleşmesinden daha sonra büyük bir sosyal kurul oluşabilir. Ve bu şekilde sosyal ruh, sosyal vücuddan önce olduğundan bir kişi, bir cemaatin bütün vicdanını onun oluşmasından önce de taşıyarak onu temsil eder ve o duygu ve vicdan ile Allah Teâlâ&#8217;ya anlaşma akdini yapabilir. Ve bu meselede hiçbir devir kusuru yok</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">tur.</span></p>
<p>İşte İslâm bu büyük ve benzersiz sosyal ruhun kendisidir ve onun gerçek anlamıyla barındırdığı toplum ve medeniyet kavramının üstünde hiçbir toplum düşünülemez. Bunu ise pek küçük ve dar vicdanlar yaşıyamazlar, küçük küçük ilâhlar ararlar ve kardeşlik çerçeveleri ne kadar küçülürse o kadar rahatlık duyacağız zannederler, fakat duyamazlar. Bir müslümanın kalbindeki güven, metanet ve sükunete bir türlü eremezler.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bu şekilde İslâm cemaatinin kuvveti, kişilerin çokluğu ve İslâmî vicdanlarının kuvveti ile doğru orantılıdır. Ve toplum yapısı var olup kuvvetli iken şahsın bu sosyal ruhu duyması ve taşıması kolay olur. Fakat cemaatin yapısı zayıf olduğu zaman böyle bir vicdan taşımak zor ve hele henüz gerçekten cemaat yokken böyle sonsuza eren kuvvetli bir vicd</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">na sahip olmak, bütün dünyayı tutacak olan bir bütünün ruhuna sahip olmak demek olduğundan, bizzat bir ilâhî destekten başka şekilde göğüs gerilemeyen çok zor bir şeydir. Ve bu</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">V makam, peygamberlerin ve özellikle son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)&#8217;in mak</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">amıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Gerçekten yüce Allah da Fâtiha&#8217;da önce bu akdi büyük dostu Muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimiz&#8217;in risaletpenah kalbine vahiy ile yaptırmış ve bu anlaşmayı onun sosyal vicdanı ile kulluk dili ile ona söyletmiştir. Bundan dolayı tam anlamıyla diyebilen sadık ve tasdik edilmiş en mükemmel kul, şahsında insanlığın hepsini temsil eden, peygamberlerin sonuncusu Efendimizdir. Ve esas kulluk makamı onundur. Bunun için &#8220;Allah&#8217;tan başka ilâh olmadığına şahitlik ederim. Ve Hz. Muhammed&#8217;in Allah&#8217;ın </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim.&#8221; iman ilkesini teşkil eder. Onun göğsü öyle bir ferahlığa ermiş idi ki, Hira mağarasındaki yalnızlığı esnasında ibadeti ile küllî ruhu (bütün yüksek ruhları) temsil etmiş ve onun sosyal vicdanı bütün âlemlere imam o</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">muş ve işte İslâm cemaatı bundan doğmuştur. Ve her asırda onun sünnetine uymakla gerçekten onun ümmeti olabilen İslâm cemaati de bireyleriyle değil ise de bütün sosyal heyetleriyle bu kulluk akdini hakkıyla söyleyebilmişler. Ne Allah&#8217;tan başkasına boyun eğmişler, ne de O&#8217;ndan başkasından yardım isteğinde bulunmuşlardır. Çünkü dünyanın örnek devletini onlar kurmuşlar. Yirmi otuz sene içinde Kâbe&#8217;deki putları kıran, Kisraların dünyayı titreten saltanatlarını deviren, Kayserlere boyun eğdiren bu ruh idi. Türk</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">stan sahrasına gidip Türkler&#8217;i kendine çeken, oradan çekip İstanbullara, Viyanalara kadar götüren yine bu ruh idi.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Namazda Fâtiha okurken bir kimse yerinde &#8220;Yalnız sana ibadet ediyorum ve yalnız senden yardım diliyorum.&#8221; dese namazı bozulacaktır. Çünkü yüce Allah kişiden yalnız kişisel vicdanı ile bir antlaşma yapmak istemiyor da sosyal vicdanı ile bir antlaşma yapmak istiyor. Ve her namazında bu vicdanı terbiye etmek kuvvetlendirmek istiyor. Bundan dolayı bir müslüman derken şöyle bir düşünmelidir: &#8220;Ancak</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">sana ibadet ederiz&#8221; dediği zaman kimleri temsil ediyor? ve &#8220;ancak senden yardım dileriz&#8221; dediği zaman kimlere vekillik ediyor? Yani hangi cemaatin beraberliği ile bu sözünde durmuş olabilecekse en azından onları düşünerek bunu söylemelidir. Böyle bir kull</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">u</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k topluluğu şimdiki zamanda gerçekten varsa o yetebilir, değilse var olan cemaate potansiyel cemaati, Allah&#8217;ın meleklerini de ilave etmeyi her halde unutmamalıdır. Bu mertebelere işaret etmek için müfessirler buradaki biz zamirleri, &#8220;Okuyan kimse ile bera</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">erindeki, insanın yaptığı işlerini yazmakla görevli meleklere veya hazır bulunan cemaate veya bütün muvahhidlere racidir&#8221;</span></p>
<p>derler.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">&#8220;Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım isteriz&#8221; hem Allah&#8217;ı bir kabul etmeye ve hem kulluğu birleştirmeye delalet etmektedir. Allah&#8217;ı bir kabul etmek, Allah&#8217;ın zatının ve hakikatinin birliğini itiraf ve kabul, kulluğun birliği de bu sayede bir sosyal birlik meydana getirmek için bir antlaşma yapma oluyor. Bundan dolayı Rabbin birliği, Fâtiha&#8217;nın başından beri gıyabî tevh</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dini tesbit ve telkin etmekle Allah&#8217;ın birliği demek olan hakiki vahdeti, kulların birlikte ibadet etmeleri de varlıkta mevcut olan değişik unsurların beraberliğini ve birliğini dile getirmiş oluyor. Bu âyette &#8220;Allah&#8217;ım senden başka ibadete layık mabud ol</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">adığına şehadet etmeye ve bununla amel etmeye söz veriyoruz.&#8221; diye tevhid şehadetini ifade ediyor. Kur&#8217;ân dilinde bu gibi sosyal hitap ve taahhütlerin iki mânâsı vardır. Birisi; toplumu kişiye, kişiyi topluma katarak her kişiye eşit olarak hak ve görev dağıtmaktır ki, bunda kişisel değerler hiçe sayılmaksızın onların toplamından tam anlamıyla bir toplum gerçekleşir. Buna bütünü kapsama veya üyelerin bütünü denilir. Ve farz-ı ayn ifade eder. Diğeri ferdî mânâyı ortadan kaldırmak ve yalnız toplum itibarını g</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ö</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">z önünde bulundurarak bir vazifeyi topluma yöneltmektir ki, buna da genel kapsamlı veya genel düzenle ilgili, yahut toplumsal denilir ve farz-ı kifaye ifade eder. Yukarıda anladığımız ve Kur&#8217;ân&#8217;ın diğer sûrelerinde de göreceğimiz tarzda kişisel mânâ hüküm</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">üz kılınmaksızın her birimiz böyle yaparız diye farz-ı ayn mânâsı anlaşılmaktadır. Bundan dolayı cemaatle birlikte tevhid-i şuhûdîsi, fertlerle &#8220;Senden başka ilah olmadığına şahitlik ederim.&#8221; tevhid-i şuhudîlerinin toplamı söz konusu olacaktır. Ve bu mert</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">be tevhid mertebelerinin en mükemmelidir. Halbuki rububiyet kanununda terbiye sırrının da bulunduğunu görmüştük. Bunun için Fâtiha&#8217;da olduğu gibi, İslâm dininin bütün nasslarında tümevarım ile kaynak olmuş ve iman anahtarında vicdan ile varlık, görünmeyen</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ile görünen arasındaki tevhidi ve belki sadece gıyabi tevhidi farz-ı ayn kılınarak tevhid şehadeti, farz-ı kifaye yapılmıştır. Bu şekilde İslam&#8217;da, hem kişinin ve hem toplumun vicdanlarının bir noktada birleşmesi söz konusudur. Ve bunlar, karşılıklı olara</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> birbirinin kefilidir. Sosyal kurul, vicdansız olmak şöyle dursun tevhid mertebelerinin en mükemmeli olan tevhid-i şühûdisini meydana getirmekle en mükemmel vicdan asıl onun olacaktır. İşte böyle etraflıca açıklamayı içine alan katıksız bir tevhiddir. Ve </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">unda Allah&#8217;a ortak koşma çeşitlerinin hepsini bertaraf eden bir red cevabı vardır. İmam Fahreddin Râzî burada şu özeti yapmıştır:</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">&#8220;Allah&#8217;a şirk koşanlar bölük bölüktürler. Çünkü Allah Teâlâ&#8217;ya karşı iddia edip taptıkları ortak, ya cisim veya cismin dışında bir şey olacaktır. Cisim olan ortağı ya bayağı cisimlerdendir veya yüksek (yüce) cisimlerdendir. Bayağı cisimlerden ortak edinenler, ya basit cismi veya birleşik cismi almışlardır. Birleşik cisim üç varlıktan biridir. Yani madenlerden veya bitkilerden ve</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">y</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a hayvanlardandır veya bu arada özellikle insanlardandır. Madenî cisimlerden Allah&#8217;a ortak edinenler putlara, mesela taşlardan, altından, gümüşten putlara taparlar. Bitkisel cisimlerden Allah&#8217;a ortak edinenler; mesela herhangi belirli bir ağacı ilâh yapar</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ar. Hayvandan Allah&#8217;a ortak edinenler; mesela öküz, buzağı gibi bir hayvanı ilâh sayarlar, taparlar. İnsanlardan (Allah&#8217;a) ortak edinenler de; mesela bir Firavun&#8217;u, bir Nemrud&#8217;u en büyük Rabb ve ilâh tanıyan veyahut Uzeyr Allah&#8217;ın oğlu, Mesih (Hz. İsa) Al</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ah&#8217;ın oğlu diyenlerdir. Basit cisimlerden Allah&#8217;a ortak edinenler; mesela ateşe tapan Mecûsîler gibidir. Ulvî cisimlerden Allah&#8217;a ortak edinenler de; güneş, ay ve diğer yıldızlar gibi gezegenlere tapan ve mutluluğu ve uğursuzluğu onlara nisbet eden Sâbiîl</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r gibidir. Müneccimlerin çoğu da öyledir. Cisimlerden başkasını Allah&#8217;a ortak koşanlara gelince; bunlar da kısım kısımdır. Bir kısmı kâinatın idarecisini aydınlık ile karanlık diye ikiye ayıranlardır. Bunlar, Maniviye yani Mâni mezhebinde bulunanlardır. S</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">neviye -ki bunlar henüz maneviyata yükselmemişlerdir- bir kısmı melekler gökteki ruhlardır ve her memleketin gök ruhlarından müdebbir belirli bir ruhu vardır ve çeşitli âlemlerden her birinin de idarecisi olan gökteki bir ruh vardır, derler. Ve bu ruhlara</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">birtakım resimler ve heykeller yaparak onlara taparlar. Bunlara, meleklere tapanlar denir. (Bunlar maneviyatı sezmiş ve fakat cisimlere tapan, putlara tapanların derecesinde kalmışlardır). Diğer bir kısmı bunları geçerek biraz daha yükselip kainata iki il</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">â</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">h tanımış. Biri pek hayırlı, biri pek kötü, yani biri iyiliğin kaynağı, biri de kötülüğün kaynağı olmak üzere iki ilk kaynağın bulunduğunu iddia etmişler ki bunlara göre kâinat, biri Yezdan, biri Ehremen yahut div yani biri Allah, biri İblis veyahut Şeyta</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> adıyla kardeş sayılan iki ilâh tarafından tedbir ve idare edildiği farz ediliyor. Kâinattaki bütün iyilikler Allah&#8217;tan, bütün kötülükler de iblisten biliniyor. Bunlar da Sineviye oluyorlar.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Mâni&#8217;lerin aydınlığı ve karanlığı maneviyetle tefsir edilirse hemen bunlara uygun olacaktır. Bunun için bu iki görüş açısı türlü türlü değişmeler ve bozulmalar içinde birçoklarına bulaşmıştır&#8230; Görülüyor ki, bu son noktadaki &#8220;Sinevî&#8217;lik arada bir kardeşlik düşünmeksizin iki ilk başlangıç noktası ile kâinatı idare etme</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">in mümkün olamıyacağını da sezmiştir. Gerçekten aralarında asla bir</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">bağlantı ve ortak nokta bulunmayacak olan iki ilk başlangıç noktasının bir düzen kuramıyacakları ve bundan dolayı kâinatta iyilik ile kötülüğün hiçbir birleşik (ortak) yönleri bulunamayacağı apaçıktır. Çünkü bunun aksi çelişkidir. Halbuki bir adım daha atınca bu kardeşliği görmek daha önce ikisi üzerinde hükümran olan bir ortak başlangıç noktasını görmek demek olduğu anlaşılır. Ve o zaman bu iki kardeş birer ilk başlangıç noktası değil, bi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">er ikinci derecede başlangıç noktası olması gerekir. Şu halde bunlar bir baba Allah&#8217;ın emrine verilince bir üçlü Allah fikri meydana gelivermiş ve bu da şu felsefede bu felsefede dolaşırken sonunda Hristiyanlığın son şeklini almıştır. İşte insanlık, basit</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">iğinden dolayı asıl olan tek ilâh düşüncesinden fikrî ve hissî sapıklığı yüzünden sapa sapa birden fazla ilâh inancına dalarak dağılırken, diğer taraftan birden fazla ilâh inancını azalta azalta ikiye indirdiği sırada tekrar üçlü ilâh inancına sapmış ve s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">o</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">nunda İslâm dini ile Allah&#8217;ın gerçek birliğini tam olgunluğuyla bulmuş ve kendini toplamıştır. âyeti, işte bütün bu şirk fikirlerini yıkan Rahmanî bir delil olmuştur. Bunun içindir ki, insanlar İslâm&#8217;a koştukça toplanır, nihayet İslâm dininden kaçtıkça dağılır ve sonunda zelil ve perişan olurlar. Bu yalnız teorik değil aynı zamanda tecrübe ile sabit olan bir gerçektir ve İslâm böyle evrensel bir dindir.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>6-Böyle bir antlaşma ve sözleşme yapıldıktan sonra bir nefes alınıyor, alınır alınmaz hükümlerini tatbik etmeye girişilmek için de &#8220;Hidâyet eyle bizi doğru yola, o kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; ne o gazaba uğramışların, ne de sapmışların yoluna değil&#8230;&#8221; duasına başlanıyor.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bu istek ve dua yardım dilemenin, en mühim ve en kapsamlı bir uygulama şekliyle bir açıklamasıdır. Çünkü &#8220;nesteîn = yardım diliyoruz&#8221; vakfında (durağında) nefes alırken bu isteğe nereden ve ne şekilde başlayacağımızı düşünmemiz gerekiyor. İşte bu ihtiyacımıza cevap olarak bu dua, açıklama yapmak üzere bize telkin </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dilmiştir. Bu şekilde &#8220;ihdina, nesta&#8217;în = bizi hidayete getir, yardım diliyoruz&#8221; sözünde, bu da &#8220;iyyâke na&#8217;budü = yalnız sana ibadet ediyoruz&#8221; ile beraber elhamdü&#8217;de yeralmış olduğundan bütün Fâtiha bir &#8220;elhamdülillah&#8221; tam cümlesinin açıklaması olup yalnı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">z</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> başı ile değil, bütünü ile bir tek söz halinde bir &#8220;elhamdü&#8221; sûresini oluşturuyor. Ve bunun için önceki iki vakıf (duraklama) tam ve mutlak olmakla beraber lazım olmuyor.</span></p>
<p>Hidayet masdarından emir kipidir. Bu kip ile yukarıdan aşağıya, büyükten küçüğe kesinlikle meydana gelen fiili yapmayı istemeye emir, aşağıdan yukarıya yapılan isteğe dua, eşit seviyedeki kimseler arasında yapılırsa</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">yapılmasını isteme (rica) denilir. Hidayet, istenilen hedefe ulaştıracak şeye lütuf ve nezaketle kılavuzluk etmektir ki, yolu sadece gösterivermek veya yola götürüvermek ve hatta sonuna kadar götürüvermek şekillerinden biriyle gerçekleşebilir. Birincisine ulaştırmayan kılavuzluk veya irşad, ikinciye ulaştırıcı kılavuzluk veya tevfik denilir. Bu kılavuzlukda lütuftan maksat, sertlik ve şiddetin karşılığı olan tatlılık ve yumuşak huyluluktur. Letafetten maksat da inceliktir. Hidayet yalnız, iyiliği istemeye aittir. Mesela hırsıza yol göstermeye, rehberlik etmeye hidayet denilmez. &#8220;Onları cehennemin yoluna götürün.&#8221; (Saffât, 37/23</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">)</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> âyetinde olduğu gibi kötü şeyde kullanılması, alay etmek ve taşlama gibi bir nükteden dolayı mecaz olur. Demek ki hidayet her istenilen şeye mutlaka rehberlik etmek değil, irşad gibi maksadında iyilik, yapılış şeklinde de iyilik ve incelik bulunan bir re</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">h</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">berliktir. Bundan dolayı &#8220;ihdinâ&#8221;nın mealinde en uygun ifade, Türkçe&#8217;de herkesçe bilindiği gibi, &#8220;bize hidayet et&#8221; demektir. Göster deyince götürmek kalır, götür deyince incelik kalır ve hiçbiri tam mânâyı ifade etmez ve Türkçe&#8217;de böyle bilinen bir kelime</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">in yerine mutlaka bir kelime koymaya çalışmak maksadı açıklamaya aykırı, kuru bir taassup olur.</span></p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın hidayeti, özellikleri itibariyle sayılması ve hesaplanması mümkün olmadığı gibi çeşitleri itibariyle de öyledir. Bununla beraber ilgili cinsleriyle tek başına düşünülebilir:</p>
<p>1- Manevi ve maddî kuvveti bereketlendirmek ki insanın işlerini düzeltmeye sebep olan dış ve iç duygularını, akıl ve irade gücünü ve hatta tabiî ve hayvanî kuvvetlerini ihsan etmek ve devam ettirmek, iradeler ile maksatlarını uygun düşürmek, başarılı olmasını sağlamak gibi.</p>
<p>2- Hak ile batılı, iyilik ile fenalığı birbirinden ayıran delilleri ortaya koymaktır ki &#8220;Semûd&#8217;a gelince; Biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar körlüğü hidayete tercih ettiler.&#8221; (Fussilet, 41/17), &#8220;Biz ona hayır ve şerri, her iki yolu da göstermedik mi?&#8221; (Beled, 90/10) âyetlerindeki hidayet bu cinstendir.</p>
<p>3- Peygamberler göndermek ve kitaplar indirmek ki &#8220;Onları, emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık.&#8221; (Enbiyâ Sûresi, 21/73) ilahî sözünde hidayetten maksat bu olduğu gibi, &#8220;Şüphesiz ki bu Kur&#8217;ân, insanları en doğru yola götürür.&#8221; (İsrâ, 17/9) âyetinde de böyledir.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">4- Vahiy veya ilham veya doğru çıkan rüyalar gibi olağanüstü yollarla kalblere sırları keşfedivermek ve eşyayı gerçekte oldukları gibi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> gösterivermektir ki</span></p>
<p>buna özel hidayet denilir. Çünkü bilhassa peygamberler ve velilerde meydana gelir. Bunun için genel olarak bunun yolları, olağanüstü yollardır. Bununla beraber herkesin az da olsa bundan payları yok değildir. Şu kadar ki kesin bilgi derecesine yükselemez. Bunlar subjektif, objektif, tekvinî ve tenzilî olarak da özetlenebilir. Kur&#8217;ân&#8217;da hidayet kelimesi kullanıldığı zaman, bunlardan hangisinin kasdolunabileceğini yerine göre anlamak gerekir.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Hidayet, ikinci nesnesine bazen (ilâ) ile baze</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n de burada olduğu gibi bizzat kendisi geçişli olur. Bunu geçişlilik edatının düşürülmesi ile hazf ve isâl (cer edatını düşürme ve fiili nesneye ulaştırma) diye ifade edilen geçişlilik şekli cinsinden sayanlar da vardır ki bu durumda aslı veya demek olur.</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bunun geçişsizi ve dönüşlü fiili ihtida (hidayete ermek)dır. &#8220;Hüdâ&#8221; da hem hidayet ve hem ihtida (hidayete ermek) mânâlarına gelir. Hidayete ermenin zıddı sapıklık, bütün kısımlarında hidayetin zıddı da hak dinden iman ve İslâmiyetten saptırmaktır. Sapıklıkta bulunanların hidayet istemesi, hidayetin aslının meydana gelmesini istemek, hidayette bulunanların hidayet istemesi de sebat (kararlı olmak, sözde durmak) veya mertebenin yükselmesini istemek olur. Halbuki diyenlerde hidayetin aslı vardır. , lâm-ı ahi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> ile &#8220;senin yolun&#8221; izafet tamlamasının mânâsını ifade eder ve doğrudan doğruya &#8220;Allah&#8217;ın yolu&#8221; anlamına gelir. Cins mânâsına gelen &#8221; lâm&#8221; ile de henüz özellikleri belli olmamakla beraber genel olarak belirli cinsi bulunan cadde mânâsına gelir ve istiare i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e hak yola uygun olur ki, sırat lügatta cadde, ana yol yani işlek büyük yol demek olup aslı dır. Ve cumhurun (çoğunluğun) lügatı budur. İbn Kesir&#8217;den Kunbul ve Yakub&#8217;dan Rüveys rivayetlerinde de böyle (sin) ile &#8220;es-sirat:&#8221; ,&#8221;sirat: &#8221; okunur. Fakat &#8220;râ&#8217;nın</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">kalın okunması ve nın itbak (harf okunurken dilin üst damağa kapanma)ından dolayı &#8220;sin&#8221; harfinin &#8220;sad&#8221;a çevirilmesi ile sırat daha akıcı ve daha fasihdir ki, Kureyş&#8217;in lehçesi de budur. Ve imamda yani &#8220;Hazreti Osman Mushafı&#8221;nda böyle yazılmıştır ve Aşere </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">(</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">On Kırâet )den diğer kırâetler de böyledir. Ancak Hamza kırâetinde &#8220;sad&#8221;a &#8220;za&#8221; kokusu verilerek bir işmam yapılır ki bu da Kays lehçesidir. Cadde mânâsına sırat kelimesi Türkçe&#8217;de kullanılmaz. Ancak cehennem uçurumlarının üzerinden herkesin geçmeğe mecbur</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">olacağı kıldan ince ve kılıçtan keskin, inişli, yokuşlu ve düzlü bir köprü gibi düşünülen ve zamanımızdaki ifadesi ile (elektrik v.s.yi) taşıyan bir havai hatla anlaşılabilen bir ahiret caddesinin dini ismi olarak bilinir. Ve burada buna da bir işaret var</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Hatta Amr b. Ubeyd&#8217;den bu mânâ ile tefsir edildiği de nakledilmiştir. Fakat burada asıl maksat bir istiare-i temsiliyye (benzetme yoluyla yapılan istiare) ile &#8220;hak yol&#8221; ve &#8220;İslâm milleti&#8221; olduğunu kıymetli tefsirciler öteden beri açıklayagelmişlerdir. Arap dilinde genellikle yola tarik; işlek yola sebil; doğru, büyük ve açık yola vasıflarından birinin ortaya çıkmasına göre cadde, sırat, şâria ve şerîa denilir. Ve bu sebeple bu sırat kelimesinin şeriat kelimesini anlatacağı unutulmamalıdır. Müstakim, hi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ç</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">bir yerinde meyil ve eğrilik bulunmayan, dümdüz ve dosdoğru demektir. Sırat da yönünde doğru ise de inişi, yokuşu bulunabileceğinden düzlük mânâsını da anlatmak için müstakîm (dosdoğru) vasfı ile kaydolunmuştur. Bu sebepledir ki bunu dümdüz ile tefsir ede</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ler. Şu halde doğru kelimesi, tamamen müstakîm kelimesinin yerini tutamıyacaktır. Gerçekten Türkçe&#8217;de doğru kelimesi müstakim, hak, sadık mânâlarına da kullanılır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Kur&#8217;ân&#8217;ı anlamak isterken kelime ve terkiplerinin bütün inceliklerini gözetmek gerekir. Kur&#8217;ânî belağatın özelliklerinden biri de gerçekleri en açık yönünden gösterirken ince hatlarını da çeşitli beyan noktaları içinde bütün incelikleri ile toplamasıdır. Beyan yönleri, kesinlik noktasından en azından on altı yönü kapsadığı usulce (metodoloji) be</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">lidir. İşaretle ve kesin olmayan belağat yönleri ise belağat ilminin sayılması mümkün olmayan zevkleri ile anlaşılır. Bu vesile ile burada kelam ilminin bir kanununu arz edelim. Şöyle ki: Tesadüf, sırları görmekten gafil olan cahilin görüşüne göredir. Hik</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ette (ilimde) tesadüf yoktur. Hakîm-i Mutlak&#8217;ın her seçiminde tercihe sebep olan bir hikmeti vardır. Gerçi irade aslında bir tercih sebebidir. Fakat Hakîm-i Mutlak&#8217;ın iradesi, dıştan onu gerekli kılan bir etki altında olmayarak bir hikmeti de içerir. Bund</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n dolayı, hikmet sahibi olan dilediğini yapan Allah&#8217;ın sözünün ve kelimelerinin özellikleri hep hikmete dayalı bir seçme eseri olacağından mesela tarîk (yol) demeyip de sırat demesi, müstevî (düz) demeyip de müstakim demesi, doğrudan doğruya düşünülecek v</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> mânâları ona göre düşünülecek birer hikmeti de ihtiva ederler. Kur&#8217;ân ise bir hakîm (hikmet dolu) kitaptır. &#8220;Bu kitabın indirilmesi herşeye galip hüküm ve hikmet sahibi olan Allah tarafındandır.&#8221; (Zümer, 39/1). Bunun için önce kelimelerin mânâlarını iyic</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> tesbit etmek, ikinci olarak yerlerinde lafız veya mânâ yönünün ilgili olabileceği kelimeler ve mânâları ile karşılaştırma yapmak, üçüncü olarak terkip şekillerini, siyâk ve sibâk üzerinde düşünmek, dördüncüsü bunlardan asıl kasdedilen mânâ ile süsleyici </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">u</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">nsurları birbirinden ayırmak lazımdır. Kasdedilen mânânın belirlenmesinde de iki itibar (ölçü) vardır. Birisi kelimenin aslında veya yerine göre zihindeki mânâsı, diğeri de onların gerçekte ele aldıkları, delalet ettiği</span></p>
<p>mânâlarıdır ki genelleştirme, tahsis (özelleştirme), mutlak, ıtlak (kayıtlamama) gibi özellikler bu ikisi arasında meydana gelir ve hükümlerin çıkarılmasında bunların önemi büyüktür.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Tefsirlere baktığımız zaman den maksadın ne olduğu hakkında şu rivayetleri görürüz: Allah&#8217;ın yolu, doğru yol, uygun yol, Allah&#8217;ın kitabı, iman ve imana bağlı olan şeyler, İslâm ve İslâm şeriatı, Peygamberimizin ve ashabın büyüklerinin yolu, sünen (yollar), sünnet ve cemaat yolu, cennet yolu, cehennem köprüsü nihayet bunları özetleyen muhakkîkler (araştırıcı, kri</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ikçiler)in doğru yol ve İslam milleti tefsiri.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Şimdi senedleri ile seleflere ve sahabeye kadar giden bu çeşitli ifadeler, &#8220;lâm&#8221;ın ahid mânâsını (bir şeyi kasdetmek) veya cins mânâsını göz önünde bulundurmalarına göre bir kısmı mânâ ve çoğu mâsadak üzerinde dönüp dolaşan açıklamalardır. Cehennem köprüsü bir yana bırakılırsa öbürleri gerçekte kelimenin delalet ettiği mânânın birisi ile ifade edilmesinden başka birşey olmadıkları halde mânâ ile mâsadak (mânâya uygun şey)ın farkını bilmeyenler, bunlardan ne ka</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ar anlaşmazlıklara düşebilirler. Gerçekten hakikatı araştırıp ortaya çıkaran alimlerin doğru yol ve İslâm milleti özeti de bu iki duruma uygundur. Hak yol mânâ, İslâm milleti de mâsadakdır. Bu iki farka bizzat Kur&#8217;ân&#8217;ın metninde dikkati çekmek için sırât </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ki defa zikredilmiştir. (sıratallezine) &#8220;es-sırat&#8221;tan bedeldir. Bedel-i küll (bizzat kendisinin karşılığı) veya bedel-i ba&#8217;z (bir kısmının karşılığı) olabilir. Ve konuşma da kasd ve irade esasında bedele yöneliktir. Mübdelü minh de (yerine bedel kullanıla</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> kelime) tamamen terkedilmiş ve cümleden çıkartılmış olmayarak bu kasdolunan şeyin görünen bir değerinin hazırlığını yapar ve bu şekilde her bedelde bir miktar açıklama ve bir miktar pekiştirmeyi andıran bir mânâ kuvveti meydana gelir. Bu bedelde ise &#8220;sır</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t-ı müstakim&#8221;in hem bizzat kendisini ve hem vasfını (niteliğini) açıklayan kayıtlar vardır ki birincisi sıratın muzafun ileyh (belirten)i olan ism-i mevsûl (ilgi zamiri) ve sılası (ilgi zamirini açıklayan cümle), ikincisi bu ism-i mevsûl (ilgi zamiri)ün sıfatı olan , üçüncüsü de buna atfedilen kayıtlarıdır.</span></p>
<p>İşte &#8216;den kasdolunan mânâ ve mâsadak bunların tamamı gözönünde bulundurulduktan sonra belli olacaktır. Bunun için de önce kendindeki mânâsını tesbit etmeye ihtiyaç vardır. Lügat açısından bu mânânın, doğru cadde demek olduğunu görmüştük. Fakat bu mânâ bize önce gerçekten yol dediğimiz hissedilen bir şeyi gösterir. Halbuki sözün gelişi yardım dilemenin ve yardımın</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">açıklanması idi. Bu ise hissedilemeyen bir mânâdır. Bundan dolayı bu kesin karine ile biz anlarız ki bu yol manevi yoldur. Ve hiç olmazsa manevi yolu da içine alan açık bir mecaz (benzetme yolu ile başka bir mânâda kullanılan söz)dır. Ve daha açıkçası isti&#8217;âre-i temsiliyye (birçok şeyin birbirine benzetilmesi)dir. Daha önce söylediğimiz gibi hiss</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dilen şeylerden işlek, büyük, apaçık, düz, doğru bir yolu gözönüne getiriyoruz ve bunu bütünüyle zihnimizde yerleştiriyoruz.</span></p>
<p>İkinci olarak meyillerimizin, fikir ve hareketlerimizin akışına bir esas teşkil ederek bizi doğruca ve selametle hayırlı maksatlarımıza götürecek ilmî, pratik, apaçık ve kapsamlı ve Allah Teâlâ&#8217;nın koyduğu bir hak kanununu göz önüne getiriyoruz, bunu da bütünüyle vicdanımıza alıyoruz.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Üçüncü olarak bu manevi bütünü açıklık ve özetle anlatmak için önceki hissedilen şekle konu olan sırat-ı müstakim (doğru yol) lafzını istiâre edip zikrettiğimiz karineye dayanarak bunda (manevi yolda) kullanıyor ve &#8220;ihdinâ&#8221; ile de buna bir açıklama yapıyoruz. Bu şekilde bu mânâdan anlaşılan husus Allah Teâlâ&#8217;nın koyduğu şey olup talep edilen iyiliğe hakkı ile götüren batıl olmayan manevi yol olduğundan tahkikçi alimlerin &#8220;hak yol&#8221; diye tefsir etmeleri, sırat-ı müstakimin mefhûm ile kasdedilen mânâsını açıklamak olduğu anlaşılır. Şimdi de mâsadakını bulalım: Yani kendisine hak yol denmeye layık olan her yo</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">, istenilen doğru yolun içine girer mi, girmez mi? Burası üzerinde düşünülmesi gereken bir yer olup az çok kapalıdır. İlk önce &#8220;nesteîn&#8221; de ilk hedefimiz Allah&#8217;ın yardımı oluyor ve âyetin gelişi bize başlangıçta Allah&#8217;ın yardımının en önemli ve en önde ol</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">nını istememizi telkin ediyor. Bundan da genellikle Allah&#8217;ın yardımını celbeden bir apaçık yola hidayet isteği, yardım dilemelerin en mühimi ve en önde olanı; ona hidayet vermenin de yardımların en mühimi ve en önde geleni olduğu anlaşılıyor. Halbuki hak </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">y</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">olun bütün özellikleri Allah&#8217;ın bir yardımı ise de bu yardımların en önde geleni ve en mühim olanı hangisidir? Burası üzerinde etraflıca düşünülmesi gereken bir yerdir.</span></p>
<p>İkinci olarak hidayet iyiliğe yorumlanır. Acaba genel mânâsıyla hak yol içinde kötü olanlar yok mudur? Doğrusu vardır. Çünkü olmasaydı kötülüğe yol bulunamaz, hiç bir kötülük yapılamazdı. Gerçi her hak yol aslında sırf hayırdır. Ve onun esas konumu Allah&#8217;ın rahmetinin tecellisi (meydana çıkması)ni göstermektir. Fakat kâinatta yaratıkların özelliğine göre fayda ve zarar, iyilik ve kötülük hiçbir maksat zihinde şekillendirilmez ki onun bir doğru yolu bulunmasın. Bunların her biri içinde Allah&#8217;ın bir sünneti (nizamı), bir kanunu vardır.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">O yola giren doğru gayesine gider. Hatta denilebilir ki bunların hepsi de Allah Teâlâ&#8217;ya götürür. Fakat birisi rızasına götürür, biri de öfkesine götürür. Bundan dolayı hak yol, &#8220;Allah Teâlâ&#8217;nın rızasına götüren yol&#8221; diye tefsir edilmedikçe burada matlub olmaması gerekir. Gerçekten yüce âyeti bize mutlaka hak</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">yol kavramından daha hususî ve daha açık bir mânâ telkin ediyor. İşte sözün bütün bu kapalı yönlerini gidermek için bedelin ilave edilmesi ile kavramın delalet ettiği mânâ tefsir veya tahsis olunmuş ve İslâm dininin tam bir sınırlama ile anlatılmasına uyg</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">u</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n bir kalıba dökmek için v.d. buyurulmuştur.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bu bize ilk önce her istenilen şeyde Allah Teâlâ&#8217;nın bir doğru yolu bulunduğunu gösteriyor ve &#8220;ihdinâ&#8221; onu istememizi bize telkin ediyor ve bu şekilde en mühim ve en önemli yardımın da başlangıçta onun doğru yoluna hidayet olduğunu anlatıyor. Gerçekten Allah Teâlâ âlemlerin Rabbi olduğundan kâinatın hepsinde onun kanunları geçerlidir. Kanunlar bazen kanun koyanlarına ve bazen konularına, ilişkisi bulunan şeylere nisbet olunur. Mesela Solon kanunu koyucusuna nisb</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t olduğu gibi, Akar (para getiren taşınmaz mallar) kanunu da konusuna, mahkumlarına nisbet edilmiştir. Tabiat da Hak (Allah) kanunlarının mahkumu (hükmü altında) olması itibariyle bunların irade kanunundan başkasına &#8220;tabiat kanunları&#8221; ismi de verilir. Fak</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t hepsinin koyucusu Allah Teâlâ olduğundan bunlara Allah kanunları ve ilahî nizam demek elbette daha doğrudur. Bu kanunları bilmeğe ilim ve fen denildiği gibi, onların iyiliğe götürenlerine de din, millet ve şeriat denilir. Allah&#8217;ın koyduğu ve Allah&#8217;ın ka</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">unu dışında din aramak batıldır ve bununla beraber Allah&#8217;ın her kanunu da din değildir. Mesela beynine kuvvetli bir tabanca sıkanın ölmesi bir hak kanunudur. Allah Teâlâ&#8217;nın özel bir iradesi engel olmazsa o kurşunu kendine sıkan ölür. Fakat intihar etmek </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ir iyilik, bir din değildir, isyandır, kötülüktür. Kendi mülkü olmayan Allah&#8217;ın binasını (bedeni) yıkıp bozmaktır.</span></p>
<p>Bunun gibi insanların yaptığı işlerinden hangisi ele alınsa onun bir iyi veya kötü yönü ile uygun olacağı bir Allah kanunu vardır. İyilik yönü ile uygun olan Allah kanunu din, kötü yönüyle uygun olan Allah kanunu dinin zıddıdır. İki yönden de Allah&#8217;ın kanununa uygun düşmeyen iş, kötü ve batıldır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>7-Özetle Allah&#8217;ın her kanunu, Allah tarafından konmuş olduğundan dolayı doğrudurlar. İnsan tarafından konulmuş kanunlar, ne ilim, ne din hiç biri olamazlar. Bunlar, ilim açısından batıl, din açısından kötülük meydana getirirler ve doğru değildirler. Bunun için insanlığın hakkı, gerek ilimde ve gerek dinde kanun</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">koymak değil, Allah&#8217;ın kanunlarını arayıp bulmak ve bu kanunları keşfedip ortaya çıkarmaktır. Arşimed hidrostatik kanununu, Nevton yerçekimi kanununu, Aristo çelişme kanununu koydular demek doğru olmadığı gibi Ebu Hanife Hazretleri de kıyası, fıkıh (İslâm hukuku) kanunlarını koydu demek doğru</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">değildir. Bunlar, onlar tarafından konmuş olsaydı eğri ve yalan olurlardı. Doğru olmaları, Allah&#8217;ın kanununun keşf edilmesine nail olmalarından ileri gelir. Bunun için âlimler, icat eden değil keşf eden ve ortaya çıkaran kimselerdir. Çünkü Allah&#8217;ın kanunl</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rı içinde gizli olanları da vardır. ise açık mânâsını da içerdiğinden dolayı bunları ortaya koymaya vesile olacak apaçık ve işlek bir esas yolu anlatıyor ve Allah&#8217;ın kanunu olmayan, Allah&#8217;ın yardımı ile hiç ilgisi bulunmayan eğri büğrü yolların hepsinden </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">akındırdığı gibi, hidayet de iyiliğe yorumlanacağından, doğrudan doğruya kötülüğe götürmekte hak olan kanunlardan da sakındırılmış oluyor. Fakat bu son sakındırmada bir dayanak aramak gerekir. Çünkü kötülükten sakındırmak için onu tanımak ve tanıtmak da b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r iyiliktir. Yılanı bilmeyen ondan nasıl sakınır? Bundan dolayı hidayet kelimesindeki iyilik mânâsı, doğru yol, hak yol kavramından kötülük kanunlarının mutlaka uzaklaştırma ve çıkarmasını değil, belki iyilik kanunlarını emirler olarak olumlu ve kötülük kanunlarını yasaklar olarak olumsuz bir ölçüyle kayıt ve şarta bağlamayı gerektirecektir. İşte hemen ardından bedel yolu ile &#8220;O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; ne o gazaba uğramışların, ne de sapmışların yoluna değil.&#8221; âyetleri, bu olums</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">u</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">z ve olumlu yönleri de ortaya çıkarıyor. Demek ki &#8220;es-sırata&#8217;l-müstakîm&#8221; lâm-ı ahd (belli bir şeye işaret eden el takısı) ile hak dinin tam tarifidir. Ondan sonrası da bunun açıklamasıdır. İn&#8217;âm nimet vermek, nimeti ulaştırmaktır. Aslında müteaddî (geçişl</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">)dir. Fakat en üstünlük mânâsına gelmekle nimet verenin yüceliğini ve nimetin yükselmesine işaret etmek için &#8220;&#8221; ile sılalanmıştır (bağlanmıştır). Nimet aslında insanın tad aldığı durum, yani güzel durumdur ki mutluluk tadı demektir. Bundan alınarak bu tad</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">almaya sebep olan şeylere ad olmuştur. Aslı yumuşaklık demek olan nüûmet ile ilgilidir. Arapçada ilk mânâda daha çok üstün ile (na&#8217;met) olarak kullanılır. Çünkü &#8221; &#8221; denilmiştir. Yani nice nimet sahibi vardır ki nimet ve bolluk içinde yaşaması yoktur. Mese</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a ekmeği vardır yiyemez, yerse tadını bulamaz. Allah&#8217;ın nimet vermesi esas tadını bulmadadır. Allah Teâlâ&#8217;nın nimetleri ise sayılamaz. &#8220;Eğer Allah&#8217;ın nimetini saymak isterseniz sayamazsınız.&#8221; (İbrahîm, 14/34). Fakat başlıca dünya ve ahiretle ilgili olmak </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ü</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">zere iki kaynak da düşünülebilir. Dünyaya ait nimetler iki kısımdır. Vehbî (Allah vergisi) ve</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">çalışarak elde edilenler. Vehbî ya ruh ile ilgili veya cisim ile ilgilidir, başka bir ifade ile ya manevi veya maddidir. Ruhla ilgili olanlar ruhun bedene üfürülmesi, akıl ve zekanın parlaması ve bunlara tabi olan anlayış, düşünce, konuşma, vicdanın (iç duygunun) sağlam olması; cisim ile ilgili olanlar vücut ve vücut organları ve bunlardaki sinirler, kaslar, hazm ve diğer maddî kuvvetler, yaratılış ve onu tamamlay</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n durumlar ve şekillerden oluşan şeyler gibi. Çalışılarak kazanılanlar da nefsi utanılacak şeylerden temizleme, ilim ve marifet, üstün ahlâk ve cömertlik, yiğitlik, doğruluk ve namus ile süslemek, vücudu güzel şekiller ve beğenilen ahlâklar ile süslemek, </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">c</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">âh yani mevki ve sosyal onur sahibi olmak, mal ve servet kazanmak gibi şeylerdir. Ahiret nimetleri, dünyada meydana gelen ifrat (aşırı gitme) ve tefrit (tersine aşırılık)lerini bağışlayarak rızasına erdirmek ve Allah&#8217;a yakın meleklerle beraber cennetin en</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">yüksek tabakasında sonsuza dek huzur ve sükuneti elde etmektir ki, bu da Allah tarafından verilen ve çalışma ile kazanılan ruhanî ve cismanî kısımlara ayrılır. Bunların hepsi başlı başına ve hemen düşünüldükleri zaman şüphesiz birer nimettirler. Fakat her</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">biri geleceğine ve kendisinden sonrakine göre göz önünde bulundurulunca başlangıçta nimet zannedilen birçok şeylerin gerçekte şiddetli ceza ve bela çıktığı da bir gerçektir. Bunun aksine de başlangıçta acı ve şiddetli ceza görünen bazı musibetlerin daha s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">o</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">nra büyük bir nimete ve mutluluğa vesile olduğu da bir gerçektir. Ve safâdan (gönül şenliğinden) sonra sıkıntı ne kadar acı ise, sıkıntıdan sonraki gönül şenliği de o kadar tatlıdır. Bu sebeple ciddi ve gerçek olan nimet ve mutluluğun sonu her halde sağla</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> olanlardır. Bundan dolayı esas istenecek şey yalnız nimetin başlangıcı değil, sonuca selametle yetiştiren nimetler olmalıdır. İslâm kelimesinin de ilham ettiği bu husus vasfı ile anlatılıyor. Bu şekilde &#8220;en&#8217;amte aleyhim&#8221;de nimet ve nimet verme her şeyi k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">psayan ve genel bir mânâ ifade eden bir kelime olmamakla beraber mânâsının kayıtsız ve şartsız olması ile her türlü nimet için muhtemel olup her türlü nimeti kapsayabileceğinden kapsamına giren nimetler tahsis olunmak için, öfke ve sapıklıktan sâlim olma </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">aydı ile şarta bağlanmış ve tam anlamıyla nimet ifade edilmiştir ki, bu da ahiretle ilgili nimetleri ve ona vesile olan vehbî (Allah vergisi), kesbî (çalışma ile elde edilen), ruhanî (ruhla ilgili), cismanî (cisimle ilgili) dünya nimetleri demektir. Bunla</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ın başı da yaşama hakkı, hürriyet hakkı, iman, vicdan sağlığı, güzel ahlâk, sosyal düzelme, faydalı ilim ve iyi ameldir. İslâm literatüründe hürriyet, kişi haklarına sahip olma diye tanımlanır. (Keşf-i Pezdevî). Bunun tam tersi, (kişinin) haklarına başkasının sahip olması demek olan esirlik ve köleliktir. Hakların aslı ise, Allah&#8217;ın koymuş olduğudur. Bundan</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">dolayı herhangi bir kişi, Allah&#8217;ın koyduğu hukuku, kendi rızası olmaksızın, başka bir insanın yaptığı diğer bir hukuk ile değiştirmeye, bozmaya veya tasarrufta bulunmaya mahkum olabiliyorsa o artık yalnız Allah&#8217;ın kulu değildir ve onda bir esirlik payı vardır. Artık onun vecibeleri ve vazifeleri yalnız hakkın gereği için değil, şunun bunun heves ve isteğine tabidir. Bundan dolayı Allah Teâlâ&#8217;yı tanımayan</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">kimsede, haklarına sahip olma anlamında hürriyet hakkını farz etmek bir çelişki olduğu gibi, Allah Teâlâ&#8217;dan başkasına kul olanlarda da, hürriyet farzetmek imkansızdır. Ve bunun için hürriyete kefil olma, yalnız Allah&#8217;a kulluktadır. Ve doğru yolun başlangıç noktası bu kulluk ve dünya ile ilgili ilk maksadı da en büyük nimet olan bu hürriyet hakkıdır. Bunun başı da Allah vergisi nimetlerden olan hayat ve kazanılan nimetlerden olan imandır. İşte bu ikisi nimetlerin asıllarıdır. Bunların başlangıcı da Allah&#8217;ı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> yardımı ve hidayetidir. İstenen yol da bu yardımın doğru yoludur. Ve işte İslâm nimeti bu doğru yoldur.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">de iki yorum şekli mümkündür: Birisi yukarıda olduğu gibi hiçbir mef&#8217;ûl (nesne) gözetmeyerek mutlak şekilde onlara nimet verdin yani onları bahtiyar kıldın mânâsı, diğeri de gibi mef&#8217;ûl-i bih (nesne olan) bir zamir takdir (itibar) etmektir. Keşşâf sahibi öncekini, İbnü Cerir Taberî ikinci yorumu tercih etmişlerdir. Cümleden bir şeyi düşürmekten kurtulmak açısından birinci yorum daha iyi ve açık fakat bi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> kinaye (kapalı anlatım) mahiyetindedir. Bu sebeple fiilin gereği olan ikinci yorum açıktır. Ancak İbnü Cerir Taberî karinesi ile itaat ve ibadete geri çevirerek &#8220;sen onlara itaat ve ibadetini nimet olarak verdin&#8221; şeklinde göstermiştir. Acizane anlayışıma</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">göre bu durumda zamiri &#8220;sırata&#8221; çevirmek ile &#8220;sen onlara o yolu nimet olarak verdin&#8221; mânâsını vermek daha açıktır. Ve en doğrusu burada zamiri takdir etmeksizin, kayıtsız nimet verme fiilini, doğru yolu nimet vermekten yani = en&#8217;amte&#8217;yi = en&#8217;amte bih&#8217;ten </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">inaye yapmaktır ve meânî ilminde belli olan özel nesneye ilgisi olmaktan kinaye üslûbu burada pek açıktır.</span></p>
<p>Bunda doğru yol nimetini vermenin kayıtsız nimet verme ve hatta her türlü nimeti verme yerinde olduğu anlaşılır. Burada dikkati çeken üç nokta vardır. İlk önce bizzat yol, sıratın en önemli nimetlerden olduğu, en büyük nimet olduğu anlaşılır. İkinci olarak sırat (doğru yolu gösterme) nimeti, en mühim yardım olduğu anlaşılır. Üçüncü olarak, onlara nisbet edilen bu sırat (yol) kendilerinin hazırladıkları bir yol olmayıp, Allah&#8217;ın hazırladığı ve nimet olarak vermiş olduğu ve onların yolu olması, nail olma ve o yola girmeleri itibariyle bulunduğu</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">anlaşılır. Ve bu vasıflar ile Allah&#8217;a nisbet edilen ve doğru nimetlere ve Allah&#8217;ın yardımına götüren doğru yola </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">uygun gelir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Gerçekten yol nimeti, en büyük nimettir. Çünkü herhangi bir nimetin (elde ediliş) yolunu, kanununu elde etmek o nimeti bir defa değil daima elde etme sonucunu doğurur. İlimlerin ve fenlerin önemi de bundandır. Birisinden on liralık bir yardım istemekle, devamlı on lira getirecek bir yol, bir sebep (vasıta) istemek arasında ne kadar fark vardır. Yüce Allah&#8217;tan; &#8220;Ey Rabbim, bana yardım et de falan nimeti ver.&#8221; diye dua etmek ve yardım dileğinde bulunmak pek küçük bir istek olur. Hatta &#8220;her nimet</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> ver&#8221; demek bile böyledir. Çünkü bu dua kabul olunmakla o nimetlerin her zaman devam etmesi ve sürüp gitmesi temin edilmiş olmaz. Fakat &#8220;falan nimetin (elde ediliş) yolunu ihsanda bulun ve o yolda sebat nasib eyle.&#8221; diye istek ve araştırmada bulunulacak o</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ursa, bu dua kabul olunduğu zaman o nimet bir kerre değil bin kerreler ve sonsuza kadar elde edilmiş olur. Yolun en büyüğü de Allah&#8217;ın yardımının yoluna girmedir. Bunun en kısası da doğru olan yoldur. Bu bulununca nimet yollarının hepsi bulunur. Nimet yol</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">u</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> bulununca nimetlerin hepsine sürekli olarak erilir ve burada başlangıçta bize nimet ver denmeyip de duası ile doğru yol istemenin öğretilmesi, bu mânâyı ne güzel destekler. Fâtiha&#8217;ya (ta&#8217;lim-i mesele: istemeyi öğretme) isminin verilmesinde de bu nüktenin büyük bir payı olduğunu hatırlamalıyız. Halbuki bu özel bağlantı gözönünde bulundurulmadığı takdirde cümleden bu mânâları çıkarmak zor olacak ve sıratın (yolun) onlara Allah&#8217;ın bir ihsanı olduğu gizli kalacaktır. Bu yönden birinci durumdaki kayıtsız nimet</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n belağati (güzelliği) bile bundan aşağı derecededir demektir. Gerçi onda sıratın (yolun) gayesi kayıtsız şartsız nimet olduğuna dair açık bir işaret vardır ve bu mânâ halk için çekici ve sevimlidir. Fakat başlangıçta sözün gelişinde istenilen maksadın Al</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ah&#8217;ın yardımı olduğu apaçıktır. Ve bundan dolayı yolun maksadı da o ve daha doğrusu bizzat Allah Teâlâ olduğu, ilk anda akla gelir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bütün nimetler de bundan kaynaklanıyor. Ve işte asıl doğru yol, hak yol bu mânâda özel isim gibidir. Çünkü bir nimetin bir yolu bilinir ve o yola girilirse de yine bizzat Allah&#8217;ın yardımı, Allah&#8217;ın tevfikı bulunmazsa bir engel ortaya çıkar, istenilen şey ortaya çıkmaz da kısmet böyle imiş denilir. Bundan dolayı her şeyden önce bu yardım ve başarıya ermek için bütün arzuları ku</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">c</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ağına almış, büyük, açık, doğru, düz bir yol istemek gereklidir. Bu yol anlaşmasında sebat ile yürütecek olan bir din ve millettir. Her gerçeği ve isteği kucaklamış bir din ve millet, bir doğru yol istemek yalnız bir tasarlama ve</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">hayalden ibaret bir istek </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">de değildir. Bu yola ermiş ve üzerinde yürümüş, o sayede her arzusunu elde etmiş, hem de tam selamet ve mutlulukla elde etmiş nimet ehli, insanlık tarihinde inkar olunamayacak şekilde sabit olmuş ve böyle bir arzunun izleri müşahede ve tecrübe ile gerçekt</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n görülmüş, meydana gelmiş bir şeydir. Ve işte &#8216;den sonra buyurulması bunu da özellikle göstermektedir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Şimdi bunların kimler olduğunu anlamaya çalışalım. Bunların hepsi, topluca bize ahd-i haricî ile gösteriliverecek sınırlı bir topluluk değildir. İnsanlığın başlangıcından bu ana kadar birbiri ardınca gelmiş ve Allah&#8217;ın terbiyesi ile zaman zaman olgunluk göstermiş, ardarda yaygın ve sınırsız zatlar ve topluluklardır. Biz bunları yalnız &#8220;mün&#8217;amün aleyhim&#8221;, yani Allah&#8217;ın nimetine ermiş olanlar adıyle tanır </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">v</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e hakka ulaşanlar, erenler diye düşünürüz ve bu cinsin dünyada var olduğunda hiç şüphe etmeyiz. Bu nokta kesin ve kat&#8217;îdir. Ve mutlaka bunların yolunu istemek de bu kesin bilgi ile hareket etmektir. Fakat etraflıca açıklamasına ve bu cinsin fertlerinden v</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> çeşitlerinden bir örnek almak için dışarda tayinlerine gelince: Bunu, nimetin mânâsını takdir etmemiz oranında bir ahd-ı zihnî (zihinde belli olan nesne) ile düşünebiliriz. Bunun için de ya cinsî belirtme veya ahd-i zihnî (zihinde belli olan şeyler) müla</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">h</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">aza edilir. Cins olduğuna göre bedel; ahd-i zihnî olduğuna göre de sıfat olması bellidir. Bundan dolayı bunları başlangıçta ahd-i zihnî ile tasarlayıp bu vasıflara sahip bir mutlu topluluk arayacağız ve Allah Teâlâ&#8217;dan onların yoluna hidayet etmesini iste</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">y</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">eceğiz ve başarılı olduğumuz anda biz de o yolda, o cinsten âleme örnek olacak bir cemaat zümresi teşkil etmiş bulunacağız. Kur&#8217;ân bize bu cinsten birçok topluluklar gösterecektir ki &#8220;Kim Allah&#8217;a ve elçisine itaat ederse işte onlar, Allah&#8217;ın nimet verdiği</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır.&#8221; (Nisâ, 4/69) âyeti bu babta en kapsamlı âyetlerden biridir. Yani tam anlamıyla kendilerine nimet verilmiş olan gerçek bahtiyarlar peygamberler, sıddîklar, şehidler, sa</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ihler ve bunlara arkadaş olan iman ehlidir. Fakat bu açıklama İslâm&#8217;ın başlangıcına göredir. Bize gelince: Bu örneğin bütün anlaşılmayan şeylerden uzak bir ahd-i hâricisi (daha önce ismi geçmiş olanı) vardır ki o da peygamberlerin sonuncusu Muhammed Musta</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">f</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a (s.a.v.) Efendimiz&#8217;le Ashab-ı Kiram&#8217;ıdır. Az zaman içinde bunlarda tecelli eden başarı nimetinin, dünya ve ahiret mutluluğunun bir örneğini daha insanlık tarihi bugüne kadar kaydetmemiştir. Umumî tarihi okuyunuz ve bugün dünyadaki milletlere bir göz atı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ız. Bakınız bunların içinde mesela bir Hz. Ömer siretinin</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">benzeri olabilecek hiçbir örnek bulabilecek misiniz? Bir taraftan fetihler elektrik hızı ile doğu ve batıya yayılırken diğer taraftan bütün ilâhî adalet, yerleri ve gökleri dolduruyor ve bu nimetlerin içinde hakkın zevkine dalmış olan Ömer&#8217;in sırtındaki yamalı bir gömlek âlemin gözüne Kisraların, Kayserlerin haşmetli taclarından çok yüksek bir sevinç duygusu saçıyordu. Fakat dünyanın bu teveccühü (yönelmesi) içinde hiç bir gün şaşırmayan, metanetini</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">kaybetmeyen Hazreti Ömerü&#8217;l-Faruk, Peygamber&#8217;in vefat günü Faruk olması (hak ile batılı birbirinden ayırması)nı kaybeder gibi göründüğü zaman, Hazreti Ebu Bekr es-Sıddîk bütün sadakati ile varlığını ortaya koyarak onu ve herkesi irşad etmiş ve İslâm cemaa</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ini önceden olduğu gibi Hazreti Muhammed&#8217;in yolunda yürütmüştü. Daha önce hicret günü Hazreti Peygamberle arkadaşlığı ile gizlendikleri mağarada müşriklerin baskınına uğradıkları zaman Hazreti Ebu Bekir Sıddîk&#8217;a da üzüntü ve gevşeklik gelmiş iken &#8220;Üzülme,</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Allah bizimle beraberdir!..&#8221; (Tevbe, 9/40) diye onu teselli ve tatmin eden ancak Hazreti Muhammed olmuş idi. İşte o zamanlar bir ahd-i zihnî (zihinde belli olan) mahiyetinde olan o mutlu toplum bütün insanlığa en mükemmel bir misal olmak üzere belirmiş ol</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">uğundan bize göre ahd-i harici (önce geçmiş olanlar) ile bellidir. Bunun için selefler ve halefler (eskiler ve yeniler)den birçok müfessir âyetini Hazreti Muhammed&#8217;in ve ashab-ı kiram&#8217;ının yolu ve sünneti ile tefsir etmişlerdir. Fakat başlangıç ve sonuç b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">raber gözönünde bulundurulduğu zaman bu mânâda kendilerine nimet verilmiş olanlar cinsinden bir toplum diye ahd-i zihnî mahiyetinde olmuş olur.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">&#8220;ellezine&#8221;nin sıfatıdır ve İslam&#8217;daki takva hasletinin esasını gösterir. Arapçada sıfat (niteleyen) ile mevsûf (nitelenen) arasında tarif (belirlilik) veya tenkir (belirsizlik) açısından da uygunluk şarttır. Halbuki = gayr kelimesi, &#8220;el-âlimü gayrü&#8217;l-câhil&#8221;, &#8220;el-hareketü gayrü&#8217;s-sükûn&#8221; (âlim, cahil olmayandır; hareket, durmakdan başka bir şeydir) şeklinde tam zıddı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">olan bir şeye müzaf (tamlama halinde) olmadıkça belirli olamayacağı gibi, (ellezine) ism-i mevsûlü (ilgi zamiri) de belirli olduğundan, ahd-i zihnî mânâsına yorumlanmadıkça belirsiz bir kelime ile nitelenemez. Bundan dolayı bunun sıfat olması, mevsûlün (i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">gi zamirinin) ahd-i zihnî mânâsına açık bir ipucudur. Çünkü (mağdûbi aleyhim) ve (dâllîn) vasıflarının mutlaka kendilerine nimet verilmiş olanların vasfına tam zıd olması düşünülecek noktadır. Kendilerine nimet verilmiş olarak görünenler içinde gerçekten </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ö</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">fkeye mahkum olan veya sapıtmış olan nice kimseler de bulunur. Ve dünyada nimetler içinde yüzer gibi görünen birçok şahıs ve toplum buna misal gösterilebilir. Bu itibarla</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">(gayr) sıfatı, öfke ve sapıklığı olumsuz kılarak kendilerine nimet verilen kimseleri bunlardan başkasına tahsis ediyor ve o halde sağlam nimetler ile nimetten faydalananlar, bunların tam zıddı olurlarsa da mutlak surette nimetten faydalananlar böyle değildirler. Bundan dolayı nimet verme, kayıtsız olarak göz önünde bulundurulur ve (ellezi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e) de bu sıla (ilgi zamirini açıklayan cümle) ile cins olarak veya ahd-i harici ile (önce zikredildiği için bilinen) belirli tanılır ise (gayr) ona sıfat olamaz, belki bedel olabilir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Keşşâf ve ona uyarak Kadı Beydâvi ve diğerleri bu bedel olmayı caiz görmüşlerdir. Fakat Ebu&#8217;s-Suud, tefsirinde bunu haklı olarak reddetmiştir. Çünkü bedel, cümledeki nisbette esas kasdolunan olur. Mübdelü minh (kendisinden bedel getirilen) büsbütün ihmal ve terkedilmiş halde olmamakla beraber, cümlede kasdedilen hedef olarak </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a kalmaz. O halde (gayr), bedel ise (sırat) kelimesinden esas gaye nimet değil, öfke ve sapıtmanın olmaması olacaktır. Ve bu şekilde kendilerine nimet verilmiş olanlar demek, Allah&#8217;ın gazabından ve sapıtmakdan kurtulmuş olanlar demek olacağını Keşşâf sahi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i açıkça belirtmiştir. Gerçi def-i mazarrat (zararı ortadan kaldırma), celb-i menfaat (menfaati celbetmek)ten daha iyi ise de esas gaye yalnız zararı ortadan kaldırmak değil, o zarardan emniyette olan nimet ve menfaattir. Bu ise bedelin değil, ancak sıfatın mânâsı olabilecektir. Bundan dolayı sözün hedefi (en&#8217;amte aleyhim)dedir. Ve gazab (öfke) ile sapıtmanın ortadan kaldırılması ona tabi olarak (uyarak) kasdolunmuş olur. Ve kendilerine nimet verilmiş olanlar demek, mutlak nimet ile öfke ve sapıtmadan kurtulmayı birarada elde edenler demek olur ki İslâm da budur. Ve gerçekten İslâm&#8217;daki takva budur ve Ebu&#8217;s-Suûd tamamen haklıdır. Bundan dolayı (gayr) kelimesinde sıfat ve kelimesinde ahd-i zihnî mânâsı açıktır. Bununla beraber mutlak nimetten, sağlam nimet v</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ya söylediğimiz gibi sırat (yol) nimeti, İslâm nimeti kasdedilirse, (gayr) bunun tam zıddına muzaf ve bundan dolayı belirli olmuş olacağından cins veya ahd-i harici şeklinde sıfat olabilecektir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Gazab, nefsin bir iğrenç şey karşısında intikam isteği ile heyecanıdır ki rızanın tam tersidir. Türkçe&#8217;de öfke, bir fark ile hiddet, hışım da denilir. Allah&#8217;a nisbet edildiği zaman gazab nefsî etkilenmelerden tecerrüd edilmekle en son haddi ve gayesinde kullanılır da intikam iradesi veya ceza verme mânâsı kasdolunu</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">. Bu da Rububiyet-i Rahimiyenin gereğidir. Yani öfke mutlak surette rahmetin</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">zıddı değildir. Mesela zalime öfkelenmek, mazluma rahmetin gereğidir. teriminde bu ünvan kendilerine âdeta isim olmuş gibi bir kuvvet vardır ki, öfkeye mahkûm, öfke altında kalmış gitmiş demek olur. Bundan dolayı bazan bir cezaya uğramak, kendisine öfkelenilmiş olmak değildir ve hele gerçekten birtakım gelecek nimetlerin başlangıcı ve vesilesi olan acılar hiçbir zaman ceza ve öfke değildir. &#8220;Andolsun, sizi korku, açlık, mallardan,</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">canlardan ve ürünlerden eksiltme gibi şeylerle deneriz; sabredenleri müjdele.&#8221; (Bakara, 2/155). Çünkü her işte değer, sonuca göredir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Dalal ve dalalet, doğru yoldan kasıtlı olarak veya hata ederek sapmaktır ki, hüdâ (doğru yolu gösterme)nın karşıtıdır. Türkçe&#8217;de bunlara sapmak, sapıklık ve sapkınlık da denilir. Dalal, bazen gafletten ve şaşkınlıktan meydana gelir. Ve çoğunlukla da ondan sonra şaşkınlık gelir. Sonra yitmekle ve daha sonra yok olmakla biter. Bu vesilelerle dalal; gaflet, hayret, yok olma, he</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ak olma mânâlarına da kullanılır. Aslında hissedilen maddi yoldan sapmaktır. Sonra maneviyatta ve akıl ile bilinen şeylerde de meşhur olmuştur. Ve biz çoğunlukla dalalet ve sapkınlığı yalnız dinde; dalal ve sapıklığı da akılda ve sözde kullanıyoruz. Bunda</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> dolayı (dâllîn) tam anlamıyla sapkınlar demektir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Burada gerek ve gerek deki tarif (belirlilik) edatının istiğrak (her şeyi içine alan) veya cins için olduğu açıktır. Çünkü nimetin tam salim olması bundadır. Birçok tefsirciler de böyle cinsi olumsuz kılma şeklinin tefsirlerini seçmişlerdir ki, bu şekilde nimet ve doğruluğun zıddı olan öfke ve sapıklık, kitaplı ve kitapsız müşrik (Allah&#8217;a şirk koşan) ve müşrik olmayan bütün küfür ehlinin yollarından açık olarak sakınılmış olur. Bununla beraber, tarif edatl</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rının en önde olan ahd-i haricî mânâsına yorumlanmalarında da aynı mânâyı dolayısıyla elde etme mümkündür. Ve bunda ayrıca bir belağat da vardır. Çünkü ve vasıfları kat&#8217;î olarak bilinen en alçak ve en azlarına sarfedilmiş olursa, bunlardan sakınmak öbürle</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">inin hepsinden sakınmayı öncelikle gerekli kılar. Bu da İslâm milleti dışındaki milletler arasında bir farklılığın bulunduğunu göstermek belağatini içerir.</span></p>
<p>Acaba her ikisinin en az mertebesi ile böyle bir ahd-i haricî var mıdır? Evet gerek Kur&#8217;ân&#8217;da ve gerek Peygamber&#8217;in hadislerinde ve genellikle İslâm şeriatında bununla ilgili deliller vardır. Ve bunlar Kitap ehli olan yahudi ve hıristiyanlardır. Gerek Allah&#8217;a şirk koşan ve gerek şirk koşmayan bütün kâfirler hakkında yüce Kur&#8217;ân&#8217;da &#8220;&#8230;.Fakat küfre</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">göğüs açan (küfürle sevinç duyan) kimselere Allah&#8217;tan bir gazab iner ve onlar için büyük bir azab vardır.&#8221; (Nahl, 16/106) âyetinde olduğu gibi öfkeyi ve &#8220;(Sana gelenleri) inkar edip Allah yolundan menedenler, gerçekten derin bir sapıklık içine düşmüşlerdir.&#8221; (N</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">sâ, 4/167) âyetinde olduğu gibi sapıklığı genelleştirerek açıkça ifade etmekle beraber yahudiler hakkında çoğunlukla &#8220;Üzerlerine alçaklık ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah&#8217;ın gazabına uğradılar.&#8221; (Bakara, 2/61) gibi gazabı, hıristiyanlar hakkında da &#8220;Ey</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Kitab ehli, dininizde haksız yere aşırılığa dalmayın ve önceden sapmış, birçoklarını da saptırmış, düz yoldan şaşmış bir milletin keyiflerine uymayın.&#8221; (Mâide, 5/77) gibi sapıklığı, açıkça ifade buyurmuştur.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bununla beraber yahudiler ile hıristiyanların kestiklerini yemek ve kızlarıyla evlenebilmek gibi yakın muamelelerde diğer müşriklerden farklarını da göstermiştir. Bunlardan anlaşılır ki kitap ehli olan yahudi ve hıristiyanlar, gazab ve sapıklıkta diğer müşriklerden, dinsizlerden ve diğer batıl din sahi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">p</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">lerinden daha ehvendir. Ve bunlar, İslâm&#8217;ın yakın zıddıdırlar. Bundan dolayı Fâtiha&#8217;da &#8220;kendilerine gazab olunan kimselerden&#8221; maksat ahd-i harici ile yahudiler, &#8220;sapıtmışlardan&#8221; maksat da hıristiyanlardır, diye tefsir olunursa, (gayr) ve (lâ) ile ilk önce</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ve metin ile bunların yolu olumsuz kılınmış ve dolayısıyla öncelikle (yani dâl bi&#8217;d-delâle: delaletiyle delalet edici) olarak da bütün diğer kâfirlerden sakınılmış olur. Ve bu tefsirin naklinde senedler kuvvetlidir. İbnü Cerir Taberî epeyce hadis nakletmiştir. &#8220;Dürrü Mensûr&#8221;un açıklamasına göre; İbnü Ebi Hâtim: &#8221; (mağdûbi aleyhim)in yahudiler ve &#8220;dâllîn&#8221;in hıristiyanlar olduğu şeklindeki tefsirde, tefsirciler arasında ihtilaf olduğunu bilmiyorum.&#8221; demiştir. Nasıl ki İbnü Hibbân ve Hâkim (Neysâburî), bu kon</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">u</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">yla ilgili hadislerin sıhhatına; Tirmizî de hasen olduklarına hükmetmiş ve bunları birçok muhaddisler tahriç etmişlerdir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Nassın görünürde bu genelliğini iki çeşitte toplayacak tarzda kayıt ve şarta bağlamak usûl açısından caiz olmayacağı düşüncesiyle bazı tefsirciler buna ilişmiş ve âyet metninin umumî mânâ üzere bırakılması ile yahudiler ve hıristiyanları birer örnek olarak kabul etmeyi uygun görmüştür. Yahudiler ve hıristiyanlar en zararsız ve kat&#8217;i olarak bilinen en yakın kimseler olarak düşünülmeyecek</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">olursa bu itiraz haklı olarak akla gelebilir. Çünkü sakınmayı onlara</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">tahsis etmenin mânâsı İslâm&#8217;da hem akla ve hem kesin nakillere aykırı olduğundan böyle bir ahd-i hâriciye imkan yoktur. Söylediğimiz gibi bunlar kat&#8217;i olarak bilinen en yakın kimseler olarak düşünülürse diğerlerinden genel olarak sakınmak öncelikle sabit olacağından dolayı bir gruba tahsis etmek, bir tarafa atılmış ve sakıncası atlatılmıştır ve zaten de şirkleri açıkça belli olan diğer müşriklerden ve bunlara göre hafif olan</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Yahudiler ve Hıristiyanlardan da dolayısıyla sakınılmış olduğundan burada da; bunlardan açıkça ve diğerlerinden dolayısıyla sakınılmış olmasında da belağat vardır. O halde bu konuyla ilgili hadislerden de biraz bahsedelim:</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Hazreti Peygamber (s.a.v.) Efendi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">miz&#8217;in &#8220;Yahudiler, kendilerine gazab edilmişler, Hıristiyanlar da sapıklardır.&#8221; buyurduğunu Tirmizî &#8220;Sahihi&#8221; bu bölümü tefsirinde ünlü Hâtim et-Tâî&#8217;nin oğlu Hz. Adî&#8217;den, senedi ile bir hasen hadis olmak üzere rivayet etmiştir ki meâli şöyledir: &#8220;Adî b. Hâ</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">im (r.a.) demiştir ki: Resûl-i Ekrem (s.a.v.)&#8217;e gittim, mescidinde oturuyordu. Cemaat: &#8220;İşte bu Adî b. Hâtim&#8217;dir.&#8221; dediler. Ben ise aman dilemeden ve yazışma yapmadan gelmiştim. Hemen huzuruna atıldım. Derhal elimi tuttu: &#8220;Başlangıçta Allah&#8217;tan ümit ederi</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> ki onun elini benim elime koyacak.&#8221; buyurmuştu. Daha sonra kalktı. O sırada bir kadın beraberinde bir çocuk ile huzuruna geldiler ve: &#8220;Bizim sana ihtiyacımız var.&#8221; dediler. Onlarla beraber kalkıp onların ihtiyaçlarını giderdi. Sonra elinden tutup beni mü</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">arek evine götürdü. Bir kız çocuğu ona bir yastık yere koydu ve o üzerine oturdu. Ben de huzurunda oturdum. Bunun üzerine Allah&#8217;a hamd ve sena etti ve şöyle buyurdu: &#8220;Allah&#8217;tan başka ilâh yoktur.&#8221; demekten niye kaçıyorsun, ondan başka bir ilâh mı biliyors</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">u</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n?&#8221; Ben: &#8220;hayır&#8221; dedim. Ondan sonra biraz konuştuktan sonra &#8220;Sen her halde (Allahü Ekber = Allah en büyüktür) denilmesinden kaçıyorsun, demek ki Allah&#8217;tan daha büyük birşey biliyorsun.&#8221; buyurdu. Ben yine &#8220;hayır&#8221; dedim. Buyurdu ki; yani &#8220;Yahudiler gazaba uğramış, mağdubi aleyhim olmuşlar, Hıristiyanlar da sapıtmış sapıklığa düşmüşler&#8221;. Bunun üzerine ben de: &#8220;Ben müslüman oldum geldim.&#8221; dedim. Ve baktım ki mübarek yüzü sevincinden açılıyordu. Daha sonra emretti. Ensar&#8217;dan bir zatın yanına verildim. Akşam-sab</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">h hep peygamberin huzuruna gelir dururdum. Yine bir akşam yanında idim. Bir insan topluluğu geldi. Üzerlerinde yün elbise vardı. Allah&#8217;ın elçisi kalktı, namaz kıldı, sonra onları teşvik etmeye başladı. Diyordu ki; &#8220;Bir sa&#8217; (dört avuç, yaklaşık 3 kg.) olsa bile, yarım sa&#8217; olsa</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">bile, bir tutam olsa bile, bir tutam parçası olsa bile bununla her biriniz yüzünü cehennemin -yahut ateşin- hararet (sıcaklığı)&#8217;inden korusun, hatta bir hurma tanesi olsa bile, yarım hurma tanesi olsa bile. Her biriniz Allah&#8217;a varacak, O da size şu söyliyeceğimi söyliyecektir: &#8220;Ben size göz, kulak vermedim mi? Evet verdin der. Mal ve çocuklar vermedim mi? Evet verdin der. O zaman Allah Teâlâ: &#8220;O halde hani sen kendin için önceden ne hazırlık gördün der&#8221; ve insan işte o vakit önüne, ark</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">sına, sağına, soluna bakar da cehennemin sıcaklığından yüzünü koruyacak hiçbir şey bulamaz. Her biriniz yüzünü ateşten korusun da yarım hurma ile olsa bile. Bunu bulamazsa, tatlı sözle bile olsun. Çünkü ben artık sizin hakkınızda fakirlik ve yoksulluktan </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">orkmam. Çünkü Allah yardımcınız ve vericinizdir. Sizin için fakirlik korkusu, nihayet Medine ile Hiyre arasında kervan giderken bineğinin çalınması korkusu ne ise ondan fazla değildir.&#8221; buyurdu.</span></p>
<p>Adî b. Hâtim (r.a.) bunu rivayet ettikten sonra şunu da ilave etmiş: &#8220;Bunu dinlerken ben gönlümden; bu nerede? Tay dağlarının eşkiyası nerede? diyordum.&#8221; demiştir.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Fakat Yahudiler gazaba uğramışlar demekle, Yahudilerdir, demek arasında büyük bir fark vardır. Bundan dolayı bu ve benzeri hadislere göre Yahudilerin ve Hıristiyanların Fâtiha&#8217;daki (mağdubi aleyhim) ve (dâllînden) birer örnek oldukları anlaşılırsa da, âyetin kelimelerinin delalet ettiği mânânın bunlardan ibaret olduğu anlaşılmaz. Bununla beraber ikinci şekilde de sağlam rivayet vardır. Tarif (belirtme) ed</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">tının en önde gelen mânâsı ahd-i hariciye göre yorumlanması, yukarıdaki açıklama ile kolaylık dairesinde mümkün olunca mütevatir olmayan hadislerle âyeti kayıt ve şarta bağlamanın sakıncası vârid olmayacağından dolayı bu hadislerin de kullanılması vacib o</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ur. Bundan dolayı iki tefsir arasındaki fark, birisinde yani cinste hepsinden sakınmanın söz ve metin ile; diğerinde de mânâ ve delaletle olmasındadır. Birincisine göre İslâm açısından müşrikler ile kitab ehli arasındaki fark Fâtiha&#8217;da ifade edilmemiş, ik</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ncide ise bu fark bile gösterilmiş olur ki biz bunu Kur&#8217;ân&#8217;ın üslubuna daha uygun buluyoruz.</span></p>
<p>Bunda bizi düşündürecek çok önemli noktalar vardır. Acaba Resulullah Efendimiz, &#8220;Yahudiler gazaba uğramış, Hıristiyanlar sapıtmışlardır.&#8221; buyurduğu zaman, bunlar ne durumda idiler? Yahudiler, daha çok zaman önce dünya sevgisi ve bencillik ile Tevrat&#8217;ın hükümlerini ihmal ederek ve bozarak Hak yolundan</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">bile bile ayrılmışlar ve bunun neticesinde nice yüce peygamberlere ve özellikle Zekeriyya, Yahya ve İsa (a.s.)&#8217;a olan haksızlıklarıyla da hem Allah&#8217;ın gazabını ve hem halkın nefretini kazanmışlardı. Ve çoktan siyasi hürriyetlerini tamamiyle kaybetmişler ve darma dağınık olmuşlardı. Ve bu şekilde kaybettikleri zahiri toplulukları yerine ta Hz. Süleyman (a.s.) zamanından </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">b</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">eri takip edegeldikleri gizli cemiyetlerle uğraşmışlar ve uğraştıkça da bütün milletleri kuşkulandırmışlar ve dünyadaki insanlar gözünde içleri dışlarına uymayanların başı sayılmışlardı. Bununla beraber aslında dünyayı aydınlatmış bir kitaba, harikalarla </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">olu bir tarihe mensup olduklarından dolayı bir dereceye kadar aydın ve en azından geçmişleri ile şimdiki durumları arasındaki oranlama itibariyle de pek fazla dikkate değer idiler. Geçmişte Allah&#8217;a dayanması dolayısıyle çok feyizli ve bereketli olan dinle</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ini zamanımızda milliyetçilik çemberi ile bağlayarak devamlı hakkın üzerine çıkmak (hakkı ezmek) istiyorlar ve bunu istedikçe düşüyorlardı.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Hıristiyanlara gelince: O zamanlar bunlar Roma&#8217;nın mirasçısı, İstanbul&#8217;un sahibi olarak yeryüzündeki iki büyük devletin biri ve hatta birincisi bulunuyorlardı. Karşılarında bir İran (devleti) vardı. Yani o günkü Hıristiyanlığın dünyadaki yeri bugünkü Hıristiyanlık&#8217;tan çok yüksek idi. Dış görünüşlerine bakıldığı zaman bunlar kendilerine nimet verilmişler zannedilebilirl</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">rdi. Halbuki gerçekte böyle değil idiler. Kötü bir sonuca doğru yürüyorlardı. Sonuçları ve ahiretleri gerçekten tehlikeli idi. Gerçi bunlar, Yahudiler gibi ırkçılık çemberine sıkışmış değildiler. Fakat hak ölçüsünü kaybetmişlerdi. İşin başlangıcında Hakk&#8217;ın tevhidi yerine üçlü ilâh inancına saplanmışlardı. Ve en adi müşrikler gibi putlar içinde kalmışlardı. Gerçi Manîviye ve Seneviyye (biri iyilik öteki kötülük için olan iki ilâhın varlığını kabul edenler)ye göre bu üçlü ilâh inancının başında bir baba ilâ</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">h</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> tanıdığından dolayı az çok bir tevhid mânâsı yok değildi. Fakat bu üçlü ilâh inancı, İskenderiye felsefesinin değişik üç şahıstan ibaret ekânim-i selasesi (üç unsuru) yerine, üç şahsın birleşmesine dayalı bir ekânim-i selase (üç unsur) idi. O şekilde ki </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">h</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">em bir, hem üç idi. Böyle aklın çelişki kanununu da çiğneyen bir üçlü ilâh inancı artık aklî ilerlemelere meydan bırakmamış ve miras yoluyla elde ettikleri bütün ilimleri ve fenleri çığırından çıkarmış ve delillerle isbatlama yolundan ayrılıp sadece kalbî</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">zevke ve doğru bir yolu takip etmeyen meyillere dayanarak dini rastgele, insanları gemlemeye bir vesile gibi takip etmişler ve bunun için ellerinde bulunan mantıkın uygulamasını bir yana atıp sadece psikolojinin meyiller ve hisler bölümü ile halkın kalble</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ini cezbetmek için uğraşmışlar ve nice aşırılıklara sapmışlardı. Diğer taraftan hukukla ilgili</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">düşünceyi tamamen çiğnemişlerdi. Onlara göre hak, şeriat kavramının gerçekle ilgisi yoktu. Bunlar ilmî, gerçek ve ilahî bir kavram değil idi. Nitekim durum böyle iken hıristiyan dillerinde hukuk mânâsına kullanılan kelimelerin hak ve hakikat (gerçek) maddesi ile hiçbir ilgisi yoktur. (Druva) başka, (verite) başkadır. Ve aynı zamanda eski Roma&#8217;da olduğu gibi, normal hazırlanmış bir hukuk da değildi. Bundan dolayı </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">h</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">alkın irâdesine de bağlı değildi. Hukuk yalnız ruhanilerin ve ruhani meclislerin koymuş olduğu prensipler idi. Bunlar, hak üzerinde ilme ve ictihada dayalı bir düşünce ile değil, bir irade düşüncesi ile tamamen kanun koyucu vasfı ile hareket ediyorlardı v</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> bununla beraber üçlü ilâh inancının sonucu olarak bu da Lâhut (ilâhî olan) ile nâsut (insanlara ait şeyler)un anlaşılmaz bir karışımı idi. İnsan haklarının, böyle Allah&#8217;ın koyduğu kanunlara dayanmayan kanun koyucularının elinde istenilen şekle konulabilm</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">si ve uygulamasında da iyi niyet ile değil, keyfî ve zevkî noktalardan hareket edilmesi ve aslında hıristiyanlardan başkasına hiç bir şekilde yaşama hakkı tanınmaması, toplumu büyük çöküşlere hazırlıyordu. Çünkü insanlar dünyada şâirane bir zevkle geçici </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">z</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">aman için eğlenebilirlerse de bu zevk gerçek zevki çiğnemeye başladığı zaman derhal sönmeye mahkûmdur. İnsan haklarına aslında kalıcı hiçbir değer verilmediği zaman ilahî hükümranlığın hiçbir anlamı kalmaz ve kalbî meyilleri (arzuları) coşturacak diğer va</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">s</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ıtaların hepsi hakkın karşısında neticesiz kalır. Burada inançtan meydana gelmeyen ve inanca aykırı ortaya çıkan sapıklık ve ahlâksızlıklardan bahsetmeye gerek görmüyoruz. Çünkü onlar, dini esaslara bağlı değildir. Bu şekliyle teslis (üçlü ilâh inancı), f</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">kirleri kısırlaştırma, kalbleri avlama, şeriatsızlık, vicdan darlığı ve özet olarak tek kelime ile hak ve hakikatten uzaklaşma. İşte Hıristiyanlığın o zamanki bariz nitelikleri bunlar idi. Bu ise peygamberlerin yolu olan hak yoldan sapma idi. Ve sapıklığı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">n</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';"> neticesi de elbette şiddetli ceza olacaktır. Bunun için o sıradaki devletleriyle beraber hıristiyanlar görünürde kendilerine nimet verilmiş sayılsalar bile vicdanları ve gelecekleri sağlam değildi. Dünyada kuvvetten düşmeye ve ahirette de bu haksızlıkların cezasına aday ve sapıklardı. Gerçekten de öyle oldu. Ve yüce Allah kullarına böyle kusurlardan (lekelerden), tehlikelerden uzak ve sağlam, gelecekte tam selamet ile Allah&#8217;ın nimetine ulaştıran İslâm dinini, doğru yolu ihsan etti ve pek kısa bir zaman iç</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">nde İslâm dinini kabul edenlere Allah&#8217;ın vaad ve nimeti şüpheden uzak olarak gerçekleşti. Ve bunlar, dünyaya en son ve en olgun dinî örnek oldular. Bu doğru yolda sabit olanlar için aynı sonuç -Allah&#8217;ın yardımıyla- sonsuza kadar gerçekleşecektir. İşte anl</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">şması ile</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">bu gerçeği dile getiriyor. ÖZETLE: Fâtiha sûresi baş tarafında kâinatın başlangıç ve sonucuna ait bütün istenen özellikleri ile Allah&#8217;ı bilme bahislerini, Kur&#8217;ân ilminin ve İslâm dininin konusunu, prensiplerini; orta kısmında ise Kur&#8217;ân ilminin özel konusunu ve gayesini ve İslâm dininin başlangıcı olup en büyük yaratılış kanunu olan Allah&#8217;la bağlılıkları ile bütün sosyal sırları ve hukukla ilgili prensipleri tebliğ ve kaydettikten sonra üç âyette de hak yolun, İslâm dininin efradını câmi (fertler</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ni içine alan), ağyârını mâni (yabancıları çıkaran) kesin sınırını, tasvirine doyulmaz bir belağat ile tesbit etmiş ve bunların hepsini başındaki bir belağatlı cümlesinde toplayarak geçerliliğini Allah&#8217;ın adı ile ilan etmiştir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">İslâm dininin bu tarifi şu oluyor: Gazaba uğratmadan, sapıklığa düşürmeden, doğruca ve selametle Allah&#8217;a ve Allah&#8217;ın nimetlerine götürüp &#8220;el-hamdü lillâh = Allah&#8217;a hamd olsun&#8221; dedirten ve bu temiz nimetlere tam selametle ermiş, gerçekten mutlu ve övülmüş, öfkeye uğramamış ve sapıtıl</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">m</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">amış zatlar tarafından takip edildiği tarih tarafından görülmüş ve tecrübe ile bilinen büyük, aşikar, düz, doğru, hak yolu ve istikamet yolu.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bu dini kabul etmenin, dindarlığın başlangıcı ilk önce Allah Teâlâ&#8217;yı tanımak ve ona diye Allah&#8217;tan başka ilâh olmadığına tam bir şekilde söz vermek ve anlaşma yapmak ve ondan sonra da tam bir sebat ve samimiyet ile gereğini yerine getirmek için hak ve vazifelerin bütün sınırlarını bildiren ve üzerinde kolaylık ve selametle yürünmek mümkün olan dosdoğru bir şeriat ca</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">d</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">desine hidayet, yani bilimsel olarak doğru yolu göstermek ve pratikte başarılı olmayı istemektir ki, bu şuurlu isteğin cevabı Bakara sûresinin başında başlayacaktır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Demek ki istemek ve dindarlık bizden; din, şeriat ve doğru yolu göstermek Allah&#8217;tandır. Ve bu hidayet (doğru yolu göstermek) iki çeşittir. Biri ilmî olan irşad, diğeri fiilî (pratik) olan Cenab-ı Hakk&#8217;ın kuluna yardım etmesidir. Yüce Kur&#8217;ân, ilmî irşadı istemenin cevabıdır. Fiilî olarak başarılı kılmayı istemenin cevabı da bu irşadı kabul etme</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">k</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">le etraflıca dindarlıkta her an ve her lahza meydana gelecektir.</span></p>
<p>İşte İslâm dini böyle bir Allah kanunudur. Fâtiha bunu tanımlarken mânâsını isbatlamak için başlangıçtaki aklî ve kalbî irşadlardan sonra gözlem ve tarihin şehadet ettiği tecrübeyi gösterivermiş ve başka delil ve vesikaya bile ihtiyaç bırakmamıştır.</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Bunda şüphe edenler gözlem ve tecrübe ile sabit olan örneği peygamberlerin sonuncusu Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizle yüce ashabının bu sayede nail oldukları Allah nimetlerinin büyüklük ve mukaddesliğini tarihte gözleri kamaşa kamaşa okuyabilirler. Elhamdülillah Allah&#8217;ın kitabı, bir harfi bile bozulmaksızın olduğu gibi elimizde mevcut ve Peygamberimize ait sünnetler korunmuş olduğundan, İslâm dininin hakikatında hiçbir sapma, hiçbir sapıklık a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ız olmamıştır. Bunun için Kur&#8217;ân, Hazreti Muhammed&#8217;in mu&#8217;cizelerinin en derini, tarih de onun hak olduğuna, davasının doğruluğuna şahittir. Ve bu şekilde bizim için din ilmi, akıl ve nakil ile karışıktır. Bunları, doğruluk ve içten sevgi ile uygulayacak o</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">an toplumların tecrübe ile sabit olan aynı sonuçları elde edeceklerinden şüphe etmek için hiçbir hak yoktur. İlim ve fen adına böyle bir şüphe ortaya atmak, dün beni aydınlatan güneşin yarın aydınlatamayacağını iddia etmek gibi, tümevarım kanununu inkâr e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">t</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">mektir. Fakat ilim ve fende, tecrübe ve tümevarım kanununa pek büyük önem veren Avrupalılar bu istikra (önerme)yı yerinde yapmayarak fikirleri karıştırıyorlar. Çünkü İslâm dininin mahiyetini, aslından ve hakkıyla dindarlığına sahip olan kaynaklardan araştırmıyorlar da; çöküş içinde yuvarlanan şimdiki müslümanlarda arıyorlar. Halbuki gerçek, şimdiki zaman ile geçmiş zamanın karşılaştırmasından çıkacaktır. O zaman görülür ki o doğru yol üzerinde gerçekten yürüyenlerle yürüyemiyenler arasında büyük fark vardı</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">r</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">. Ve bu fark bir ilerleme ile bir gerileme farkıdır. Demek ki sadıklar yükselmiş, sadık olmayanlar gerilemişlerdir. Demek ki din, hak kanunudur, fakat din adına yapılanlar noksandır ve doğru değildir. İlim ve fendeki her hak kanunu da böyle değil midir? M</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">e</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">sela iyi matematik bilen bir adam muamelelerinde o hesabı yapmaya üşenir de uygulamazsa kabahat matematiğindir denebilir mi? Ve mesela pis mikropların zararlarını bilen kimse sokaklarda gezdiği papuçlarla oturduğu veya yattığı odanın içine kadar girmeyi a</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">l</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ışkanlık haline getirirse, sonunda etkisinde kalacağı felaketten mikrop ve koruyucu hekimlik ilmini sorumlu tutmaya hak kazanabilir mi? İnsanlar kendilerini hakkın kanununa uydurmakla yükümlü iken, o hak kanununu kendilerine uydurmaya çalışırlarsa kusur o</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">kanunun değil, o insanın olur ve zararına katlanan da insandır. Allah&#8217;ın gazabı ilk önce bunu bilerek yapanlar içindir. Bilmeyerek yapanlar da sapıklardır. Bunlar da sonunda o akibete mahkumdurlar. Ne yazık ki asrımız insanlarında özellikle din hususunda </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">h</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">akkın kanununu kendilerine uydurmak sevdası üstün gelmiş görünmektedir. İlim, fen ve sanayideki bu kadar ilerlemelere rağmen bütün dünyada insanlığın sıkıntılarının genel bir şekilde gittikçe artmasının sebebi de budur. Bu sıkıntıları, ancak doğru yolda y</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">ürümek kesebilir.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">&#8220;Allahım! Bizi doğru yola hidayet et. Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna. Gazabına uğrayanların ve sapanlarınkine değil.&#8221; Âmin, &#8220;kabul et&#8221; mânâsına gelen bir ism-i fiil (fiil mânâsına gelen isim)dir. Âmin demeye de te&#8217;min (emniyet hissi vermek) denilir. Bu Kur&#8217;ân nazmının bir parçası değildir. Bunun için Mushaf&#8217;a yazılmaz. Fakat Buharî ve Müslim&#8217;de de rivayet edildiği üzere Hazreti Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurmuştur ki; &#8220;İmam veleddâllîn dediği zaman hepiniz âmin deyiniz.</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">Çünkü melekler âmin derler. Âmin demesi, meleklerin âminine rastgelenin geçmiş günahları affedilir.&#8221; Diğer mevkuf bir hadiste de: &#8220;Dünya halkının saflarının hizasında göktekilerin safları bulunur.&#8221; Bundan dolayı yerdeki &#8220;âmin&#8221; gökteki &#8220;âmin&#8221;e rastgelirse </span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">i</span><span style="font-family: 'Comic Sans MS';">badet edenin günahları affedilir.&#8221; buyurulmuştur. Bundan dolayı &#8220;âmin&#8221; sünnet ile sabittir. Hem imam ve hem cemaat tarafından gizlice yapılmalıdır. İmam gibi yalnız başına namaz kılan da gizlice söyler.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hakdinislam.com/kuran-i-kerim/fatiha.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gerçek Bir Dinin Vasıfları ve Yararları</title>
		<link>http://www.hakdinislam.com/islam-ilmihali/gercek-bir-dinin-vasiflari-ve-yararlari.html</link>
		<comments>http://www.hakdinislam.com/islam-ilmihali/gercek-bir-dinin-vasiflari-ve-yararlari.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Feb 2012 20:02:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sehadet</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam İlmihali]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hakdinislam.com/?p=393</guid>
		<description><![CDATA[3- Gerçek bir dinin belirgin vasıfları, kendini diğer dinlerden seçkin kılan özel nitelikleri pek çoktur. Özetle diyebiliriz ki, gerçek din insanlara yalnız bir Allah&#8217;ın varlığını bildirir, yalnız bir Allah&#8217;a ibadet edilmesini emreder, bütün kainatın Allah&#8217;dan başka yaratıcısı bulunmadığını haber verir. Bütün peygamberlere ve bütün semavî kitablara ayırım yapmaksızın inanılmasını ister. Sonsuz olan bir ahiret hayatının [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-medium wp-image-394" title="14636_205794000235_205785070235_4480646_8383672_n" src="http://www.hakdinislam.com/wp-content/uploads/2012/02/14636_205794000235_205785070235_4480646_8383672_n-300x225.jpg" alt="14636 205794000235 205785070235 4480646 8383672 n 300x225 Gerçek Bir Dinin Vasıfları ve Yararları" width="300" height="225" /> 3- Gerçek bir dinin belirgin vasıfları, kendini diğer dinlerden seçkin kılan özel nitelikleri pek çoktur. Özetle diyebiliriz ki, gerçek din insanlara yalnız bir Allah&#8217;ın varlığını bildirir, yalnız bir Allah&#8217;a ibadet edilmesini emreder, bütün kainatın Allah&#8217;dan başka yaratıcısı bulunmadığını haber verir. Bütün peygamberlere ve bütün semavî kitablara ayırım yapmaksızın inanılmasını ister. Sonsuz olan bir ahiret hayatının varlığını anlatır. İnsanları bir düzen içinde birleştirir ve aralarında bir kardeşlik meydana getirir. İnsanların yaratılışında eşitlik bulunduğunu gösterir. Allah katında üstünlüğün takva ve güzel ahlakla olduğunu öğütler. Her yönü ile akla ve hikmete uygun bulunur, insanların kurtuluşuna ve mutluluğuna vesile olur.<br />
İşte bütün bu niteliklere sahib olan din, bugün yeryüzünde var olan ve kıyamete kadar devam edecek olan yalnız İslam dinidir.<br />
4- Hak dinin yararlarına gelince:Bu yararlar çoktur ve pek önemlidir. Böyle bir din sayesinde insanların kazanacakları yararları ve mutlu halleri anlatmaya hiç bir kalem yeterli değildir. Şu kadarını bildirelim ki, insan hak bir din sayesinde ne için yaratıldığını öğrenir, kendisini yaratıp büyüten, sayısız nimetlere eriştiren mukaddes kutsal mabudunu tanır. Allah&#8217;ın seçkin kulları olan Peygamberlerin varlığına inanır ve onların güzel huyları ile hayatını aydınlatmaya çalışır. Böylece insanlığa yaraşır bir yaşayışla yaşar ve ölünce de sonsuz bir mutluluğa kavuşur.<br />
Şunu da arz edelim ki, gerçek bir din, insana güç verir, onu hayata hazırlar, onu en düşünceli ve en üzüntülü günlerinde teselli eder. Böylece insanın gelecekteki hayatını korumuş olur.<br />
Düşününce şu gerçeği anlarız: İnsan bu dünya hayatında yaratıklardan bir yaratıktır. İnsan bu alemdeki yaratıkların yanında bir zerre mikdarıdır. Birçok ihtiyaçlar içinde çırpınmaktadır. Mevcut alemin bir takım kuvvetleri karşısında pek aciz bir durumdadır. Sonra da, daha açılmadan solan çiçekler gibi bütün varlığını kaybederek ölüp gitmektedir. O halde insanlık bu ölümlü hayattan ibaret olsa, insanlar kadar durumlarına acınacak bir yaratık olamazdı.<br />
O halde bu maddî ve ölümlü hayat bakımından insanın yaşantısı tam bir huzur ve bahtiyarlık içinde olamaz. Fakat diğer bir yönden insan çok bahtiyar ve pek mutludur. Çünkü gerçek dine sarıldıkça, insan kalben huzur içinde olur. Sonsuz bir mutluluğa erişme hazırlığındadır. Bu geçici hayatın sona ermesi, kendisini hiç bir tasaya düşürmez. Böyle bir insan, ebedî bir varlığın kendisini rahmeti ile koruyacağından emindir. Hiç bir zaman kaybolmayacak olan bir hayata kavuşmakla mutlu olacağına inanmıştır.<br />
İşte bütün bunlar, gerçek bir dinin insanlık alemine kazandıracağı yararların bir kısmıdır.<br />
İnsan, ancak böyle bir din sayesinde hayatını kanaat üzere düzenler, büyük yaratıcısına seve seve ibadette bulunur, hakları gözetir, ebedî olan cennet mükafatına kavuşma isteği ile dindaşlarına ve bütün insanların hidayete ermelerine hizmet etmek ister. Böylece cemiyetin çok kıymetli bir organı olur.<br />
Sonuç: İnsanlığa bu yüksek ruhu veren, bu güzel yaşayış şeklini öğreten, gerçek dinden başkası olamaz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hakdinislam.com/islam-ilmihali/gercek-bir-dinin-vasiflari-ve-yararlari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

